Cochabamba Su Savaşları’nın Öyküsü: Yağmuru Bile

 

Dünya çapında her geçen gün daha da büyük bir sorun olmaya başlayan temiz su temini, kapitalizmin bu alandan da kar elde etme hırsı ile bir insan hakkı olmaktan çıkalı çok oldu. Yaşamın kaynağı olan su dünya tekellerince paylaşıladursun, insanlık cevabını yaşam hakkı için mücadele göstererek veriyor. Türkiye coğrafyasında da son zamanlarda yakıcılığını HES projeleri, termik santral projeleri ve bu yolla suyun ticarileştirilmesiyle hissettiren su sorunu sermayenin açık bir savaş ilanıdır. AKP hükümetinin doğayı, insanı ve insan haklarını talan eden azgın neoliberal politikaları, insan için hayati önemi olan suyu meta haline çevirmekte ancak doğanın talanını engellemek için yeni bir mücadele alanı da ortaya çıkmakta. Öyle ki Metin Lokumcu derelerini sermayenin talanına karşı korurken gövdesini siper etmiş, bu uğurda şehit olmuştu. Termik santrallere karşı direniş başlatan Gerze halkı da benzer bir militanlıkla mücadelelerine devam ediyorlar.

Suyun ticarileştirilmesi süreci dünyanın pek çok bölgesinde çok ciddi direnişlerle karşılaştı. Bu direnişlerden en militanı, ilk su savaşı olarak bilinen Bolivya’nın üçüncü büyük şehri olan Cochabamba’da,emekçilerin öz örgütlenmeleri ile gerçekleşti. Yıl 2000 idi ve çokuluslu tekellere karşı verilmeye başlanan mücadele, 5 ay içinde bir milyon insanı sokaklara dökmeyi başarmıştı. Sokaklarda insanların katledildiği, sıkıyönetim ilanına kadar giden devasa bir mücadele ile Bolivya halkı suyun ticarileştirilmesini durdurmayı başardı.

Yönetmenliğini Ichar Bollain’in yaptığı “Yağmuru Bile” filmi Cochabamba halkının bu destansı direnişlerini konu alıyor. Çok özel bir senaryo ile basitliğe düşmeden mücadeleyi izleyicilere ulaştırmayı başarıyor. Film üzerine konuşmaya geçmeden önce Cochabamba direnişini anlatmak, filmin direnişle olan bağlarını açıklamak ve filmi anlamak için yararlı olacaktır.

Cochabamba Su Savaşları

Bolivya asgari ücretin yüz doların altında olduğu, Latin Amerika’nın en yoksul ülkelerinden birisi. İnka medeniyetinin bulunduğu topraklar olan Bolivya’da özellikle İnka yerli halkı bu yoksulluğu yüzyıllardan beri yaşamakta. Beş yüz yıldır emperyalizmin ayaklarının altında kıvranan halklar kölelikten modern köleliğe uzun bir sömürü tarihine sahip.

Suyun ticarileştirilmesinin Bolivya’da uygulanmaya konulmaya çalışılması 90’lı yılların sonuna tekabül ediyor; 1997-2001 yılları arasında iktidarda bulunan başkan Hugo Banzer tarafından Dünya Bankası’nın talimatları üzerine hızlı bir şekilde başladı. 1999 yılında ilk özelleştirme gerçekleşti. Özelleştirmelerin hemen ardından toplumsal muhalefet yükselmeye başladı. 2000 yılının Nisan ayında suları ilk olarak özelleştirilen Cochabamba’da baş gösteren isyan dalgası, 2005’te La Paz’da sürdü.

Yarı çöl olan Bolivya’da büyük çoğunluğu yoksul olan köylülük için hayati önemdeki su, şehirlerdeki büyük orandaki işsizlik ve düşük ücretli çalışma koşulları ile toplumun emekçi kesimini birleştirdi. Talepler su hakkının yanında işsizliğin son bulması ve düşük ücretlerin yükseltilmesi olarak genişledi. Ülkenin tüm şehirlerine yayıldı. Özelleştirme sonucu aylık su gideri %300 artışla 20 dolara ulaştı; yani dört kişilik bir ailenin bir aylık yiyecek giderine. Bunun üzerine köylüler dağlardaki kaynaklardan köylerine kilometrelerce hendekler kazarak bedava su kullanma yoluna gitmeye başladılar ancak özelleştirme yasası yağmur suyunun biriktirilmesini dahi yasaklıyordu. Çünkü yağmur suyu özelleştirilmiş olan su havzalarına gidecekti ve köylüler tarafından tutulması, şirketin “özel mülkiyeti” haline gelmiş olan bir malı çalmak anlamına geliyordu. Şirketler, nehirlerle birlikte bulutları da satın almış bulunuyorlardı.

Bolivya emekçileri için gerçek bir isyan ilmek ilmek örülmeye başlandı. Ocak ayında “La Coordinardora de Defansa del Agua y del la Vida” yani “Suyu ve Doğayı Savunma Birliği” adını verdikleri bir örgütlenme ile beş ay içerisinde bir milyon kişiye ulaştılar ve Şubat’tan Nisan’a kadar birçok militan eyleme imza attılar. Şehir meydanında toplanıp aylardır ödemedikleri su faturalarını yaktıktan sonra özelleştirmelerin geri çekilmemesi halinde ülkede hayatı durduracaklarını ilan ettiler. Ulaşımın tamamen durdurulduğu şehirde Şubat ayında sıkıyönetim ilan edildi. Polis sokaklarda gerçek mermilerle eylemci avladı. Üç kişinin öldürüldüğü eylemlerden sonra şirket, su idaresini çalışanları ile birlikte devretti. Ancak özelleştirme yasası halen geri çekilmemişti. Hükümetin uzun süre askeri tehditler savurmak dışında kitlelerin taleplerine sessiz kalan tavrı karşısında emekçiler 4 gün boyunca şehrin tüm yollarını kapattılar. Çatışmalar bir ay içinde milyonlarca Bolivyalının Cochabamba’ya yürümesine neden oldu. Ülke genelinde bir günlük genel grev ilan edildi. Ve en nihayetinde emekçiler savaşı kazandı ve özelleştirme yasalarını geri çektirdi.

Bu arada belirtmekte fayda var Bolivya sularını mülkiyetine alan şirketler Bechtel Holding’e ait. Holdingin başındaki isim ise Ronald Reagon’ın sekreterlerinden olan George Shultz. Bechtel, ABD’nin Irak yıkımından sonra yeniden inşa sürecinde 650 milyon dolarlık bir anlaşmaya imzasını atmış durumda. 140 ayrı ülkede 190 bin projesine sahip bu çokuluslu tekel, 200 su ve atık su anlaşmasından milyonlarca dolar kazanıyor.

Yağmuru Bile

Temmuz ayında Türkiye’de çok az sinemada gösterime girebilmiş “Yağmuru Bile” filmi, bir film ekibinin Bolivya’ya gitmesiyle başlar. Film, Kristof Kolomb’un Amerika’ya gelişiyle başlayan sömürgeleştirmeyi anlatacaktır. Kızılderililerin köleleştirilmesine karşı gelen bir rahibin hikayesini de imparatorluğa karşı gelen Kızılderililerin direnişi ile birlikte anlatmayı hedeflemektedir yönetmen. Ancak yapımcılar Kızılderililer yerine hem onlara fiziksel olarak çok benzeyen hem de çok ucuza çalıştıkları için Bolivya’ya gelip İnkalıları günde 2 dolara oynatmaya karar vermişlerdir.

Yapımda 500 yıl önce altın için gelen “beyaz adam”ın yerlileri köleleştirmesine karşı duran Kızılderili’yi canlandıran Daniel aynı zamanda su mücadelesinin önde gelenlerinden militanlarından biridir.Bu nedenle devamlı olarak yönetmen tarafından film için önemli bir rol oynadığı gerekçesiyle üç hafta eylemlerden uzak durması konusunda uyarılmaktadır.

Ancak Daniel, çocukları için mücadele etmek zorundadır ve bütün eylemlerde en önde yürümektedir. Daniel’in filmde her iki mücadele içinde de lider olarak resmedilmiş olması filmin asıl temasını ortaya çıkartıyor; altın için köleleştirenler modern zamanlarda suyu çalanlarla aynıdır ve beş yüz yıldır insanlığın sömürüsü devam etmektedir! Gerçek hayatla film içinde anlatılan sömürü öyküsü birbirlerine film boyunca öylesine sıkı bağlıdır ki izleyici kendisini imparatorluklar çağından 21. yüzyıla bağlayan bir zaman tüneli içerisinde bulur.

Film içinde film örgüsü halinde devam eden sahneler, çok büyük bir incelikle verilirken beş yüzyıl öncesi ile 2000 yılı birarada müthiş geçişler yaparak yansıtılmıştır. Filmden birkaç sahne ile açıklayalım.Çekimler sırasında Daniel’in de aralarında bulunduğu Kızılderilililerin yakıldığı bir sahne çekildikten sonra verilen arada, Kızılderili kostümleri içindeki Daniel film setine gelen polislerce tutuklanmaya çalışılır. Fakat yerli oyuncular (aslında aynı zamanda her biri su mücadelesinin bir parçası olan yerliler), bir direnişle Daniel’i polisin ellerinden kaçırmayı başarırlar.

Bir başka sahnede ise çekimler esnasında kucaklarında bebekleri ile kadınların, kendilerini köpeklerle takip eden askerlerden kaçarken nehirde bebeklerini boğmaları istenmektedir. Yönetmen her ne kadar boğma sahnesinde oyuncak bebeklerin kullanılacağından bahsetse de kadınlar oynamayacaklarını Daniel aracılığıyla yönetmene iletirler. Çocuklarını hiçbir şey için tehlikeye atmayacaklarını söyleyen İnka kadınları, kendilerinden çok daha başka değerlerle, para üzerine kurulmuş hayatlar yaşayan film ekibini hayretler içerisinde bırakırlar. Ekip, bu süreçte çevrelerinde olan bitenlerden etkilenmekte, taraf seçmeye mecbur kalmaktadır. Her kuruşun hesabını yapan yönetmen (Luis Tosar) ve yardımcı yönetmen (Gael Garcia Bernal) ve oyuncular insanların yoksulluğunun karşısında üzülmekte ancak kendi burjuva yaşantılarına dokunmayacak şekilde uzaktan izlemekte hatta çatışmalardan korkmaktadırlar. Karşılaştıkları her engeli para ile aşmaya çalışmakta ve filmi çekerken karşılaştıkları her zorluğu bu yolla aşmaktadırlar. Örneğin Daniel’in bir çatışmadan sonra tutuklanması ile birlikte polise para teklif ederek çekimler için Daniel’in çok önemli olduğunu bu nedenle salıverilmesini talep ederler polis şefi ise çekimler bittikten sonra Daniel’i geri alacağını söyler. Yönetmen ise böyle bir pazarlığı kabul eder çünkü onun için milyonlar yatırdığı filmin bitmesi, Daniel’in özgürlüğünden çok daha önemlidir. Daniel’i “kurtaran” beyaz adam, neden filmi riske attığını sorar ve Daniel yanıtlar: “Anlamıyorsunuz, su hayattır.”

Cochabamba halkının başlattığı Bolivya sathına yayılan direnişin tam ortasında kalan film ekibi can güvenlikleri olmadığını düşünerek uzaklaşmaya karar verirler. Yollar eylemciler tarafından kesilmiş, ulaşım tamamen durmuş, hükümet sıkıyönetim ilan etmiştir; sokaklarda çatışmalar devam etmekte insanlar vurulmakta, insanlar çatışmakta, insanlar kazanmaktadır… Küçük burjuva tavırlarıyla oyuncular sokaklardaki vahşete öfke duysalar da ülkeyi terk ederek kendilerini kurtarmanın peşine düşmektedirler. Aynı anda yönetmense ağır yaralı olan Daniel’in kızına yardım etmek için eylemlerin tam ortasından geçmekte, kadınların eteklerinde topladıkları taşlarla barikat kurduğuna tanıklık etmektedir. Yönetmen, gördükleri karşısında günlüğü 2 dolara çalıştırdığı insanların hayata tutunma savaşına tanık olmaktadır.

Ve veda vakti gelmiştir. Çatışmalar son bulmuş, sokaklar derin bir sessizliğe gömülmüştür. Yönetmen, Daniel’e bundan sonra ne yapacağını sorar cevap bellidir; “Hayatta kalmaya çalışacağım. En iyi yaptığım şeyi yani” der. Küçük burjuva hayatına kaçan yönetmen, kalıp mücadele etmek zorunda kalan bir emekçi ile yüz yüzedir. Özellikle bu sahneyi izlerken fark ediyorsunuz; gitme şansı ve imkanı olanlar değil, kalıp savaşmak zorunda olanlar dünyayı değiştiriyorlar.

Bolivya halkı 2000 yılında verdiği bu destansı mücadelenin iyi bir senarist olan Paul Laverty’nin (Özgürlük Rüzgarları, Ekmek ve Güller, Ülke ve Özgürlük filmlerinin senaristidir) konuya sıra dışı yaklaşımı sayesinde çok çarpıcı bir film ortaya konulmuş.

‘Yağmuru Bile’ mutlaka izlenilmesi ve izletilmesi gereken bir film olmakla birlikte mücadelenin biraz yüzeysel aktarıldığını belirtelim. Mücadele filmde film ekibinin ve yönetmenin tanık olduğu kadarı ile gösteriliyor. Daniel’in hayatı da aynı yüzeysellikle geçiştiriyor. Bu nedenle gerçekten Bolivya’da ne olduğunu bilmeyen bir izleyici için detaylar silinip gidebilir.

Filmi izlerken Gerze halkını, Hopa halkını anımsıyor; sermayeye karşı verilen insanlık mücadelesini gözlerimizin önünden geçiriyoruz. Amerika’dan Ortadoğu’ya, Daniel’den Metin Lokumcu’ya…

Ekin Akçay

Su savaşı daha yeni başlıyor!.. Ebru Erbaş

Kahir ekseriyet, 31 Mayıs günü Erdoğan’ın Hopa mitinginde patlayan ve HES karşıtlarına yönelik olarak artarak sürmekte olan devlet terörünü anlamlandırmakta güçlük çekti:  Bir oy için kapı kapı makarna taşıyan bir siyasetçi, tam da seçim arifesinde nasıl böyle rezaletini çıkartmış, bu kadar tepki çekmeyi göze alabilmişti? Bu garip ve meraklı vaziyet karşısında belki seçim sathı mahallinin kaygan zemininde iddialı sayılabilecek siyasi analizlere girişmek fazlaca netameli göründüğünden, belki bizzat HES patronları olan ana akım medya kaynaklı beslenme bozukluğundan, yapılan yorumlar genel itibariyle “faşist devlet”, “imamın ordusu”, “kınıyoruz/ anıyoruz” kalıplarının sıkça tekrarından ibaret kaldı.

Oysa mücadelenin en sıcak aşamalarının daha yeni başlayacağını önceki sayılarda haber vermiştik; kavganın neferleri böylesi bir taarruzu bir zamandır bekliyor, esasen kendileri üzerinden yazılan mektubun adresinin de su kaynaklarının talanına girişen şirketler olduğunu biliyorlardı. Hatta Erdoğan’ın insaniyet sınırını zorlayan beyanlarında ifadesini bulan hezeyanı da çok şaşırtıcı değildi; ne de olsa vahşi şirket emperyalizminin tersiyle daha yeni tanışıyordu. Mesela olayların akabinde hükümet sözcüsünün aldatılmış bir sevgili hüsranıyla “hiçbir seçim döneminde bu kadar adileşmemişlerdi” dedikleri de aslında CHP ya da Hopa halkı değil, beynelmilel finans kapital çevreleriydi[1]. Evet, Erdoğan’ı tam da seçimlere girerken asıl çileden çıkartan, efendisi sermaye iktidarının üzerini çizme baskısıydı.

Oysa her şey ne ince kurgulanmıştı, HES projeleri hem kapitalizmin sermayeyi en hızlı biriktirebileceği “barajlar” hem de su kaynaklarına şirketler tarafından el konulmasının vesilesi olarak ne parlak bir icattı. Üstelik mazruf da “yıkılıyordu”: “Memleketin enerji ihtiyacını yerli kaynaklarla karşılamak” hedefi vardı, HES’ler için “yenilenebilir enerji kaynağı” sınıflandırması vardı, HES lisanslarının karbon emisyonu piyasalarında finansallaştırması vardı, arıza çıkarana “Moskof ajanı”nın yeni sürümü olarak “doğalgaz lobisinin beslemesi” yaftası vardı…

2000’de BM, AB gibi üst kuruluşların suyu temel bir hak olmaktan çıkartıp ‘ekonomik bir kaynak/ meta’ya dönüştürmesi ve su kaynaklarının yönetiminde yeni ilişkiler tarif etmesiyle başlayan sürecin Türkiye ayağı, 2005 yılında çıkartılan Yenilenebilir Enerji Kaynakları Kanunu ile start aldı. Yenilenebilir enerji pazarının toplam portesi 50 milyar Dolar olarak tahmin edilen ve bu yeni dönemin pilot hedeflerinden biri olarak seçilen Türkiye’de takip eden düzenlemelerle doğa varlıklarının piyasalaştırılması ve finansal birikim aracı olarak kullanılması mekanizması oluşturuldu.

2009 yılında Türkiye’nin Kyoto Protokolü’ne taraf olması hisli duygulu yeşilliklerimizin tezahüratı ile karşılanırken, bu imza aslında Dünya Bankası başta olmak üzere kredi kuruluşlarınca yenilenebilir enerji için temin edilen kredilerden yararlanmanın önünü açıyordu. 2009 itibariyle HES lisanslarının sayısındaki patlamanın temel nedenleri HES’lere tanınan kredi olanakları, alım garantileri, ödemelerdeki kolaylıklar ve diğer yatırımları finanse etme potansiyeliydi. Bu kredilerin miktarı, aynı yıl içinde Dünya Bankası kaynaklı 1.260 milyon Dolar, CTF (Temiz Teknoloji Fonu) kaynaklı olarak da 420 milyon Dolar’a ulaşmıştı.  

Başrol oyuncuları olan dünya su tröstleri ise, bu tip yerel pazar istilalarında ortaya çıkabilecek pürüzlerle, “yabancılara satılıyor” tepkileri ve benzerleriyle muhatap olmamak için  mutad olduğu üzere, taşeronluğu yerli şirketlere bırakmıştı. “Sizin yerel pazardaki tecrübeniz…” gazları ve bir avuç döviz karşısında salyaları akıtan yerliler de “çokulusluyla iş yapıyoruz” havalarıyla balıklama daldılar. Tabi en büyükler biraz daha ihtiyatlı olmak suretiyle ve ortaya çıkan manzara: Misal, Doğuş Grubu gibi bir büyük baş, Öztürk Enerji namıyla ufak çaplı bir paravan şirket kurar, Öztürk Enerji HES lisansını alır, kredileri bağlar ve vadiye dalar. Bir eşkıya da merak edip ticaret siciline bakarsa bu özÖztürk Enerji’nin hisselerinin   %98’i İspanyollarda olduğunu görür. Böyle böyle Anadolu’nun derelerinin dörtte üçü Avusturyalı şirketlerin yatırımına açılmış olur: http://www.wirtschaftsblatt.at/archiv/energiehunger-der-tuerkei-sorgt-fuer-volle-auftragsbuecher-470781/index.do

Ama yaşam alanlarının talanına isyan eden taban hareketleri yükselişe geçmiş, “eşkıyanın” zoru oyunu bozmaya başlamıştır. Protesto gösterileri, mitingler, vadi nöbetleri, şantiye baskınları, büyük şehirlerdeki şirket merkezleri önünde oturma eylemleri, deşifreler ve davalardan alınan iptal ve durdurma kararlarıyla HES’çiler fiilen iş göremez hale getirilmiştir. 2010 itibariyle çeşitli platformların HES yapımlarının durdurulmasına yönelik açmış oldukları 74 davadan 34’ü sonuçlanmış, 33’ünden yürütmeyi durdurma veya iptal kararı çıkmıştır. Yerel halkı parayla satın alma girişimleri, sermayenin Truva Atı sözde çevreci (Erdoğan’ın deyimiyle “daniskası”) örgütlerin uzlaştırma gayretleri, patron medyasının sansür ve mizenformasyon bombardımanı, engel çıkaran mevzuatı değiştirme çabaları, kiralık katiller, gizli ve açık tehditlerden de anlamlı bir sonuç alınamadığı noktada patronların arızaları artık açıktan yükselmeye başlamıştır. Tüsiad toplantısında “Hes  eylemleri yatırımcıyı ürkütüyor, hiç bir şey yapılamayacak noktaya gidiliyor” uyarıları basına yansıyor (http://www.haberturk.com/yazarlar/625053-hes-eylemleri-tusiadi-urkutmus ), Cide HES Projesi Sarıyazmalılar’ın isyanıyla elinde patlayan Orya Enerji’nin sözcüsü aynı günlerde http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=17797075&yazarid=44&tarih=2011-05-16 “işin %40’ını bitirdim, elimde patladı, 10 milyon masrafım var!” diye feryad ederken Eroğlu’na konuşuyordu. Patronlar kendilerini yerden göğe kadar haklı ve de kazıklanmış, hissediyorlardı: “Bize legal şekilde sattığın işi yapmamızı sağlayamıyorsun, bizi kazıkladın, o kadar da masrafa soktun, kredi geri ödemeleri bastırdı, yabancı ortaklar “it is your problem” deyip anlaşmaları bozmaya, tazminat istemeye başladı,  üstelik bizi halka kötü kişi ettin, altın adımızı bakır ettin…”

                Ağır abiler de sadece yerli taşeronların harcanmasıyla Türkiye pazarını gözden çıkartacak değildi.  Güzelim işi bok eden Erdoğan tayfasına Brütüs’lüklerini göstermekte gecikmediler: Birleşmiş Milletler, 20 Mayıs’ta yayımlanan Türkiye’ye ilişkin raporunda bu kez Baraj ve HES projeleri ile Türkiye’nin ekonomik, sosyal ve kültürel hakları ihlal ettiğine dikkat çekiyor, yasa ve yönetmeliklerin hızla gözden geçirilmesi gerektiğinin altını çiziyordu. Tam da seçime girerken devran dönmüş, The Economist – suların satışı konusunda ön mutabakatın sağlanmış olduğu- “CHP’ye oy verin!” demeye (http://www.economist.com/node/18774786), The Observer “Erdoğan hala bir baba figürü mü” diye sormaya başlamıştı (http://www.guardian.co.uk/theobserver/2011/jun/05/observer-profile-recep-erdogan-turkey , http://www.ntvmsnbc.com/id/25220136/)

                Erdoğan, zamanında 24 Ocak kararlarını uygulamayı beceremeyen Demirel’e “sen çekil bakalım kenara” deyip darbe marifetiyle iktidara taşıdığı Özal’a işini gördüren sermaye iktidarının niyetinin bozulduğunun farkındaydı. Artık seve seve olmazsa döve döve bu işi becerebileceğini ispat etmek zorundaydı. Gücünü ve azmini göstermek için fiili savaşın ilk cephesini mücadelenin en sağlam kalesi konumundaki Hopa’dan açacaktı…  

İşte Hopa miladından bu yana, Bülent Arınç’ın “yaralı halde bırakmak çok tehlikeli olur,” dediği güçleri tamamen ezmek azmiyle film hızlandırılmış olarak akıyor:

-       Ablukaya alınan Hopa’da fiili OHAL devam ediyor. Ev ve kafe baskınları ile başlayan insan avı sürüyor. Kaçabilenler dağlarda saklanıyor. Gün itibariyle 65 kişi gözaltına alındı, 13 kişi tutuklandı. Dosya özel yetkili savcılara devredildi ve tutuklular Hopa’ya 300 km. uzaklıktaki Erzurum E Tipi Cezaevi’nde, ağır baskı koşullarında tutuluyor. Gönüllü avukat ordusu yaklaşık 300 kişiye vardı ancak savunma hakkının açıkça ihlal edilmesine neden olan kısıtlılık kararına yapılan itirazlardan sonuç alınamadı, tutuklama kararına ve dosyalardaki bilgi ve belgelere ulaşılamıyor. Diğer şehirde yapılan protestolarda da polisin tavrında radikal bir değişiklik yaşandığı görüldü. Gaz bombalarından kalp krizi geçirenler, polis coplarıyla sakat bırakılanların yanı sıra onlarca kişi tutuklandı ve hayali suç örgütleriyle ilişkilendirilmeye çalışılıyor. Gözaltıların durdurulması, Çevik Kuvvet’in ilçeyi terk etmesi, tutukluların mahkeme tarihinin belirlenmesi ve serbest bırakılması, “31 Mayıs günü kolluk kuvvetlere saldırı emrini ben verdim vicdanım rahat” diyen Hopa kaymakamının istifa etmesi ve Lokumcu’nun katillerinin yargı önüne çıkarılması talepleriyle eylemler sürüyor.

-       HES projelerine muhalefetin önemli bir odağı olan meslek odalarının da başı ezilmeliydi: 3 Haziran 2011 tarih ve 536 sayılı KHK ile TMMOB – Türk Mühendis Mimar Odaları Birliği ve onu oluşturan 23 Meslek Odası Kamu Yararına çalışan özerk ve anayasal kurumlar olmaktan çıkarılıp Çevre, Orman ve Şehircilik Bakanlığı’nın Mesleki Hizmetler Genel Müdürlüğü’ne bağlanarak adeta kapı kulluğuna indirgeniyordu. Böylece seçim sonrası düz bir satıhta devam etmek mümkün olacaktı.  

-       Erdoğan’ın doğal kaynakları finans kapitale servis etmedeki azmi yeni hükümet programında da ifadesini buldu:

  • “Su kaynaklarının etkin kullanımı ve korunması için bütüncül su kaynakları yönetimi modelini gerçekleştireceğiz. Bu çalışmaları yeni oluşturduğumuz Orman ve Su İşleri Bakanlığı ile daha etkin şekilde yürüteceğiz (diğer adı “havza planlaması” olan, bu “bütüncül su kaynakları yönetimi” tabirinin mahiyeti hakkında bakınız: Red, Şubat 2011, “Tema Vakfının İpliği Pazara Çıktı” yazısı).
  • Özellikle hidroelektrik santraller kapsamında, 2015 yılı sonuna kadar kamu ve özel sektör eliyle yürütülen toplam 5.500 MW’lık ilave gücü devreye alacağız.” 

-       4 Temmuz 2011 tarih ve 646 sayılı KHK ile hazine arazilerinde imar planı yapma yetkisi yerel yönetimlerden alınarak valiliklere devredildi. TMMOB değerlendirmesinde “yerel yönetimler baskı altına alınmakta, belediye meclislerinin ve il genel meclislerinin yasadan kaynaklı yetkilerine el konulmakta, seçilmiş yerel organlara yönelik merkezi dayatma sistemleştirilmektedir” dedi.

-       21 Temmuz’da yayınlanan ‘Elektrik Piyasasında Lisanssız Elektrik Üretimine ilişkin Yönetmelik’ ile zaten kırtasiyeden ibaret hale getirilmiş olan lisans alma sürecinden de vazgeçildi ve Türkiye’nin önü değil 2023, cehennemin dibine kadar açılmış oldu. Bu yönetmelik doğal kaynaklara yönelik bugünleri aratacak şiddette bir talanın başlangıcı. Geçmişteki yapsat inşaat nasıl kentleri bugünkü hale getirdiyse bu uygulama da tahribatı bir anda her yere pıtrak gibi dağıtacak ve yapılması düşünülen 2000 civarında HES belki de bir anda 20.000’lere varacak gözüküyor.  http://www.haberdar.com/haber/enerjide-span-stylebackground-coloryellowlisanssizspan-uretim-donemi-2977204

-       Bir yandan süren HES davalarından peş peşe iptal kararları gelmeye devam etti: Son birkaç haftada özellikle de mücadelenin kalelerinden olan Hopa HES, Cide Loç HES, Borçka Taşköprü HES, Rize İkizdere HES iptal edildi, Borçka Maçahel’de 4 ayrı davadan iptal kararı çıktı ve Artvin Şavşat HES için verilen ÇED olumlu kararının yürütmesi durduruldu. Bu kararlara dayanak teşkil eden, tutunabildiğimiz son mevzuat kırıntılarını da tarihe gömme girişimlerinden henüz sonuç alamamış olan Erdoğan, hırsını hâkimlerden çıkartmaya girişti ve Karadeniz’de HES davalarına bakan tüm mahkeme heyetlerinin görev yerleri değiştirildi: http://haber.sol.org.tr/sonuncu-kavga/yargidaki-atamalarin-hedefinde-hes-mucadelesi-mi-var-haberi-44815   Yeni atanan Ordu İdare Mahkemesi heyeti de siftah olarak 3 HES projesi için önceden verilmiş yürütmeyi durdurma kararlarını kaldırdı: http://www.hurriyet.com.tr/gundem/18371122.asp?gid=381

-       Son olarak taze İçişleri Bakanı İdris Şahin, Özel Harekat Dairesi’nin töreninde, Karadeniz bölgesinde görev yapmak üzere özel bir birim oluşturduklarının, bir manada polis devletine geçişin pilot bölgesi olarak da Karadeniz’in seçilmiş olduğunun müjdesini verdi: http://www.cnnturk.com/2011/turkiye/07/27/karadeniz.icin.ozel.birim.olusturuyoruz/624201.0/index.html

Su savaşçıları ise, her yeni hamleyle daha da bilenen öfke ve kararlılığın yanı sıra, Erdoğan ve ekibini yıllardır bel bağladıkları piyar, manipülasyon ve mizenformasyon dümenlerinden ümidi keserek tüm çirkefliklerini ortaya dökmek noktasına getirmiş olmanın da keyfiyle, tam saha devlet terörü altından bildiriyorlar: Biz de bu günleri bekliyorduk! Bu kez karşında ezik ordu, sarı sendika, patron medyası, sol liboş akademisyen tayfası yok Tayyip Efendi! Bu eşkıya dediğinin ipek yüklü kervanı yok ki haramin korku versin!  Yaşam alanlarına geçirilmiş tırnakların direnci, on bin yıllık coğrafyanın hayata tutunma bilgisi, kurdun kuşun hakkı, haklılığın gücü, ezilenlerin kara ve korkunç öfkesi, ara sıcaklardan da Laz’ın tersi var burada! Mafyan, daniska çevrecilerin, özel timin, zindanların, bombaların, ağababaların… Haydi, kopartın da kıyametinizi görelim!

Red Dergisi Ağustos sayısında yayınlanmıştır.

“Hava”dan para kazananlar, doğaya ve emeğine sahip çıkanlara söz söyleyemez – Mehmet Polat

 Bu yazı Antalya kaynaklı “Sekiz Sayfa Haber” sitesinde 29 Temmuz’da yayınlanan ve “karbon danışmanı” Aynur Uysal’la yapılan  “HES’lere doğalgaz lobisi karşı çıkıyor” başlıklı röportajdaki iddialara yanıttır. (http://www.sekizsayfa.com/haber/6526–hes39lere-dogalgaz-lobisi-karsi-cikiyor.html)

Ülkemizin her köşesindeki sayısız HES karşıtı gibi ben de bu yapılara karşıyım. Şirketlerden çıkar ya da destek beklemek bir yana,  bu işleri gönüllü yapıyoruz. Önce “karbon danışmanlığı”nın ne olduğu üzerinde duracağım, ardından en küçük bir bilgi kırıntısı dahi taşımayan bu iddiaları irdeleyeceğim. Amacım Uysal gibi insanlara laf yetiştirmek değil, her zaman ve her durumda dert sahiplerinin yanında olduğumu ifade etmek.

Karbonla ilgili danışmanlık, uzmanlık, müdürlük gibi işler daha çok son yıllarda duymaya başladığımız ve genellikle büyük miktarlarda enerji tüketen ya da üreten kurumlar için verilen bir hizmet türünü ifade ediyor. Dünyayı yıllar boyu hoyratça kullanarak yok etme sınırına yaklaştıran şirket ve ülke yöneticilerinin de artık yaşayacak başka yerleri olmadığını fark etmeye başlamasından beri,  kapitalizmi daha az zararlı kılmak için bu tür işler yapılıyor. Bu alandaki uzman kişilerin işi, şirketlerin kârlarını korumak amacıyla atmosferi nasıl daha az kirleteceklerini ya da “yenilenebilir enerji” alış verişini en kârlı biçimde nasıl yapacaklarını bilmek. Büyük şirketlerin genellikle bu işler için ayrılmış bir bölümü varken, küçükler gerek duydukça uzman kişi ya da kuruluşlardan hizmet satın alıyor.

Anlaşılacağı üzere Uysal başta enerji şirketleri olmak üzere gerek duyan her şirkete ücretli hizmet sunmaktadır. Dolayısıyla önce şunu belirleyelim: Harcadığı emeğin niteliği bakımından kendini “çevreci” dediği kişilerle karşılaştıracak durumda değildir. Çünkü kendisi para kazanmak için, sözünü ettiği insanlar gönüllü çalışırlar. Bu yüzden Uysal’ın HES karşıtlarını kendisi gibi çıkar amacıyla çalışıyorlar sanması, bilinçsizce yapılmış bir eşitlik kurma çabasıdır. Ayrıca işinden dolayı hiç kimse Uysal’ı “HES şirketlerince destekleniyor” diye tanımlamazken kendisinin kalkıp HES karşıtlarını bu biçimde suçlaması, işgüzarlıktır. Üstelik bunu “dedikoduları dolaşıyor” diye ifade etmesi, işgüzarlıktan da öte bilerek yapılan bir karalamadır. Kim, nereden, nasıl bir çıkar elde ediyorsa; hemen açıklamalıdır. Açıklayamıyorsa, sarf ettiği sözler için özür dilemelidir.

Bir de röportajda dikkati çeken şu var: Uysal biraz da küçümseyerek “çevreci” dediği insanların galiba her şeye rasgele karşı çıktığını,  uçuk kaçık kişiler olduğunu, laf etmekten başka iş yapmadığını sanıyor olmalı. Çünkü hakkımızda yalan yanlış bilgilerle köylüleri kandırarak olay yaratıyormuşuz gibi konuşuyor. Oysa buna karşılık kendi gibileri köylülere gerçekleri anlatıyor, HES şirketlerinin yöredeki insanlara iş vermesini, “sosyal sorumluluk projeleri” kapsamında okul, su, yol gibi eksiklerin giderilmesini sağlıyormuş…

Uysal gerçekten bilmiyor: Bir köyde HESe karşı çıkanlar, o köyde yaşayanlardır. Hiç kimse uzaktan gelerek köylüyü köyünde kandıramaz. Bu projelere toprağı elinden alınan, ağacı kesilen, atalarının mezarları bile baraj gölleri altında kalan ve sonunda su bolluğu içinde su sıkıntısı çeker hale gelen insanlar karşı çıkıyor. Bunlara suyun hayat olduğunu bilen ve kullanım hakkının bir şirkete verilmesini yanlış bulanlar karşı çıkıyor. Bu projelere yalnızca insanlar değil; ağzı dili olmayan kurt, kuş, ağaç, böcek, tüm canlılar karşı çıkıyor.  Tabi karbon ticaretinden elde edilen kazançlarla kulağı insan sesine bile kapatılanlardan doğanın sesini duymasını bekleyemeyiz. Çünkü onlar buna benzer yörelerde dağıttıkları üç beş kuruşla ve sağladıkları kırık dökük birkaç küçük işle; köylüyü köylüye ve köyü komşusuna düşman ediyorlar. HES şirketleri sayısız örneğini verdikleri uygulamalarla köylerimizde geleneklerimizi hiçe sayıyor, paranın her şeye muktedir olduğunu bilinci yayıyor,  rekabet yaratıyor ve düşmanlık tohumları ekiyorlar. Bunlar mı “sosyal sorumluluk”?

Ve şunu da eklemek istiyoruz: Bir köyün, okul, köprü, yol vs. eksiğini gidermek için yakınlardaki bir su kaynağını, ormanı ya da maden alanını neden ille de bir şirkete vermek gerekiyor? Uysal köylerdeki eksiklerin giderilmesini çok istiyorsa, şirketlere danışmanlık etmek yerine doğrudan köylülerin yanında yer almalı ve elinden başka bir şey gelmiyorsa bile en azından köylülerimizin sorunlarını duyurmaya çalışmalıdır. Bu tür sorunları çözecekmiş gibi şirketleri köylerimize, dağlarımıza, meralarımıza, su kıyılarına yerleştirmek yanlıştır. 

HESlere karşı çıkış nedenimiz aslında hükümete muhalefet etmek mi?

Uysal’ın iddialarından biri de HES karşıtlarını körü körüne iktidar partisine muhalefet etmekle suçlamasıdır. Ona göre “iktidar ne yaparsa kötü yapar” mantığıyla böyle davranıyoruz. Acaba Uysal hiç HES karşıtı bir çalışma görmüş mü?  İktidar partisinden belediye başkanlarının, il ve ilçe yöneticilerinin, hatta bakan ve milletvekillerinin bile en azından yörelerindeki HESlere karşı çıktığını biliyor mu?  Belli ki bunlardan haberi yok ve kulaktan dolma konuşuyor.

HES karşıtlığı tüm canlıların su hakkını savunduğu için doğası gereği siyaset, cinsiyet, kültür, bölge ayrımcılığı içermeyen bir toplumsal muhalefet hareketidir. Ayrıca hangi nedenle olursa olsun insanlar HESlere durduk yerde karşı çıkmaz. Mutlaka önceden o yakınlarda “hiçbir zarar vermeyeceği” gerekçesiyle bir HES kurulmuş, köylüler mağdur edilmiş ve bunun üzerine yenilerinin yapılmasına karşı çıkılmıştır.

Örneğin Antalya Akseki Gümüşdamla köyündeki HES karşıtlığı böyledir. Daha önceden yöreye yapılan ve şu an inşaatı süren projelerin zararları sürekli yaşandığı için köylülerimiz HES istemiyor. Çünkü heyelanlar yüzünden yöreleri yaşanmaz halde. Bu arada başka yörelere kurulan HESlerin zararlarını ayrıntılı olarak öğreniyor ve daha çok karşı çıkma gereği duyuyorlar.

Fethiye Karabel mevkiindeki Eşen I HES 6 bin dönüm verimli tarım arazisinin su altında kalmasına yol açtığı ve tarlalar “acil kamulaştırılma” kapsamında yok pahasına köylülerin ellinden alındığı için, yöredeki başka HESlere de karşı çıkılıyor.

Türkiye’deki toplam sayıları 2 bin 200 dolayında olan HES projelerinin yaklaşık üçte biri Doğu Karadeniz’de yer alıyor. Bunların küçük bir kısmı yapıldığı ve sayısız zarara yol açtığı için yörede büyük bir HES karşıtlığı var.

Ülkemizde HES kapsamında yürütülen işlemler, aslında tatlı su kaynaklarının küresel ölçekte özel şirketlere devredilerek karlı biçimde işletilmesi çabalarının bir parçasıdır. Bu özelleştirmeci ve piyasacı anlayış 1980’den beri ülkemizde de uygulanıyor. Yakın zamana kadar HES kurma girişimleri “yap işlet devret” modeline göre yürütülüyordu. Bugünkü yaygınlığına ulaşması, şu anki iktidar partisinin çabalarıyla olmuştur. O bakımdan HES karşıtlığının hükümet kararlarını eleştirmekle ilintisi vardır ama bundan ibaret de değildir.

Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu (EPDK) bu hükümetten önce, 2001 yılında kuruldu. Suların kullanım hakkının 49 yıl süreyle şirketlere devredilmesi yönetmeliği 26 Haziran 2003’de çıkarıldı. Ardından HES yapılmasında yaşanan sorunlara bağlı olarak bu hükümet döneminde bir dizi mevzuat değişikliği yapıldı. Bunların hepsi de şirketlerin çıkarlarına öncelik tanır niteliktedir.

Önce 2007 yılında DSİ Enerji Bakanlığından alınarak, hiç ilgisinin bulunmadığı Çevre ve Orman Bakanlığına bağlandı. Çünkü HES izinleri bu bakanlıkça verilirken, suları kamu adına yöneten ve başka bir bakanlığa bağlı olan DSİ ile sorunlar yaşanıyordu. Ardından, bugün elektrik üretiminden dağıtımına kadar tüm sektörü kapsayacak biçimde enerji piyasasının özelleştirilmesine ilişkin yasal düzenlemeler yapıldı. Mahkemelerin HESler aleyhine verdiği kararların önüne geçmek için Çevre Kanunundan Mera Yönetmeliğine, ağaç kesimlerinin kolaylaştırılmasından milli parklarla ilgili düzenlemelere ve karbon borsasının kurularak HESlerden üretilecek elektriğin uluslararası piyasalarda kolayca satımına kadar bir dizi mevzuat değişikliği gerçekleştirildi. Elektrik üretim lisanslarının alınış tarihlerine bakılırsa, buna benzer her düzenlemenin ardından lisans sayısında bir sıçrama olduğu görülür.

Mevzuatta HES şirketleri lehine yapılan bu düzenlemeler yetmez gibi, 13 Mayıs 2011 tarihli Resmi Gazetede yayınlanan “Su Yapıları Denetim Yönetmeliği”ne göre bugüne kadar HESlerin DSİ tarafından yapılan denetim işlemleri de artık özel şirketlerce yürütülecek. Bu yüzden Uysal’ın röportajında bu işleri hâlâ kamu kurumları yapıyormuş gibi konuşması ve içimizin rahat olmasını söylemesi boşunadır. Anlaşılacağı üzere çayın kuşu, çayın taşıyla vuruluyor. Başka toplumsal dengelerin yanı sıra şirket ve halk arası hakkaniyeti de gözetecek olan kamu kurumlarının yerini, artık yalnızca kâr amacıyla çalışan şirketler alıyor.

Yine de, Uysal’ın kendini hiçbir zaman iktidar partisine muhalefetle sınırlamayan HES karşıtlığını böyle yapıyorlar diye suçlamasının anlaşılır bir yanı var. Her ne kadar HES karşıtları yaşamı savunurken siyaset ayrımı yapmıyorsa da,  doğa ve topluma zarar veren mevzuat değişikliklerinin çoğu bu hükümet döneminde gerçekleşti. Kaldı ki kimi düzenlemeler eski bile olsa; sakıncalarını gidermek şöyle dursun, bu hükümet tarafından daha da ilerletildi. Dolayısıyla Uysal’ın HESlere karşı çıkışı hükümete karşı çıkmak gibi anlaması normal ama eksik ve yanlıştır.  En iyisi Uysal kendi işine bakmalıdır. 

“Karbon ticareti” denilen şey aslında zehir ticaretidir

Son yüzyıldır sanayi, tarım, hayvancılık, kentleşme, doğal alanların tahrip edilmesi vs. nedenler sonucu atmosferdeki karbondioksit, azot oksitleri, metan, klor ve flor kökenli gazlarla su buharı miktarında artış görülüyor. Bu gazlar atmosferin üst kısımlarında birikiyor ve bir sera örtüsü gibi dünyanın her tarafını kaplıyor. O yüzden bunlara “sera gazları” deniyor. Bazıları atmosferin ozon tabakasına zarar veriyor. Ozon, radyasyonlu güneş ışınlarını tutarak dünyanın aşırı ısınmasını önlüyor. Sera gazları ozon tabakasını delerek işlevini yerine getiremez kıldığı için, güneşten gelen radyasyon kolayca yeryüzüne ulaşıyor.  Bu yüzden yeryüzü ısınıyor ve buna bağlı olarak hava da ısınıyor. Isınan hava yükseliyor ve normal koşullarda atmosferdeki ısı fazlası uzaya kaçıyor.  Ama sera gazlarının oluşturduğu tabaka bu kaçışı önleyerek, sıcak hava tabakasını atmosferin içine hapsediyor. Bunun sonucu atmosfer sıcaklığı artıyor ve “küresel ısınma” dediğimiz olay ortaya çıkıyor. Bunun sonucu buzullar eriyor, denizlerdeki akıntılar değişiyor, kuraklık ve seller bir arada yaşanıyor.

“Sera gazlarının” büyük bölümünde karbon atomu bulunuyor. Dolayısıyla küresel ısınma olayı da büyük ölçüde karbon kökenli gazlardan kaynaklanıyor. Bu tür gazların her geçen gün artan miktarlarda atmosfere karışmasının en önemli nedeni günlük yaşamda başta sanayi üretimi olmak üzere ısınma, ulaşım, tarım, hayvancılık gibi alanlarda“fosil yakıtlar” dediğimiz petrol ve kömürün yaygın olarak kullanılmasıdır. Ayrıca bu faaliyetler sırasında ve çöpler yok edilirken karbon kökenli olmayan flor, klor ve azotlu sera gazları da çıkıyor.

Meteoroloji kayıtlarında ve sel, kasırga, asit yağmuru gibi doğa olaylarında görülen olağanüstü değişikler; yaklaşık 1980’li yıllardan bu yana dikkatleri küresel ısınma sorununa çekiyor. Dünyanın ortalama sıcaklığındaki önemsiz bir artışın bile kuraklık, büyük doğal afetler, tarımsal üretimde azalma ve hastalıklara yol açacağı üzerinde duruluyor. Nitekim son yıllarda bu yöndeki gelişmelere tanık oluyoruz. İşte bu gidişin daha kötü noktalara varmaması için yapılması gerekenler, uzun çabalar sonucu 1997’de Japonya’nın Kyoto kentinde imzalanan “Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi” ile kayıt altına alınıyor.

Dünyada 2005 yılında yürürlüğe giren, Türkiye’nin 2009’da imzaladığı anlaşmaya göre küresel ısınmanın önüne geçmek için uzun vadede sera gazlarının atmosfere salınması önlenecek. Ama bu birden değil, adım adım olacak. Sözleşmeye taraf ülkeler 2008–2012 yılları arasında atmosfere saldıkları sera gazı miktarını, 1990 yılındakinden yüzde 5,2 daha aşağı çekecek. Böylece kirlilikten en çok sorumlu olan gelişmiş ülkelerden başlayarak, tüm imzacı ülkelerde sera gazına yol açan her tür toplumsal faaliyet yeniden düzenlenecek. Bu sırada dünyayı en çok kirleten ülkeler ve şirketler, olağan yaşamlarını sürdürmek için az ya da hiç kirlilik yaratmayan ülke ve şirketlerin kirletme hakkını satın alabilecekler. Buna kısaca “karbon ticareti” deniyor.

Örneğin bugün gelişmiş ülkelerde yalnızca petrol ya da kömür gibi kirli enerji kaynaklarından yararlanan bir şirket, olağan işleyişini sürdürebilmek için kullandığı enerjinin karmaşık hesaplara göre belirlenen bir bölümünü temiz enerji kaynaklarından sağlamak zorunda.  Gereken temiz enerjiyi eğer kendisi üretemiyor ve havayı kirletmeye devam edeceğini hesaplıyorsa,  temiz enerji üreten bir şirket ya da ülkeden satın alır. Bu, “karbon ticaretinin” bilinen en basit yoludur. Böylece belli bir miktar temiz enerji kullanarak, geleneksel kirletici enerji kaynaklarından yararlanmaya devam eder. Satışı yapanın da bu yolla elde ettiği geliri yeni temiz enerji kaynakları için kullanacağı varsayılır.

Öte yandan temiz enerji üretiminin yanı sıra enerji tasarrufu ya da atmosferdeki karbon kökenli gazların tutulmasına hizmet eden ağaçlandırma faaliyetlerine katkıda bulunmak gibi çalışmalar da, sera gazı salınımını önler. Bu tür faaliyetler,  şirket ve ülkelere “karbon kredisi” kazandırır. Bu karbon kredisi sayesinde, isterlerse kirli enerji kaynakları kullanabilirler ya da kredilerini çevreyi hakkı olandan fazla kirleten şirket ya da ülkelere satabilirler. Bir ton karbondioksit gazı karşılığı satılacak temiz enerji miktarı ve fiyatı, “karbon borsasında” belirlenir. Böylece her tür vurgunculuğa ve yolsuzluğa son derece açık olan gaz ticaretinin kayıt altına alınması sağlanmış olur. (Ülkemizde bu konuda atılan son adım, 7 Ağustos 2010 Tarihli Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe giren “Sera Gazı Emisyon Azaltımı Sağlayan Projelere İlişkin Sicil İşlemleri Tebliğidir.”

Küresel karbon piyasasının 2009 yılı cirosunun 125 milyar ABD doları olduğu tahmin ediliyor. 2015 yılında bu piyasanın 2 trilyon dolar büyüklüğüne ulaşacağı öngörülüyor.  Türkiye son yıllarda atmosferi hızla kirleten ülkeler arasında yer alsa da, henüz gelişmiş ülkelere göre elinde fazladan karbon kredisi bulunuyor. Bu yüzden Kyoto Protokolüne koşullu olarak katılıyor ve sera gazının kısıtlanması için 2013 yılı başına kadar herhangi bir uluslararası yaptırıma uyması gerekmiyor. Bu tarihte ne kadar sera gazı salacağını beyan edecek, uluslararası taahhüt altına girecek ve elindeki enerji kaynaklarını buna göre değerlendirecek. O zamana kadar karbon kredilerini ve “yenilenebilir enerji” stoklarını gönüllü karbon piyasasında satabilecek. Bu tarihten sonra zorunlu karbon piyasasında yer alacak ve yeterli karbon kredisi yoksa,  toplamak için bedel ödeyecek.

Kirli enerji kaynaklarına bağlı olarak üretim yapan ve karbon kredisine gereksinimi olan Avrupalı şirketler Türkiye’nin şu anki durumundan yararlanıyorlar. Kendi ülkelerinde yüksek maliyetli olacak karbon kredisi kazanma faaliyetlerini ülkemizde sürdürerek; HES ya da RES (rüzgâr enerjisi santralleri) inşaatlarına yatırım yapıyor, ortak oluyor, kredi veriyor ve buradan sağlanan karbon kredisini satın alıyorlar. Örneğin bir HES şirketinin bu yolla yatırım sermayesinin başlangıçta en azından yüzde 15-20’sini sağlayabileceği tahmin ediliyor. Ayrıca HESlerin elektrik üretim lisansları 49 yıl gibi uzun süreli olarak verildiği için, bir HES şirketi daha işin başında gelecek yıllara ait karbon kredilerini satarak yatırım maliyetlerini fazlasıyla karşılayabiliyor. Bu avantajlı duruma ilk birkaç yılı ödemesiz, uzun vadeli ve düşük faizli kredi kolaylıkları; elektriğe devletin verdiği alım garantisi, ithalata ve çeşitli resmi giderlere yapılan indirimler de eklendiğinde; HES şirketlerinin kuytu yurt köşelerindeki derecikleri bile neden boş bırakmadığı daha iyi anlaşılıyor.

Bu ticaretin ardındaki mantık, çevreyi kirletenin bedelini ödemesi gerektiğine dayanıyor. Böylece çevreye zararlı şirket kârlı biçimde işletildiği sürece istediği kadar temiz enerji satın alırken, bir yandan da geleneksel biçimde çevreyi kirletmeyi sürdürür. Nitekim kirletme hakkını alınıp satılır hale getiren Kyoto sözleşmesinden sonra sera gazları azalmamış, tam tersine artmıştır. Bu yüzden karbon ticaretiyle uğraşanlar yaptıkları işi her ne kadar “sürdürülebilir kalkınma, yeşil ekonomi” vs. diye şirin göstermeye çalışsa da; aslında sera gazı üretimine katkıda bulundukları için bir tür zehir tacirliği yapmaktadırlar. Başka bir deyişle; kirlenmesinde hiçbir bir sorumluluğu bulunmayanların soluduğu temiz havayı, atmosferi soluk alınmaz hale getiren şirketlere satmaktadırlar. İşte HES karşıtlarını “doğal gaz lobilerinin desteğini almakla” suçlayan Uysal, böyle bir ticarete danışmanlık yapmaktadır. 

HESler temiz ve yenilenebilir enerji kaynağı mı?

Uysal röportajında “çevreyi kirletmeyen, bir devamlılığı olan enerjilere yenilenebilir enerji” denildiğini belirtiyor. Böylece barajlarla ilgili olarak yıllarca bize yutturulan “temiz, güvenilir, çevreye zararsız oldukları” uydurmacasını bir kez daha tekrarlıyor.  HESler hangi tipte olursa olsun çevreye ve toplumsal dengelere büyük zarar verir. Ayrıca danışmanımızın belirttiği gibi gölalanı yalnızca 15 kilometrekareden büyük barajlar değil, irili ufaklı hiçbir baraj “yenilenebilir” değildir. Çünkü bunların ardı ardına yapılması sonucu doğadaki su döngüsü kırılır, iklim değişir, yeraltı suları çekilir, üzerine baraj kuruluna ırmak da zaman içinde kurur gider. Öte yandan doğayı “yenilenebilir” sözcüğü altında tükendikçe yerine yenisi konabilecek bir eşya gibi tanımlamak yanlıştır.

Öncelikle belirtelim, bir barajın kullanım ömrü en çok 50 yıldır. Bu süre içinde çamurla dolarak bataklığa dönüşür. Bilindiği üzere sularımız HES şirketlerine 49 yıllığına verilmektedir. Yani bir akarsu üstüne kurulan barajın işi bittiğinde, oranın kullanım hakkını elinde tutan şirketin de işi bitmiş olur. Bu nedenle derelerimiz bir süre sonra birer HES mezarlığına dönüşecektir.

Öte yandan, artık dünyada büyük barajlar yapılmıyor. Örneğin ülkemizdeki Keban, Atatürk ya da Dalaman Çayı üzerindekine benzer büyük barajların yapımı yıllar sürüyor. Son olarak 1970’lerde bu tür projelere kaynak ayrılıyor ve uzun vadeli kalkınma planları kapsamında kârına zararına bakılmaksızın devlet tarafından yapılıyordu. Ama artık devlet bu tür projelerden çekildi. Özel sektör de ancak 20–30 yılda bitecek yatırımlara para bağlayarak kâr bekleyecek kadar sabırlı değil. Genellikle şirketlerin yaptığı en uzun vadeli yatırımların geri dönüş süresi 5 yılı geçmiyor. Küresel kriz yüzünden büyük sermaye grupları en kısa sürede en yüksek kâr sağlayabilecekleri alanlara yöneliyor. Bu da küçük HESleri kârlı kılıyor. Bu yüzden Uysal’ın zaten yapılmayan büyük barajları kötülemesine gerek kalmıyor.

Baraj gölü aslında göl değil, herhangi bir su birikintisidir. Çünkü göller gibi kendi kendini temizleyebilen, içindeki canlıların bir yaşam dengesi oluşturduğu binlerce yıllık doğal döngüden yoksundur. Bu yüzden bitki artıkları, hayvan leşleri, bakteriler ve sayısız su canlıları ölüp dibe çöktükçe; baraj yoğun bir metan gazı üreticisine dönüşür. Metan gazının atmosfere etkisi karbondioksite göre 25 kat daha fazladır. Bugün dünyadaki insan faaliyetleri sonucu atmosfere karışan metan gazının yaklaşık dörde birinin barajlardan kaynaklandığı tahmin ediliyor. Ayrıca baraj göllerindeki bakteriyel faaliyetler sonucu azot oksitleri çıktığı bilinmektedir. Bu gazın atmosfere etkisi de yine karbondioksite göre 300 kat daha fazladır.

Barajlar, bulundukları yöreyi yazın daha nemli ve serin, kışın daha ılık hale getirir. Genellikle elektrik üretmek amacıyla kurulan barajlar su kaynaklarına yakın inşa edildiğinden,  yörede kar tutulmasını önler. Bir derecelik ısı artışının etkisi kısa sürede gözle görülmez ama uzun sürede yaşamı ve iklimi alt üst eder. (Bunun için şu araştırmaya bakılabilir: Palandöken Çat Barajının Küresel Isınma ve İklim Değişikliği Açısından Erzurum İli Üzerine Etkilerinin Değerlendirilmesi, Atatürk Üniversitesi Erzurum Meslek Yüksekokulu öğrencileri Mustafa Erat, Hülya Doğan, Gamze Çiloğlu, Fatma Fidan, Hilal Cengiz)

Bir yöreye baraj yapıldıktan sonra suya bağlı dizanteri, tifo, kolera, sıtma gibi hastalıklar artar. Hızla üreyen bakteri, su böcekleri ve parazitler hastalık kaynağı haline gelir. İklim değişikliği ya da yerleşim alanlarının su altında kalması yüzünden insanlar göç eder. Bugün Artvin Çoruh üzerindeki barajlar yüzünden yörede insan kalmamıştır. Dünyada bu yüzden yaklaşık 80 milyon kişinin göç ettiği tahmin edilmektedir.

Baraj yapımı sırasında özellikle ülkemizde binlerce ağaç kesilmektedir. Orta büyüklükteki bir ağacın yılda 12 kg. karbondioksiti oksijene dönüştürdüğü hesaplanıyor. Barajların yapımı sırasında yüzlerce yaşında ağaçların kesilerek her birinin yerine beş tane fide dikilmesi ve birkaç yıllık bakım masrafının ödenmesi zararı karşılar mı?

Akdeniz ve Ege kıyılarından denize kavuşan dereler üstündeki HESlerin en önemli zararlarından biri de, delta ovalarının tuzlanmasına yol açmasıdır. Başta Çukuorova olmak üzere Finike, Kumluca, Eşen, Dalaman ovaları ırmakların binlerce yılda taşıdığı alüvyonlarla oluşmuştur. Bu ovaların denizden yüksekliği genellikle birkaç metreyi geçmez. Buna karşılık değil ülkemizin, dünyanın en verimli toprakları arasında sayılırlar. İşte bu ovaları oluşturan ve besleyen akarsular üstüne kurulacak çok sayıda HES, suyun akışını düzensiz hale getirir. Bu durum zamanla ovadaki tatlı ve tuzlu su dengesini bozar. Tuzlu su ovanın taban suyuna karışarak toprağın tuzlanmasına yol açar. Bu sorunun geri dönüşü, düzeltilmesi, çözümü yoktur. Bugün Seyhan ve Ceyhan ırmakları üzerine kurulan barajların etkisiyle Çukurova’nın deniz tarafındaki yaklaşık 2 km. eninde bir şerit tuzlanma sonucu kullanılamaz hale gelmiştir. Alakır, Eşen Çayı gibi dereler üstündeki HES projeleri tamamlanırsa, aynı sorun bu yörelerde de görülecektir.

 Su herhangi bir sıvı değil, hayatın kendisidir

Uysal,  HESlerin ne şekilde çalıştığı sorusunu “su değirmeniyle aynı sistem” diye yanıtlıyor.  Yani o kadar zararsız…  Demek ki karşı çıkanlar bunu ya cahilliğinden, ya da bilemediğimiz başka bir kötü niyetten yapıyor.

Elektrik üretebilmek için  belli miktar suyun tribün üstüne belli bir yükseklikten ve hızla düşürülmesi gerekir. Küçük derelerdeki suyun enerjisi genellikle bu işlemin yerine getirilmesine yetmez. Bu yüzden su mümkün olan en yüksek noktada,  kaynağa yakın bir yerlerde “regülatör” denilen bir bent arkasında toplanır. Buradan boru ya da beton kanallarla yeterli düşünün elde edileceği noktaya kadar taşınır ve oradaki tribünün üstüne salınarak elektrik elde edilir. Bu mesafe Uysal’ın söylediği gibi 3 kilometre değildir, bazen suyun onlarca kilometre taşındığı bile olur.

Bazen o kadar küçük dereler üstüne elektrik üretim lisansı alınır ki, insan şaşırır kalır. Çünkü bu kadar az suyla elektrik üretilemeyeceği sanılır. Ama üretim lisansı yalnızca su kaynağı için alınmaz, yöreyi kapsar. Dağların içine doğru açılan kilometrelerce tünelde çevredeki su toplanır. Buradan sağlanan suyla kullanım hakkı ele geçirilen küçük dereler birleştirilerek tribün çalıştıracak miktarlara ulaşılır.

Su bir kez bent arkasında tutularak kapalı bir sistem içine alındıktan sonra, denize ulaşana dek defalarca elektrik elde edilmeye çalışılır. Örneğin İkizdere üstüne 4 tane HES kurulmuş, bu sırada görülen zararlara köylüler isyan etmiş ve ek olarak 22 tane daha HES yapılmasını önlemişlerdir. İkizdere yaklaşık 60 km. uzunluğundadır. Eğer tüm HES projeleri gerçekleştirilmiş olsaydı, yaklaşık her 2 km. de bir HES kurulacak ve su sürekli boru içinde akarak denize kadar ulaşacaktı.

Bugün Fethiye Eşen Çayı ve kolları üzerinde toplam 26 HES projesi bulunuyor. Şu an bunların iki tanesi işletiliyor. Dalaman Çayı üzerinde 7 tane HES çalışır durumda, yeni 1/100 binlik Çevre Düzenleme Planına göre 15 tane daha yapılması planlanıyor. Bir köyün sulama suyu gereksinimini dahi karşılayamayacak derecikler üzerine ülkenin en büyük çimento, tekstil, turizm, gıda şirketleri HES yapmak istiyor.  Eğer bu projeler gerçekleşirse su bir tribünden diğerine taşınarak ve hiç havayla ya da toprakla temas etmeden denize kadar ulaşacak. İçinde oksijen ya da mineral barındırmayan bu su artık bildiğimiz su değil, yalnızca HES şirketlerinin santrallerini döndürmekte kullanılan herhangi bir sıvı olacaktır. Bu, dağlardan denizlere kadar suyun taşıdığı hayattan beslenen sayısız canlının yaşamını söndürmek anlamına gelir. Buna rağmen dere yataklarına  “can suyu” adı altında yeterli su bırakıldığı yalanı söyleniyor. Ne demektir can suyu? Can vermek üzere olan bir canlıya birkaç damla su vermekten başka anlamı yoktur. HES kurulan derelerin yatağına “can suyu” adıyla yeterli su bırakıldığı ve bunun denetlendiği yalnızca bir masaldır. İsteyen HES havzalarına gidip bakabilir. Dere yatağındaki su miktarı, doğanın kendisi tarafından belirlenir. Su havzaları hassas dengeler üzerinde duran eko sistemlerdir.  Buralar yalnızca yakın yöredeki canlıları yaşatmaz, göçmen türleri de kapsayan geniş bir alandaki canlıların üreme, beslenme, barınma gereksinimlerini karşılar.  Yaşam zinciri bu sayede ayakta durur.

Suyu ele geçirmek, bir yöreyi denetim altına almanın en kolay yoludur. Çünkü toprakların, yerleşim alanlarının, ormanların, meraların, maden yataklarının anahtarı sudur. Bu yüzden tarih boyu su kıyıları uygarlık beşiği olmuştur. Kurulmaya çalışılan HESlerle bugün Allonai, Hasankeyf, Munzur gibi tarihi uygarlık izleri de silinmek isteniyor.

Ülkemizde bugün 1 MW üstünde yaklaşık 2 bin 200 dolayında, bundan daha küçük 10 bin ile 20 bin arasında HES projesi var. Bu gösteriyor ki, kullanım hakkı bir şirket tarafından alınmamış bir tane dahi dere kalmamıştır. 

Ülkemizde enerji açığı değil, plansızlık yüzünden enerji savurganlığı var

HESlerin Türkiye’deki enerji açığını karşılayacağı iddiası, röportajında Uysal’ın da dile getirdiği bir konu.  TMMOB Makine Mühendisleri Odasınca 2009 yılında Kayseri’de düzenlenen “Yenilenebilir Enerji Kaynakları Sempozyumu”nda da ifade edildiği gibi ülkemizde elektrik üretim ve dağıtımı sırasındaki kayıp ve kaçak oranı yaklaşık yüzde 17 kadardır. Avrupa’da kişisel elektrik tüketiminden örnek verip ülkemizde bunun çok altında tüketim yapıldığını söyleyen danışmanımız neden aynı ülkelerdeki kayıp ve kaçak oranlarını da belirtmiyor? Komşu ülkelerde genellikle bu oran yüzde 6–8 arası, gelişmiş ülkelerde daha da azdır. Ülkemizde elektrik kayıplarının bu kadar yüksek oluşunun nedeni, nasıl olsa bu alandaki tüm işlemlerin özelleştirileceği gerekçesiyle yıllardır bakım ve onarım yapılmayışı, kamu personeli alınmayışıdır. Oysa gerekli bakımlar yapılsa ve başta sanayide tasarruf önlemleri alınsa, HESlerden gelecek enerjiye gerek bile kalmayacaktır.

Ayrıca ülkemizde enerji açığı değil, tam tersine plansızlık ve kamu yararı kavramının terk edilmesi yüzünden enerji savurganlığı vardır. Belki beş köye hayat veren bir su kaynağı üstüne kurulu 2 MW gücündeki HES tam kapasiteyle çalışsa bile, orta büyüklükteki bir alışveriş merkezinin yıllık elektrik tüketimini ancak karşılar. Kaldı ki hiçbir HES kâğıt üstündeki gibi çalışmaz. Bugün başta Keban ve Atatürk olmak üzere ülkemizdeki barajların çoğu öngörülenin altında bir verimlilikle çalışmaktadır. Çünkü yeterli su yoktur ya da baraj projeleri abartılı büyüklüklerdedir.

Uysal artık Kuzey Amerika başta olmak üzere Avrupa ülkeleri gibi gelişmiş yörelerde HES yapılmadığını bilmiyor ya da bilmez görünüyor. Bugün ABD nükleer santrallerden de vazgeçerek güneş enerjisine yöneliyor. Gelişmiş ülkeler barajların iklime, çevreye, toplum sağlığına, tarıma verdiği zararları biliyor ve bunlardan kurtulmaya çalışıyorlar.

Sonuç olarak Uysal HES şirketlerinden para kazandığı için onlar lehine konuşuyor. Ancak HES karşıtlarının doğal gaz şirketleri tarafından desteklendiğini düşünmesi gülünç. Çünkü sözünü ettiği şirketlerle kullanılsın kullanılmasın bedelini ödemek üzere gaz alım anlaşmalarını HES karşıtları yapmadılar.  “Mavi Akım” gibi ülke çıkarlarına aykırı anlaşmalardan yargılanıp zaman aşımından yararlanarak ceza bile almayanlar biz değiliz. Ülkeyi enerji koridoru yapmak amacıyla durmadan doğal gaz ve petrol boru hatları döşemeye devam edenler yine biz değiliz. Uysal’ın günün 24 saati ışı ışıl parlayan, yazın serin kışın sıcak olan alışveriş merkezlerinde harcanan enerjinin kaç su canlısının yaşamına mal olduğunu düşünmesi gerekir.  Küresel ısınma yüzünden tatlı su kaynakları giderek daha değerli hale gelirken, “enerji lazım” diye akarsularımızın kullanım hakkının şirketlere verilme gerekçeleri üzerinde düşünmelidir. Madem enerji lazım, araba satışı ve dolayısıyla petrol dışalımını arttırmaktan başak işe yaramayışın çok şeritli yollar neden yapılıyor?  Durmadan evlerimizde tasarruflu ampul kullanalım diye propaganda yapılırken, sanayide neden tasarrufa gidilmiyor? Uysal’ın bu konularda söyleyecek sözü yok ama HES karşıtlarına söyleyecek çok sözü var.

Ülkenin dört bir yanındaki HES karşıtları aynı zamanda yaşam savunucularıdır. Yörelerindeki madencilik faaliyetleri, balık çiftlikleri, orman katliamları, kıyı yağmacılığı, her tür termik santral inşaatıyla mücadele ederler. İnsanın doğanın efendisi değil, bir parçası olduğunu düşünürler. Dünya Bankası, Avrupa Birliği ve çeşitli şirketlerin çevre fonlarından yararlanmazlar. Böyle yapanlarla yan yana gelmezler. Hepsinin kendine göre siyasi düşüncesi olsa da, gönüllü çalışmalarını bir propaganda fırsatı gibi görmezler. Uysal tanımadığı insanları rasgele suçlarken, dileriz kendisi herhangi bir lobi faaliyeti tarafından desteklenmiyordur.

http://www.karasaban.net/havadan-para-kazananlar-dogaya-ve-emegine-sahip-cikanlara-soz-soyleyemezmehmet-polat/

Su Mücadelesi – Tony Clarke & Maude Barlow

Okulda bizlere dünyanın kapalı bir hidrolik sisteme sahip olduğu öğretilir. Su, yağmur ve buharlaşma yoluyla sürekli bir şekilde yeniden dolanıma girer ve tek bir tanesi gezegenin atmosferini terk etmez. Bugün de gezegenin oluşumunda bulunduğu kadar, aynı miktarda su bulunmaktadır; su aynı sudur. Bir daha ki sefere yağmurda yürürken durun ve üzerinize düşen suyun bir kısmının dinozorların kanı ya da binlerce yıl önce yaşamış çocukların taşan gözyaşları yoluyla geçtiğini düşünün.

Aynı miktarda su bulunacak olmasına rağmen, suyu gezegen ve kendimiz için kullanışsız hale getirebiliyoruz. İçilebilir suya oranla artan kıtlık farklı nedenlerden kaynaklanır. Her yirmi yılda bir, insan nüfusunun artış oranından iki misli fazla olan kişi başına su tüketimi kendi kendisini alt üst ederek ikiye katlanıyor. Özellikle varlıklı sanayileşmiş ulusların teknoloji ve sıhhi tertibat sistemleri insanların ihtiyaç duyduklarından çok daha fazla su kullanmalarını teşvik etmiştir. Yine de bireysel su kullanımındaki bu artışla birlikte, aile ve belediyeler su kullanımının sadece yüzde onunu teşkil eder.
Sanayi, dünyanın kullanılmamış su stoklarının yüzde yirmiden yirmi beşine kadarına sahiptir ve talepleri hayret verici bir şekilde artmaktadır. Dünyanın en hızlı büyüyen sanayilerinin birçoğu su yoğunlukludur. Örneğin, sadece ABD’de, bilgisayar endüstrisi pek yakında yılda 396 milyar galon su kullanıyor olacaktır.

Ama yine de, yüzde 65 ile 70’ine kadar bütün suyun insanlar tarafından kullanıldığını iddia ederken, gerçek su pisboğazı olan sulamadır. Artan miktarda sulama endüstriyel çiftçilik için kullanılıyor. Bu su yoğunluklu şirket çiftçiliği uygulamaları hükümetler ve onların vergi mükellefleri tarafından sübvanse edilir ve damla sulama gibi doğal kaynakları koruma pratikleri yönünde gerekli girişimlerde bulunmak çiftlik faaliyetleri açısından güçlü bir caydırıcı etken meydana getirir.

Nüfus artışı ve kişi başına artan su tüketiminin beraberinde, dünyanın yer üstünde bulunan su sistemlerinin yoğun kirliliği geride kalan kullanılmamış temiz su stokları üzerinde önemli bir iz bırakmıştır. Küresel orman tahribatı, nemli toprakların yok edilmesi, böcek ilaçlarının fiyatlarının düşürülmesi, su yollarının içine gübre konması ve küresel ısınma, dünyanın narin su sisteminde korkunç bir bedele mâl oluyor.

Dünyada temiz su tükeniyor. 2025 yılına kadar, dünyada bugünkünden 2.6 milyar daha fazla insan olacaktır. Bu insanların üçte ikisi kadarı ciddi su kıtlığı koşulları içerisinde yaşıyor olacaktır ve üçte biri kesin su kıtlığıyla yaşayacaktır. Su talebi, elde olan suyu yüzde elli altıya kadar aşacaktır.

Ticaret olarak Su

Artan talep ve stok daralmasının birleşmesi suyu kâr için satmayı isteyen küresel şirketlerin çıkarlarını cezbetmiştir. Su endüstrisi Dünya Bankası tarafından trilyon dolarlık potansiyel bir sanayi olarak göklere çıkarılmıştır. Su 21.yüzyılın “mavi altını” olmuştur.
Suyu özelleştirme girişimi hâkim dünya ekonomik felsefesine göre Washington Mutabakatının yükselişiyle uyum içerisindedir. Bu felsefe ticaret ve yatırımın liberizasyonunu gerektirir ve toplumsal programlar için sorumluluğun değiştirilmesini ve özel sektör yönünde kaynak yönetimini şart koşar. Dolayısıyla bu, suyun eski ortaklarına karşı bir saldırıdır.

Küresel ticaret anlaşmaları, su ticareti yapan şirketler ve onların ortakları için muhtemelen en önemli araç haline gelmiştir. İktidarda olan çokuluslu grupların hepsi, Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması (NAFTA), Ticaret ve Gümrük Vergisi Genel Anlaşması (GATT), ve Dünya Ticaret Örgütü (WTO) suyu ticaret olarak tanımlar. Bundan dolayı su, şu anda petrol ya da doğal gaz gibi diğer metalara egemen olan aynı kural ve düzenlemelere tabi tutulmaktadır. Bu ortak uluslararası kurallardan dolayı, bir ülke DTÖ tarafından kınanmayı göze almadan su ihracatını sınırlayamaz ya da yasaklayamaz. Ayrıca ulusların bir ülkeden su ithalatını reddetmeleri sınırlanmıştır. NAFTA’nın “orantılılık şartı” şu anlama gelir: eğer bir ülke kendi doğal kaynaklarını ihraç etmek için musluğu açarsa, bu kaynak tükenene kadar musluğu kapayamaz.

Ayrıca su hizmetlerini özelleştirme çabası, DTÖ’nün hizmetindeki sınır ötesi ticareti yönlendiren GATS olarak bildiğimiz (Hizmet Ticareti Genel Anlaşması) yeni kanunlarla iyice arttırılacaktır. Tasarlanan GATS kanunları uyarınca hükümetler,  su sistemlerini özelleştirmeleri ve deregülasyon yapmaları yönünde baskılara maruz kalırlar ve aynı zamanda bir kentin su hizmetleri yabancı temelli bir şirket tarafından devr alındığında, bu hizmetleri tekrardan kamu denetimi altına alınmaya çalışırlarsa DTÖ komutasıyla ağır ekonomik cezalara çarptırılırlar.

Özelleştirmenin baş sorumlusu üç ulus ötesi şirket Avrupa’da kurulmuştur: Vivendi, Suez ve RWE. Yeryüzünün her yerinde su ticaretinde hâkim güçler olmak için her üçü de sistematik bir şekilde daha küçük rakiplerinin şirketini satın aldı. Bu şirketlerin uzun vadeli stratejisi kendilerini su krizlerinin kurtarıcısı olarak konumlandırmayı umduğu Üçüncü Dünya ülkelerindeki kamu su sistemlerini ele geçirme çabalarıyla başladı. Bunun yerine, Üçüncü Dünyada bir dizi özel sektör fiyaskosu onların planlarını raydan çıkardı.
Buenos Aires örneği bilhassa öğreticidir. Buenos Aires, Üçüncü Dünya su özelleştirmesinin en nitelikli faaliyeti olacaktı. Suez, kendisine tabi olan Aguas Argentias şirketi yoluyla, 1992’de Buenos Aires’in su ve lağım sistemini devr aldı. Suyun özelleştirilmesiyle ilgili yaygın bir iddia da nakit para sıkıntısı içindeki kamu sektörünün tersine, özel sektörün eskiyen su sistemlerini yenileyecek ya da modernleştirecek gerekli sermayeye sahip olduğudur. Ancak Dünya Bankası, Uluslararası Para Fonu ve diğer daha küçük bankalar,  kamu kaynakları Suez’in özelleştirme girişimi için gerekli olan 1 milyar doların yüzde 97’sini temin etti. Suez küçük bir artışla su ve lağım hizmetini genişletti, fakat her iki alanda planlanan hedeflerini karşılamakta başarısız oldu. Ama yine de şirket yıllık, 1990’ların ortalarında yüzde 25 civarında kâr elde etmeyi başardı. Suez geçenlerde Arjantin’den çekilmeyi planladığını ilan etti çünkü ülkenin nakit para krizi şirketin kârlarını azaltmıştı. Johannesburg, New Delhi, Manila ve çok iyi bilinen Cochabamba, Bolivya gibi yerlerde başka özel sektör fiyaskoları da oldu.

Üçüncü Dünya su sistemlerini özelleştirme çabası sivil toplum protestolarının bir hedefi haline geldi. Mart ayında Kyoto’da, Japonya, Dünya Su Forumu’ndaki şirket genel müdürlerinin bir toplantısında uluslararası bir sivil toplum ağının temsilcileri boy gösterdi. Grup mikrofonları ele geçirdi ve dünyanın dört bir yanındaki su özelleştirmesinin etkisi hakkında bir dizi tavsiye mektubu sundu. Olayın sonuna doğru, Cancun’dan, Meksika, bir su aktivistti mikrofona yürüdü ve simsiyah berbat kokan bir su bardağını havaya kaldırdı. Suyu Suez’in belediyeye ait su sistemini işlettiği Cancun’daki evinin musluğundan aldığını açıkladı. Ve daha sonra sahne üzerindeki Suez’in genel müdürünü siyah, pis kokulu suyu içmeye davet ettikten sonra arabulucunun suyu ona uzatmasını rica etti.

Birinci Dünyanın Suyunu Hedeflemek
Büyük su şirketleri şimdi stratejilerini değiştiriyor ve faaliyetlerini, yatırımlarını Kuzey Amerika ve Avrupa’daki daha güvenli pazarlarda yoğunlaştırıyor. ABD’deki bütün su hizmetlerinin yüzde seksen beşi halen kamunun denetimindedir. Bu, Suez, Vivendi ve RWE gibi şirket toplulukları için cazip bir hedeftir. Gelecek 10 yıl içerisinde ABD’nin bir ucundan diğer ucuna su hizmetlerinin yüzde yetmişini kontrol etmeyi hedefliyorlar.
Kendilerini saldırgan bir şekilde hareket etmeye adadılar. Vivendi, Suez ve RWE önde gelen ABD su şirketlerini, U.S Filter, United Water ve American Water Works satın aldı. Bu su şirketleri büyük ölçüde küçük kasabalara ve cemaatlara hizmet verir, ancak bunlar küresel devlerin himayesinde ABD’de özelleştirmenin motoru oldu.
Ulus ötesi su şirketleri topluluğu bir belediyeye ait su sistemini ele geçirdiğinde, bu yerel bir sorun izlenimi uyandırır, ancak aynı şirket oyuncuları dünyanın her yerinde toplulukları hedef aldığı için, birbirinden ders alan ittifaklar ve bağlantılar kurmalı ve cepheden bir saldırı geliştirmeye başlamalıyız.

Polaris Enstitüsü’nde, üç koldan bir strateji tasarlıyoruz. Birincisi, bir su alarm-ağı geliştirin ki böylece şirketler nerede faaliyet yürütüyor ve gelecek sefere nereye gidiyor bilebilelim. Nasıl hareket edecekler? Ve önlerine nasıl geçebiliriz?

İkincisi, yerel su-izleme koalisyonlarını kurmak için yurttaşları biraraya getiren su-hareket ekiplerine ve yurttaşların su rezervlerini ve hizmetlerini şirket topluluklarından korumak için kampanyalar geliştirmeye ihtiyacımız vardır. Daha sonra bu yerel kampanyaları Public Citizen ya da Council of Canadians ulusal kampanyalarıyla birleştirmeliyiz.

Üçüncüsü, alternatifler önermemiz gerekir. Özel el koymalara karşı kamusal su sistemlerimizi savunmak istediğimizi söylemek yeterli değildir. Kamusal su sistemlerimize ilişkin sorunlarımız vardır ve yurttaş katılımı yoluyla kendi topluluklarımızda bunları canlandırmanın yeni yollarını bulmalıyız. Yurttaşlar yerel su sistemlerinin takipçisi olabilir.

Yerel eylemler üç küresel ilke tarafından bilgilendirilmelidir. Bunlardan biri suyun muhafazasıdır. Su kıtlığına ilişkin kendimizi aldatamayız. Su bir yerde bol olabilir, ancak başka yerlerde kıttır. Suyun muhafazası en önemli öncelik olmalıdır.
İkinci ilke suyun temel bir insan hakkı olmasıdır. İnsanlar yaşamak için suya ihtiyaç duyar. Su ödeme yetisine dayanmak yerine insanlara eşit bir şekilde temin edilmelidir.
Üçüncü ilke su demokrasisidir. En kıymetli kaynağımızın idaresini, iyi niyetli olsunlar olmasınlar, hükümetlerin içindeki bürokratların ya da özel şirketlerin denetimine terk edemeyiz. Biz insanlar bu özel güveni korumalıyız, bunun için savaşmalıyız ve asıl rolümüzü oynamalı ve su için demokrasi talep etmeliyiz.

Maude Barlow, Council of Canadians’ın ulusal başkanı ve Tony Clarke Polaris Enstitüsü’nün yöneticisi ve Blue Gold: The Corporate Theft Of The World’s Water’ın yazarlarındandır. Bu makale Eylül 2003’de New York’da Resurgence dergisi ve Omega Enstitüsü tarafından ortak desteklenen “Yaşam için Su” konferansında yazarlar tarafından yapılan sunumdan uyarlanmıştır.

Tony Clarke ve Maude Barlow

Yes Magazin 

http://onbirincitez.wordpress.com/2011/02/10/tony-clarke-maude-barlow-su-mucadelesi/

Yaşam Yolculuğu 4.gün (12 Temmuz, Fındıklı-Hemşin) “Devlet HES’i yapacaz diyorsa biz de cumhuruz yaptırmayacağız diyoruz”

Fındıklı köylüleri: “Para için geleceğimizi satmayacağız”

Fındıklı Yaylacılar köyü Goloskur Mezrası’ndaki kampın ardından sabah köylülerle sohbet etmek, karşılıklı bilgi alışverişinde bulunmak için Arılı’da bulunan köy kahvesine gittik… Burada nerden geldiğimizi hangi amaçla geldiğimizi anlattıktan sonra HES’e karşı 5 yıldır verdikleri mücadele hakkında bilgi verdiler bize… Bu direnişin bu kadar başarılı olmasının nedeni aslında köylülerin örgütlü hareket etmeleri… Fındıklı Dereleri Koruma Derneği köylülerle sürekli iletişim halinde. Köye HES çalışanlarının bilgisi anında yayılıyor ve köylüler bu duruma anında müdahale edebiliyor…

Sohbet ettiğimiz bir köylü devletin bu kadar ısrar etmesini daha çok AKP’nin politikalarına ve özel olarak da Tayyip Erdoğan’a bağlıyor. “Devlet büyüktür yapacak diyorsa biz de cumhuruz yaptırmayacağız diyoruz…” Köyün yüzde 95’inin HES’e karşı olduğunu söyleyen başka bir köylü de isteyenlerin bunu para için yaptığını söyleyerek “para için geleceğimi satacaksam ben buna ihanet derim” diyor. Bu süreçte Su Bakanlığı’nın kurulmasını nasıl değerlendirdikleri sorumuza köylülerin çoğunluğu, saldırıların daha da artacağı cevabını veriyor.

 

Fındıklı’dan sonra yolculuğumuz Rize Pazar’la sürüyor…

Rize’de ilk HES projesi 96 yılında Fırtına Vadisi’nde yapılmak istenmiş ve protestolar sonucu projeden vazgeçilmişti. Burada Derelerin Kardeşliği Platformu yürütmesinden Yaşar Aydın’dan bilgi alıyoruz. Bu tarz platformların birbiriyle dayanışma halinde olması ve birinin eksik bıraktığını diğerinin tamamlaması gerekliliği üzerine ortaklaşan sohbetimiz dayanışmanın büyütülmesi için pratik adımlar atılmasının gerekli olduğunu birkez daha ortaya koyuyor.

Ardından Hemşin’e yol alıyoruz… Girişinde “Bulutların ülkesi Hemşin’e hoşgeldiniz” tabelası bulunan Hemşin’e gidiyoruz. İlk durağımız Hilal köyü. Köyde elbette farklı düşünenler de var. Buradaki gelişmelerle ilgili Köyden Mine ve Vahit Sarı’dan bilgi alıyoruz. Ertesi gün diğer köylülerle bir toplantı yapma kararı alarak günümüzü noktalıyoruz.

Kaynak: http://munzurcevredernegi.net/

KİP Yaşam Yolculuğu 3. gün (11 Temmuz, Arhavi-Fındıklı) Köylüler: “Kanımızın son damlasına kadar direneceğiz!”

 
 
Balıklı Köylüleri HES’e izin vermeyecek
 
Yolculuğumuzun 3. Günü Arhavi’deyiz. Arhavi’de görüştüğümüz Eğitim-Sen’den Mehmet Öncel Arhavi’ye 22 tane HES yapılması düşünüldüğünü yani akan her dereye HES kurmak istediklerini söyleyerek burada tek dik duran köyün Balıklı köyü olduğunun altını çiziyor. Bizler de Balıklıköyü’ne giderek köyün tek su kaynağına yapılması düşünülen HES’le  ilgili planlanan dereye giderek köylülerle görüştük. Köyün yüzde 95’i HES’e karşı. Kendilerine Hopa’yı örnek aldığını söyleyen köylüler “kanımızın son damlasına kadar direneceğiz” diyorlar… 21 Temmuz’da ÇED toplantısı yapılacağını söyleyen köylüler, biz bu toplantıya katılmayacağız” diyorlar… Köyden kadınlarla yaptığımız sohbetlerde kadınlar şunu söylüyorlar bize “dere adamın hayatidur. Doğduğumuzdan beri bu derede yaşiyoruz.  Onları köyümüze almayacağuz. Gelen buradan geri gidecek başka yolu yok. Biz sonuna kadar direneceğuz.”
 
Fındıklı köyleri 5 yıldır HES’e karşı nöbette….
 
Arhavi’den Rize Fındıklı’ya sürüyor yolculuğumuz. Fındıklı’yla ilgili bilgilendiriliyoruz önce. Burada Derelerin Kardeşliği Platformunun çalışması var ve 5 yıldır köylerine 06, 34, 61 plakalı aracı kendi bilgileri dışında sokmuyorlar. Köylülerin tamamına yakını HES’e karşı burada da. Öncelikle köye çıkıp kamp kurmak için yol alıyoruz. Tabi köylülerden oluşan eskortla ancak girebiliyoruz. Buna rağmen yol boyunca bakan meraklı gözler yada arada aracı durdurup belli sorularla karşılaşıyoruz…
 
Geç saatlerde ulaşabildiğimiz kamp yerine araç çıkmadığı için köylülerin yardımıyla ulaşabiliyoruz ancak. Burada önceden geleceğimizi bilen köyün gençleri tulum ve horonlarla bizi karşılıyorlar. Hep  beraber oynanan horonlardan sonra bizler kendimizi geliş amacımızı anlatıyoruz. Köylüler de 5 yıldır verdikleri mücadeleyi. “Mücadele bundan sonra daha da setleşecek. Jandarmayla karşı karşıya geldiğimizde de yanımızda görmek istiyoruz diyorlar. Bizler de dayanışmayı büyüteceğimizi gerektiğinde omuz omuza jandarmaya karşı da direneceğimizi söylüyoruz. O arada havayi fişekler atılıyor. Herkes bir anda şaşırıyor tabii. Köylüler bizim  için sürpriz hazırlamışlar….
 
Ertesi  sabah köylülerle sohbet için buluşmak üzere geceyi  bitiriyoruz….

Kaynak: http://munzurcevredernegi.net/

 

Yaşama ve Doğaya saldırılara karşı 2.Karadeniz Yaşam Yolculuğuna… 9-25 Temmuz 2011

Yağmaya-Talana karşı, birlikte doğayı ve yaşamı savunmak için  

2. KARADENİZ YAŞAM YOLCULUĞU’NA DAVET… Yolculuk her noktada katılımlara aciktir. 

Yaşam düşmanı kapitalist elitlerce derelerin, ormanlarin, doganin, yasamin her alaninin talan edilerek ticarileştirilmesine, 

Doğa katili HES’lere, nukleere, termik santrallere, zehir saçan endustriyalizm ve madencilik faaliyetlerine, ormansızlaştırma ve insansızlaştırmaya,  

Çay ve fındıktaki sömürüye, küçük çiftçi tarımının ve köylülüğün tasfiye edilmesine, 

Yaşama ve doğaya yapılan saldırılara, yağma-rant proje ve yasalarına karşı, 

İnadına Yaşam, İnadına İsyan, İnadına Özgürlük! diyenler olarak 

9 Temmuz 2011 Cumartesi günü, geçen seneki gibi HOPA’dan başlayarak yaklaşık 2 hafta sürecek 2. Karadeniz Yaşam Yolculuğu’nda, doğaya ve yaşama sahip çıkan tüm dostlarla görüşmek dileğiyle…

 

PROGRAM (Değişiklikler olabilir) 

08.07.2011          Yola Çıkış: İstanbul, Ankara, muhtelif yerler

09.07.2011          Buluşma: Artvin – Hopa

10.07.2011          Artvin – Hopa

11.07.2011          Artvin – Arhavi

12.07.2011          Rize – Fındıklı

13.07.2011          Rize – Pazar, Hemşin

14.07.2011          Rize – Senoz

15.07.2011          Trabzon – Solaklı

16.07.2011          Trabzon – Araklı

17.07.2011          Trabzon – Macka

18.07.2011          Trabzon – Tonya

19.07.2011          Giresun

20.07.2011          Ordu

21.07.2011          Sinop – Gerze

22.07.2011          Sinop Merkez

23.07.2011          Karabük

24.07.2011          Bartın

25.07.2011          Dönüş 

Her turlu oneri, katki ve katiliminiz icin: karadenizisyandadir@gmail.com,

0 543 634 9449,

0 535 931 4999,

0 537 246 8661 

Karadeniz İsyandadir Platformu 

http://www.facebook.com/karadenizisyandadir

http://karadenizisyandadir.wordpress.com/

http://www.karadenizisyandadir.org/

karadenizisyandadir@gmail.com

 

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 100 takipçiye katılın

%d blogcu bunu beğendi: