2B ile Ormanların Yağmalanmasına ve Satılmasına Hayır! Ormanlar “Orman Vasfını Yitirmesine” Yol Açanların, İşgalcilerinin Talanına Bırakılmıştır! Yücel ÇAĞLAR

AKP, ANAYASAYI ve ANAYASA MAHKEMESİ KARARLARINI  DA TAKMIYOR…

AKP yine “2B arazilerini” satma hazırlığı yapıyor. Bilindiği gibi, 2003 yılında da denemiş ve Anayasa değişikliği bile yapmayı göze almıştı; başaramadı. Her türlü kamusal varlığı satmayı alışkanlık edinmiş olan AKP’nin “2B arazilerini” satmaktan vazgeçmesi beklenmiyordu kuşkusuz. Deyiş yerindeyse, “eli mahkûm”; sermayeye daha kolay birikim olanakları sunulması, bu kapsamda yapsatçılara, TOKİ’ye “uygun” arazilerin sunulması gerekiyordu. Artık, ormanların içinde ve çevresi ormanlarla kaplı “2 B arazilerinden” daha uygun yerler kalmadı… Hem sonra, siyasal iktidar 2005 yılında buna kalkıştığında TOBB ve ATO Başkanları da buyurmuştu zaten. Gecikmeli de olsa şimdi bu buyruk yerine getirilecek; hem de yine Anayasaya aykırı olarak; ancak, bu kez Anayasa Mahkemesi’nin olası engellemesine de fırsat vermeden; açıkça söyleyebildikleri gibi, yine “Anayasanın arkasından dolaşarak”…  Böyleyken, çoğunluk  konuya “orman popülizmi” söylemiyle ve yaklaşımıyla yaklaşmaktan hâlâ vazgeçemedi: Siyasal iktidarın “2B arazilerini” satma çabası bir inadın, bir orman düşmanlığının, bir işbilmezliğin vb durumların bir ürünü değildir: Siyasal iktidar; kolay yoldan “sıcak para” sağlamaya, tıpkı öteki kamu varlıkları ve hizmet alanlarının özelleştirilmesi gibi sermaye birikim sürecine katkıda bulunmaya çalışmaktadır; hem de tam da genel seçimlere gidilirken… Bu son derece yalın gerçeği görülememesi, “orman popülizminde” direnilmesi ise siyasal iktidarın işini daha da kolaylaştırmaktadır.

Bu aymazlık bitsin artık !

Yücel ÇAĞLAR

ANIMSATMA…

Çok geçmedi, ama, yine de anımsatmak gerekiyor: Hem 1961 Anayasasının 1970 yılında değiştirilen 131 hem de 1982 Anayasasının 169 ve 170. maddelerinde “orman” sayılan yerlerin artık orman sayılmamasını sağlayacak yaptırımlara yer verilmiştir. Hem de, öyle sanıldığı gibi, yalnızca “vasfını yitirdiğine” karar verilen yerleri de değil, t6831 sayılı yasanın 1. maddesiyle “orman” sayılan tüm yerlerin… Dolayısıyla, 6831 sayılı Orman Kanunu’nun 2. maddesi ile 1983 yılında çıkarılan 2924 sayılı “Orman Köylülerinin Kalkınmalarının Desteklenmesi Hakkında Kanun”u da bu doğrultuda düzenlemeler yapılmıştır. Böylece, önceki yıllarda başlatılan uygulamalara yeni boyutlar kazandırılmıştır. Bu doğrultuda;

b  2924 sayılı yasanın “Tarım Alanına Dönüşmüş Yerlerin Değerlendirilmesi” başlığı altında yer verilen 11. maddesi, 1991 yılında çıkarılan 3763 sayılı yasayla değiştirilerek “orman niteliğini yitirmiştir” gerekçesiyle ormancılık düzeni dışına çıkarılan Hazine arazilerinin kadastro tutanağında kullananların, başka bir söyleyişle de işgal etmiş olanların adına gösterilebilmesi sağlanmıştır.

b  Ancak, Anayasa Mahkemesi 1993 yılında, bu düzenlemeyi Anayasanın 170. maddesine aykırı bularak iptal etmiştir.

b  Siyasal iktidar bu kez, 1995 yılında 4127 sayılı yasayı çıkararak söz konusu maddeye “31.12.1981 tarihinden itibaren orman köyü nüfusuna kayıtlı olanlar da hak sahibi sayılırlar.” eklemesini yaparak ormancılık düzeni dışında çıkarılan yerlerin yalnızca “orman köylüsü” sayılanlara satılabilmesi koşulunu getirmiştir. Böylece 536 köyde satış için gerekli işlemler yapılmış ve 6,7 bin hektar arazi “hak sahibi” sayılanlara satılmıştır.

“2B uygulamalarıyla” 2002 yılı sonuna değin 4,7 milyon dönüm alan “orman vasfını yitirmiştir” gerekçesiyle ormancılık düzeni dışına çıkarılarak bu yerlerin “orman vasfının yitirmesine” yol açanların, işgalcilerinin talanına bırakılmıştır. İlginçtir, bu uygulamalar yapılırken hemen hemen hiç kimseden en küçük bir tepki bile gelmemiştir.

b  Siyasal iktidar da bu kez 2001 yılında 4706 sayılı yasayı çıkararak söz konusu yerlerin Maliye Bakanlığı tarafından satılmasını ve bu satışların 2924 sayılı yasa doğrultusunda yapılmasını sağlamıştır.

b  Ancak, Anayasa Mahkemesi, Cumhurbaşkanı’nın başvurusu üzerine bu düzenlemeyi de 2002 yılında iptal etmiştir.

b  AKP, 2003 yılında iktidar olduğunda, elinde dilediği gibi satabileceğini sandığı 4,7 milyon dönüm arazi olduğunun ayırtına varınca gereğini yapmaya ve bu amaçla da 1982 Anayasasının 169 ve 170. maddelerini değiştirmeye kalkışmış, ancak, bu girişiminde başarılı olamamıştır.

b  Siyasal iktidar bu kez de 2009 yılında çıkardığı 5831 Sayılı “Tapu Kanunu İle Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun”la 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun yanı sıra 6831 sayılı yasanın orman kadastrosu çalışmalarıyla ilgili kimi maddelerini değiştirmiştir Bu değişiklikle; “i) Orman Kadastro Komisyonları işlevsiz hale getirilerek uzmanlığı orman olmayan kişilerin “orman” sayılmayabilecek yerleri de belirleyebilmesi, ii) kesinlemiş orman haritalarındaki yüzölçümü hatalarının düzeltilmesi iş ve işlemlerinin kadastro ekipleri tarafından yapılabilmesi, iii) orman kadastrosunun bütünüyle etkisizleştirilmesi ve işlevsizleştirilmesi, iv) “orman”  sayılan yerleri ormansızlaştırılarak “orman suçu” işlemiş kişilerin kadastro tutanağının “Beyanlar” hanesine yazılması yoluyla suç niteliğinin ortadan kaldırılması, v) yapılacak olan uygulamanın ikinci kez kadastro çalışması sayılmamasıyla “suçlu” kişilere ayrıcalık tanınması ve söz konusu arazilerin fiili kullanım durumlarına göre “ifraz ve/veya tevhidinin” yapılabilmesi olanaklı kılınmıştır.

b Ne var ki, siyasal iktidar bu düzenlemeyle yetinmemiş; 1 Ağustos 2010 tarihinde de 6009 sayılı “Gelir Vergisi Kanunu İle Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde  Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun”u yürürlüğe koyarak;

  • 2889 sayılı Devlet İhale Kanunu’nun 75. maddesini de değiştirmiştir. Bu değişiklikle; “Köy sınırları içerisinde yer alan Hazinenin özel mülkiyetinde veya Devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunan taşınmazların işgalcilerinden tahsil edilen ecri misil gelirleri”  ile uygulanmasını yeniden düzenlemiştir;
  • 4706 sayılı “Hazineye Ait Taşınmaz Malların Değerlendirilmesi ve Katma Değer Vergisi Kanunu’nda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun”un geçici 4. maddesinin ikinci fıkrası; “Bu madde kapsamında Hazine adına tescil edilen taşınmazlar, büyükşehirlerde öncelikle büyükşehir belediyelerine, büyükşehir belediyelerinin talebinin olmaması halinde ilgili belediyelere, diğer yerlerde ilgili belediyelere bedelsiz olarak devredilir.” biçiminde değiştirilmiştir.

Böylece, “2B arazilerinin, başta ” işgalcileri olmak üzere satılabilmesini kolaylaştırmak için hukuksal bir çerçevenin oluşturulmasına çalışılmıştır. Siyasal iktidar, şimdilerde yine Anayasaya aykırı olan bu kolaylıklardan yararlanma çabasına girmiştir.  Söylentilere göre de, satışlar için bu kez yalnızca yasal düzenleme yapacakmış. Acaba bu, siyasal iktidarın bir yanılgısı mı? Hiç de değil; göreceğiz…

NELER, NASIL YAPILACAKMIŞ?

“Söylentilere” göre siyasal iktidar,  “2B arazilerinin” yalnızca “satılmasına” indirgenmiş bir düzenleme hazırlığı yapıyormuş. İlgili devlet bakanının bir soru üzerine lütfedip yaptığı açıklamaya bakılırsa, genel seçimlerden önce de bu yasayı çıkaracaklarmış. Neden genel seçimlerden önce acaba ? Bu da, hiçbir yanıyla yadırgatıcı bir durum değil kuşkusuz; AKP, yukarıda sözü edilen “misyonunun” gereğini yerine getirmeye çalışıyor. Sözgelimi, basına yansıdığı kadarıyla;

b  Belediye mücavir alan sınırları içinde yapılaşma bulunan yerler (yerleşim yerleri), bina ve bahçe gibi kullanım alanlarıyla birlikte metrekare sınırlaması olmaksızın hak sahiplerine doğrudan satılabilecekmiş;

b  Belediye mücavir alan sınırı ayrımının kaldırılması, bu alanların içindeki ve dışındaki yerlerin aynı esaslara göre satılması da olanaklı kılınacakmış;

b  Tarım arazileri dışında kalan, üzerinde yapılaşma bulunan ve Maliye Bakanlığınca uygun görülen taşınmazlar, Toplu Konut İdaresi’ne (TOKİ), büyükşehir ve ilçe belediyelerine kentsel dönüşüm projeleri gerçekleştirmek üzere devredilebilecekmiş;

b  Özellikle kentleşmenin olduğu “2 B arazilerinde” devir, emlak vergisi metrekare birim değerleri üzerinden gerçekleştirilecekmiş ve bu türden devirlerde,  hak sahiplerine yeni inşa edilecek konutlardan daire verilecekmiş;

b  “2B arazilerinde” hak sahipliği için süre şartı da aranmayacakmış;

b  Taslağın ilk biçimindeki “hak sahibi kabul edilmek için kişinin söz konusu taşınmazı, kadastro çalışmasının tamamlandığı tarih itibariyle geriye dönük olarak 5 yıl kullanması” koşulu yerine şimdi kadastro kayıtlarında ‘kullanıcı’ görünenlerin hak sahibi kabul edilmesi sağlanacakmış;    

b  “2B arazilerinin” satışı ile ilgili işlemleri Maliye Bakanlığı yapacakmış;

b  “2B arazilerini” satın almak isteyen hak sahipleri, 3-6 ay içinde başvuruda bulunacakmış; ancak, bu süre Bakanlar Kurulu Kararıyla da sınırsızca uzatılabilecekmiş;

b  Satın alma başvuruları illerde defterdarlıklara, ilçelerde ise mal müdürlüklerine yapılacakmış; hak sahiplerinden, satış tutarından düşülmek üzere başvuru bedeli alınacakmış ve bu bedeller bölgeler, iller, ilçeler ve arazinin konuma göre farklılık gösterecekmiş;

b  “2B arazileri” rayiç bedelleri üzerinden satılacakmış; rayiç bedellerinin belirlenmesinde Hazine taşınmazlarının satışındaki kurallar geçerli olacakmış; bu amaçla da il ve ilçelerde oluşturulacak “Takdir Komisyonları”, satılacak “2B arazilerinin” değerlerini belirleyecekmiş;    

b  “2B arazilerinin” üzerinde çok katlı yapıların bulunması halinde, önce arsasının değeri belirlenecek, daha sonra da daire başına düşen hisse tutarı hesaplanacak ve bu durumdaki hak sahiplerine hisseli satış yapılacakmış; 

b  “2B arazilerinin” satışında Hazine taşınmazlarının satışına ilişkin ilkeler uygulanacakmış; ancak Hazine taşınmazlarının bedellerinin ödenmesindeki 2 yıllık taksit süresi, “2B arazileri” için 5 yıl olacak ve “hak sahipleri” isterlerse bedeli peşin, isterlerse yasal faiziyle 5 yıl taksitle de ödeyebilecekmiş.   

“2B arazilerinin” yersel dağılımı ile kullanım biçimleri göz önünde bulundurulduğunda bu işlemler hiç de kolay olmayacak, dahası çözümü son derece güç, kimileri de olanaksız sorunları gündeme getirebilecektir. Buna karşılık siyasal iktidara, uzantısı olan yandaş belediyelere ve büyük inşaat şirketlerine önemli ekonomik ve siyasal yararlar sağlayabilecektir.  Siyasal iktidar için hangisi daha önemli sizce?

“2B arazilerinin” yersel konumları ile kullanım biçimleri, aşağıdaki çizelgede sergilenmiştir:

 

“2B Arazilerinin” Konumu ve

Kullanım Biçimleri

Hektar %
1)Yerleşim Yeri Köy 7 035 1,5
Belde 8 514 1,8
İlçe 6 624 1,4
TOPLAM 22 273 4,7
2) Tarım Alanı sera 2 365 0,5
Narenciye 8 041 1,7
Zeytinlik, Fındıklık, Bağ, Bahçe 111 115 23,5
Otlak, Yaylak Kışlak 35 419 7,5
TOPLAM 156 940 33,2
3) Başka 294 209 62,2
GENEL TOPLAM 473 422 100,0

Kaynak: Halit Demir; “2/B -Orman Sınırları Dışına Çıkarılan Araziler Sorunu Bu Arazilerle İlgili Olarak 27.Ocak.2009 Tarihinde Yürürlüğe Giren 5831 Sayılı Kanunla Yapılan Değişiklikler Hakkında Görüş ve Öneriler” konulu sunumu, 13 Mart 2009, TBMM. Ankara

Çizelgede de görüldüğü gibi “2B arazilerinin” % 62’sinin ne durumda olduğu bilinmiyor. Bu noktada, siyasal iktidara sorulması gerekmiyor mu:

<<-Yaklaşık üç milyon dönüm “2B arazisi kimlere, nasıl satılacak?>>

Peki, bu soruyu kim soracak? Göreceğiz.

Öte yandan; yerleşme yerlerindeki “2B arazilerinin”  tüm “2B arazileri” içindeki payı yalnızca  % 4,7. Başka bir söyleyişle; “2B arazilerinin” yalnızca % 4,7’si hemen satılabilecek durumda, rantı görece olarak yüksek yerlerde bulunuyor. Buna karşılık, tarımsal amaçlarla kullanılan 156,9 bin hektar “2B arazisinin” ne kadarını “orman köylüsünün” kullandığı ise bilinmiyor. Şimdi yine siyasal iktidara sorulması gerekmiyor mu:

<<- Satışı yapılacak araziler yalnızca yerleşilmiş olan ve/veya tarım yapılan “2B arazileri” ise eğer bu satışlar, deyiş yerindeyse, “ürküttüğü kurbağaya değecek mi?>>

Bu veriler ve sorular göz önünde bulundurulduğunda “2B arazilerinin” kullanım biçimlerinin ve değerlerinin nasıl belirlendiği, nerelerinin hangi kurum ve kuruluşlar özelinde nasıl değerlendirileceği, kimlere nasıl satılacağı sorularına verilecek yanıtların önemini daha artmıyor mu?

YİNE, ANAYASAYA AYKIRI BİR ÇABA…

Siyasal iktidarın yapacağı bu düzenlemeler yine Anayasaya aykırı. Çünkü bu düzenlemelerle de;

b  1983 yılında çıkarılan 2924 sayılı “Orman Köylülerinin Kalkınmalarının Desteklenmesi Hakkında Kanunu”nun 1993 yılında Anayasa Mahkemesi’nin iptal ettiği 11. maddesi ve

b  2001 yılında çıkarılan 4706 sayılı “Hazineye Ait Taşınmaz Malların Değerlendirilmesi ve Katma Değer Vergisi Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun”un yine Anayasa Mahkemesi tarafından 2002 yılında iptal edilen 3. maddesi

ile amacı ve yöntemi aynı olan uygulamaların yapılması öngörülmektedir. Bu durumda, Anayasa Mahkemesi’nin söz konusu maddeleri iptal gerekçelerinin bu düzenlemeler için de geçerlidir. Bu gerçeğin daha kolay kavranabilmesi için Anayasanın söz konusu kararlarında dayanak olan 170. maddesi ile iptal gerekçelerinin bu bağlamda anımsanması gerekmektedir.

Bilindiği gibi, Anayasanın 170. maddesine göre;

Ormanlar içinde veya bitişiğindeki köyler halkının kalkındırılması, ormanların ve bütünlüğünün korunması bakımlarından, … 31.12.1981 tarihinden önce bilim ve fen bakımından orman niteliğini tamamen kaybetmiş yerlerin değerlendirilmesi; bilim ve fen bakımından orman olarak muhafazasında yarar görülmeyen yerlerin tespiti ve orman sınırları dışına çıkartılması; orman içindeki köyler halkının kısmen veya tamamen bu yerlere yerleştirilmesi için Devlet eliyle anılan yerlerin ihya edilerek bu halkın yararlanmasına tahsisi kanunla düzenlenir.”

Bu yaptırım şimdilerde de yürürlüktedir. Dolayısıyla, “2 B arazilerinin”, satılması değil, değerlendirilmesinde, ancak  “…Ormanlar içinde veya bitişiğindeki köyler halkının kalkındırılması, ormanların ve bütünlüğünün korunması …” amacının gözetilmesi günümüzde de anayasal bir gerekliliktir. Anayasa Mahkemesi’nin geçmişte aldığı iptal kararları ve gerekçeleri de bu kesin gerçeği açıklıkla ortaya koymaktadır.

i) Anayasa Mahkemesi’nin 2924 Sayılı Kanunu”nun 11. Maddesini İptal Gerekçesi:

2924. sayılı yasanın 11. maddesi, 12 Eylül sonrasında;

“…tarla, bağ, bahçe, meyvelik, zeytinlik, fındıklık, fıstıklık ( antepfıstığı ) gibi tarım alanları ve buralardaki yapı ve tesislerin yerleri; orman sınırları dışına çıkarıldıkları tarihteki fiili durumlarına göre ifraz edilerek, bu yerleri kullanan kişilere, rayiç bedelleri peşin veya on yıllık süre içinde ve eşit taksitle alınmak üzere, Tarım ve Orman Bakanlığınca satılır.”

biçiminde düzenlenmişti. Anayasa Mahkemesi ise 30.3.1993 gün, Esas 1992/48 ve Karar 1993/14 sayılı kararıyla maddedeki; “… kullanan kişilerin adları kadastro tutanağının beyanlar hanesinde gösterilir…” yaptırımı, “Orman köylüsü olup olmadığına bakılmaksızın bu yerlerin kullanan kişilere satışının yapılmasını sağlayan bu düzenleme Anayasanın 170. maddesine aykırıdır.”  gerekçesiyle, iptal etmiştir. Daha önce de değinildiği gibi, bu karar üzerine 1995 yılında 4127 sayılı yasa çıkarılarak söz konusu maddeye;

31.12.1981 tarihinden itibaren orman köyü nüfusuna kayıtlı olanlar da hak sahibi sayılırlar.”  ve

Rayiç bedelin belirlenerek hak sahiplerine tebliğinden itibaren hak sahiplerince bir yıl içinde satın alınmayan yerler, ihale ile hak sahipliği tanımına uygun üçüncü kişilere, birinci fıkradaki şartlarla satılır.”

eklemeleri yapılmıştır. Böylece “2B Arazilerinin” ancak “orman köylüsü” sayılanlara satılabilmesi zorunlu kılınmıştır. Ancak, bu kez de 2001 yılında 4706 sayılı yasa çıkarılarak satışların Maliye Bakanlığı tarafından yine söz konusu anayasal yaptırımlar gözetilmeden yapılmasına yönelik bir düzenleme yapılmıştır.

ii) Anayasa Mahkemesi’nin 4706 sayılı Yasanın 3. Maddesini İptal

Gerekçesi:

Anayasanın Mahkemesi 23 Ocak 2002 tarihli E: 2001/382, Karar 2002/21 sayılı kararını bu kez aşağıdaki gerekçelere dayandırmıştır:

Anayasa’nın bu emredici kuralı (170. maddedeki-YÇ) nedeniyle yasa koyucunun, bu alanların kullanıcılarına veya başkalarına, hatta orman içi köyler halkına satılmasını veya bu amaçla devredilmesini sağlayacak bir düzenleme yapması olanaklı değildir.

Anayasa’nın 169. maddesindeki orman sınırlarının daraltılmasına olanak tanınan iki halde de, orman sınırları dışına çıkarma sonucu elde edilen alanların değerlendirilmesi açısından herhangi bir ayrım yapılamayacağı, bu yerlerden yararlanmaya ilişkin düzenlemelerin, Anayasa’nın 170. maddesinde öngörülen amaca uygun yapılması gerekeceği kuşkusuzdur.

Bu nedenle, Hazine adına orman sınırları dışına çıkarılan yerlerin satışı ve bu amaçla devri olanağını getiren dava konusu kural Anayasa’nın 169. ve 170. maddelerine aykırıdır. İptali gerekir.”

 

 

Anayasa Mahkemesi’nin bu kararlarının yanı sıra Sayın Cumhurbaşkanı’nın AKP’nin 2003 yılındaki çıkardığı 4960 sayılı “Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının Bazı Maddelerinin Değiştirilmesi Hakkında Kanun“u veto gerekçesinin de bu bağlamda göz önünde bulundurulması gerekmektedir:

Yapılan yeni düzenlemeyle, orman niteliğini 31.12.1981 gününden önce yitirmiş alanların, bu duruma kasıtlı eylemleriyle neden olan kişilere satılması yolunun açılması ve işgalcilerin bu yerlerin yasal sahibi olabilmelerine olanak tanınması hukuk devleti ve adalet ilkesiyle bağdaştırılamaz.

Suç işleyerek ormandan yer elde etmiş kişi ya da kurumların bu yolla ödüllendirilmesi, ormana zarar vermeyen, yasalara ve Anayasa’ya saygılı yurttaşların Devlet’e, hukuka ve yasalara güvenini sarsacaktır.

Ayrıca, ormanlık alanların tahribine ve orman varlığının sona erdirilmesine yönelik eylemlere anayasal dayanak kazandırılması, işgale ve ormanların tahrip ve yağmasına süreklilik kazandıracaktır.

Hukuksal statü olarak orman alanı dışına çıkarılan yerlere sahip olanların ya da bu alanlara kurulacak konut ve sınai tesislerin, bu alanlara bitişik ormanlara verebilecekleri zararın nasıl önlenebileceği ise, ayrı bir sorun olarak önemini korumaktadır. “

Görüldüğü gibi, siyasal iktidarın “2B arazilerini” satmak amacıyla şimdilerde yapmaya çalıştığı düzenlemeler, geçmişte de gündeme gelmiş ancak bu doğrultudaki her düzenleme ya Anayasa Mahkemesi durdurulmuş ya da çıkarılan yasalar Sayın Cumhurbaşkanı tarafından Anayasaya aykırı bulunarak veto edilmiştir. Ama şimdi, şimdi veto edilebilecek mi?

ANCAK, ARTIK SİYASAL İKTİDAR DA “AKILLANMIŞTIR.”

“2 B arazilerin”  ne amaçla “değerlendirilebileceği”, -satılabileceği değil, “değerlendirilebileceği” ! –  Anayasa Mahkemesi’nin kararları ve Cumhurbaşkanlığı’nın veto gerekçelerinde bu denli açıklıkla ortaya konulmuşken siyasal iktidarın yeni bir girişimle gündeme gelmesi hiç de yadırganacak bir durum değildir. Siyasal iktidar da “akıllanmıştır” çünkü. Siyasal iktidar söz konusu düzenlemeleri gündeme getirirken;

b “bir gece ansızın”,  sözgelimi, konuyla hiç ilgisiz bir “…Kanunun Kimi Maddelerinin ve Bazı Kanunların Değiştirilmesi Hakkında Kanun Tasarısı…” kapsamında gündeme getirilebilecek ve TBMM’de de kabul edilebilecek yasa değişikliğinin Cumhurbaşkanı tarafından da uygun bulunup Resmi Gazete’de yayımlanacağından emindir;

b  2949 sayılı Anayasa Mahkemesi’nin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 53. maddesindeki ”İptal kararları geriye yürümez.” biçimindeki yaptırımın bilincindedir*; yaklaşık iki yıldır, deyiş yerindeyse “kapalı kapılar ardında” yaptığı, arada bir de kamuoyuna yansıtıp olası tepkileri gözlediği söz konusu düzenlemeler ola ki Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilinceye ve iptal kararının gerekçeleri yayımlanıncaya değin, yine deyiş yerindeyse “atı alıp Üsküdar’ı geçmeyi” hedeflemektedir.

Siyasal iktidar haksız da sayılmaz: “2B arazilerinin” öngörüldüğü gibi satılabilmesini olanaklı kılan yasa tasarısı TBMM’den getirildiği gibi geçer, Cumhurbaşkanı tarafından da onaylanır ve yürürlüğe girer. Ana Muhalefet Partisi Anayasa Mahkemesi’ne başvursa da karar alıncaya, alınan karar Resmi Gazete’de yayımlanıncaya değin yapılmak istenen de kolayca yapılır; bu denli açık !

“2B ARAZİLERİNİN” SATILMASINDA TEMEL AMAÇ

NE DAHA FAZLA AĞAÇLANDIRMA YAPILMASI NE DE ORMAN KÖYLÜLERİNİN” KALKINDIRILMASINI DESTEKLEMEK İÇİN KAYNAK SAĞLANMASIDIR !

Siyasal iktidar yine “takiye” yapmaya çalışıyor.  2005’ye konuyu yine kamuoyunun gündemine getirdiğinde, TOBB ve ATO Başkanları, kendilerini tutamayıp açık olarak belirtmişti. İşte birkaç örnek:

TOBB Başkanı Rifat HİSARCIKLIOĞLU:

Adam, üretim yapıyor, faturasını kesiyor, vergisini ödüyor, istihdam sağlıyor, ama bankadan kredi kullanamıyor. Çünkü işgal ettiği yer için ruhsat gösteremiyor. Teşviklerden yararlanamıyor. Şimdi bu durumdaki kişilere bu araziler rayiç bedelle satılsa üç yararlı sonucu olur: Yasadışı bir duruma hukukilik kazandırırsınız, devlet olarak gelir elde edersiniz ve önü tıkanan sanayicinin önün açarsınız” (21 Ocak 2005 tarihli Hürriyet Gazetesi).

ATO Başkanı Sinan AYGÜN;

Orman vasfını yitirmiş yerlere üç-beş katlı binalar, sanayi siteleri, fabrikalar, is merkezleri yapılmış ama hala bunlar orman olarak gözüküyor. Bunları yıkmak etik ve ekonomik açıdan da uygun değil. Bunları yıkamıyorsun, yıktıramıyorsun, bari parasını al. O konutun değeri neyse o değerden parasını tahsil et. Buraya hizmet götürmüşsün, asfaltı, elektriği, suyu her türlü imkânı var. Biz ormanları alıp, ağaçları kesin ve villa yapın demiyoruz ki. Ağaç yok, bina bitmiş, aradan 25 yıl geçmiş. 2B yasasının çıkmasını istemeyenler bunların üzerinde gayrimenkulleri, fabrikaları olanlardır. Nasıl olsa buraları aldık, yıllardır bedava oturuyoruz, diyenlerdir. Çok büyük bir kaynak yatıyor. Hükümeti bu konuda sonuna kadar destekliyoruz.” (24 Ocak, Tarihli Türkiye Gazetesi)

MÜSİAD Başkanı Ömer BOLAT:

“…2B uygulaması konusunda, is dünyası giderek bir fikir birliği içinde oldu.”   (1 Şubat 2005, www.haber7.com.).

“İş dünyası” bu denli istekli ve de destekçi olduğuna göre siyasal iktidarın “2B arazilerini” satmama, “2B arazilerini” kamu yararının gerektirdiği biçimde değerlendirme seçeneği olabilir mi?

 

 

Kısacası; siyasal iktidar “2B arazilerini” satmakta bu denli ısrarlı olmaktadır çünkü, 2003 yılında olduğu gibi şimdilerde de;

b  genel seçimler öncesinde istediği gibi kullanabileceği gelir sağlamayı,

b  özellikle de sermaye birikim sürecine yeni olanaklar sunmayı.

b  yandaş belediyelere yeni imar alanları açmayı

amaçlamaktadır. Bu gerçeği gözden kaçırmak, özellikle de siyasal iktidarın;

b  ağaçlandırma çalışmalarına kaynak bulmak,

b  “orman köylülerinin” kalkındırılmasına destek sağlamak,

b  işgalcilerin bedava yaralanmalarını ortadan kaldırmak

vb gerekçelerine inanmak büyük bir yanılgıdır.

SİYASAL İKTİDAR İŞİN KOLAYINA KAÇIYOR…

Siyasal iktidar:

b  Dünyada başka hiçbir uygulama örneği görülmeyecek “2B uygulamasını” hem gereksiz hem de olanaksız kılacak anayasal ve yasal düzenlemeler yapmıyor,

b  “2B arazilerinin” kamu yararına değerlendirilmesini –bir kez daha yineliyorum; “satılmasını” değil, “değerlendirilmesini” !– sağlayacak çabalara girmiyor,

b  “orman” sayılacak yerlerin sınırlarının belirlenmesi, tapuya tescil edilmesi çalışmalarını gerektiğince hızlandırmıyor; mülkiyet sorunlarını çözümlemiyor,

b  orman” sayılacak yerlerin sınırlarını belirleme çalışmalarının ormancılık bilgisi ve tekniğinin gereklerine göre yapılabilmesini olanaklı kılabilecek hukuksal ve kurumsal düzenlemeleri yapmıyor;

b  ilgili bilim ve araştırma kuruluşları, Anayasanın 135. maddesinde sözü elden Kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ile hiçbir biçimde işbirliği yapmıyor.

Bu, çok beklendik bir tutum kuşkusuz: Siyasal iktidar öteki kamusal varlıklar gibi 6831 sayılı Orman Kanunu’nun 2. maddesinin “B” bendi uyarınca artık “orman” sayılmayan yerleri yalnızca satmayı düşünüyor çünkü; yalnızca satmayı…

PEKİ, NE YAPILMALI ?

Evet, siyasal iktidar tam bir tüccar “ketumluğu” ve keyfiliği içinde hareket etmektedir. Ancak, TBMM’nin Anayasanın 33. maddesinde açıklanan “bilgi edinme yollarının” gerektiği gibi kullanılmasıyla, kitle iletişim araçlarının ve demokratik kitle örgütlerinin çabalarıyla siyasal iktidarın bu “ketumluğu”, keyfiliği aşılabilir; aşılması gerekmektedir. Bu bağlamda ayrıntılı olarak açıklanması zorunlu 3 soru vardır:

 

 

 

“2B arazileri”;

1)   şimdiki kullanım biçimleri, kullanım ve değişim değerleri kimler tarafından ve nasıl belirlenmiştir;

2)   en uygun kullanım biçimlerinin ne olması gerektiği yersel olarak belirlenmeden, böylesi bir belirlemeye dayalı kullanım planlaması yapılmadan kamu yararına nasıl değerlendirilebilecektir;

3)   değerlendirilmesine yönelik karar ve uygulama süreçlerine Orman, Orman-Köy İlişkileri, Ağaçlandırma ve Erozyon Kontrolü Genel Müdürlükleri ile Anayasanın 135. maddesinde sözü elden Kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları nasıl katılabileceklerdir?

Bu zorunluluk yerine getirilmediğinde yapılabilecek olanlar, deyiş yerindeyse “gölge boksu” olmaktan öteye geçemeyecektir.

Öte yanda, “başka ne yapılmalıdır?” sorusu ise şöylece yanıtlanabilir:

1)   Orman kadastrosu çalışmaları ve dolayısıyla da daha önce “orman sınırları dışına çıkarılan yerlerin” değerlendirilmesi ve bu kapsamda da satılması ile ilgili iş ve işlemler, aşağıda 2 ve 3. bentlerde açıklanan gerekler yerine getirilinceye değin durdurulmalıdır.

2)   6831 sayılı Orman Kanunu’nun 2, 7-11. maddeleri değiştirilmelidir. Bu kapsamda;

a)  2. maddeyle herhangi bir yer için  “orman sınırları dışına çıkarma” kararının verilebilmesi için;

  • · “su ve toprak rejimine zarar vermeme”,
  • · “orman bütünlüğünü bozmama”,
  • · “çevresindeki orman ekosistemlerinin tüm öğeleriyle kendisini yenileyebilme gücüne zarar vermeme” ve
  • · “ormancılık çalışmalarının etkenlik, verimlilik ve kârlılık düzeylerini düşürmeme”

koşullarının eş zamanlı olarak aranması sağlanmalı; yerleşme yerine dönüşmüşlerin dışındaki “2B arazileri” bu koşulları sağlayıp sağlamadığı belirlenmeli; sağlamayan yerler yeniden “orman” sayılan yerler kapsamına alınmalıdır.

b)   6831 sayılı Orman Kanunu’nun 7. maddesi, orman kadastrosu üye bileşimi; “ormancılık bilimi ve tekniğinin gereklerinin yerine getirilebilecek” biçimde düzenlenmelidir.

c)    6831 sayılı Orman Kanunu’nun 8-11. maddeleri; “orman sınırları dışına çıkarma” kararlarına, yerel orman işletme müdürlükleri ile TMMOB Orman Mühendisleri Odası başta olmak üzere ilgili öteki sivil toplum kuruluşlarının itiraz edebilme olanağı getirilmelidir.

3)   3402 sayılı Kadastro Kanunu’yla görevlendirilen kadastro ekiplerinin “orman kadastrosu yapabilme” olanağı kaldırılmalıdır.

4)   Orman sınırlarını belirleme ve tapuya tescil çalışmaları beş yıldan daha kısa bir süre içinde bitirilmelidir.

5)   Orman kadastrosu ve tescil çalışmaları bitirildikten sonra Anayasanın “orman olarak muhafazasında yarar görülmeyen yerler…” ile “…tarihinden önce orman niteliğini tam olarak yitirmiş…yerlerin” orman sınırları dışına çıkarılmasına olanak veren hükümleri ile 6831 sayılı Orman Kanunun 2. maddesi ve ilgili Yönetmelik tümüyle yürürlükten kaldırılmalıdır.

6)   Orman kadastrosu çalışmaları sırasında herhangi bir nedenle “orman sınırları dışına çıkarılan” yerlerden “şehir, kasaba ve köy yapılarının toplu olarak” bulunduğu yerler, bu tür eylemleri caydırıcı düzenlemelerle değerlendirilmeli; h “su ve toprak rejimine zarar vermeyen”, h “orman bütünlüğünü bozmayan”, h “çevresindeki orman ekosistemlerinin tüm öğeleriyle kendisini yenileyebilme gücüne zarar vermeyen” ve h “ormancılık çalışmalarının etkenlik, verimlilik ve kârlılık düzeylerini düşürmeyen” tarım ve hayvancılık yapılmakta olan yerlerin ise, Anayasamızın 170. maddesinde öngörüldüğü gibi, devlet eliyle imar ve ıslah edildikten sonra arazi kullanım planlarına uygun olarak “orman içi köylülerinin” kısmen veya tamamen yerleştirilmesine tahsis edilmesi sağlanmalıdır.

***

 

 

 

SONUÇ

Evet, siyasal iktidar tam bir tüccar “ketumluğu” ve keyfiliği içinde hareket etmektedir. Ancak, TBMM’nin Anayasanın 33. maddesinde açıklanan “bilgi edinme yollarının” gerektiği gibi kullanılmasıyla, kitle iletişim araçlarının ve demokratik kitle örgütlerinin çabalarıyla siyasal iktidarın bu “ketumluğu”, keyfiliği aşılabilir; aşılması gerekmektedir. Bu bağlamda ayrıntılı olarak açıklanması zorunlu 3 soru vardır: “2B arazileri”;

  1. şimdiki kullanım biçimleri, kullanım ve değişim değerleri kimler tarafından ve nasıl belirlenmiştir;
  2. en uygun kullanım biçimlerinin ne olması gerektiği yersel olarak belirlenmeden, böylesi bir belirlemeye dayalı kullanım planlaması yapılmadan kamu yararına nasıl değerlendirilebilecektir;
  3. değerlendirilmesine yönelik karar ve uygulama süreçlerine Orman, Orman-Köy İlişkileri, Ağaçlandırma ve Erozyon Kontrolü Genel Müdürlükleri ile Anayasanın 135. maddesinde sözü elden Kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları nasıl katılabileceklerdir?

 

1982 Anayasasının 169 ve 170. Maddelerinde “orman vasfını” yitirdiğine karar verilen yerlerin artık orman sayılmamasını sağlayacak yaptırımlar değiştirilmedikçe,

yapılabilecek olanlar, deyiş yerindeyse “gölge boksu” olmaktan öteye geçemeyecektir.


* Nasıl olmayabilir ki; “büyük” anayasa bilgini Burhan Kuzu İÜ Hukuk Fakültesi’nde Anayasa Hukuku Anabilim Dalı Öğretim Üyesi iken “Anayasa Mahkemesinin İptal Kararlarının Geriye Yürümezliği Sorunu” başlıklı incelemeler yayımlamıştır.


Borusan ile Bazı Medyanın 25 Kasım HES Eylemine Yönelik Dezenformasyon Haberleri hk.

25 Kasım akşamı Borusan’ın Çoruh Aksu Vadisinde yürütmekte olduğu HES katliam projeleri Çoruh Aksu Vadisi Koruma Platformu ile yaşam savunucuları tarafından protesto edildi. Basın açıklamasının ardından Direnişin Ritimleri ve tulum eşliğinde eyleme devam eden aktivistler polis müdahalesi ile karşılaştı. Yaşanan olayların bazı medyada  “bilinçsiz çevreciler konser bastı” şeklinde yansıtılması üzerine Coruh Aksu vadisi Koruma Platformu bir açıklama geçti.

 

Kamuoyuna Duyurulur

25 Kasım akşamı Borusan’ın Çoruh Aksu Vadisinde yürütmekte olduğu HES katliam projelerini Çoruh Aksu Vadisi Koruma Platformu olarak bir kez daha protesto ettik. (Dün okunan basın açıklaması ektedir.)

Eylem sonrasında, Sanatı, katlettikleri Aksu Vadisi ile besleyen Borusan eylemimizi ve bizleri sanat düşmanı olarak yansıtmaya çalışmıştır. Oysaki eylem, sanata veya muzisyenlere degil Borusan’ın sanatı besleyen insana ve doğaya olan yıkımına karşı bir eylemdir. Bizler bütün bu sanata olan desteğin yıkımla, canlıların, derelerin, vadilerin, KULTURLERIN YOK EDILMESIYLE elde edildiğini dile getiriyoruz… Amacımız Aksu’nun sesini doğanın, isyanın ritimleri ile duyurmaktır… 

Lütfi Kırdar önündeki eylemde konser girişleri bittikten sonra, yaptıkları müziğe kapı önünde devam etmek isteyen Direnişin Ritimleri grubuna polis aniden müdahale etmiş; yere düşen bir kadın arkadaşımız hem de Kadına karşı Şiddete hayır Günü’nde tekmelenmiştir. Bunun üstüne oluşan tepkilerle arbede yaşanmış ve daha bir çok arkadaşımıza şiddet uygulanmıştır.

Bu durum Borusan’ın ticari ilişkide olduğu bazı büyük medya kuruluşları tarafından “bilinçsiz çevreciler konser bastı” şeklinde haberleştirilerek saptırılmaya çalışılmış; gerçekleri yazmak yerine Borusan şakşakçılığı yapılmıştır…

Ortada konser basmak gibi bir durum olmadığı, görüntülerden de apaçık ortadadır. İçeri girmek gibi bir teşebbüs olmamış, yalnızca eyleme kapının tam önünde devam edilmek istenmiş ve özel güvenlik ile polisin yarattığı gerginlik sonucu itişme yaşanmıştır.

Bazı basın kuruluşları ise basın açıklamamıza ve gerçekte yaşananlara neredeyse hiç yer vermeyerek yaptıkları haberlerde, Borusan’ın gerçekleri yansıtmayan açıklamalarına ise tam yer vermiştir.

Borusan eylem sırası ve sonrasında medya ve kamuoyuna “şeffaflık ilkesi gereği açmış olduğu” iyienerji.net sitesini paylaşmış, yaptıkları bildirilerle her şeyin güllük gülistanlık olduğu görüntüsünü vermeye çalışmıştır.

Borusan sitesinde Aksu vadisinin birkaç fotoğrafını yayınlayarak herkesi aptal yerine koymaya çalışmaktadır. Bu fotoğraflar arasında neden ağaçları keserlerken, borularla kimyasal atıklarını derelere akıtırken, çimento akan dereler kırmızı benekli alabalık cesetleriyle doluyken ve diğer canlılarin yasam alanlari yok edilirken, ya da kepçelerle mezarlara girerkenki görüntüleri yoktur? Borusan’ın şeffaflığı oturdukları yerden bilmezden, görmezden gelmekten ibarettik. Basını ve kamuoyunu açıkça kandırmaya, yanlış yönlendirmeye çalışan Borusan’ın ta kendisidir.

Borusan’ın dezenformasyon kampanyası kapsamında kendi kurumsal sitesinde Aksu’nun mazide kalan cennet fotoğraflarını kullanması ise pek isabetli olmuştur; böylelikle katliamlarının boyutu daha çarpıcı şekilde ortaya çıkmaktadır. Aksu’dan güncel fotoğraflarını görebilmek için   http://www.facebook.com/coruhaksuvadisi adresini ziyaret edebilirsiniz.

Hidroelektrik santraller konusunda gerçeği bir kez daha tekrar ediyoruz: 

Pompalanan tüketim çılgınlığının karşılamak için enerji bahanesiyle  Türkiye’nin her yerindeki akarsular, doğayı yok etme pahasına kâr peşinde koşanların yoğun saldırısı altındadır. 2000’e yakın HES projesiyle, sularımızın kullanım hakkı şirketlere devrediliyor, yatağında özgürce akan su bırakılmıyor ve sular tünellere hapsedilerek ekosistemler yok ediliyor. Sularımız şirketlere satılıyor, tarımın doğduğu Anadolu topraklarında doğa, tarım, köylülük, kültürler yok ediliyor, Anadolu insansızlaştırılıyor, yaşam alanları yok edilen bu insanlar göç etmek zorunda bırakılarak, şehirlerde tüketici ve şirketlerin kölesi haline getiriliyor.

Borusan da bu yağmadan pay kapmaya çalışan bir akbaba edasıyla 2007’de enerji şirketlerini kurmuş, yukarda  açıklanan düzenle HES lisanslarını kapmış, sonra da bunları “yatırım” diye göstererek şirket hisselerini Alman Energie Baden-Württemberg AG şirketine satarak “pek karlı bir operasyon” yaptığı hayaline kapılmıştır. Alman ortaklarına kurdurdukları hayalleri de yıkacağımız için peşinen özür dileriz (!)…

Borusan’ın dezenformasyon kampanyalarının ise yanıtsız kalacağı düşünülmesin. Yalanları tüm açıklığıyla ifşa eden ayrıntılı rapor çok yakında açıklanacaktır.

Çoruh Aksu Vadisi Koruma Platformu

http://www.facebook.com/CoruhAksuVadisi/

aksuvadisi@gmail.com 

 

BASIN BİLDİRİSİ – 25 KASIM 2010

Değerli basın mensupları ve yaşam savunucuları,

Çoruh Aksu Vadisini topyekûn yok etmeye girişen, bu yok edişe yasal ve vicdani kılıf arayan Borusan’ı ifşa etmek için bir kez daha biraya geldik.  Ey Basın Mensupları, Ey Sanatseverler, Ey Duyarlı İnsanlar! Çoruh Aksu Vadisi’ni tanıyınız! Bizleri var eden Anadolu’nun çığlığına kulak veriniz! Sanat sevginizin Anadolu’nun katline kılıf edilmesine izin vermeyiniz! Kar hırsıyla Anadolu’yu geri dönüşsüz bir yıkıma sürükleyen bu doğanın yok edicileri kanlı ellerini sözde kültür sanat etkinlikleriyle yıkayabileceklerini zannediyor! Bu oyuna alet olmayınız!

Borusan’ın, geçen haftalarda yayınladığı ve çok değerli yaşam savunucularını ve biz vadi halkını hedef alan açıklamasını esefle kınıyoruz!. Borusan; yok edilmeye karşı ortaya koyduğumuz tabii tavrımızı, gösterilen özenden bihaber ve yanlış yönlendirilmiş olmakla açıklamaya çalışarak, adeta incitmeden öldürmekte olduklarını itiraf etmiştir. Kendilerini; çevreye, kültüre ve sanata değer veren, destek veren bir kuruluş olarak tanımlamaları, naturası sağlam olanların bile midesini bulandırmıştır. Yaptıkları açıklamalar ile yalan ve çarpıtmalarını açıkça zikrederek, nasıl bir çelişki içerisinde olduklarını sergilemişlerdir. Böyle bir durumda, yüzlerinde kan dolaşımı devam eden herkesin yüzünün kızarması gerektiğine inanıyoruz.

Değerli basın mensupları; bu doğa harikası vadinin hayat kaynağı, can suyu; HES yapımı gerekçesiyle, gözünü para hırsı bürüyenlere, bir yerlere çıkabilmek için halkın sırtına basarak, halkı ezerek, çevreyi yaban hayatını hiçe sayarak yok edenlere, sözde topluma katkı yapan, sanatın ve doğanın dostu bilinen, köy projeleri olan Borusan’a peşkeş çekilmiştir.

Kendi söylevleri ile taraftarlarına tavsiye ve öneri sunarken çırpınan, çırpındıkça battığının farkına varmayıp suçüstü yakalanışına şahit olduğumuz Borusan’ın yıkımları acımasızca devam etmektedir.

Borusan idea ediyor, ağaç kesmedik, balık öldürmedik, mezarlardaki kemikleri kepçelerle çıkarmadık diyor. Hadi oradan…

Yayınladıkları raporda Vadide şu ana kadar 240 adet ağaç kesildiği ve buna karşılık Orman Bakanlığına binlerce ağaç dikimi taahhüt edildiği ifade etmişler. Madem ağaç kesmediniz neden orman bakanlığına binlerce ağaç parası verdiniz? Hâlbuki sayısını bilemediğiz kadar sadece ceviz ve fındık ağaçları yok edilmiştir. Kaba bir hesapla 10.000 in üzerinde yetişkin ağaç kesilmiştir.

İş makinelerinin rahat geçebilmesi için mezar duvarlarını yıkan, çıkan kemiklerin üstünü örtmeye çalışan sizler değil miydiniz?

Geçen hafta yine onlarca balık öldü, tünel çalışmaları sırasında derenin günlerce gri aktığını ve binlerce balığın ters dönerek Çoruh’a doğru sürüklendiklerine vadide bulunan herkes defalarca şahit olmuştur.

Bu sular, yeşil deyince parayı hatırlayanlar için belki boşa akıyor olabilir ama bu vadileri yurt edinenler için bu suyun bir damlası dahi boşa akmamaktadır.

Su boşa akar demek doğanın varoluşuna hakarettir. Böyle lümpen söylemlerle, sözde enerji gerekçesiyle Türkiye’nin her yerindeki akarsular, doğayı yok etme pahasına kâr peşinde koşanların saldırısı altındadır. 2000’e yakın HES projesiyle, sularımızın kullanım hakkı şirketlere devrediliyor, sular tünellere hapsediliyor, yatağında akan su bırakılmıyor. Anadolu dünyanın en önemli doğal kaynağı haline gelen suların paylaşım savaşlarının sahnesi edilmiştir. Sularımız şirketlere satılıyor, tarımın doğduğu topraklarda doğa, tarım, köylülük yok ediliyor… Kendileri de HES patronu olan büyük medya kuruluşları, büyük reklam veren olan HES şirketlerini ürkütmek istemeyen medya kuruluşları sistematik sansür uyguluyor. Bizler mankafa edici magazin bombardımana tutulurken topraklarımız ayaklarımızın altından çekiliyor, ortak ruhumuzun kalesi Anadolu yok ediliyor!

Hükümet son olarak sözde Tabiatı Koruma Kanunu tasarısını meclise sundu: Bu yasa tasarısı tüm doğal sitleri otomatik olarak kaldırıp, korunan alan yada değil, tüm yasam alanlarımızı sermayeye sınırsız sunmak üzerine kurgulanmıştır. Mevcut durumda bile sit alanlarının yok edilmesine yönelik “projeler” devam ederken bu çıkartılmak istenen “yasa” ile Türkiye’nin dereleri vadileri ovaları, kültürel varlıkları ve tarihi  “rant” uğruna “yasal” olarak yok edilecek ve çevreciler yaşam savunucuları yasadışı ilan edilecek. Uyanın artık!

Aksu Vadisi ve halkı adına sizlerden açık kalplilikle beklentimiz şudur: Biz bu projenin A dan Z ye yanlış olduğunu, kamu yararının yapılmasında değil, yapılmamasında olduğunu biliyoruz. Bizim ve vadide yaşayan diğer tüm canlıların, yani bitki ve hayvan varlığının hayat kaynağını oluşturan suyun alınmasıyla bu varlıkların tümünün yok olacağına, bölgede onarılamaz sosyal ve çevresel felaketlere neden yadsınamaz bir gerçektir. Aksu Vadisi haklı davasından asla vazgeçmeyecek, sonuna kadar yaşam alanlarını savunmayı sürdürecektir. Katil Borusan Aksu’da yaptığı yıkımı son taşına kadar telafi etmeden bu isyanı durduramaz, vadinin gerçek sahipleriyle uzlaşamaz! Sizleri de Borusan’ın gerçek yüzünü görmeye, topraklarımıza sahip çıkmaya davet ediyoruz.

Katil Borusan Aksu’dan Defol!

Çoruh Aksu Vadisi Koruma Platformu

http://www.facebook.com/CoruhAksuVadisi/

aksuvadisi@gmail.com 

 

Bir Coruh Aksuludan…

“Arkadaşlar bunlar bize çok çektirdiler…

Aksu’yu delik deşik etmeleri yetmedi… Kevgiri bilir misiniz? Kevgire çevirdiler…

Yolu genişletiyoruz diye mezarlıkları altüst ettiler,

Kemikleri toplayıp dolgu malzemesi olarak kullandılar…

Köylünün bağı, bahçesi, mahsulu balçıkla sıvandı.

Suyla taşınan tünel inşaatı atıkları tarım yapılan tarla zeminlerinde kalın beton tabakaları oluşturdu.

Mahsul daha ışığı göremeden kurudu…

Tünellerden çıkan kimyasal atıkları borularla Aksu çayına akıttılar, Aksunun tam kalbine…

Uyardık, tepki gösterdik. Balıklar zehirlenecek dedik, zehirlenip öldüler…

Taş kırma makinesinin olduğu dönemde gökyüzü tozdan görünmüyordu,

Nisanda çamur yağdı tepemize…

Tünelden çıkardıkları hafriyatı vadi tabanına boşalttıkları gibi

asırlık ceviz ağaçları kepçelerle köklediler…

İnsaat artık bitmek üzere ama BORUSAN kabusu bir türlü bitmek bilmiyor…

Şimdi de yüksek gerilim ile cebeleşiyoruz. Başımıza gerilim ağını örmeye başladılar bile…

Biliyor musunuz Aksu’da çocuklar dinamit sesleri altında, kafalarında kaskla okula gidiyorlar…”

 

Yaban Hayatı Geliştirme Sahası olduğu için “Kamp yapanların ve vadi halkının yüksek sesle müzik dinlemesinin bile yasak olduğu”, zengin bir biyocesitlilige sahip bir sit alanı ve dünya ölçeğinde korunması gereken 305 Önemli Doğa Alanı’ndan (ÖDA) biri olan Coruh Aksu Vadisi, Çevre ve Orman Bakanlığının, yerel halkin doğa hakkını ve yasaları ihlal ederek 49 yıllıgina sattigi “Sanatın ve Çevrenin Dostu” oldugunu iddia eden BORUSAN tarafından dereleri ve tum canlilariyla birlikte yok ediliyor… 

Patlatilan dinamitlerle HES (Hidro elektrik santral) tünellerinden çıkan on binlerce ton moloz dere yatağına döküldü. Bu molozla önce dere yatağında herkesin ortak kullanımındaki ceviz, meyve ağaçları, meralar ve canlı yaşamı son buldu. Bunu kırmızı benekli alabalıkların ölümü izledi. Yasadışı yürüyen bu inşaatlar bitmedikçe sıra diğer canlılara ve bize gelecek. Santraller bittiğinde suyumuz yatağından özgürce akmak yerine kilometrelerce uzunluğundaki tünellerle başka yerlere taşınacak. HES’in 15-20 senelik ömrü bittiginde ise derelerden geriye bataklik kalacak. Bu da buradaki insan yaşamıyla birlikte boz ayıdan vaşağa, yaban horozundan dağ keçisine diğer tüm canlıların da yok olması anlamına geliyor…

Yaşam alanlarının yok edilmesine karşı Çoruh Aksu Vadisi köylüleri uzun süredir örnek gösterilecek bir mücadele veriyor. Coğrafyanın her bir yanına dağılmış Aksu’lular yaşam alanlarını savunmak için doğdukları vadiye akın ediyor, yapılması planlanan HES talanına karşı direniş gösteriyor…

Aksu vadisini yerle bir eden BORUSAN sanata verdiği sözde önemi ne yazık ki YAŞAMA vermiyor. Suyumuzu, toprağımızı canlı yaşamını yok etmekte bir an olsun tereddüt etmiyor. Gitmeli ve görmelisiniz! Aksu Vadisinin ağaçları, çoşkun Çoruh ve kırmızı benekli alabalık can çekişiyor. BORUSAN Aksu Vadisindeki talanını aralıksız sürdürmeye devam ediyor…

 

 

Trabzon Araklı’da HES Karşıtları Yaşam Alanlarını Savunma Çağrısı Yaptı: “Irmaklarımız özgürlüğün haykırışlı ve yiğit simgeleridir!”

Trabzon Kizirnoslular, köylerinde yapımı süren HES inşaatı yanında eylem yaparak “Irmaklarımız özgürlüğün simgeleridir; alternatifler varken bu katliam projelerine ağırlık verilmesi anlaşılmaz” dedi; yaşam alanlarını savunma çağrısı yaptı.

Trabzon’un Araklı ilçesine bağlı Kizirnos (Kayacık) köyünde yapımı süren hidroelektrik santral (HES) projesini, santral yapımına karşı çıkan köylüler protesto etti. Köydeki santral inşaatının yanında toplanan Kayacık Köyü Dayanışma Platformu “HES Projelerine Hayır” dedi ve bir basın açıklaması yaptı.

Platform adına bildiriyi okuyan Deniz Çeliktaş konuşmasına “Gönül isterdi ki burada doğa adına güzel şeylerin anlatıldığı bir toplantı gerçekleştirelim ama maalesef bunun tam tersini yaşıyoruz” diyerek başladı.

Çeliktaş, suyun yaşamın anlamı ve özü olduğunu, insan vücudunun suya duyduğu ihtiyaç gibi doğanın da suya ihtiyaç duyduğunu ve suyun dünyanın varlık sebebi olduğunu söyledi; “Özgürlük tutkunu bir insanı zincirlerle, kelepçelerle tutsak etmek o insan için ne denli zor bir esaret hali ise, derelerimiz için HES projeleri de aynıdır. Irmaklarımız özgürlüğün haykırışlı simgeleridir” dedi.

“Keşke dememek için bugün harekete geçelim”

“Onlarca alternatif kaynak varken bu katliam projelerine verilen ağırlığın anlaşılması zordur. Ülke genelindeki HES projelerinin ekonomiye olan yararının yok denecek kadar az olduğu bilinmektedir” diye devam eden Çeliktaş, şunları ekledi:

“Biliyoruz, insanımız duyarsız ve vicdansız olamaz. Yeter ki birilerinin baskısı altında kalmadan fikirlerini özgürce ifade edebilsinler.”

“Atalarımızın yaşadığı bu toprakları, yaylaları, dereleri, çimenleri sattırmayalım; bizleri boğazlamalarına izin vermeyelim. İki üç sene sonra keşke dememek için bugünden harekete geçelim.”

“Son ırmak kuruduğunda…”

Çeliktaş yaşam alanlarını “ne pahasına olursa olsun” son ana kadar savunacaklarını ifade ederek, sözlerini şu alıntıyla bitirdi: “Son ırmak kuruduğunda, son ağaç yok olduğunda ve son balık öldüğünde, beyaz adam anlayacak paranın yenmeyen bir şey olduğunu.”

Kayacık Köyü Dayanışma Platformu Basın Bildirisi

Değerli kizirnos halkı,değerli misafirler ve değerli basın mensupları. Gönül isterdi ki bu gün burada doğa adını güzel şeylerin anlatıldığı güzel bir ortamda güzel bir toplantı gerçekleştirelim ama maalesef bunun tam tersini yaşamaktayız.

Su, hayatın tanımı, anlamı ve özüdür. Bir damlacık su da bile binbir türlü nimet ve hikmet gizlidir.Su,bütün dinlerce kutsanmıştır ve su, insan oğlunun şifa kaynağı olmuştur hep.yani sular dünyamızın varlık sebebidir. Uzayda dahi yaşam belirtisi adına araştırma yapılırken ilk önce su ve oksijen araştırması yapıldığı, suyun ne kadar yaşamsal bir önem taşıdığının en basit örneğidir. İnsan vücudu suya ne kadar gereksinim duyuyorsa, doğada yaşayan canlılarda suya o kadar gereksinim duymaktadır. Ama biz bu gereksinimlere cevap vermek yerine kendi çıkarlarımız için doğal yaşamı katlediyor ve onca varlığın katilleri oluyoruz. Sularımızı susturur ve küstürürsek, doğaya ve doğal değerlere ihanette bulunmuş oluruz.Doğayla zıtlaşarak, boğuşarak hiçbir olumlu neticeye varamayız. Unutmayalım ki, doğanın, kendisinden zorla aldığımız değerlerini, bir gün tekrar geri alacaktır.


Düşünün ki, özgürlük tutkunu bir insanı zincirlerle, prangalarla ve kelepçelerle tutsak ediyorlar.İşte bu durum, o insan için nedenli zor ve beter bir esaret hali ise,derelerimiz için o hes projeleride aynıdır. Çünkü ırmaklarımız özgürlüğün haykırışlı ve yiğit simgeleridir. Ama maalesef yiğitçe ve özgürce akan derelerimiz, sırtından kalleşçe hançerlenerek satılmıştır. Su savaşlarının gündeme geldiği bu dönemde, sularımızı gözümüz gibi korumalıydık.

Elbette ki enerjisiz yaşanılamayacağını bizlerde biliyoruz,enerji üretilecektir, üretilmelidir ama elektrik üretilecek onca alternatif kaynaklar varken,bu hes projesi denilen katliam projelerine bu kadar ağırlık verilmesi anlaşılması zor bir durumdur. Kaldı ki ülke genelinde yapılan hes projelerinin ülke ekonomisine olan yararı, yok denecek kadar az olduğu iyi bilinmektedir. Bizim isteğimiz, insanlarımızın ellerini vijdanlarına koyarak gördüklerini ve yaşadıklarını bir nebze olsun düşünmeleridir. Biz inanıyoruz ki, bizim insanımız duyarsız ve vijdansız olamaz. Yeter ki birilerinin baskısı altında kalmadan bireysel düşünerek fikirlerini özgürce ifade edebilsinler. Bakınız, şu anda bulunduğumuz alan bundan yaklaşık kırk sene önce çam ağaçlarıyla kaplıydı. Öyle ki, bu dağlarda ağaçsız bir metre kare alan görülmesi imkansızın ötesindeydi. Ama aynı zihniyet bu gün olduğu gibi kırk sene önce de vardı ve bu güzelim doğa harikası ormanlarımız vahşice katledildi ve bu dağlar bu hale geldi.peki Şimdi biz yeni kuşaklar, bu orman katliamını yapanlara, bu mirası bize ulaştırmayanlara ne demeliyiz.

Hiç kuşku yok ki, zaman hızla akacak ve gelecek zamanlarda da, birileri hak ettikleri anlamda anılacaklardır.

Değerli dostlar, atalarımızın yaşadığı bu toprakları,bu yaylaları, bu dereleri,bu çimenleri, kısacası bu cennet vatanı sattırmalayım, bizleri boğazlamalarına izin vermeyelim. Unutmayalım ki giden geri gelmez, iki üç sene sonra keşke dememek için bu günden harekete geçelim, uyuyanlardan ve uyutulanlardan olmayalım. Sözlerimi bitirmeden önce kararlılıkla belirtmek isterimki, derelerimizi, yaylalarımızı, geyiklerimizi, balıklarımızı, kısacası yaşam alanımızı ne pahasına olursa olsun son ana kadar savunmaya devam edeceğiz,bu uğurda her türlü bedeli ödeyeceğimizden hiç kimsenin kuşkusu olmasın.

Kayacık köyü dayanışma platformu olarak burada bulunan herkese şükranlarımızı sunuyor ve konuşmamı şu cümleyle bitirmek istıyorum, son ırmak kuruduğunda, son ağaç yok olduğunda ve son balık öldüğünde, beyaz adam anlayacak paranın yenmeyen bir şey olduğunu.

HES PROJELERİNE HAYIR …

Kayacık Köyü Dayanışma Platformu


Bağdat Caddesi’nden dağa kaçtılar, 6 yılda bir defa para harcadılar

Tuğba ve Birhan… Biri 75, diğeri 74 İstanbul doğumlu iki genç… Caddebostan’da arkadaşlarına arabalarla “caka” satan bir gençlik içinde büyüdüler. Tüketim toplumunun sıradan bireyleriyken, 6 yıl önce hayatlarını değiştirmeye karar verip Antalya’da dağbaşına yerleştiler… Bağdat Caddesi’ndeki hayatlarını bırakıp dağda doğal yaşamı seçtiler…

6 yıl susuz, elektriksiz ve parasız yaşadılar. Rastalı saçlarıyla onları ilk gördüklerinde “satanist” ve “altın avcısı” sanan köylülere, kısa sürede samimiyetleriyle kendilerini kabul ettirdiler. Antalya Alakır Vadisi’nde huzurlu bir yaşamları vardı, ta ki en yakın köye 7 km uzaktaki bakir yaşamlarını tehdit eden HES’lerin inşaatı başlayana kadar… İşte 12 metrekarelik bir kızılderili çadırında HES’lere tek başlarına “sanatla” direnen Modern Robinson’lar…

Burası Alakır Vadisi… Antalya merkezden 60 km uzakta, engebeli dağ yollarıyla ancak 2 saatte ulaşılabilen gizli bir cennet… Vadinin içinden geçen Alakır Çayı, Antalya’nın narenciye ve sebze bahçesi olarak bilinen Kumluca ve Finike Ovaları’nı suluyor. Şimdilerde inşaatı süren Hidro Elektrik Santrali (HES) sebebiyle devrilen asırlık kızılçamlar, kesilen ağaçlar yüzünden “çevre katliamının” yaşandığı vadinin, iki “İstanbullu” doğa bekçisi var: 36 yaşındaki Birhan Erkutlu ve 35 yaşındaki Tuğba Günal… 6 yıl önce şehirdeki hayatlarını arkada bırakıp dağ başında kendi ürettikleri kadar tüketecekleri bir hayat için yola çıktılar. Ve şimdi bambaşka bir hayat sürüyorlar…

Tuğba, İstanbul Caddebostan’da doğup büyüdü. Birhan’la yolu lisede kesişti. Her ikisi de doğayla birlikte çıktıkları okul gezilerinde tanıştı. Zamanla arkadaşlıkları ilerledi, doğaya birlikte gitmeye ve yeni şeyler keşfetmeye başladılar. Bu arada üniversiteye girdiler. Tuğba Marmara İktisat bölümünü bitirdi, Birhan ise Yıldız Teknik’te İnşaat Mühendisliği okudu. 23-24 yaşlarında ailelerinden izin alarak tek başlarına Hindistan’a gittiler… Otobüsle, otostopla, dolaşa dolaşa vardıkları Hindistan’da 1 yıl kalarak kendi kendilerine yetmeyi ve ayaklarının üzerinde durabilmeyi öğrendiler. 2003’te ise Irak Savaşı’na karşı barış eylemlerine katıldılar. Orada bağırıp protesto yaptıktan sonra, evlerine dönüp “Bush gibilerine yarayacak” çarkın içinde yer almaktan rahatsızlık duyduklarını hissettiler. Birhan, gitme kararı aldıkları günü şöyle anlatıyor: “Tuğba ile göz göze geldik. Aktivist olarak şehirde de yaşantımızı sürdürüyorduk ama o sistem içinde evlerinize geri dönüp yine yeni George Bush’lar yaratmak adına, ‘sistem yandaşı’ olmak istemedik. ‘Tükettiğimiz kadar yaşayacağımız’ başka bir dünyayı aramak için yola çıkmaya karar verdik.” Tuğba ise, “Barışçıl, huzur dolu bir dünya özlemimiz vardı. İnsanların sağlıklı besin hakkı olsun istiyorduk. Bunu şehir ortamında yaratabilecek miyiz’ düşüncesiyle gitmeye karar verdik” diyor.
Genç çift sırtlarında çanta, Anadolu’yu karış karış dolaştı. Karadeniz’i gezdiler ama Karadeniz’de 4 mevsim yaşam için doğa şartları çetin cevizdi. Bu kez Adana’dan yola çıkıp Toroslar’a gittiler. Antalya Alakır Vadisi’nde bir su değirmeninin önünde mola verdiklerinde, Hamidiye Teyze’nin kendilerini şaşkın bakışlarda izlediğini gördüler. “Toprak arıyoruz Teyze” dediklerini görünce, Hamidiye Teyze gülerek yanıt verdi: “Her yer toprak lan! Ama yapabilecek misiniz?” Bu söz üzerine yaşadıkları yerin orası olabileceğine karar verdiler… Kuzca Köyü’ne bağlı 40 yıl önce terk edilmiş bir araziyi ailelerinin de desteği ile satın alıp kendi yaşamlarını kurdular. Tabii ki çok kolay olmadı alışmaları: “Burası 15 dönümlük bir arazi. Ama geldiğimizde resmen orman olmuştu. 2-3 ay sadece buranın temizliği sürdü. Tuğba’yla ellerimizde orakla, nacakla, toprağı temizleyip kendi yaşam alanlarımızı açtık. Geçen yıl da tapu gelince tapusunu aldık. Ben hâlâ ‘Biz buranın kör cahiliyiz’ diyorum. Her yıl ne kadar gerizekâlı olduğumu öğreniyorum. Çok komik çünkü biz hep teknik kafa ile eğitilmişiz. İlk geldiğimizde ‘öğretmenimiz’ yaşı 80’e dayanan ve bizim gibi tek başına yaşayan Dursun Amca’ydı. O başkasına bizim hikâyemizi anlatırken ‘Bu çocuklar ilk geldiklerinde demir çubuklarla çalı dövdüler’ der. Demek istiyor ki, ben çalı kesmeye çalışıyorum ama tarayı tutuşumdan onu bileyleyişime kadar hiçbir şeyi bilmiyormuşum.”

Kızılderili tipi tek odalı bir evle işe başladılar

Rastalı saçlı gençlerin gelişi, en yakın köy olan 7 km ötedeki Söğütcuması’ndaki köylülerin de gözünden kaçmamış. Başta iki genci “satanist” sanan da olmuş, “altın aramaya geldiler” diyen de… Ama zamanla tek tek bütün köylüleri kapı kapı dolaşıp “bizim niyetimiz budur” diyen gençleri görünce, onlar da tanıyıp sevmişler bu iki İstanbullu genci… Özellikle yaşlılar onları benimsedi: “Torunlarının idealindeki İstiklal Caddesi’nden, TV’de görüp öykündükleri yerden ben kalkıp oraya gelmişim. Kafe ortamlarını, gezmeleri ve tozmaları geride bırakmışım. Onların reddettikleri ve ‘cahil’ dedikleri babalarının, dedelerinin topraklarına gelip onların eski yaşantısının benzerini yaşadığım için, en çok kafası karışanlar, köylülerin gençleriydi. Ama yaşlılar, ‘Bu adam emek veriyor, toprakla uğraşıyor, toprakla uğraşan adamdan hiçbir zarar gelmez’ deyip bizi kucakladılar.”
Birhan ve Tuğba, işe koyularak önce “kızılderili tipi” tek odalı bir çadır ev inşa ettiler. Kütüklerden lavobo yapıp yer altını buzdolabı gibi kullanmayı öğrendiler. Ama Birhan’ın “doğanın bir kullanma kılavuzu” olmadığını da deneyimleriyle öğrendi:
“Ben ormanda ilk kez odun toplarken çok dayak yedim. Ağzımı burnumu sopayla dövdü doğa. Çünkü nasıl yürüyeceğimi, nereye basacağımı, hangi dalı nasıl keseceğimi bilmiyordum. Ama bunların hepsi de bir deneyim olarak artık bir daha yapmamayı öğrendiğim şeyler…”

Tuz dökülünce önemsemedik yılan geldi

Birhan, evini 6 yıl önce yaptığını ama her türlü doğa afetine karşı ayakta kaldığını anlatıyor: “Doğadaki en yakındaki malzeme, en doğru malzemedir. O yüzden evimizi köylülerin ‘Alaçık’ adını verdikleri tarzda, çamurdan, çalıdan ve su basmanlı olarak yaptık. İçgüdüsel yapılmış bir yapı ama 6 yıldır ne fırtınalar, ne seller geçirdi, hiçbir şey yok.” Doğada yaşamayı da bir anlamda yaşayarak öğrendiklerini söyleyen ikili bir de ilginç anı anlatıyor: “İnsanlar beni çardakta durmadan hep sofrayı süpürür ve yerleri temizler halde görüp bana “Birhan ne o, hijyen hastalığı mı geldi sana” diye takılıyorlar. Ama bir keresinde yere tuz dökülmüştü, biz de önemsemedik. Sonra bir de baktık, kocaman bir karayılan geldi. Sonra Durmuş Amca’ya anlattım. Bana ilk sorusu ‘Tuz mu döktünüz’ oldu. Daha hiç tuz dökme olayını bilmeden… Doğanın bu tip kurallarını öğrendik artık.”
Birhan ve Tuğba, 6 yıldır kullanmadıkları cep telefonu ve dizüstü bilgisayarını, HES’lere karşı mücadele için 12 metrekarelik evlerine almış. Enerjilerini de 50 Wat’lık bir güneş panelinden sağlıyorlar. Bunun dışında medeniyetle hiçbir ilişkileri yok. Ne elektrik var, ne şehir suyu… Su ihtiyaçlarını ise kaynak suyundan taşımalı olarak sağlıyorlar. Mutfak, banyo ve tuvalet ise, evin dışında araziye dağınık olarak inşa edilmiş birimler halinde bulunuyor. Peki ya Tuğba, şehirli bir kadın olarak nasıl doğaya uyum sağladı? Şöyle anlatıyor: “Kadınlar için özellikle çamaşır makinesi ve buzdolabı olmaması sorun olabilir. Ama ben çamaşır makinesine kıyasla elle yıkamaktan daha büyük keyif alıyorum. Çünkü kendin yıkayınca neyi yıkadığını biliyorsun… Buzdolabı sorununu da çözdük. Soğuk su kaynakları var. Dolap gibi bir şey yaptık, soğutuyor. Bir de yemekleri günlük tüketiyoruz. İnsanlar eskiden nasıl yaşamışlar, o formülü sen de buluyorsun.” Vahşi yaşamdan, kışları kurt gelme tehlikesini ise Tuğba şu sözlerle anlatıyor: “Hayvanlar öyle sandığınız gibi insana gelmiyorlar. Şehre indiğimizde, ‘Aman o hırsız mı’ diye daha tedirgin yürüyorsun. Her şeyi bekliyorsun. Ama burada biliyorsun ki, bir domuz insana direkt saldırmaz. Bence şehirde daha büyük paranoyalar var.” Birhan da eşiyle aynı fikirde: “Arkadaşlarım ‘Birhan, dağda ne cesaretle yaşıyorsun?’ diyor. Esas sen o kadar çocuk pornocusunun, katilin, ırz düşmanının içinde 30 adet kilitle nasıl yaşıyorsun? Bence şehir insanı çok cesur. Trafikte atlattıkları tehlikenin haddi hesabı yok…”

Biber bitkisini ilk kez burada gördük

“Biz hayatımızda domates ve biber bitkisini ilk kez burada gördük. Tohumunu atıp çıkınca “Ya bu domatesmiş” dedik. İlk etapta meyve ağaçları ektik. İlk sene buğday ektik. Şimdi domates, biber, patlıcan, kabak, bezelye, fasulye, mısır, lahana, pırasa hepsi ekili.”

Birhan, Alakır Vadisi’nin yok olmaması için yaptığı bestelerden oluşan ‘Alakır’ın Sesi’ CD’sini satarak davalar için kaynak yaratıyor. Ayrıca resimlerini de İstanbul’da kuzeninin atölyesinde satışa çıkarıyor.

http://pazarvatan.gazetevatan.com/haberdetay.asp?hid=16282

%d blogcu bunu beğendi: