Karadeniz Yaşam Yolcuları bölgedeki doğa katliamlarını ve tanıklıklarını anlattı.

İSTANBUL (DİHA) – Karadeniz İsyandadır Platformu (KİP) aktivistleri, Karadeniz’de yapılması planlanan Hidroelektrik Santrallere (HES) karşı “Karadeniz Yaşam Yolculuğu” adını verdikleri gezileri sırasında tanık oldukları doğa tahribatlarını ve tanıklıklarını anlattı. Aktivistler, “arsız şirketler” olarak tanımladıkları HES’çilerin enerji üretmek için tüm bölgelerde aynı politikaları uyguladıkları ve yaşam alanlarını yok eden projeleri savunanları vatansever, karşı çıkanları da vatan haini ilan ettiklerini söyledi. 

10 Temmuz’da İstanbul’dan yola çıkarak bölgede sürdürülen HES’lerin yapıldığı bölgelerde eylem ve incelemelerde bulunan Karadeniz İsyandadır Platformu (KİP) aktivistleri, tanıklıklarını ve incelemelerini İstanbul İnsan Hakları Derneği’nde (İHD) düzenledikleri basın toplantısı ile açıkladı. Toplantıya, KİP aktivistleri Deniz Şener, Hatice Hacısalihoğlu, Davut Erkan, Deniz Erbak konuşmacı olarak katılırken ve çok sayıda HES karşıtı da dinleyici olarak yer aldı. Toplantıda konuşan Davut Erkan, “arsız şirketler” olarak tanımladığı HES’çilerin enerji üretmek için tüm bölgelerde aynı politikaları uyguladıkları ve yaşam alanlarını yok eden projeleri savunanları vatansever, karşı çıkanları da vatan haini olarak addettiklerini söyledi. “Enerji yatırımlarının isimleri farklı olsa da yaşam alanlarına verecekleri etkiler ortaktır” diyen Erkan, Türkiye’nin enerji politikalarını eleştirdi. 

‘HES’ler Karadenizlileri göçe zorluyor’ 

Şirketlerin, yapacakları ekolojik katliama karşı halkı bir bütün olarak karşılarında görmek istemedikleri için, cephelere bölerek etkisini azaltıp daha kolay kontrol altına almayı amaçladığına dikkat çeken Erkan şirketlerin bütün bölgelerde aynı politikalar üzerinden hareket ettiğini aktardı. Erkan gözlemlerini şöyle aktardı: “Enerji yatırımlarının ülke ekonomisine sözde yararını öne sürerek karşı çıkanları ülke ekonomisini zarara uğratmakla itham etmektedirler. Yatırımları savunanları vatansever, karşı olanları vatan haini ilan etmektedirler. Yıllardan beri uyguladıkları tarım politikalarıyla Karadeniz halkı ekonomik nedenlerle göç vermek zorunda bırakılmıştır. Önce aç bırak sonra bir parça ekmeğe tebaa et anlayışıyla Karadeniz halkına yüksek fiyatlarla iş teklifi sunarak sözde istihdam sağlamaktadırlar. Yine enerji yatırımlarına karşı koyanlar da insanların ekmekleriyle oynadıkları gerekçesiyle ekmek hırsızı ilan etmektedirler. Yatırım yapacakları yerlerde kazanacakları paranın yanında devede kulak sayılacak miktarda paraları köy derneklerine belediyelere dağıtarak yol, okul, sağlık ocağı gibi hizmetleri sunarak göz boyamakta, halkın fakirliğinden yararlanmakta sus payı sunmaktadır. Doğayı rant olarak gören şirketler derelerin, toprağın hikayelerini, tarihlerini unutturarak kültürel bir yozlaşmaya neden olmaktadır. Durdurma kararlarına rağmen, şirketler bu kararları uygulamamakta, usulsüz davranmakta. Mahkeme kararları hiçe sayılmakta, şirketler vadilerde çalışmaya devam etmektedir ve yerel yönetimler buna göz yummaktadır.”

Fındıklı’dan, Sinop’a Erzurum’dan Senoz’a halkın isyanı 

15 gün süreyle yaptıkları ‘yaşam yolculuğu’nda çok yıkım ve talan gördüklerini aktaran Erkan, HES’in doğayı talan eden yatırımlarının insanların hayatında büyük bir yıkıma neden olduğunu gözlemlediklerini kaydetti. Erkan son olarak bölgede yaşamış oldukları bazı tanıklıkları ise “Rize’nin Fındıklı ilçesinde, vadileri başında nöbet tutan köylüler, Senoz Vadisi’ndeki şantiyeye taş atan yaşlı kadınları, Hemşin’de “gelsinler hepsini vuracağum” diyen ninemizin, Amasra’da termik santral istemeyen muhtarlarımızın, yeni bir Çernobil olmasın diyen Sinop’lular, Erzurum Aksu bölgesindeki Boldorozların, isyanını sarı yazmada haykıran Loç’luların mücadele yöntemleri ve istekleri vardı” sözleriyle anlattı. Konuşmaların ardından basın toplantısı bölgede çekilen vido görüntüleri ve fotoğraflardan oluşan slayt gösterisi ile sona erdi. 

(ek-çk/fk/ru)

 

Karadeniz Yaşam Yolcuları Basın Açıklaması Metni – 31 Temmuz 2010

10  Temmuz – 25 temmuz tarihleri arasında yola çıktık 3361 km lik yol kat ettik 17 noktada durduk binlerce kesilmiş ağaç, yatakları değiştirilmiş ırmaklar, moloz yığınları ile doldurulmuş dere yatakları, borulara hapsedilmiş sular, kurumuş dereler, terk ettirilmiş köyler, isyana durmuş  insanlar VE ARSIZ ŞİRKETLER gördük.

Tanık olduk, hemhal olduk,  birbirimize karıştık dertlere ortak olduk, tek ses olduk
biliyorduk ve tekrardan gördük, yaşananlar oralarla sınırlı değil yapılan her tahribat her yıkım bizlerden bir şeyler alıp götürüyor bu yüzden vakit susma vakti değildir.

 Bugün Karadeniz’de 700 den fazla  HES, onlarca termik santral, bir nükleer santral projesi planlanmaktadır. Enerji yatırımlarının isimleri farklı olsa da yaşam alanlarına verecekleri etkiler ortaktır.

Türkiye’nin mevcut enerji politikaları ekolojik alanında çok hızlı değişimler yaşatacak niteliktedir. Dünyanın çok ciddi bir enerji darboğazına girdiği yalanını ortaya atarak “enerji sıkıntısı çekeceğiz elektriğimizi dışarıdan mı alalım” söylevi ile kandırılmaya çalışılan Karadeniz halkı ekolojik ve kültürel yıkımla karşı karşıya bırakılmıştır.

Devlet ve şirketler; çok kârlı olacak  enerji üretimine yönelik  yatırımlarının, herhangi bir engelle karşılaşmaması için çeşitli politikalar üretmiştir. Bu politikalar, -yatırımlarının önünde bir engel- olarak gördükleri halk muhalefetine karşı oluşturulmuştur.

Yapacakları ekolojik katliama karşı halkı bir bütün olarak karşılarında görmek istemedikleri için, cephelere bölerek etkisini azaltıp daha kolay kontrol altına almayı amaçlamaktadırlar, izledikleri politikalarsa her bölgede aynıdır:

1-      Enerji yatırımlarının ülke ekonomisine sözde  yararını  öne sürerek karşı çıkanları ülke ekonomisini zarara uğratmakla itham etmektedirler.  Yatırımları  savunanları vatansever,  karşı olanları vatan haini ilan etmektedirler.

2-      Yıllardan beri uyguladıkları tarım politikalarıyla Karadeniz halkı ekonomik nedenlerle göç vermek zorunda bırakılmıştır. Önce aç bırak sonra bir parça ekmeğe tebaa et anlayışıyla Karadeniz halkına yüksek fiyatlarla iş teklifi sunarak  sözde istihdam  sağlamaktadırlar. Yine enerji yatırımlarına karşı koyanlar da insanların ekmekleriyle oynadıkları gerekçesiyle ekmek hırsızı ilan etmektedirler. Senoz’daki Ahmet amca “bütün bir kış ocağımda kara lahana pişti şirket geldi 2 bin TL maaş verdi ne yapsa idim” dese de bilmeliyiz ki; bu insanlar betonlaşan topraklarında kazanan, kazandıkça harcayan, “tüketim insanı”na dönüşecek, üretimden ve doğadan kopacaklardır.

3-      Yatırım yapacakları yerlerde kazanacakları paranın yanında devede kulak sayılacak miktarda paraları köy derneklerine belediyelere dağıtarak yol, okul, sağlık ocağı gibi hizmetleri sunarak göz boyamakta, halkın fakirliğinden yararlanmakta sus payı sunmaktadır.

4-      Doğayı  rant olarak gören şirketler derelerin, toprağın hikayelerini, tarihlerini unutturarak kültürel bir yozlaşmaya neden olmaktadır.

5-      Durdurma kararlarına rağmen, şirketler bu kararları uygulamamakta, usulsüz davranmakta. Mahkeme kararları hiçe sayılmakta, şirketler vadilerde çalışmaya devam etmektedir ve yerel yönetimler buna göz yummaktadır.

15 günlük yaşam yolculuğumuzda çok yıkım çok talan gördük ve öğrendik ki butün yatırımlar insanların hayatlarına yavaş yavaş değil hissetirmeden aniden hazırlıksız girmektedir. Yerel halk ne olduğunu anlayamadan tahribatlar aralıksız devam ettirilmiştir. Şirketlerin uygulamış olduğu bu talan politikalarına karşı önceleri ne olduğunu anlayamayan yerel halk gerçekleri görmüş ve  mücadele etmektedir. Şirketlerin amaçlarını ve şirketlerin bu doğrultuda yaptığı manipülasyonları deşifre ederek  farkındalığı arttırmak, Karadeniz bölgesinde mücadeleyi yayarak  insanların yaşamlarına, geleceklerine sahip çıkmaları gerekmektedir. Fındıklı’da vadileri başında nöbet tutan köylüler, Senoz’da şantiyeye taş atan yaşlı kadınları, Hemşin’de “gelsinler hepsini vuracağum” diyen ninemizin, Amasra’da termik santral istemeyen muhtarlarımızın, yeni bir Çernobil olmasın diyen Sinop’lular, Erzurum Aksu bölgesindeki Boldorozların, İsyanını sarı yazmada haykıran Loç’luların mücadele yöntemleri ve istekleri tektir.

Yaratılan ekolojik ve sosyolojik yıkımlar büyüktür Karadeniz’in tutkulu insanları kendi kurtuluşları için bir araya gelmelidirler. Bu birliktelik hayatın içinden ve somut bir ihtiyacın ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Karadeniz’in coğrafyasını ve canlı yaşamını yok etmeye yönelik sistematik yıkımlara ve talana karşı birliktelik kendini zorunlu bir ihtiyaç olarak dayatmaktadır.

SAMSARA İSTANBUL’dan, dereleri için nöbet tutan köylülere destek konseri – LOÇ VADİSİ

30.07.2010 –  Loç Vadisine her yerden destek geliyor. Samsara İstanbul Orkestrası Cide HES’e karşı mücadele eden Loç Halkına moral ve destek vermek için, loç vadisi çadır bekçilerine yöresel çalgı kemane ile birlikte çok özel bir konser verdiler. Yöresel kemaneci Saim Bey ile muhteşem bir sarıyazma konseri kulakların pasını sildi. Gönülleri hoş etti. Direnişe motivasyon oldu. Loç Köylüsü Samsara İstanbul orkestrasına bu güzel manevi desteği için çok teşekkür ediyor.

http://www.facebook.com/group.php?gid=306506228364&ref=ts
http://www.facebook.com/pages/LOC-VADISI/143313755683121?ref=ts
http://www.locvadisi.com/

15 soruda Anayasa değişikliği paketi / Anayasa Değişikliği ile Doğa Katliamları Artacak – Av. Noyan Özkan

Aynı dili konuşanlar değil, aynı duyguları paylaşanlar anlaşabilirler. [Mevlâna]  

 

15 soruda Anayasa değişikliği paketi 

GİRİŞ

Bu ülkede yaklaşık  40 yıldır demokratikleşme, adalet sistemi, hukuk devleti, insan hakları, doğa koruma için ‘’profesyonel siyaset dışında’’ değişik platformlarda mücadele veren  bir hukukçu yurttaş olarak 12 Eylül 2010 günü halkoylamasına sunulacak Anayasa Değişikliği Paketi hakkındaki görüş ve değerlendirmelerimi internet ortamında sizinle paylaşmak istedim.

Bu ileti ile  rahatsızlık verebileceğim insanlardan peşinen özür dilerim.

Dileyenler, diledikleri kişi ve kurumlara iletebilirler.

Sevgi, saygı ve dostlukla…

Noyan Özkan, 30.07.2010, İzmir.

1.      Anayasa değişikliği gerekli mi ? 

Evet..   Elbette, 1961-1971-1982 Anayasalarına hakim olan ‘’önce devlet, sonra yurttaş’’ temel felsefesini tersine çevirecek bir ‘’sivil anayasa’’ gereklidir. Her ne kadar 1982 -12 Eylül-Anayasasında 17 yasa ile yaklaşık Anayasanın üçte biri değişmişse de temel felsefe aynı kalmıştır. Anayasalar, devlet ve yöneticilerin yönetimlerinin adil ve eşit olmasını sağlayan ve olası devlet zorbalıklarına karşı yurttaşları koruyan temel hak ve özgürlükleri metinleridir. 

2.      Anayasa değişikliğinde takip edilen yol ve yöntemler yeterli mi ? 

Hayır. Önce  2007 yılında İktidar Partisi AKP tarafından bazı hukukçulara sipariş verilen Anayasa taslağı aniden toplumun gündemine getirilmiş ancak Meclis’ten geçmeyeceği anlaşılınca, ‘’mini türban değişikliği tasarısına’’ dönüşmüş ve Anayasa Mahkemesinden geri dönmüştür. Bu defa yine hiçbir siyasi partiye,   sendikalara, baro ve meslek odalarına, üniversitelere ve sivil toplum kurumlarına danışılmadan ‘’ben yaptım oldu’’ zihniyetiyle yaklaşık 30 maddeden oluşan bir paket yurttaşlara dayatılmıştır. Böylece aynen Cumhurbaşkanlığı seçiminde olduğu gibi  tartışma ve uzlaşma ortamı sağlanmadan anti-demokratik bir yöntem izlenmiştir.

3. TBMM tarafından kabul edilen ve itiraz üzerine Anayasa Mahkemesi denetiminden de geçen bu paket  milli iradenin ve dolayısıyla demokratik sistemin eseri mi ? 

Hayır. Milli irade, 5 yılda bir sandığa gidip,  bir partiyi ve liderini  ülkeyi yönetmek için seçmekle ve sonra TBMM’den çıkan her yasaya itaat etmekle oluşmaz. Her şeyden önce, demokratik, adil ve şeffaf bir seçim yapılabilmesi için yüzde 10 oranındaki  seçim barajını kaldırmak, seçim  propagandası harcamalarını denetim altına almak ve  yurttaşları temsil kapasitesi ve dürüstlüğüne sahip olan kişileri milletvekili seçmek gereklidir.

Bugün Avrupa ülkelerinde ortalama seçim barajı % 3 olup en yüksek baraj,

Putin tarafından demir yumrukla yönetilen Rusya’dadır ( Yüzde 7 )

Ülkemizde seçimlerde veya halkoylamalarında, siyasi partilerin kimden ve hangi kurumdan ne kadar para v.b destek aldığını ve seçimlerde ne kadar para harcadığını tespit eden ve denetleyen bir  yasa yoktur. Böylece, parayı veren düdüğü çalmaktadır. 

4)  Barajın düşürülmesi ve  seçim finansmanının denetimi yeterli mi ?

Hayır. Siyasi Partiler Kanununda köklü değişiklik yapılmak suretiyle  ‘’liderlik  sultası’’ ve ‘’lidere biat’’ kaldırılmalıdır. Özellikle 12 Eylül faşist askeri darbesinin bir devamı olan Özal hükümetleri sırasında artık teamül haline gelen ‘’mülakatla milletvekili seçme ve liderin onayına sunma’’, ‘’bakanlardan önceden istifa dilekçeleri alma’’ gibi ilkel yöntemler bu ülkede demokratik hukuk devletinin yerleşmesini önlemektedir. Ayrıca, milletvekili dokunulmazlığı; kürsü dokunulmazlığı dışında kalan suçlar için mutlaka kaldırılmalıdır. Böylece, örneğin, yargı kararlarını yüzlerce kez uygulamayan üst düzey bürokratlar , belediye yönetiminde sahtekarlık yapan belediye başkanları , eroin kaçakçılığı suçu işleyen iş adamları, devlet içinde çete oluşturanlar,  ‘’tam yargılama veya ceza alma aşamasında iken’’,  milletvekili dokunulmazlık zırhını takamazlar.

5) Anayasa paketinin 29 maddesinin bir bütün olarak oylamaya sunulması doğru mudur ? 

Hayır. Kişisel olarak, böylesine dayatmacı ve despotik bir yöntemin karşısında kendimi ‘’bir çoban  tarafından güdülen koyun” yerine  konulmuş hissediyorum. Bu duygu, aynen seçim barajında olduğu gibi beni çok rahatsız ediyor ve içimi acıtıyor. Beni ‘’koyun’’ yerine koyan bu anti-demokratik dayatmaya karşı isyan ediyorum.  ‘ Ayıptır, yahu’’ diyorum. Çünkü, bu paket içinde ‘’Evet’’ diyeceğim  maddeler var…AKP Hükümetinin 2007 ve  sonrasında anayasa değişikliği girişiminde rehber  olarak sıklıkla başvurduğu Avrupa Konseyi’nin danışma organı olan Venedik Komisyonu ilke ve kararlarını, sıra halkoylamasına geldiğinde adeta yok sayıldığını görüyoruz. Venedik Komisyonu-2006 ve 2010-Referandumlarda İyi Uygulamalar Kılavuzu”na göre;   “İçerik Birliği, özgür oy iradesinin daha da önemli bir gerekliliğidir. Seçmenler, aralarında asli bir bağ olmayan farklı sorulara aynı anda oy vermek zorunda bırakılmamalıdır. Seçmenin sorulardan birini desteklerken bir başkasına karşı olabileceği dikkate alınmalıdır. Bir metinde yapılacak değişiklik çok sayıda farklı unsuru kapsıyorsa, halka bir dizi soru sorulmalıdır.”

6) Halkoylaması sürecindeki tartışma ortamı yeterli mi?

Hayır.Türkiye’de uzlaşma ve tartışma kültürü zaten yeterli değildir. Geçmişte, 1982-darbesi anayasasına ve devlet başkanına % 92 oranında ‘’evet’’ oyu verildiğini unutmayalım. Maalesef, şu andaki Hükümet baskısı ve hukuksuzluk ortamı 7 Kasım 1982 halkoylaması öncesinde yaşadığımız  günlerden çok farklı değildir. AKP Hükümeti ve Başbakan özellikle 2004 yılından bu yana sistemli ve programlı olarak muhalif örgüt ve kişileri sindirmek ve bir ‘’sivil dikta yönetimi’’ oluşturmak amacıyla çok ciddi evrensel ve anayasal  hak ihlalleri yapmıştır, ve yapmaya devam etmektedir. Ülkemizde  yurttaşların tümü telefon/internet v.d iletişim araçlarının dinlendiği kuşkusu ve inancındadır. George Orwell’in 1949 yılda yazdığı 1984.kitabındaki ‘’Büyük Birader’’ ve “Düşünce Polisi”  bugün Türkiye’de yaşama geçmiştir. Üstelik yasal ve yasa dışı dinlemelerin ve ortam görüntülerinin, AKP Hükümetinin politikalarını destekleyen ve muhalifleri karalayan bir strateji ile Hükümet yandaşı medyaya servis yapılması teamül haline gelmiştir. Adeta bir KORKU İMPARATORLUĞU yaratılmıştır. Özellikle muhalif gençlerin ve işçilerin Hükümet’e karşı en ufak protestosu bile  şiddetle bastırılmaktadır.

7) Hükümet’in  amacı  12 Eylül Anayasası ve koruduğu ekonomik ve siyasal düzeni   değiştimek midir ? 

Hayır. AKP Hükümeti, 12 Eylül darbesinin zeminini hazırlayan ve TSK marifetiyle  yaptıran tekelci sermaye ve destekçisi  ABD’nin yol haritasından sapamaz. 12 Eylül faşist cuntası tarafından ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcısı görevi verilen eski MESS Genel Sekreteri ve MSP İzmir Milletvekili adayı Turgut Özal, 24 Ocak kararlarının mimarıdır. Turgut Özalın,Faşist  Cunta’nın siyaset yapmaktan yasakladığı Demirel, Ecevit v.d. politikacıların siyaset yasağının kaldırılması için yapılan halkoylamasında ‘çok aktif biçimde ‘’Hayır’’ kampanyası yaptığını unutmayalım. AKP Hükümeti tüm seçim propagandalarında Menderes-Özal-Erdoğan posterleri kullanmakta ve Özal’ı manevi liderleri olarak görmektedirler. Ayrıca, AKP’nin Cumhurbaşkanı Gül tarafından faşist cunta lideri Kenan Evren, Köşk’te özel olarak ağırlanmış ve Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’la birlikte açılış törenlerine katılmıştır.

AKP Hükümetinin bu konudaki samimiyetsizliği, 2007 yılında halka sunduğu Anayasa değişikliği taslağının,  1982 Anayasasının bile daha gerisine düşecek hükümler içermesidir. 12 Eylül döneminin en  zararlı kurumlarından YÖK  aynen muhafaza edilmektedir. Hep birlikte marifetlerini izliyoruz…

8 ) Anayasa değişikliği  paketi   ‘’yargı reformu’’  getiriyor mu? 

Hayır,  tam tersine Hükümet tarafından adalet sistemi ve yüksek mahkemeler denetim altına alınmaktadır. Hükümet ,  devlet bankası kredileri ile oluşturulan yandaş medyası ve telekulak operasyonları ve anormal vergi denetimleri ile sindirilen iş dünyası , şirketler medyası ve Üniversitelerin yanı sıra adalet sistemini ve yargı organını boyunduruğu altına almak ve siyasallaştırmak amacındadır. Başbakan, yasama ve yürütmenin yanına yargıyı da alıp ülkeyi orkestra şefi gibi tek elden yönetmek amacındadır. Bu anayasa değişikliği paketi hazırlığı sırasında yüksek mahkeme üyelerine yönelik lekeleme ve karalama kampanyası yürütülmüş, yasa dışı elde edilen telefon ve alan dinlemeleri ve görüntüleri yandaş medyaya servis edilmiş ve ne gariptir ki organize bir suç örgütü tarafından yürütülen bu kampanyanın failleri şimdiye kadar meçhul kalmıştır. Özellikle AKP hükümetinin Adalet Bakanları, yüksek yargı organlarına hasmane tutum ve davranışlarda bulunmuş ve anılan lekeleme ve karalama kampanyasına bir kez olsun bile karşı çıkmamışlardır. 

9) İyi ama, adalet sistemi ve yargıda acil reform gerekmiyor mu?

Kesinlikle gerekiyor. Yaklaşık 30 yıldır adliye koridorlarının tozunu yutan, İzmir Barosunun başkanlık dahil tüm kademelerinde görev yapan, adalet sisteminde reform için kafa patlatan bir hukukçu sıfatıyla, bu anayasa paketinde öngörülen değişikliklerinin;  zaten bağımsızlığını ve tarafsızlığını 1971 ve 1982 yıllarında yitiren ve  kör topal çalışan adalet sistemini tamamen batıracağını düşünüyorum. Öncelikle yüzde 1 olan bütçe payının asgari yüzde 3’e arttırılması ve Adalet Bakanlığının lojistik destek dışında yargıdan elini çekmesi gereklidir. Hakim ve Savcı sayısı ve adliye yardımcı personel sayısı arttırılmalı, yaklaşık 50 adede ulaşan Hukuk Fakültelerinin öğretim kadroları yetersiz olanları derhal kapatılmalı, adli yardım sistemi ve savunma güçlendirilmelidir. Bugün yurttaşlar, ağır işleyen adalet sisteminden ve tanık olarak gittikleri mahkemelerde azarlanmaktan haklı olarak şikayetçidir. Anayasa paketinde yargının kangrenleşen sorunları hiç ele alınmamıştır.

10) Anayasa paketiyle HSYK ne olacak? 

Adalet Bakanı ve müsteşarının HSYK’dan çıkarılmadığı veya oy haklarının alınmadığı sürece , hangi hükümet gelirse gelsin, yürütmenin yargıya müdahaleleri ve siyasallaştırma operasyonları devam edecektir.  1971- 12 Mart darbesi ve 1982 -12 Eylül darbesi ile Adalet Bakanlarının yönetimine ve keyfine bırakılan HSYK yapısı ‘birkaç makyaj  değişikliği’’ dışında bu pakette  aynen devam etmektedir. Hükümet bu konuda 12 Eylül zihniyetini ve uygulamasını  takip etmektedir. İşte bunun içindir ki, Anayasanın 140/6 maddesinde yer alan ‘’Hâkimler ve savcılar idarî görevleri yönünden Adalet Bakanlığına bağlıdırlar.’’ hükmüne hiç dokunulmamıştır. Bu hüküm, Anayasada  yer aldığı sürece aklı başında hiçbir hukukçu ve siyaset bilimci, yargı reformundan bahsedemez.

11) Paket içinde HSYK ile ilgili tuzak maddeler var mı ?

Evet. Anayasa paketinde    “kurulun yönetimi ve temsili kurul başkanına aittir” yolunda yeni bir hüküm eklenmiştir.  Bu ne demek?  Yargıçlardan sorumlu olan HSYK’nın yönetimi yargıçların elinde değil, Adalet Bakanı olan kişinin yani  Hükümet’in elindedir. .Hangi Adalet Bakanı, partisinin başkanı yani Başbakanın emir ve talimatları dışında görevini yerine getirebilir? Mümkün değildir.

Ayrıca Anayasa paketinde, müfettişlerin yargıç ve savcılar hakkında soruşturma yapması Adalet Bakanı’nın oluruna bağlı kılınmıştır.  Bakan’ın istemediği yargıç ve savcılar hakkında HSYK soruşturma açamayacaktır.

HSYK’ya bağlı bir sekretarya kurulacak. İyi, güzel ama  Genel Sekreter, Bakan tarafından atanacaktır.. Böylelikle Adalet Bakanı HSYK’nın  tüm işlemlerini  denetim altında tutacaktır. Kararnamelerin hazırlanması, toplantı gündeminin saptanması gibi konular geçtiğimiz yıl yaşadığımız kararname skandalında olduğu gibi yine Bakan’ın denetiminde olacaktır.. Pakette,  Adalet Bakanlığının sekretaryanın çalışmasını düzenleyecek ayrı bir yasa çıkaracağı öngörülmüştür. Bu yasanın nasıl ve ne amaçla çıkarılacağını takdirinize bırakıyorum.  Bunun dışında, Adalet Bakanı’nın HSYK’yı toplantıya çağırma yetkisi sürecektir. Toplantı için üye tam sayısı gerektiğinden, yedeği olmayan müsteşarın toplantıya katılmayarak ya da toplantıdan çıkarak HSYK’yı bloke etme olanağı vardır.

12) HSYK üyeleri ile ilgili değişiklik olumlu mu?

Hayır. HSYK’nın yalnızca yüksek mahkeme yargıçlarından oluşan 7 asil ve 4 yedek üyesinin yerine yirmi iki asıl ve on iki yedek üyeden oluşması öngörülmüştür.  Kurulun, dört asıl üyesi, nitelikleri kanunda belirtilen; yükseköğretim kurumlarının hukuk, iktisat ve siyasal bilimler dallarında görev yapan öğretim üyeleri, üst kademe yöneticileri ile avukatlar arasından Cumhurbaşkanınca, üç asıl ve üç yedek üyesi Yargıtay üyeleri arasından Yargıtay Genel Kurulunca, iki asıl ve iki yedek üyesi Danıştay üyeleri arasından Danıştay Genel Kurulunca, bir asıl ve bir yedek üyesi Türkiye Adalet Akademisi Genel Kurulunca kendi üyeleri arasından, yedi asıl ve dört yedek üyesi birinci sınıf olup, birinci sınıfa ayrılmayı gerektiren nitelikleri yitirmemiş adlî yargı hâkim ve savcıları arasından adlî yargı hâkim ve savcılarınca, üç asıl ve iki yedek üyesi birinci sınıf olup, birinci sınıfa ayrılmayı gerektiren nitelikleri yitirmemiş idarî yargı hâkim ve savcıları arasından idarî yargı hâkim ve savcılarınca, dört yıl için seçilir.  Bu durumda Kurul’a hukukçu olmayan ve mesleğin sorunlarını yaşamayan 4 asil üye seçilecek ve ayrıca tamamen Adalet Bakanlığı güdümünde olan Adalet Akademisi tarafından bir asil üye seçilecektir. Birinci sınıf hakimler arasından seçilmesi öngörülen 7 üye olumlu bir yaklaşım olmakla birlikte HSYK^ya siyaset bulaşacaktır.

13) Anayasa Mahkemesi’nde  öngörülen değişiklikler olumlu mu?

Hayır.  Anayasa Mahkemesi 17 üyeden oluşacak. 3 üye TBMM tarafından salt çoğunlukla seçilecek. 14 üye Cumhurbaşkanı tarafından atanacak. Bunlardan dördü Cumhurbaşkanı’nın takdirine bırakılmış. Cumhurbaşkanı’nın atayacağı 4 üye, YÖK’ün göstereceği adaylar arasından atayacağı 3 üyeyle Meclis’in seçeceği 3 üyenin iktidar partisinin görüşlerini paylaşan üyeler olacağı açık. Çünkü, Meclis salt çoğunlukla seçim yapacaktır. Oysa Avrupa ülkelerinin çoğunda Meclis, üçte iki çoğunlukla ve hukukçular arasından  üye seçmektedir. Ayrıca, 12 Eylül mirası YÖK tarafından seçilecek yeni üyeler ile Yüksek Mahkemenin yapısı iyice bozulacaktır.   Böylece  17 üyeden en az 10’unun iktidar partisine yakın üyeler olması güvence altına alınmıştır.

14) Geçici 15.maddenin kaldırılması olumlu mu?

Evet, ama yukarıda belirttiğim olumsuz süreç ve öngörülen tuzak maddelerle bırakınız hukuk devletini, kanun devletinden bile söz edilemez. Ayrıca, 12 Eylül faşist cuntası üyeleri ve emir komuta zinciri içinde insanlık suçları işleyenlerin yargılanmasında zaman aşımı söz konusu olamaz. Hatta ,ilerici ve demokrat bir yorumla, Geçici 15.maddenin kaldırılmasına gerek olmaksızın taraf olduğumuz İşkenceyi Önleme hakkındaki Birleşmiş Milletler ve Avrupa Konseyi mevzuatına dayanarak Cumhuriyet Savcıları tarafından bu süreç her an başlatılabilir.

15) Anayasanın 125.maddesinde ne yapılmak isteniyor?

Anayasa değişikliğine ilişkin düzenlemede  , Anayasa’nın 125. maddesine, yargı yetkisinin idari eylem ve işlemlerin hukuka uygunluğunun denetimi ile sınırlı olduğu vurgulanarak, “Bu yetki hiçbir surette yerindelik denetimi şeklinde kullanılamaz” cümlesi ekleniyor. İdari Yargılama  Usulü Yasasında zaten mevcut olan bu hüküm neden Anayasa paketine girdi ? Çünkü, AKP Hükümeti, idarenin yargısal denetimini sağlayan Danıştay’dan ve  özellikle ‘’çevre ve kent koruma’’ ve ‘’özelleştirme’’ ile ilgili davalarda verilen kararlardan çok rahatsız. Hatta Başbakan Erdoğan; ’Türkiye’de yasama da yürütme de yargı tarafından kuşatılmıştır’’ ciğerlerimize kadar kan kusturuyorlar kan, ‘’ bunun altından bu belediye kalkar mı, kapıya kilidi vurur ondan sonra da gelsin Danıştay burayı işletsin, yürütsün’ gibi saldırgan söylemlerle  bu değişikliğin ipucunu vermiştir. Çünkü Danıştay, anayasal ‘’kamu yararı ilkesini’’ dayanak yapmak suretiyle yasanın tutucu kalıbını aşan  kararlar vermektedir. Hükümet, Danıştay’a karşı olan alerjisi nedeniyle ve iş dünyasına şirin gözükmek için bu tuzak maddeyi halk oylamasına sunmuştur.

Sonuç olarak;

Hükümete destek için evet oyu kullanmayı düşünen veya ‘’evet ama yetmez’’ diyen veya ‘’sandığı boykot etmeyi düşünen’’ herkesin oyuna ve düşüncesine saygı duyarım. İçlerinde sevdiğim, saydığım dostlarım var. Kimseyi incitmek istemiyorum.

Ben, arz ettiğim olay ve nedenlerle, ve özellikle ‘’yaşadığımız örtülü faşizme dur demek’’  için sandığa gitmeyi ve ‘’hayır’’ oyu kullanmayı  düşünüyorum.

Saygılarımla,

Noyan Özkan

30.07.2010, İzmir

noyanozkan@ttmail.comnoyanozk@gmail.com

—–

Avukat Noyan Özkan, çevrecilerin Anayasa değişikliği paketine karşı seslerini yükseltmemesinin üzücü olduğunu vurguladı.

Çevre hareketi adına elde ettikleri kazanımların Anayasa paketine eklenen maddelerle yok edilmek istendiğini vurgulayan Noyan Özkan, ‘Değişiklik gerçekleşirse, doğa adına yıkım olacak. Çevre hareketi üyeleri, bu gelişmelere karşı başlarını kuma gömmüş durumda’ dedi.

Anayasa değişikliği paketinde yer alan düzenlemelerle, yerindelik denetimi olgusunun kaldırılmak istendiğine dikkat çeken İzmir Barosu avukatlarından Noyan Özkan, gelişmenin doğa üzerinde yıkıcı etkileri olabileceği uyarısı yaptı. Özkan, uzun yıllara dayanan mücadelenin ardından Danıştay’da, çevre konularında, bireysel anlamda hukuk savaşımı verme hakkı elde ettiklerini vurgulayarak, “Kazanımlarımızı geri almak istiyorlar. Bu süreçte üzücü olan bir başka konu da, çevreci örgütlerin gelişmeler karşısında sessiz kalmasıdır” dedi.

Türkiye çevre hareketine özellikle 1980’li yıllarla birlikte önemli bir kimlik katan Ege Bölgesi’nde, söz konusu anayasa değişikliğine karşı, etki yaratabilecek bir ses çıkmaması eleştiri konusu oluyor.

AKP’nin TBMM’den geçirdiği anayasa değişikliği paketinin Anayasa Mahkemesi ve halk oyu filtrelerinden geçmesi halinde, Türkiye’nin doğal ve kültürel zenginliklerini büyük bir yıkım bekliyor. 5 bin kilometrekarelik yüzölçümü üzerindeki kıyıları, bakir koyları, ormanlık alanları, sulak bölgeleri, milli parkları, tarım arazileriyle öne çıkan Ege Bölgesi’nin uğrayacağı zararın, geri dönüşü mümkün olmayacak noktalara varabileceğine dikkat çekiliyor.

Yasa, yaşamsal karşılığını bulursa, Kazdağları’na yönelik saldırı, Çanakkale’den Datça’ya kadar olan alandaki bakir dokunun yapılaşmaya açılması, SİT alanlarının derecelerinin değiştirilmesi, tarım alanlarında taş ocağı işletmesi açılması, son olarak larak Marmaris Yuvarlakçay’da görüldüğü haliyle akarsular üzerine hidroelektrik santralları yapılması, İzmir Efemçukuru örneğinde olduğu gibi, içme suyu kaynakları üzerinde maden işletmesi kurulması konularında açılan davalarda, koruma kalkanı olan “yürütmeyi durdurma” olgusu çökecek. Mevcut anayasada, idari işlemlerin hukuka uygunluğunu denetleyen ve bu anlamda, “yürütmeyi durdurma” kararı verebilen yargı, Anayasa değişikliği sonrası, yerindelik denetimini gerçekleştiremeyecek ve “yürütmeyi durdurma” yönünde karar veremeyecek.

DAVALAR DÜŞER

AKP hükûmetinin Danıştay’ın verdiği yürütmeyi durdurma kararlarından fazlasıyla rahatsız olduğuna dikkat çeken İzmir Barosu avukatlarından Noyan Özkan, “Danıştay, yargının, idari işlemlerin yerindelik kararı ve buna bağlı olarak yürütmeyi durdurma kararı verebileceğini çeşitli defalar vurguladı. Hükûmet, bu olgu karşısında, yürütmeyi durdurma kararları çıkarılmasını sağlayan yerindelik denetimini aşmak için Anayasa değişikliği paketine madde ekledi. Danıştay’a, ‘sen idarenin yerine geçemezsin’ diyorlar. Anayasa değişikliği paketine koydukları madde geçerse, Danıştay yerindelik denetimi yapamayacak. Çevre konusunda açılan binlerce dava var ve değişiklik istemi gerçeklesirse hepsi düşer” dedi.

Noyan Özkan, çevre konularında, yurttaş sıfatıyla Danıştay’da dava açmak için uzun yıllar uğraştıklarını ve sonunda kazanım elde ettiklerini söyleyerek, “Çevreci bireyler olarak Danıştay’da dava açmak için 6 yıl uğraş verdik ve sonunda doğa savunma adına dava ehliyetimiz olduğuna karar verildi. Şimdi tüm kazanımlar yok edilmek isteniyor” görüşlerine yer verdi.

Özkan, doğayı büyük zarar verecek söz konusu değişiklik karşısında, hiçbir çevre örgütünün sesini çıkarmamasını da eleştirerek, “Çevre hareketi üyeleri bu gelişmelere karşı, başlarını kuma gömmüş durumdalar. Değişiklik gerçekleşirse, doğa adına yıkım olacak. Ancak hiçbir çevreci tepkisini ortaya koymuyor. Çevre örgütlerinin gelişmelerden haberdar olmaması olanaksız. Bu sessizlik üzücü” dedi.

Kaynak: Cumhuriyet Ege – 29.06.2010

Kozak’ı böyle katlediyorlar – Özer Akdemir

28/07/2010

Bergama Kozak Yaylası’nın Aşağıbey – Dikili arasında kalan bölümünde son günlerde hummalı bir çalışma var.
Bergama Kozak Yaylası’nın Aşağıbey – Dikili arasında kalan bölümünde son günlerde hummalı bir çalışma var. Koza Altın Şirketi kızılçam ve fıstık çamları ile kaplı ormanlık arazide altın madeni tesislerini kurabilmek için yoğun bir tempoda çalışıyor.

Bölgede güvenlik bakımından adeta kuş uçurulmuyor. Maden alanına giden yolda jandarma nöbet tutuyor, daha içerilerde sahanın girişinde ise madenci şirketin özel güvenlik görevlileri. Otomatik giriş kapıları, ağaçlara bile yerleştirilen kameralar… Bilim insanlarının “Ekolojik hassas bölge” olarak tanımladıkları alanda yapılan doğa ve orman katliamını kimsenin görmesi istenmiyor anlaşılan.

AĞAÇLARDA BİLE KAMERALAR VAR

Bu güvenlik önlemlerine rağmen geçtiğimiz Haziran ayını ortalarında Bergama Motokros ekibinden üç kişi, dağ yollarından geçerek maden alanına ulaşmayı başardı. Ekipte yer alan ve aynı zamanda TEMA Bergama temsilciliğini de yapan Av. Sezgin Güler maden sahasında gördüklerini şöyle anlatıyor;

“Yaklaşık 200 dönümlük bir alanda ağaçlar kesilmiş. Kesimler halen devam ediyor. Kesilen ağaçlar genç ve sağlam görünüyordu. Şirket büyük bir şantiye kurmuş, yoğun olarak inşaat ve ağaç kesimine devam ediyor. Şantiyenin girişinde otomatik kapı var. Ağaçlara bile kamera yerleştirmişler…”

DEVLETİN JANDARMASI MADEN BEKÇİSİ

Avukat Güler, dağ yollarından tırmanarak gelmenin dışında maden alanına girişin olanaksız olduğunu anlatıyor. Daha maden alanına sapan yolun başı jandarmalar tarafından tutulmuş çünkü. “Jandarmalar yolun başında barikat kurmuşlar, maden çalışanları hariç kimseyi yaklaştırmıyorlar. Girmek isteyeni ‘maden çalışma alanı güvenlik gerekçesiyle giriş yasak’ diye geri gönderiyorlar. Devletin jandarması şirketin bekçiliğini yapıyor yani”. Güler’in aktardıklarına göre, jandarmanın yolun başını tutmasına karşın şirket kendi güvenlik önlemlerini almayı da ihmal etmemiş. Özel güvenlik elemanlarının yanı sıra yol boyu ağaçlara yerleştirilen güvenlik kameraları ve otomatik giriş kapısı ile saha 24 saat gözlenmekte.

KASABANIN ŞERİFİ TİCARETE DE EL ATTI

Avukat Güler jandarmanın maden sahası diye sokmadığı alanın aslında hala Bergama Orman İşletme Müdürlüğü’ne ait olduğunu söylüyor. “Maden Bölgesi” diye bir şey söz konusu değil yani. Bu arada ilçedeki birçok resmi kurumun yanı sıra Bergama Orman İşletme Müdürlüğü’nün de altıncı şirket tarafından bilgisayarlarının yenilendiği gibi iddialar herkesin dilinde Bergama’da. Hemen her etkinlik öncesi resmi-gayri resmi kurumların aklına sponsor olarak ilk gelen yer altıncı şirket oluyor. Bergama Belediye Başkanı Mehmet Gönenç’in deyimi ile “kasabanın Şerifi gibi” davranmayı sürdürüyor yani…

AL GÜLÜM VER GÜLÜM!

Altın Madencisi şirket kasabanın şerifliğini yanı sıra her türlü ticari işine de el atmış durumda. Daha önce Kozak yaylasında turistik dinlenme tesisi kuran, çam fıstıklarını almak için fıstık fabrikası açan şirket son olarak bölgenin köklü süt ve süt ürünleri kooperatifi olan Çamavlu Kooperatifini de satın aldı. 10 dönüm açık arazi üzerine kurulu 1350 metrekarelik tesisleri 718.050 TL’ye satın alan şirket burada süt ve süt ürünleri ticareti yapacağını açıkladı. Altın madencisi bir şirketin fıstık ve süt ticaretine soyunmasının altındaki nedenin, yöre halkının ekonomik ilişkileri içerisinde söz sahibi olarak onların altın madenciliğine karşı çıkışının önüne geçmek olduğu dile getiriliyor. Bu arada Koza Grubuna ait ATP A.Ş’nin Yukarıbey köyünde yaptığı fıstık çamı işleme tesisleri inşaatını tanıdık bir ismin yürüttüğünü de belirtelim. İş başında olduğu sürece (1999-2004) altıncı şirkete her türlü kolaylığı gösteren, başkanlık öncesinde de şirketin inşaat işlerini yapan Bergama eski Belediye Başkanı Akif Ersezgin’in şirketi, Ersezgin İnşaat.!.. (İzmir/EVRENSEL)

http://www.evrensel.net/haber.php?haber_id=72808

Sarı Yazma ve Karadeniz İsyanda – Kastamonu Basın Açıklaması

LOÇ Vadisine yapılmak istenen HES’lere hayır demek için mücadele eden ve “Sarı Yazma” isyanda sloganıyla yola çıkan Cideli HES karşıtları ve “Karadeniz İsyandadır Platformu” üyeleri ortak eylem yaptı.

Rıfat Ilgaz`ın memleketi olan Cide ilçesinde “Sarı Yazma” isyanda sloganıyla yola çıkan Cideli HES karşıtları, Cumartesi günü itibariyle bölgede çadır kurarak HES`lerin kurulmaması için nöbet tutmaya başlayacak. Kastamonu İdare Mahkemesi`nde süren davaları sonuçlanana kadar doğa severler bu nöbetlerini sürdürecek. Cide`nin dışında Türkiye`nin ve Kastamonu`nun bir çok bölgesine kurulmak istenen HES`e karşı olduklarını belirten çevreciler ve bölge halkı adına Nasrullah Meydanı`ndaki eylemde basın açıklamasını Zafer Kecin okudu.

Topraklarının kendilerine sorulmadan gasp edildiğini belirtilen Kecin açıklamasında şunları söyledi; “Yüzyıllardır özgürce ve kimsenin eli değmeden yaşadığımız bu topraklara bugün şirketler bizlere sormadan ve hukuksuzca el koyuyor. Yaşam alanlarımıza kazıklar dikiyorlar. Böylece biz ata yadigarı topraklarımızdan kovulmanın eşiğine gelmiş durumdayız. 72 yaşındaki gazi Muharrem amcanın `Ast üstü sayacak, üst astı sevecek, biz üstümüzü seviyoruz, üstümüz bizi hiçe sayıyor` sözleri aslında devletin ve şirketlerin halkı yok saydığını gözler önüne seriyor.”

Açıklamada bu durumun kabul edilmeyeceği ifade edilerek şu görüşlere de yer verdi: “Şirketlerin sularımızı ve topraklarımızı elimizden almasına ve bizleri yerimizden yurdumuzdan etmelerine izin vermeyeceğiz. Arazilerimize iznimiz alınmadan çakılan kazıklar yerlerinden sökülecektir. Bizler köylerimizde her türlü hukuk dışı ve insanlık dışı uygulamalara sonuna kadar karşı koymaya kararlıyız ve karşı koyacağız. Türkiye`nin dört bir yanını saran bu talan projelerini Loçlular olarak reddediyoruz. Karadeniz İsyandadır Platformu`nun düzenlemiş olduğu Yaşam Yolculuğu`na Loç Vadisi Platformu`da katılmış ve görmüştür ki köylüler yasal süreçleri beklemeleri konusunda uyarılırken şirketler vadileri hızla talan etmektedir. Bu yüzden Loç vadisinde faaliyet gösteren Orya Enerji vadimizden çıkana kadar suyumuzun başında nöbet tutmaya kararlı olduğumuzu ilan ediyoruz. Bizim gibi canı yanan ve yaşamına sahip çıkan bütün insanları derdimize ortak olmaya bizlerle beraber nöbet tutmaya çağırıyoruz.Hiçbir proje halka zorla dayatılarak gerçekleştirilemez. Bu su, bu toprak, bu vadi, bu yaşam bizimdir.”

Eylem videosu: http://www.facebook.com/video/video.php?v=416000669798&ref=mf

ZAFER KEÇİN’in okuduğu Basın Açıklaması’nın Tam Metni

Merhaba Kastamonulular ve Değerli Basın mensupları,

Bizler Kastamonu’ya bağlı Cide ilçesinin Loç köylüleriyiz.

Öncelikle şunu ifade etmek istiyoruz ki, topraklarımız bizlere sorulmadan gasp ediliyor.

Yüzyıllardır özgürce ve kimsenin eli değmeden yaşadığımız bu topaklara bugün şirketler bizlere sormadan ve hukuksuzca el koyuyor. Yaşam alanlarımıza kazıklar dikiyorlar. Böylece bizler, ata yadigarı topraklarımızdan kovulmanın eşiğine gelmiş durumdayız.

 72 yaşındaki  Gazi Muharrem amcanın “Ast üstü sayacak, üst astı sevecek, biz üstümüzü seviyoruz, üstümüz bizi  hiçe sayıyor” sözleri aslında devletin ve şirketlerin halkı yok saydığını gözler önüne seriyor. Bugüne kadar şirketlerin köylü üzerindeki etkisi ve kardeşi kardeşe kırdırması, kolluk kuvvetlerinin  bu duruma sessiz kalması ve köylüyü sindirme politikası son olarak da topraklarımıza izinsiz bir şekilde el konularak şirketlere devredilmesi Loç Halkının devlete ve yasalara olan inancını sarsmıştır.

Devletine milletine bu denli bağlı olan Locluların şaşkınlığı büyüktür.  

Soruyoruz Gazi Muharrem Kar gibi ülkesi için canını feda edebilecek olan insanların hiçe sayılarak topraklarının satılması doğru mudur?  

Bu insanlık onuruna yakışır bir davranış mıdır?

Hayır! Bunu kabul etmiyoruz, etmeyeceğiz .

Şirketlerin sularımızı ve topraklarımızı elimizden almasına ve bizleri yerimizden yurdumuzdan etmelerine izin vermeyeceğiz.

Arazilerimize iznimiz alınmadan çakılan kazıklar yerlerinden sökülecektir.

Bizler köylerimizde, vatan topraklarımızda her türlü hukuk dışı ve insanlık dışı uygulamalara sonuna kadar karşı koymaya kararlıyız, karşı koyacağız.

Türkiye’nin dört bir yanını saran bu talan projelerini Loclular olarak reddediyoruz.

Karadeniz İsyandadır Platformu’nun düzenlemiş olduğu ‘Yaşam Yolculuğu’na Loc Vadisi Koruma Platformu da katılmış ve görmüştür ki köyüler, yasal süreçleri beklemeleri konusunda uyarılırken şirketler  vadileri hızla talan etmektedir.

Bu yüzden Loc Vadisi’nde faaliyet gösteren Orya Enerji  vadimizden çıkana kadar suyumuzun başında nöbet tutmaya karalı olduğumuzu ilan ediyoruz.

Bizim gibi canı yanan ve yaşamına sahip çıkan bütün insanları derdimize ortak olmaya bizlerle beraber nöbet tutmaya çağırıyoruz.  

Hiçbir proje halka zorla dayatılarak gerçekleştirilemez.

Bu su, bu toprak, bu vadi, bu yaşam bizimdir!

Koza altın şirketinin ve patronunun dokunulmazlığı mı var ?

25/07/2010
Koza’nın dokunulmazlığı mı var?
Özer Akdemir

5 HAZİRAN 2005’de Dünya Çevre Gününü Çamköy’de kutlamak isteyen çevrecilere karşı altın madeni çalışanları tarafından yapılan saldırıyla ilgili davanın ikinci duruşması Bergama’da görüldü. Biri “kayıp” 4 iddianamenin ardından 5 yıl aradan sonra açılabilen davanın ikinci duruşmasında da davanın esas hakimi yoktu. Bir önceki duruşmaya katılmayan hakim “Sağlık sorunu” gerekçesiyle önceki gün yapılan duruşmaya da katılmadı. Mağdurların ‘sanık’, saldıranların ‘şikayetçi’ olması gibi yönleriyle şaşırtıcı bulunan davanın belki de en garip yanı ise davanın bir numaralı sanığı olması gerektiği söylenen Koza Şirketi Sahibi Hamdi Akın İpek’in iddianamede adının dahi bulunmaması!

HAYALET İDDİANAME, HAYALET SANIK!

Önceki gün Bergama Asliye Ceza Mahkemesi’nde gerçekleştirilen duruşmada saldırıya uğrayan çevrecilerin avukatlarının ve ifade veren iki kişinin en çok üzerinde durduğu nokta Akın İpek’in neden iddianamede adının geçmediği oldu. Savcılığa iade edilen iki iddianamede (08.05.2008 ve 05.10.2008 tarihli iddianameler) 6. sıradaki sanık olarak bulunan, yine 28.12.2009 tarihli iddianamede 6. sırada görünen Akın İpek’in, görülmekte olan davanın açıldığı 4. iddianamede adının olmamasının hukuki bir açıklaması bulunamıyor. Çevrecilerin avukatları Akın İpek’in hakkında bu davayla ilgili herhangi bir takipsizlik kararının kendilerine tebliğ edilmediği söylediler. Avukatlar, aynı şekilde UYAP (Ulusal Yargı Ağı Projesi) kayıtlarında olmasına rağmen, görülmekte olan dava dosyasında ‘akıbeti’ konusunda hiçbir iz bulunmayan 3. iddianame (Akın İpek burada da sanık) ile ilgili ne gibi bir işlem yapıldığı noktasında da mahkemeden bilgi talep ettiler.

SALDIRIYA UĞRADILAR SANIK OLDULAR!

İkinci duruşmada ifade veren hem sanık hem şikayetçi durumundaki Bergama Çevre Platformu Sözcüsü Erol Engel ve Muammer Sakaryalı da dava dosyasındaki bu tuhaflıklara dikkat çektiler. Engel, 5 Haziran 2005’de yaşanan olayları aktarıp, saldırıyı şirketin sahibi Akın İpek’in ve Şirket Müdürü Hayri Öğüt’ün organize ettiklerini söyledi. Jandarma yetkililerinin ve kaymakamın olaylardan 4 saat sonra bölgeye geldiklerini, şirket çalışanlarının saldırılarının kaymakam ve jandarma komutanı önünde de devam ettiğini aktaran Engel, saldırganların cezalandırılmasını istedi. Davada hem sanık hem şikayetçi durumda olan EGEÇEP Dönem Sözcüsü Muammer Sakaryalı da esas saldırıya uğrayanların, araçlarının camları kırılanların, seyahat özgürlükleri engellenenlerin kendileri olduğunu belirterek, buna karşın kendilerinin ‘sanık’ olarak gösterildiği dosyada olayları organize eden şirket patronunun olmamasına anlam veremediğini söyledi. Davanın bir ‘tuhaflıklar silsilesi’ ile başladığını ve öyle devam ettiğini söyleyen Sakaryalı, gerçek saldırganların adalete hesap vermediği, yargı önüne çıkarılmadığı sürece saldırganlıklarına devam edeceğine dikkat çekti.

KENDİLERİNİ HUKUKUN ÜSTÜNDE GÖRÜYORLAR

Çevrecilerin Avukatlarından Arif Ali Cangı, 5 Haziran 2005’de yaşananları canlıların yaşam hakkı için verilen mücadeleye ve yargı karalarına karşı madenci şirketin bir direnci olduğunu söyledi. Saldırıdaki amacın ‘İllegal çalışan madeni çalışır vaziyette tutmak’ olduğunu kaydeden Cangı, Şirket Patronu Akın İpek’in iddianamede neden olmadığı ile ilgili bilgi için Cumhuriyet Savcılığı’na başvurduklarını söyledi. Duruşmaya Ankara’dan gelen Av. Mehmet Horuş da Akın İpek’in iddianamede olmamasının yarattığı belirsizliğin adil yargılanma hakkının ihlali sonucunu doğurduğunu belirterek, “Uygulanmayan mahkeme karaları nedeniyle bu şirketler kendilerini hukukun üstünde görmeye başladılar. Şirket patronu hakkında hiçbir takipsizlik kararı olmamasına rağmen yargılama yapılamaması hukuka olan güveni zedelemektedir” dedi. Horuş, davanın artık Koza Altın şirketini ve patronunu yargılayıp yargılayamama davasına dönüştüğünü söyledi.

HER YER BERGAMA!

Avukatların Akın İpek’le ilgili taleplerini yerinde bulan mahkeme başkanı ve savcı Cumhuriyet Savcılığına müzakere yazılarak İpek’le ilgili soruşturma yapılıp yapılmadığının bildirilmesine karar verdiler. 8 Ekim 2010 tarihine ertelenen duruşma çıkışında duruşmaya Ankara, Sinop Gerze, İzmir gibi yerlerden gelenler Adliye önünde pankartlarını açarak basın açıklaması gerçekleştirdiler. “Her yer Bergama her yer direniş” pankartının açıldığı basın açıklamasında konuşan Çetin Kurtoğlu, Bergama köylülerinin mücadelesinin anlamına ve önemine dikkat çekti. Duruşmaya destek için geçtiğimiz ay Ankara’da gerçekleştirilen Çevre Direnişleri Buluşuyor etkinliğini düzenleyen TMMOB Ankara İKK sözcüsü Ramazan Pektaş ve çeşitli oda yöneticileri, DİSK/Genel-İş TİS Genel Sekreteri İsmail Özhamarat, Devrimci 78’liler, Halkevleri, Yeşil Gerze Çevre Platformu, EDP, EMEP ve ÇYDD temsilcileri katıldı.
Açıklamada “Siyanürcü şirket memleketi terk et”, “Her yer Bergama her yer direniş” sloganları atıldı. (İzmir/EVRENSEL)

http://www.evrensel.net/haber.php?haber_id=72662

 
Bergama’da İkinci Duruşma
21:34:42 – 23 Temmuz 2010 Cuma
 
İzmir’in Bergama ilçesinde 2005 yılındaki Dünya Çevre Günü kutlamaları sırasında çıkan olaylara ilişkin, çevreci İzmir, Bergama, Eşme, Sivrihisar, Havran, Küçükdere El Ele Hareketi ile Koza Altın Madeni yöneticilerinin birbirlerine yönelik açtıkları davanın ikinci duruşması yapıldı…

Bergama Asliye Ceza Mahkemesi’nde görülen davanın bugünkü duruşmasına, 7 müşteki sanık ile El Ele Hareketi’nin avukatları Arif Ali Cangı, Mehmet Horuş ile yargılanan çevrecilere destek olmak amacıyla İzmir ve Ankara’dan gelen çok sayıda gönüllü katıldı.

Duruşmada savunma yapan Bergama Çevre Platformu Başkanı Erol Engel ve EGEÇEP Temsilcisi Muammer Sakaryalı, olay günü Çamköy’de Dünya Çevre Günü dolayısıyla düzenlenen etkinliğe gitmek istediklerini ama yol kapatıldığı için gidemediklerini ifade ederek, ‘Biz davacı iken davalı olduk‘ dedi. Duruşmaya katılan diğer 5 sanık ise bir sonraki duruşmada savunma yapacaklarını belirtti. Mahkeme hakimi, davanın görülmesine 8 Ekim 2010 tarihinde devam edilmesini kararlaştırdı. Müşteki sanık avukatları Arif Ali Cangı ve Mehmet Koç, duruşma sonrası adliye önünde yaptığı açıklamada, 2005 yılında işlenen bir olaydan dolayı 5 yıl sonra dava açılmasından büyük üzüntü duyduklarını dile getirerek, davanın zaman aşımına uğramasından korktuklarını ifade etti. Bergama’da 2005 yılında Çamköy yolu üzerinde kutlama yapan Koza altın madeni şirketinde çalışan işçiler ve yakınları, 5 Haziran Dünya Çevre Günü’nü Çamköy’de kutlamak isteyen çevrecilerin geçişine izin vermemiş, çevrecileri taşıyan otobüslere yumurta ve taş atmışlar, çevreciler de Çanakkale-İzmir karayolunu trafiğe kapatmışlardı. Gelişmeler üzerine Bergama Kaymakamı duruma el koymuş ve maden işçilerinin yoldan çekilmesini sağlayarak, çevrecilerin köye gitmesine yardımcı olmuştu.

Olaylar Objektiflere Bu Şekilde Yansımıştı

http://www.egeninsesi.com/IZMIR-Haberleri/6655/23/Bergamada-Ikinci-Durusma.html

Tuğba ve Birhan: EVİMİZİ, ALAKIR’I RAHAT BIRAKIN!

Evimizi, Alakır’ı Rahat Bırakın

Kendini istila eden binalara inat, direnen dağlarından çıkıyoruz Antalya’nın. Yol arkadaşım Doğa Derneği’nden Ferdi Akarsu. Benim için her yan yeşil, onun için ladin, sedir, çam… İki saatlik bir dağ yolculuğundan sonra karşılaşacağımız hayatı düşünüyorum gözlerim yeşile ve maviye takılı. Bu renklerin bir süre sonra şantiyeye keseceğini bile bile. Alakır’dayım. Tuğba Günal ve Birhan Erkutlu’nun misafiri olacağım. Onlar kim mi? Anlatacağım, ama önce bir sorum var. Siz hiç size sunulan her şeyi bırakıp da, hayata sıfırdan başlamayı denediniz mi? Öyle sıkıntıdan ya da şımarıklıktan değil, kaçmaksa hiç değil, bile isteye her şeyi bırakmayı göze aldınız mı? Onlar aldı. Sistemin etlerine geçirdiği dişlileri silkeleyip attılar, bir parçalarını orada bırakma pahasına hem de. Önce yola düştüler, arındılar, iyileştiler, “basit”leştiler. Alakır’da dağ başına yerleştiler. Antikapitalist bir hayat kurdular, iktidar ilişkilerinin, hiyerarşinin, ikiyüzlülüğün olmadığı bir hayat… Bütün bildiklerini unutup, topraktan öğrenmeye başladılar.

Altı yıl önce kurdukları bu yaşam şimdi saldırı altında. Şehirleri, suları, ormanları satarak ilerleyen kapitalizm kapılarına dayandı. Sadece onların mı? Türkiye’nin sebze ihtiyacının yarısını karşılayan Kumluca Ovası’ndan, Beydağları’na uzanan 60 kilometrelik Alakır Vadisi 100 bin insana evsahipliği yapıyor. Planlanan sekiz hidroelektrik santralının (HES) kılıfıysa hazır: Elektrik ihtiyacı. Oysa rakamlar bunun bir düzmece olduğunu gösteriyor. Türkiye’de 2023 yılına kadar 2 bin HES hayata geçirilse bile, elektrik ihtiyacının ancak yüzde 5’i karşılanabilecek…

– Önce sizi tanıyalım…

Birhan: İstanbul doğumluyuz. Ben 74’lüyüm, Tuğba 75’li.

Tuğba: Ortadirek ailelerin çocuklarıyız. İstanbul’un en modern yerlerinden Kadıköy’de doğduk, büyüdük. Koleje gittik, İngilizce öğrendik. Marmara Ekonomi’yi bitirdim, Birhan Yıldız Teknik’e girdi, bıraktı.

Birhan: İstediğim bu değildi. Sanata, resme ilgim vardı. Akademide okuyayım dedim. Orada da eğitim kafamdakinden farklıydı. Alaylı olarak resim yapıyorum. Marangoz atölyesinde mobilya tasarımı yaptım…

– Nasıl tanıştınız?

Birhan: Komşuyduk. İkimiz de aynı okuldaydık. Liseden beri, 19 yıldır birlikteyiz.

Birbirlerinden, samimiyetten, dostluktan başka şeye gereksinim duyulmayan bir birliktelik bu; içinde hep toprak ve yeşil olan. Ailelerinden tek başlarına tatile çıkma izni kopardıkları 20’li yaşlarından beri, hep dağlara gidiyorlar. Köylülerle tanışıyor, her dağ evinde kendilerini hayal ediyorlar. Rainbow kamplarında farklı dinden, ırktan insanlarla, yolu olmayan yerlerde, yemeklerini paylaşıp, doğayla baş başa iki ay yaşamaları da bu zamanlara dayanıyor.

– Toprakla bundan önce bir ilişkiniz var mıydı?

Tuğba: Babaannemin köyüne götürürlerdi. Yadsırdım. Sevmezdim. İnek kokuyor, der, dönmek isterdim.

Birhan: Benim köyüm bile yok. Soyağacımdaki herkes şehirli. Şehirde çocuklara doğayı sevelim, koruyalım, denir. Öyle büyüyünce doğayı ötekileştiriyorsun. Doğaya dair deneyimimiz, ilgimiz yoktu. Domates bitkisinin nasıl bir şey olduğunu, yetiştirince öğrendik.

– Sizi bu dağ başına getiren yolculuk nasıl başladı?

Tuğba: Bir ailenin koruyuculuğuyla büyüdük. Kendimizi bundan sıyırmalıydık. 23-24 yaşındaydık. Hindistan’a gidenleri görünce, yapılabilirliğini anladık. Orada kendi kendine yetebilmeyi, ayakların üzerinde durmayı öğreniyor, hayatı tanıyorsun.

Sene, 98. Ne internet var, ne tur şirketleri. Sırtlarında çantaları trenle, otobüsle, otostopla, yayan, dolana dolana, dolaşa dolaşa varıyorlar Hindistan’a. Aceleleri de yok aslında, zaten asıl olan “yol almak”.

– Ne öğretti yol size?

Birhan: Büyüdüğümüz fanusu kırmak, Doğu’ya doğru yol almak, yok olmak istedik. O hiçliğin içinde yeni kavramlara yeni değerler yükledik. Bu bizim jenerasyonumuza özgü bir sorun bence. Çünkü bizden öncekilere bir önceki kuşaktan bilgi aktarılıyordu. 80’lerden sonra Türkiye’nin kapitalizmle iç içe girmesi bu halkayı kırdı.

Bir yıl Hindistan’ın dağlarında, Sadular’la yaşıyorlar, bir hırka, bir lokma. Onca yoksulluklarına rağmen insanlar, sofralarını açıyor onlara. Yaşamak için çok fazla şeye ihtiyaçları olmadığını anladıkları an işte bu.

– Bunun için illa Hindistan’a gitmeniz gerekiyor muydu?

Birhan: İstanbul’a sıkışmış bir grup insandık. Tek şey dayatılıyor; Doktor ol, mühendis ol, askere git, evlen, çocuğun olsun, bir “şey” ol… Ruhumuzda bu yok. Ancak örnek alabileceğimiz, yol gösterecek bir atabilgimiz de yoktu. Dünyanın gidişatı hakkında ciddi sorumluluk hissediyor, böyle gelmiş böyle gider deyip oturmak istemiyorduk. Bozulmamış, feyz alıp, yaşamlarımızı entegre edip uygulayabileceğimiz bir kültür dokusu arıyorduk. “Başka bir dünya mümkün”ü ortaya koyabilmek için bir yerden başladık.

– Doğada yaşama kararını ne zaman, nasıl verdiniz?

Birhan: 2003, Irak savaşı başlamak üzere, barış eylemlerine gidiyoruz. Bağırıp, eğlenip, evlerimize dönüyor, tüketime devam ediyoruz. Bu bizi çok rahatsız etmeye başladı. Ahlaksız hissettim. O çarkın, sistemin içinde her yaptığımız Bush gibileri yaratıyor. Zamanla sokağı da bırakıp, ışık kapatmayı eyleme dönüştürdük. Şimdi de internetten Ankara’ya yürüyorlar! O eylemde karar verdik. Bir parti düzenleyip, eşyalarımızı dağıttık, mülkiyetlerimizden kurtulma ritüeli gibiydi.

Bu bir kaçış değil, lanet edilerek çıkılan bir yolculuksa hiç değil. Güzel şeyler yaratmak için düşüyorlar yola. Uğurlayanların kafasında, burunları sürtüp dönerler düşüncesinin geçtiğini biliyorlar ya, bir inatları yok zaten. Görmek, denemek istiyorlar. Doğada yaşamayı seçmiş birkaç kapı dolanıyorlar. Hiçbiri kafalarındaki antikapitalist anlayışa uymuyor. Sırtlarında çanta yol yol, dağ dağ dolaşıyorlar Anadolu’yu. Karadeniz, Toroslar… Alakır’dalar. Su değirmeninin önünde Hamidiye Teyze karşılıyor onları. Rastalı saçlı, garip kıyafetli bu gençleri dağa getirenin ne olduğunu merak ediyor. Toprak aradıklarını söylediklerinde, “Her yer toprak” diyor, “orası kolay da, yapabilecek misiniz?” Alakır’a gelip giden jandarma komutanlarının bile bahis konusu oluyorlar: “Her şeyine varım, üç aya kaçarlar”. 40 yıl önce terk edilmiş bir arsayı ailelerinin yardımıyla alıp yerleşiyor, tek odalı ev inşa ediyorlar. Kütükten lavabo yapmayı, yeraltını buzdolabı gibi kullanmayı, akrep, yılanın gelmemesi için çardağın her gün temizlenmesi gerektiğini öğreniyorlar yavaş yavaş.

– Başka neler öğrendiniz?

Tuğba: İlk geldiğimizde farklı farklı toprak olduğunu hiç düşünmemiştim. Ektikçe hissetmeye başlıyorsun. Kitaplardan, Durmuş Amca’dan öğrenmeye çalışıyorsun, ancak olur mu olmaz mı diye karışıklığa girersen, toprak sana karışıklığı geri veriyor. Toprak gerçekten seni yansıtıyor. Öğrendikçe egon daha da iniyor, sadeleşiyorsun.

Birhan: Şimdiye kadar edindiğimiz bilgileri hiçleştirmeye çalışıyoruz ki, benliğimiz ortaya çıksın. Ben hâlâ hava bu kadar sıcaktı, şu kuş öttü, bu bitki çıktı diye not alıyorum. Hepsi doğanın harmonisindeki yerimi yakalayabilmek için.

– En çok ne zorladı sizi?

Tuğba: Köylülerle ilişki… Köy sınırlarındaki tek yabancılarız. Saçlarımız, kıyafetlerimiz çok farklı. Zaman zaman dedikodular döndü. Onların bıraktığı şeyi yapmak için, şehri bırakıp gelmişiz, garipsediler…

Birhan: Ben her söyleyeceklerine kabuldüm. Onlar için biz uzaylıyız. Tipime, yaptığım işe bak. Köylü tanımlamak ister, ancak bizi tanımlayamadılar. O sırada da her şeyi dediler. Kendimizi anlatmak için tek tek kapılarını çaldık. Anlayan anladı. Anlamayan, bunlar altın arayıcısı, satanist, misyonerdir, dedi. Önemli değil.

Tuğba: Çok çalıştığımızı gördükçe, saygı duydular.

Birhan: Çoğunun çocuğu otellerde çalışıyor. Çocuklarında görmedikleri toprakla uğraşma isteğini bizde gördükçe, bizi çocuğu addeden çok köylü oldu. Bilgilerini paylaştı. Onların sayesinde biz domatesi bile bilmeyen insanlar sağ kalabildik.

En çok da Durmuş Amca sayesinde. Köyden bile dokuz kilometre uzaklıktaki arsalarına en yakın komşu 77 yaşındaki bu adam. Birhan’a göre tam bir anarşist. “Dünyanın geri kalanı yok olsa” diyor, “onun yaşam kalitesinde bir değişiklik olmaz”. Oysa şimdilik dünyanın değil ama Alakır’ın ve dolayısıyla Durmuş Amca’nın sonuna yavaş yavaş geliniyor. Durmuş Amca, HE’’lerle ilgili ne düşünüyorsun diye soranları, kızgın, çatallaşan sesiyle yanıtlıyor: “Ben yaşımı almışım. Bir kırmam var, sıkar, yiter, giderim. Siz okumuşsunuz, bu çözülecekse siz çözeceksiniz”.

Alakır’da bir cinayetin planları ince ince işleniyor. Silahın arkasında, ben varım, siz varsınız. Bu sistemin, tüketimin bir parçası olarak Durmuş Amca’yı, Alakır’ı, Birhan ve Tuğba’yı biz öldürüyoruz. Şimdi doğayı, başka bir dünyanın var olabileceğini gösteren bu yaşamı korumak için ayağa kalkın, işe gereksiz elektrik harcamalarınızı bırakmakla başlayın. Sonra da sokağa çıkıp, Birhan ve Tuğba’nın sesine ses katın… Çünkü başka bir dünya mümkün, gördüm. İşte Alakır’ın özgür akması için bir neden daha…

Ne kadar sade o kadar iyi

Doğa, onlar için yeşil ve maviyle sınırlı değil, samimiyet, dürüstlük, egoyla savaş, barış, bütün bunları içinde taşıyor. Ağaçla, kuşla, kurtla kurdukları ilişki sayesinde “insan” olmanın anlamını her gün yeniden keşfediyorlar. Her sabah doğan güne şükürle açıyorlar gözlerini. Her gün daha basit ve sade yaşamayı öğretiyor onlara, sistemin içlerine, derilerine doladığı kabukları bırakıyorlar birer birer. Devamlı bir uyanıklık, farkındalık hali bu. Akşam olup da çardağa uzandıklarında bazen kitaplarına dalıyorlar, bazen konuşmaya. Alakır’ın sesine sığınıp uykuya dalıyorlar.

Parayla ilişkiniz ne durumda?

Birhan: Sebzemizi, meyvemizi, buğdayımızı kendimiz yetiştiriyoruz. Şimdi dokumayı öğreniyoruz ki, kıyafetlerimizi yapalım. Süt, tereyağı, yoğurdumuzu hâlâ köyden alıyoruz. Hayvancılığa başlayınca bunlar da bitecek.

Alakır özgür akacak

Alakır’a sekiz HES yapılması planlanıyor. İkisi için harekete geçilmiş. Birini köylüler durdurmuş.

– HES’lerden ne zaman haberiniz oldu?

Birhan: Lafı dolanıyordu ancak mühendislik bilgimle suyun elektrik üretmek için yeterli, yolun uygun olmadığını, yatırımın yatırım olmayacağını bildiğimden ihtimal vermedim. Kapitalistlerin sınırlarını aştığını bilmiyormuşum. Uyuduk. Araba geçmeyen yolda kepçeler görene kadar… Hâlâ sadece Alakır’da yapıldığını sanıyoruz. Anladık ki, bütün Anadolu’da, dünyada yapılıyor… HES’ler benim gurum, tapınağım. Beni uyanışa götürdüler. Şehirden çıkınca bir fanusu kırdık sanmıştık, ama burada da bir fanus yaratmışız. Antikapitalist bir hayat kurduk, ancak yine dürüst değilmişiz. Uyanışa bak…

HES’ler onları yeniden şehre indiriyor; eylemlere, toplantılara, davalara katılmak için…

– HES hayatınızda başka neleri değiştirdi?

Birhan: Elektrikle ilgili alet yoktu. Ailelerimizin araması için bir cep telefonumuz vardı, küçük bir güneş paneliyle şarj ediyorduk. Güneş paneli büyüdü, elektrik, bilgisayar geldi. İnternette şantiyenin fotoğraflarını dağıtıyoruz, eylem programlarına bakıyoruz, araşıyoruz. Bir mücadele var artık.

Kuş uçmaz, kervan geçmez evlerinin önünden, şimdi tozu dumana katan şantiye arabaları geçiyor, Alakır’ı hapsedecek borularla birlikte. Plan şu: Su büyük borularla aşağıya taşınıp, hız kazandırılarak dökülecek. Alakır’a kalansa kuraklık ve ölüm.

Eğer HES yapılırsa, ne yapacaksınız?

Birhan: HES değil, üç nükleer santral üst üste dikilse de bir milim kıpırdamam. Aynı ritüellerle bu yaşantıyı sonuna kadar götüreceğiz. Önemli olan buradaki yaşamın nefes alıp vermesi. Bu insanların geleceğe dair en büyük korkusu, bu yaşam tarzı. Birçok insan için rahatsızlık kaynağıyız…

Birçoğu için de umut… Açacakları dört davanın 10 milyarlık masrafı imece usulü toplanıyor. Kimi sokakta müzik yapıyor, kimi çöpteki atık kutulardan cüzdan yapıp, Alakır Özgür Akacak etiketiyle satıyor. Kimi her misafirine bir kutuya bozuk para attırıyor. Parayı elden vermek şart. Gelip Alakır’ı, neyi koruduklarını görsünler istiyor Tuğba ve Birhan. Ne dersiniz?

Haber Tarihi: 18.07.2010

 http://www.yapi.com.tr/Yazdir/Haber.aspx?HaberID=81136

http://www.dogadernegi.org/baska-bir-dunya-mumkun.aspx

%d blogcu bunu beğendi: