Köprü Talan, Kanun Yalan, İsyana Devam! KİP Tabiatı Talan Yasası ve 3. Köprüye Karşı Kadıköydeydi

Karadeniz İsyandadır Platformu, 26. Aralık’ta “Köprü Talan, Kanun Yalan, İsyana Devam!” pankartı ile Loç, Macahel, Hemşin, Bartın Platformu, Trabzon Araklı, Çoruh Aksu, Şavşat Papart ve Çayeli Senoz Vadileri ve yaşam savunucularıyla derelerin, doğanın ve yaşamın talanına karşı Kadıköy’deydi…

http://www.facebook.com/karadenizisyandadir
http://www.karadenizisyandadir.org/
karadenizisyandadir@gmail.com

3. Köprü Yerine Yaşam Platformu’nun Kadıköy mitinginde, “3. köprüye hayır” denildi. HES’lere, termik santrallere, kentsel dönüşüm projelerine karşı dereleri, konutları ve yaşam alanlarını savunmaya geldiklerini söyleyen binlerce kişi, “Ormanıma, suyuma, mahalleme dokunma” dedi.

İSTANBUL- İstanbul’a yapılmak istenen 3. köprüye karşı İstanbullular, Kadıköy’de buluştu. Mitinge, Karadeniz, Sinop Gerze ve Bursa’dan da katılım sağlandı. Tepe Nautilus önünde toplanan çevreciler, buradan Kadıköy Meydanı’na yürüdü.

Yürüyüş sırasında sık sık “3. köprünün mimarı olmayacağız”, “AKP elini boğazımdan çek”, “Dereler özgürdür, özgür akacak”, “3. köprü cinayettir”, “Termiğe inat yaşasın hayat”, “Kentsel dönüşüme hayır” sloganları atıldı.

Mitinge, Karadeniz İsyandadır, Loç Vadisi’ndeki HES’lere karşı mücadele eden Sarı Yazmalılar, TMMOB, KESK, Derelerin Kardeşliği Platformu, İstanbul Tabip Odası, ESP, ÖDP, EMEP, SDP, Halkevleri, yöre dernekleri, Ayazma mağdurları, Gülsuyu-Gülensu Yaşam ve Dayanışma Merkezi, Konut Hakkı Koordinasyonu, Direnişin Ritmi, Suyun Ticarileştirilmesine Hayır Platformu’nun da aralarında bulunduğu çok sayıda kurum katıldı. Mitingte, İlkay Akkaya, Bandista, Vova Müzik Grubu ve Hilmi Yarayıcı da yer aldı.

Mitingde, 3. köprüye karşı çıkılmasının yanı sıra, hidroelektrik santraller, termik santraller, kentsel dönüşüm projelerine “hayır” denildi. Doğayı, su havzaları ve ormanları, sermayenin hizmetine sunan, halkın yaşam alanlarını elinden alan düzenlemelere izin vermeyeceğini haykıran binlerce kişi, sermayenin çıkarları doğrultusunda yaşama geçirilmek istenen bütün projelere karşı mücadele edeceklerini söyledi.

AKP’Yİ UYARIYORUZ

3. Köprü Yerine Yaşam Platformu Sözcüsü Kader Cihan, “Suyumuza, ormanımıza, toprağımıza, evimize ve emeğimize göz koyanlara karşı, İstanbul’u ve yaşamı savunmak için bir araya geldiklerini” söyledi. Cihan, “Şimdi burada, daha çok kısa bir zaman önce, faili meçhul bir cinayete kurban edilen Haydarpaşa Garı’nın tam karşısında, aynı ortak davayı savunmak için birlikteyiz” dedi.

3. köprünün yapılmasının sel felaketlerinin artması, su havzalarının ve havanın kirlenmesi, kentsel yıkımın hızlanması anlamına geleceğine dikkat çeken Cihan şunları söyledi: “AKP iktidarını, rant çevrelerini ve onların borazanlarını buradan bir kez daha uyarıyoruz: Kentleri, doğayı ve yaşam alanlarını katledenler de; İstanbul’a karşı yeni cinayetler planlayanlar da, insana ve yaşama karşı, suç üstüne suç işleyenler de sizlersiniz! Bizler, yaşam savunucuları olarak, bu suçlar karşısında, insanın ve doğanın, en temel haklarını inatla savunmaya devam edeceğiz. 3. köprü yerine yaşamı, 3. köprü yerine toplu, parasız, kamusal ulaşım hakkımızı, 3. köprü yerine ormanlarımızı ve suyumuzu, 3. köprü yerine İstanbul’u savunacağız.”

3. KÖPRÜDEN VAZGEÇİN

İstanbul halkının sesine kulak verilmesini ve 3. köprü projesinden vaz geçilmesini isteyen Cihan şöyle konuştu: “Kentsel yıkıma ve rantçı inşaat şirketine karşı, 33 haftadır sokakta direnen Ayazma halkından, kırsal yıkıma ve katliamcı HES şirketine karşı, 20 gündür sokakta nöbet tutan sarı yazmalı teyzelere uzanan direniş kardeşliğimizi büyüteceğiz. İstanbul’un Karadeniz kıyısındaki Sarıyer ve Beykoz ilçelerinden, Karadeniz sahil yolunun en ucundaki Hopa’ya, Munzur’dan Rize’ye uzanan ortak mücadelemizi daha da geliştireceğiz. 3. rant köprüsüne karşı yükselttiğimiz mücadeleye, İstanbul’u ve yaşamı savunmak için hep birlikte sahip çıkacağız.”

SESİMİZİ BİRLEŞTİRELİM

TMMOB Genel Başkanı Mehmet Soğancı, derelerin, ormanların, sit alanlarının satılmasına izin vermeyeceklerini ifade etti. Soğancı, “Sinop’ta direnenler sesini, Karadeniz’de direnenler sesini, Alevilerin, Kürtlerin, barınm hakkı için direnenlerin sesiyle birleştirmeliyiz. Sloganımız tektir, kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiç birimiz” şeklinde konuştu.

SUYUN TİCARİLEŞTİRİLMESİ HALKI YOKSULLAŞTIRIR

Suyun Ticarileştirilmesine Hayır Platformu adına söz alan Prof. Dr. Beyza Üstün, 3. köprünün İstanbul’un su havzalarını ve kuzey ormanlarını tehdit ettiğini söyledi. Alibeyköy Barajı başta olmak üzere birçok barajın yapılaşma nedeniyle kirleneceğini ve kullanılamak hale geleceğini kaydeden Üstün, “3. köprü projesi, ormanların, suyun, havzaların sermayenin hizmetine sunulmasıdır. Bu doğanın yıkımıdır. Suyun ticarileştirildiği her yerde halkın yoksullaşmasıdır” dedi.

KENTSEL RANTA İZİN VERMEYECEĞİZ

Topkoparan Derneği Başkanı Ömer Kirişçi, Kentsel dönüşüm adı altında yürütülen rant planına karşı mahallelerinde kurdukları derneklerle direndiklerini anlattı. Kirişçi, depreme önlem almak adı altında, yoksulların barınma hakkının ellerinden alındığına dikkat çekti.

Konuşmaların ardından Loç Vadisi’ne kepçelerle girildiği, baraj inşaatının yeniden başladığı duyuruldu. Buna kitle “Loç Vadisi darda, herkes isyanda” sloganı ve ıslıklarla tepki gösterdi.

Miting, İlkay Akkaya ve Bandista’nın müzik dinletisinin ardından sona erdi.

Alıntı: ETHA


 

İstanbul boğazında yapımı planlanan 3. köprüye karşı Kadıköy Meydanı’nda bir araya gelen binlerce yaşam alanı savunucusu “3. Köprüye Hayır” dedi.

İstanbul Boğaz Köprüsü’nde yapılması kararlaştırılan 3. köprünün orman ve doğa katliamına neden olacağını belirten çevre örgütleri tarafından oluşturulan, ‘Üçüncü Köprü Yerine Yaşam Platformu’ Kadıköy İskele Meydanı’nda miting düzenledi. Mitinge aralarında Karadeniz İsyandadır Platformu, Loç Vadisi’ndeki HES’lere karşı mücadele eden Sarı Yazmalılar, İstanbul Tabip Odası, TMMOB’a bağlı odalar, Derelerin Kardeşliği Platformu, Munzur Koruma Kurulu, Halkevleri, İklim ve Adalet Koalisyonu, ÖDP, BDP, ESP, TKP, yöre dernekleri, siyasi partiler ve meslek örgütlerinin bulunduğu binlerce kişi katıldı.

ORMANIMA SUYUMA MAHALLEME DOKUNMA

Tepe Nautilus alışveriş merkezinin önünde saat 13.00’te toplanan gruplar, “Köprü değil insanca yaşam”, “Harami Topbaş İstanbul’dan defol”  ,” Ormanıma, Suyuma, Mahalleme Dokunma” sloganları eşliğinde İskele Meydanındaki miting alanına yürüdü.

“Üçüncü köprü çözüm değil”, “İstanbul’un yağmalanmasına hayır, haramin saltanatını kıyacağız”, “Uzlaşma yok isyan var”, “Şirket talan kanun yalan, isyana devam”, “Köprü değil sağlık yaşam”, “Ya ekososyaliszm ya barbarlık”,  pankartları ve “Üçüncü köprüye hayır”, “Rant köprüsüne hayır”, “Yağma canavarına hayır” dövizleri taşındığı miting oldukça renkli görüntülere sahne oldu.

‘3. KÖPRÜ YENİ BİR RANT KÖPRÜSÜDÜR’

3. Köprü Yerine Yaşam Platformu  adına ilk konuşmayı TMMOB Orman Mühendisleri Odası Yönetim Kurulu Üyesi Kader Cihan yaptı. İstanbul’u, suyu, ormanı savunmak için bir araya geldiklerini söyleyen Cihan, “Bizim davamız boğazı, boğazlamak isteyen rantçılara karşıdır. İnsanı emeği ve yaşam alanlarını savunma davasıdır” dedi. 3. köprünün İstanbul’un elinde kalan son ormanları da yok edeceğini belirten Cihan , 3. köprünün yapılmasının sel felaketlerinin artması, su havzalarının ve havanın kirlenmesi, kentsel yıkımın hızlanması anlamına geleceğine söyledi.

‘DİRENİŞ KARDEŞLİĞİMİZİ BÜYÜTECEĞİZ’

3. köprü projesinden vazgeçilmesini isteyen Cihan şöyle konuştu: “Kentsel yıkıma ve rantçı inşaat şirketine karşı, 33 haftadır sokakta direnen Ayazma halkından, kırsal yıkıma ve katliamcı HES şirketine karşı, 20 gündür sokakta nöbet tutan sarı yazmalı teyzelere uzanan direniş kardeşliğimizi büyüteceğiz. İstanbul’un Karadeniz kıyısındaki Sarıyer ve Beykoz ilçelerinden, Karadeniz sahil yolunun en ucundaki Hopa’ya, Munzur’dan Rize’ye uzanan ortak mücadelemizi daha da geliştireceğiz. 3. rant köprüsüne karşı yükselttiğimiz mücadeleye, İstanbul’u ve yaşamı savunmak için hep birlikte sahip çıkacağız.”

‘SESİMİZİ BİRLEŞTİRMELİYİZ’

Kader Cihan’ın ardından konuşan TMMOB Genel Başkanı Mehmet Soğancı, 3. Köprünün tüm Marmara Bölgesine zarar vereceğini belirterek buna izin vermeyeceklerini söyledi. Soğancı, “Sinop’ta direnenler sesini, Karadeniz’de direnenler sesini, Alevilerin, Kürtlerin, barınma hakkı için direnenlerin sesiyle birleştirmeliyiz. Sloganımız tektir, kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiç birimiz” dedi.

Edip Akbayram, Tarık Akan, İlkay Akkaya, Aytaç Arman, Rutkay Aziz, Sevinç Erbulak, Fuat Saka,Ezginin Günlüğü, Moğollar, Arif Sağ, Emre Saltuk, Onur Akın, Suavi, Vedat Türkali ve Eşber Yağmurdereli gibi birçok sanatçının destek verdiği miting İlkay Akkaya ve Bandista’nın müzik dinletisi ile sona erdi.

EmekDunyasi.Net

Reklamlar

Bilirkişi Raporu: Loç’ta HES projesi katliam demektir…

İSTANBUL (DİHA) – Cide’ye bağlı Loç Vadisi’nde yapılmak istenen Hidroelektrik Santral’in (HES) yapım alanında incelemelerde bulunan Kastamonu İdare Mahkemesi Bilirkişi Heyeti, projenin Uluslararası Bio Çeşitlilik, Avrupa Peyzaj ve Ramsar Sözleşmeleri’ne uygun olmadığı ve yapıldığı yer dolayısıyla projenin ekosistemin bütünlüğüne zarar vereceğini tespit etti. 

Kastamonu’nun Cide’ye bağlı güzellikleri ile ünlü Loç Vadisi’nde ORYA Enerji -Ümran Boru tarafından yapılması planlanan HES projesine karşı şirketin İstanbul’daki merkezi önünde köylüler ve yaşam alanı savunucularının başlattığı eylem 17. gününe girdi. Loç Vadisi’nin simgesi olan sarı yazmalarla kadınların ağırlıkta olduğu eylem devam ederken bu gün şirket önünde basın açıklaması yapan çevreciler, Kastamonu İdare Mahkemesi Bilirkişi Heyeti’nin raporunu açıkladı. “Orya Enerji Loç Vadisi’nden Defol” yazılı pankartı açan grup “Cide HES gidecek huzur gelecek”, “Santral yapma boşuna yıkacağız başına”, “Loç Vadisi darda sarı yazma isyanda” sloganları attı. 

Grup adına ise basın açıklamasını okuyan Loç Vadisi Koruma Kurulu’ndan Fatoş Ay, raporu hazırlayan Bilirkişi Heyeti’nde İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi Öğretim üyesi Dr. Ferhan Gökbulak, Sakarya Üniversitesi Biyoloji Öğretim üyesi Yard. Doç. Dr. Kenan Tunç ve aynı üniversitenin İnşaat Mühendisliği Bölümü’nden Doç. Dr. İbrahim Yüksel yer aldığını hatırlattı. Ay, “Bilim heyetinin hazırladığı raporun sonuç bölümünde, ‘Cide HES projesinin yeri kesinlikle uygun değildir. Proje sahasının milli park alanı tarafından çevrili olmasına ilave olarak milli parkla aynı havza içerisinde ye almasa bile, projede yer seçiminin doğru olmadığını göstermektedir. Proje alanında yapılacak çalışmalarından kaynaklanan olumsuz etkilerin milli park alanını da etkileyeceği, havza ve mili parktaki ekosistem bütünlüğüne zarar vereceği kesindir” diye konuştu. 

Bilim heyetinin raporunun haklılıklarını ortaya koyduğunu ifade eden Ay, “Bilirkişi heyeti son noktayı koymuştur. Projenin yeri uygun değildir ve Küre dağlarını milli parkını olumsuz etkileyecektir. Bu projede uluslar arası sözleşmeler dikkate alınmamıştır” diye kaydetti. Ay, projenin Uluslararası Bio Çeşitlilik, Avrupa Peyzaj ve Ramsar Sözleşmeleri’ne uygun olmadığı ve yapıldığı yer dolayısıyla projenin ekosistemin bütünlüğüne zarar vereceğini tespit etti. 

Açıklama heyet raporunun açıklamasıyla son bulurken, oturma eylemini sürdüren Loçlular herkesi doğa katliamına karşı yanlarında olmaya çağırdı. 

(ek/fk/avt)

Loç Vadisi Koruma Platformu’nun 24 Aralık 2010 Cuma günü, İstanbul Orya Han önünde yaptığı basın açıklamasının tam metni:

LOÇ VADİSİ BASIN AÇIKLAMASI

Orya Enerji tarafından  Kastamonu CİDE LOÇ vadisinde yapılmak istenen CİDE-HES projesinin, vadimize büyük zararlar vereceği, hemen yanıbaşında bulunan Küre Dağları Milli Parkı ile bu parkın tampon bölgesi içinde bulunan ve ayrılmaz bir parçası olan LOÇ vadisindeki ekosistem bütünlüğünü bozacağı iddiaları  ile Kastamonu İdare Mahkemesi’nde açtığımız davada nihayet bilirkişi raporunu verdi. Haklılığımız bir kere daha ortaya çıkardı.

Kamuoyunun yakından bildiği gibi, davamıza ilk atanan bilirkişi heyeti, keşif incelemesi yapmak üzere Kastamonu’ya gelirken geçirdikleri bir trafik   kazası sonucunu hayatını kaybetmiş,  bu acı olay sonucunda İstanbul  Üniversitesi Orman Fakültesi’nde görevli Prof. Dr. Ahmet Hızal ve Prof. Dr. Asuman Efe ile İGDAŞ eski genel müdürü Prof. Dr. Necdet Aral yaşamını yitirmiş idi.Kendilerini saygı ve rahmetle bir kere daha anıyoruz.

Bu kaza nedeniyle mahkemenin  bilirkişi incelemesi yapması  zaman almış ve   Aralık 2009 ayında açtığımız davada bir yılı aşkın bir süre sonra, mahkeme tarafından  ikinci kere atanan bilirkişi heyeti raporunu  ancak verebilmiştir.Bu uzamayı fırsat bilen Orya Enerji firması inşaatı başlatmış ve  dere kenarında tuttuğumuz  nöbetlere rağmen doğa tahribatına devam etmiştir.

Kastamonu İdare Mahkemesi tarafından oluşturulan  yeni bilirkişiler,İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi Öğretim üyelerinden Prof.Dr.Ferhan Gökbulak, Sakarya Üniversitesi Biyoloji Bölümünden Yard.Doç.Dr. Kenan Tunç ve aynı üniversitenin İnşaat Mühendisliği bölümünden Doç.Dr.İbrahim Yüksel’dir.Kastamonu İdare Mahkemesinin seçtiği  bilirkişi heyeti, ülkemizde bilimin sesini tarafsız, vakur  ve cesur bir şekilde duyuran bilim insanları olduğunu bir kere daha göstermiştir.

Bilim heyetinin  hazırladığı  raporun sonuç bölümünde “Cide Hes Projesini  yeri kesinlikle uygun değildir. Proje sahasının milli park alanı tarafından çevrili olmasına ilave olarak milli parkla aynı havza içerisinde yer almasa  bile, projede yer seçiminin doğru olmadığını göstermektedir. Proje alanında yapılacak çalışmalardan kaynaklanan olumsuz etkilerin milli park alanını da etkileyeceği, havza ve milli parktaki ekosistem bütünlüğüne zarar vereceği kesindir.” ifadeleri ile Cide-HES projesinin yerinin kamu yararına olmadığı tartışmaya yer bırakmayacak bir netlik ve açıklıkta belirtilmiştir.

Avukatımız Yakup Okumuşoğlu’nun Raporda bu tespitlerin yanısıra tespit  ettiği çok  çarpıcı ve haklılığımızı gösteren diğer görüşler  şöyledir:

-“Türkiye’nin de taraf olduğu Bio Çeşitlilik, Avrupa Peyzaj ve Ramsar sözleşmelerinin dikkate alınmadığı tespit edilmiştir.”

-“Projenin ekonomik yararları mutlaka olacaktır.Ancak, projenin tamamlanması durumunda uzun dönemde milli parkı içinde barındıran bir havzada çevreye yapacağı olumsuz etkilerle karşılaştırıldığında çok da büyük bir önem arzetmemekte  ve önemsiz kalmaktadır.Çünkü projenin ekolojik bakımından çevre üzerinde yaratacağı olumsuz etkiler telafisi mümkün olmayan bozulmalar şeklinde ortaya çıkacaktır.Bu gibi önemli havzaların kamu yararı dikkate alınarak kullanılması asıl amaç olmalıdır”

-“Tennant metoduna göre sucul yaşamın optimum seviyede sürekliliğinin sağlanması için dere yatağına bırakılacak su miktarı toplam akımın %30 a varan  veya daha fazla olması ileri sürülmektedir.Projede önerilen can suyu miktarı özellikle yaz aylarında dere yatağının genişlediği yerlerde metodun ön gördüğü yeterli su akış hızı ve derinliği oluşturmayacaktır”

-“Devrakani Çayı havzası içerisinde bir milli parkın yer alması ve havza içerisinde yapılacak her türlü faaliyetinde bütüncül havza yaklaşımı anlayışına göre milli park üzerinde  de etkisi olacağı dikkate alındığında; taraf olduğumuz uluslararası sözleşmeler gereğince bu havzanın ekosistemin (vejetasyon ve yaban hayati birlikte) korunması, burada bozulmaya yol açacak her türlü faaliyetin engellenmesi gerekmektedir.”

-“Her ne kadar proje sahası milli park sahası olmasa da milli parkın koruma zonu kabul edilecek bir mesafe içerisinde yer almaktadır”

-“Proje sahasında bulunan bazı endemik türlerin başka yerlere transfer edilerek koruma altına alınacağı söylenmektedir.Bu durum doğru bir yaklaşım değildir ve transfer edilen bitkinin transfer edildiği ortama uyum sağlayıp gelişeceği garanti değildir.Böyle bir doğa yaklaşımı da bulunmamaktadır.”

Bilirkişi heyetinin İnşaat Mühendisliği bilim dalından gelen üyesi, dava konusu bu projenin çevre,orman, bitki, botanik, flora, fauna peyzaj vb.açısıdan olumsuz etkiler oluşturup oluştırmadığının kendi bilim alanı ile ilgili olmadığı gerekçesi ile diğer iki üye tarafından değerlendirilebileceği görüşü ile, ÇED süreci ve Raporu ile ilgili formatsal (şekilsel) olarak bir eksiklik görmediğini,  ama buna karşılık çevre,orman, bitki, botanik, flora, fauna peysaj vb.açısıdan olumsuz etkiler oluşturup oluşturmadığının diğer iki üye tarafından değerlendirilebileceğini ifade ederek, raporun altına imza atmamış ve rapor iki bilim insanının çoğunluk imzası ile oluşturulmuştur.

ŞİMDİ BEKLENTİMİZ;  bilirkişi heyetinin dava konumuzla doğrudan ilgili olan bilim dallarından  gelen üyelerinin hazırladığı çoğunluk görüşü esas alınarak, Cide LOÇ VADİSİ’nde  inşaatın hızla devam ettiği ve yargı sürecinin  bazı talihsiz olaylar sonucunda uzaması sonucunda, fiilen inşaatın ilerlediği ve telafisi imkansız sonuçların ortaya çıktığı, gecikilerek verilecek bir kararın  anlamsız  ve işlevsiz hale geleceği göz önüne alınarak,  davada esas hakkında bir karar verilinceye kadar ivedilikle dava konusu işlemin yürütülmesinin durdurulmasıdır.

CİDE-HES İÇİN BİLİRKİŞİ RAPORU SON NOKTAYI KOYMUŞTUR:“PROJENİN YERİ UYGUN DEĞİLDİR, KÜRE DAĞLARI MİLLİ PARKI’ nı  OLUMSUZ ETKİLEYECEKTİR”

“ULUSLAR ARASI SÖZLEŞMELER DİKKATE ALINMAMIŞTIR.”

Bilirkişi raporlarının  Cide Hes projesinin aleyhine çıkması üzerine panikleyen Firmanın Şantiyesinde çalıştırdığı personel ile Firmadan bağış aldıkları belgelenmiş muhtarımızla yerel bir gazete’de “Loç’lular Cide Hes’i istiyor” diye kamuoyu oluşturma çalışmalarını Gerçek Loç’lular olarak gülümseyerek takip ediyoruz.Kamuoyuna saygı ile duyurulur.      

LOÇ VADİSİ KORUMA PLATFORMU 24.12.2010

Loç Vadililer olarak haftaiçi her gün saat 18′e kadar ve Cumartesi günleri İstanbul’da şirket kapısına desteğe bekleriz: Sarı Yazmalarımızla Orya Han önündeyiz. Yer: Kabataş-Fındıklı, Meclis-i Mebusan Caddesi, no:19 Orya Han önü (Kabataş –  Tophane arasında tramvay yolu üstünde)

Orya Enerji-Ümran Boru’nun Loç Vadisi’nde sürdürdüğü HES katliamına karşı İstanbul’daki şirket önündeki oturma eylemimizin günlüğünü bu linkten takip edebilirsiniz: http://bit.ly/OturmeEylemiGunlugu

iletişim: locvadisiplatformu@gmail.com
http://www.locvadisi.com/
http://facebook.com/locvadisi
http://locvadisidireniyor.wordpress.com/

Dayanışma Çağrısı: Loç Vadililer HESçi Şirket Önünde Nobete Başladı, Desteğinizi Bekliyor!

Kastamonu Loç köylüleri, vadilerinde yapılmakta olan HES’e karşı ORYA Enerji’nin (ÜMRAN Boru) Kabataş’taki binası önünde oturma eylemine başladı: “Şirket hukuksuzca çalışıyor; doğa katliamı durana ve şirket gidene kadar eylemdeyiz. Destek için herkesi bizi ziyarete çağırıyoruz.”

Salıpazarı’da bulunan Orya enerji önünde basın açıklaması yapacağını duyuran Loç Vadisi Koruma Platformu üyeleri basın açıklamasının ardından “şirket topraklarımızdan gidene kadar buradayız” diyerek kaldırımlara oturdular.

Orya enerjinin Loç vadisinde yapmış olduğu inşaatın pek çok hukuk kurallarını hiçe sayarak ve imar izni olmadan başladığına  işaret etmek isteyen köylüler şirket önünde İmarsız taşınmaz olmaya geldik dediler ve oturma eylemine başladılar..

Bugünden itibaren köylüler ve destekçi kuruluşlarla hafta içi çalışma saatlerinde nöbetleşe oturma eylemini sürdürecekler…

Bu Feryada Kulak Verin…

CİDE’DEKİ LOÇ VADİSİ, ANADOLU’NUN KALBİ, DÜNYANIN EN BÜYÜK 4. KANYONUYLA GİZLİ CENNET… VE SU’LARI, ARAZİLERİ ORYA ENERJİ’YE SATILMIŞ DURUMDA! ANADOLU DARDA DOSTLAR! SİZİN KÖKLERİNİZ DE ANADOLU DEĞİL Mİ? SİZİN ATALARINIZI DA ANADOLU’NUN TOPRAĞI SUYU BESLEMEDİ Mİ YÜZYILLARDIR? BU FERYADI DUYAN VAR MI?

Loç vadisi öyle yeşildi ki… Köylünün, ineğin rızkını ‘kanuni’ kılıflarla donatıp Orya enerji’ye sattılar. Daha baraj yapılmadan, çöle döndürdüler binlerce yıllık türkülerin, geleneklerin, misafirperliğin, insanlığın; yani Anadolu’nun cenneti olan LOÇ VADİSİ’Nİ..”Anadolu yüreği” olanlar, dinleyin bu feryadı..

LOÇ’lu Muharrem Amca, doğduğu günden beri kuş ve horoz sesleri ile uyandığı sabahlara, LOÇ’a gelen enerji şirketinin dozerlerinin sesi ile, iç sızısı ve buğulu gözlerle uyanıyor artık. Üzerinde kırk yıllık kazağı, katıyor ineklerini önüne, artık otlarının çoğu betona ve şantiyeye çevrilmiş topraklarının hangi hakla kendisinden çalınıp o hale getirildiğine isyan edip, sessizce ağlıyor. Hala Anadolu iyiliği var üzerinde, kendi toprakları haksızca talan edilse de, artık mazi olmaya başlayan ve derelerimiz bitince tamamen yok olacak ANADOLU İYİLİĞİ ile şirket çalışanlarına her gün sesleniyor: “Sizler de benim yavrularımsınız. Benim çocuklarımı büyüttüğüm, topraklarımı mahvettiniz yavrularım. Artık gece gündüz uyku uyuyamıyorum. Bu su olmazsa, bu toprak olmazsa biz neyleriz yavrularım.

LOÇ’lu Habibe Teyze, “Benim bir mayışım (maaş) da yok, bir gelirim de yok. Tek gelirim bu topraklar. Sırtımda çocuğumu taşıdım, kesip köylüye sizden taraf olsun diye dağıttığınız ağaçlarımızın altına bıraktım bebelerimi. Şimdi beton ettiğiniz yerlerden ekip biçtiklerimle büyüttüm ben onları. Şimdi bana çıkıp diyor ki miyendiz, ‘senin arazin benim, paranı da yatırdım, çık git buradan!’. Ben mi sattım, ölsem satmam toprağımı, milyara değişmem toprağımı. Burada ölecektim ben, şimdi kahrımdan ölüyorum. Çekin gidin vadimizden!”

Loc Vadisi Koruma Platformu

http://www.locvadisi.com/
locvadisiplatformu@gmail.com
http://www.facebook.com/group.php?gid=306506228364
http://www.facebook.com/pages/LOC-VADISI/143313755683121

16 Mart 2009 tarihinden bugüne kadar Köyümüze yani LOÇ’a yapılmak istenen Cide Hes Projesine karşı mücadelemiz devam etmektedir. 

15 Aralık 2009 tarihinde 233 kişi ile Kastamonu İdare mahkemesine Yürütmeyi durdurma ve Çed iptal davası açtık. 

Mücadelimizde hukukun üstünlüğüne ve yasalarımıza güvendik. Haklı mücadelemizi duyurabilmek için  25 Nisan’da İstanbul Kadıköy’de Yaşam Mitingi, İstanbul’da, Cide de, Kastamonu’da kitlesel basın açıklamaları yaptık. Deremizin başında nöbet tutmak için çadırlar kurduk. 

Peki biz Loç’lular yasaya, hukuğa saygı duyar ve çare beklerken Ümran Boru Şirketi olan Orya Enerji neler yaptı? 

Dava süreci devam ederken iş makinalarını topraklarımıza soktu.

Şimdiden onbin yetişmiş ağacımızı kesti.

Hiçbir köylüye fikri sorulmadan, haber bile verilmeden acele el koyma adı altında topraklarımız kamulaştırıldı. Ama bize ne bir tebligat yapıldı. Ne de temyiz hakkı verildi.  

Kamulaştırma işlem süreci beklenmeden, yani daha tapularımız bizim elimizde iken iş makinaları ile arazilerimize girdiler. Cide Tapu Kadastro müdürlüğüne sorduk. Bu araziler kimin şu an diye? Yanıt geldi. Tapusu sizin elinizde, isterseniz ekip biçebilirsiniz. Tapumuzu göstererek iş makinalarını arazimizden çıkarılmasını istedik. Hakkımızda soruşturma açılan biz olduk. 

Köy meramıza şantiye binası yapmak istediler. Arazi köy tüzel kişiliğine ait. Bu arazi köy rızası olmadan kamulaşamaz diyor kanun dedik. Meramıza tonlarca metrekarelerce beton döktüler. Kolluk kuvvetleri tarafından arazimizden kovulan yine biz olduk. 

Orman içinden geçen yollarımıza girdiler.Tırlarımız geçecek yol açacağız dediler. Sorduk İl Özel idaresine izinleri yok dediler.Biz sorunca devletin kasasına 56 bin TL yatırdılar. 

Şimdi sorduk yine Bayındırlık Bakanlığına. Hes’ler için imar planına ihtiyaç  varmıdır diye? Yanıt geldi. İmar planı ihtiyacı vardır . Kastamonu Valiliğine sorduk. Orya enerjinin tarafınıza sunulmuş Cide Hes ile ilgili bir imar planı var mıdır? Yanıt geldi: Valiliğimize sunulan bir imar planı yoktur. İmar planı olmadan inşaat yapmak suçtur diye Cide Kaymakamlığına başvurduk. İnşaatın durması gerekiyor, gerekli işlemleri yapın dedik. Hiçbir hareket olmadı. 

Artık yeter diyoruz, yeter! Firmalar enerji elde ediyoruz diye topraklarımız hukuksuzca giriyor, kardeşi kardeşe düşürüyor, yasal işlemleri takip etmeden köylerimizde ellerini kollarını sallayarak çalışıyor. Köylü toprağına sahip çıkmak istediğinde itiliyor, dövülüyor, haklarında soruşturma açılıyor. Bu feryadımızı duysun artık en yetkililerimiz. 

Bu feryat yalnızca Cide Loç Halkının değil, vadilerinde hes yapılmak istenen tüm vadilerdeki halkın feryadıdır.  

Bizde Loç halkı olarak, Orya enerji vadimizden çıkıncaya kadar ,mahkeme süreci sonuçlanıncaya kadar, firmanın İstanbul’ daki  binasının önünde bekleyeceğiz.

Belki soğukta üşüyeceğiz, aç açık kalacağız.Belki de itilip kakılacağız. Ama yılmayacağız. Vadisine sahip çıkmak isteyen her köylü ile birlikte vadimizi geri kazanıncaya kadar bekleyeceğiz. Hergün burada olacağız. 

Loç Vadisi Halkı

 

Sarı Yazma İsyanda…..  

Türkiye’de 2000’e yakın büyük ve mikro ölçekli HES planlanmaktadır.

Vadimizde yapımı devam eden hidroelektrik santraller (HES), bölgelerdeki doğal ve kültürel yaşamı bir bütün olarak yok edecektir.

Vadimizde faaliyet gösteren şirket yasa – hukuk tanımamaktadır

Uzun tünellere alınacak olan dereler %10’luk can suyu denen miktarın bırakılması (bırakılmaması) ile dere yatakları kurutulacak doğanın dengesi bozulacaktır.

Bu projelerin esas amacı, enerji üretimi bahanesi ile, su kaynaklarının 49 yıllığına şirketlere devredilmesidir.

Kurulacak HES’ lerin ürettiği enerjiyi taşıyacak yüksek gerilim hatları yerleşim yerlerinin üstünden geçmekte;

Bu hatların lösemiye neden olduğu bilimsel olarak kanıtlanmıştır.

Dereler yaşamdır, dereler düğündür, dereler cenazedir, dereler ninnidir, dereler fıkradır; derelerin bir hikâyesi ve tarihi vardır. Eğer derelerin mavisini ağaçların yeşilini anlatacaksanız, derelerin hikâyelerini ve tarihlerini anlatırsınız. Karadeniz’in; derelerini, vadilerini rant kapısı olarak gören şirketler bizlere kültürel mirasımızı, tarihimizi unutturmak ve yok etmek istiyorlar.

Yaşam alanlarımız yasa hukuk tanımadan hoyratça müdahale edildiğinde, doğa hoyratça yağmalandığında, işte o zaman bizler için isyan vakti geldi demektir. Çünkü bizler ‘doğa’mızı kaybettiğimizde her şeyimizi kaybedeceğimizi bilmekteyiz.

Loç, İspir Aksu  İkizdere, Fındıklı, Fırtına, Papart,Yusufeli, Şavşat, Maçahel… bütün Karadeniz vadileri, nehirleri, Munzur, Muğla, Allianoi, Hasankeyf… ülkemizin tüm su havzaları, insanları tehdit altındadır.

Geri dönüşü mümkün olmayan doğa katliamına karşı

Dur demek için nöbetteyiz…

Sesimizi çoğaltın… Geleceğimizi elimizden almalarına izin vermeyelim…

http://www.locvadisi.com/
locvadisiplatformu@gmail.com
http://www.facebook.com/group.php?gid=306506228364
http://www.facebook.com/pages/LOC-VADISI/143313755683121

KİP Tabiatı Bozuk Yasaya ve Haydarpaşa Talanına Karşı Sokaktaydı: Kırsal ve Kentsel “Dönüşüm”e Son!

“Enerji ihtiyacı” bahanesiyle doğayı ve yaşamı yok eden projelerin önündeki tüm engelleri ortadan kaldırmayı amaçlayan Tabiat ve Doğal Çeşitliliği Koruma Kanunu’na karşı Karadeniz İsyandadır Platformu’nca bugün Taksimde bir basın açıklaması yapıldı.

Eylemde, bu yasa tasarısının doğayı koruyan değil onu yok edecek projelerin önünü açmayı amaçladığını ifade edilerek ‘şimdiye kadar doğayı tahrip eden, yaşamı yok eden tüm proje ve uygulamaların karşısında durduğumuz gibi bu yasa tasarısının da ve bu yasa tasarısından sonra önü açılacak olan proje ve uygulamaların da karşısında durup yaşamı savunacağımızı ve doğanın isyanını dillendireceğimizi, mücadelemizi büyüterek yolumuza devam edeceğimizi tüm duyarlı kamuoyuna ilan ediyoruz’ denildi. (Basın Açıklaması Metnini haberin sonunda bulabilirsiniz)

Galatasaray Meydanı’nda yapılan açıklamanın ardından KİP üyeleri, tulum eşliğinde ‘Santral yapma boşuna, yıkacağız başına’, ‘Dereler gümbür gümbür, Karadeniz özgürdür’ sloganlarıyla Karaköy’e yürüyüşe geçti. Yol üzerinde bulunan Borusan binası önüne gelindiğinde “Katil Borusan Aksu’dan Defol!” sloganlarıyla protestolar daha da arttı.

 Karadeniz İsyandadır Platformu, eylemin ardından Haydarpaşa için dayanışma eylemine katılmak üzere bindiği vapurda pankart açtı, vapur Haydarpaşa açıklarına geldiğinde dayanışma sloganları attı. Kırsal ve Kentsel dönüşüme karşı sözlerini dile getirmek üzere Kadıköy’de Haydarpaşa İnisiyatifi tarafından düzenlenen eyleme katılım gösterdi.

Geçen hafta mechul bir yangın ile çatısı yanan Haydarpaşa’nın kentsel dönüşümle otel ve alışveriş merkezlerine dönüştürülme projesini protesto eden 60’tan fazla sivil toplum örgütünün desteklediği eylem, Kadıköy İskelesinden başlayıp Haydarpaşa’ya kadar uzun bir yürüyüş kortejinin oluşturulası ile gerçekleşti.

 Bileşenleri arasında KİP’in de bulunduğu Haydarpaşa Dayanışması’nın Kadıköy Meydanı’nda saat 14:00′de toplanmasının ardından, en önde  ’Toplum Kent ve Çevre için Haydarpaşa Dayanışması’ pankartı olmak üzere yürüyüşe başlandı. Yürüyüşte sık sık ‘Emeğine, kentine, Haydarpaşa’ya sahip çık’ ve ‘Sermaye elini Haydarpaşa’dan çek’ sloganları atıldı.

 

Yürüyüşe ‘Karadeniz İsyandadır’ pankartıyla katılan KİP, ayrıca ‘Kentsel Kırsal Dönüşüme Hayır’ pankartını da taşıdı. ‘Otel yapma boşuna yıkacağız başına”, ‘Karadeniz Uşağı Sattırmaz Haydarpaşa’yı’, ‘Kırsal kentsel dönüşüme hayır’ sloganları atıldı, Kara Mavi bayraklar marşı okundu. 

Tulum ve horon eşliğinde sloganlarla yürünerek Haydarpaşa yakınlarına kadar gelindi. Burada Haydarpaşa Dayanışması imzalı ortak açıklamayı Nejat Yavaşoğulları’nın okumasının ardından eylem sona erdi.

 

BASINA VE KAMUOYUNA

Tabiatı Bozuk Yasaya Hayır!

Geçtiğimiz günlerde, üzerine inşa edilmek istenen Hidro Elektrik Santrallerin telafisi imkansız zararları dolayısıyla yöre halkının ve doğa ve yaşam savunucularının gündeminde olan Rize-İkizdere vadisinin Doğal Sit Alanı ilan edilmesinden kısa bir süre sonra Tabiatı ve Doğal Çeşitliliği Koruma Kanunu adıyla hazırlanan yasa tasarısı meclise sunuldu.

Bilindiği gibi Tabiatı ve Doğal Çeşitliliği Koruma Yasa Tasarısı çalışmaları 2003 yılında başlatılmış, Sivil Toplum Kuruluşları ve ilgili meslek kuruluşlarının katılımıyla yürütülmüştü. Ancak sivil toplum kuruluşlarının taslak tasarıdaki yetersizlikler ve korumaya elverişsiz hükümler hakkındaki itirazları üzerine bu tasarı rafa kaldırılmıştı. Toplumu tamamen dışlayan bir şekilde hazırlanan bu yeni tasarı ismi ile tamamen ters amaçlara hizmet edecek niteliklerdedir.

Doğayı ve biyolojik çeşitliliği ciddi anlamda tahrip eden enerji yatırımlarına yönelik yöre halklarının, çevre örgütleri ve yaşam savunucularının itirazlarının bu kadar gündemleştiği; açılan davalarda yürütmeyi durdurma ve iptal kararlarının alındığı bir dönemde yürürlüğe konmak istenen bu yasanın içeriği kaygıları kat be kat arttıracaktır. Bu tasarı Başbakanın, hükümet üyelerinin ve bürokratların projelere karşı çıkanları “vatan hainliği”yle suçlamaya varan açıklamaları ile birlikte okunduğunda ise tablo daha bir ürkütücü hale gelmektedir.

Öyle görünmektedir ki bu tasarı, “enerji ihtiyacı” gerekçesiyle doğayı ve yaşamı yok eden projelerin önündeki tüm engelleri ortadan kaldırmayı amaçlamaktadır. Bu amaç kendisini yasa tasarısı gerekçesinin daha 1. Maddesinde ele vermektedir. Gerekçenin birinci maddesi aynen şöyledir: “Tabiatın ve tabii kaynakların korunması ile ilgili mevcut düzenlemeler, gerçek ihtiyaçlara ve günümüz koşullarına uygun uygulamalara imkân sağlayamamaktadır.” Siyasi iktidarın doğayı değil enerjiyi, yaşamı değil karı gerçek ihtiyaç olarak gördüğü gün gibi ortada iken “günümüz koşullarına uygun uygulamalar” derken neyin kastedildiği de izahtan vareste kalmaktadır. Bu tasarıyı oluşturanlar ve olumlayanlar, doğanın korunmasına yönelik tedbirleri yatırımların önünde engel olarak görmekte ve bu engelleri bertaraf etmek gayesiyle hareket etmektedirler.

• Tasarıyla korunması gereken alanlar üzerindeki neredeyse tüm yetkilerin Çevre Bakanlığına devredilmesi öngörülmüştür.

• Bakanlığa ve kurullara neredeyse sınırsız takdir hakkı verilmiş, takdir hakkının ne şekilde kullanılacağına ilişkin hiçbir düzenleme yapılmamıştır.

• Korunması gereken alanlarda yapılacak yatırımlar konusunda bakanlık tek yetkili makam kılınmış, bu alanlarda 49 yıla kadar kullanım hakkının özel ve tüzel kişilere kısacası şirketlere devredilmesi öngörülmüş, iznin hangi koşullarda ve hangi kıstaslarla verileceği dahi düzenlenmemiştir.

• Yasa tasarısı bağlamında öngörülen koruma kurullarının oluşmasında sivil toplum örgütleri ve yöre halkı tamamen dışlanmış, kurullara memur ve bürokratlar doldurularak “başkanın adamları” kurulu haline getirilmiştir. En önemli kararlarda dahi sivil toplumun ve yöre halklarının katılımı öngörülmemiştir.

• Doğaya ve biyolojik çeşitliliğe büyük zararların söz konusu olacağı kararlarda dahi ilgili kurumlardan “görüş alınacağı” düzenlenmiş, bu görüşlere bağlayıcı olma özelliği tanınmamıştır. “Gerektiğinde ilgili kurum ve kuruluşlarla işbirliği yapılır” gibi ifadelerle Çevre bakanlığının doğa üzerindeki tiranlığı garanti altına alınmıştır.

• Koruma ile ilgili hükümler “Bakanlıkça gerekli tedbirler alınır”, “gerekli düzenlemeler yapılır” gibi ifadelerle hep muğlâk bırakılmış, doğamız bakanlığın şimdiye kadar görmediğimiz insafına bırakılmıştır.

• Tasarıda doğaya ve biyolojik çeşitliliğe zarar veren eylemler hakkında yalnızca para cezası öngörülmüş ve bu para cezaları bugün dereleri, vadileri, doğayı yok edici projeleri yürüten şirketler için “çerez parası” düzeyinde tutulmuştur.

• En önemli alanlarda dahi korumaya ilişkin hükümlere “üstün kamu yararı bulunması halinde tahrip unsurlarını en aza indirecek tedbirlerin alınması şartıyla Bakanlıkça izin verilebilir” gibi istisnalar getirilerek tahribatın önü açılmaktadır.

Yukarıda verdiğimiz birkaç örnekten de açıkça anlaşılmaktadır ki; bu yasa tasarısı doğayı korumayı değil onu yok edecek projelerin önünü açmayı amaçlamaktadır. Şimdiye kadar doğayı tahrip eden, yaşamı yok eden tüm proje ve uygulamaların karşısında durduğumuz gibi bu yasa tasarısının da ve bu yasa tasarısından sonra önü açılacak olan proje ve uygulamaların da karşısında durup yaşamı savunacağımızı ve doğanın isyanını dillendireceğimizi, mücadelemizi büyüterek yolumuza devam edeceğimizi tüm duyarlı kamuoyuna ilan ediyoruz.

Karadeniz İsyandadır Platformu 

http://www.facebook.com/karadenizisyandadir
http://www.karadenizisyandadir.org/
karadenizisyandadir@gmail.com

Sirkler Hayvanlar İçin Eğlence Değil İşkencedir, Şiddettir, Kafeslerde Hapsedilmektir

İstanbullular, 9 Eylül’den bu yana 137 yıldır sömürüyle, kö­lelikle ve hayvanlara uyguladığı şiddetle ayakta duran Med­rano Sirki’nin sunduğu gösteriler ile kahkahaya boğuluyor, heyecanlanıyor, eğleniyor. Peki kimse sirklerde ne olup bitti­ğinden haberdar mı? Ateşle çevrelenmiş bir çemberden atla­yan kaplan, iki ayağı üzerinde dans eden fil, üzerine süslü kı­yafetler giydirilmiş ve çeşitli akrobatik hareketlerle kalabalığı eğlendiren köpekler bu hareketleri isteyerek mi yapıyor, siz­ce bu hayvanlar gerçekten mutlu mu? Eğitim esnasında bakı­cısını öldüren ya da sirkten kaçıp cinnet geçirirmişçesine ka­labalığın arasına dalarak, kendisini izlemek için gelen insan­ları ezip geçen filin bu davranışı niye yaptığını hiç düşündü­nüz mü?

Birçok insan, bu “eğlence” dünyasının toz pembe olduğunu düşünerek çocuklarını, arkadaşlarını, eşini, dostunu yanına alıp kâh eğleneceği kâh heyecanlanacağı kâh güleceği bir eğ­lence gösterisine gittiğini zannediyor. İki ayağı üzerinde ne­şeyle (!) danseden ayı, tek bir kırbaç hamlesi ile ip gibi dizi­len aslanlar, bisiklete binen “insan kılığına sokulmuş” may­mun doğal hayatında da tüm bunların hepsini yapmaya can atıyor mu dersiniz? Hayır, yapmıyor, yapmak isteyeceğini de düşünmüyoruz. Aksine, neden ve nasıl bu hareketleri yapıyor­lar diye düşündüğümüzde ortaya iğrenç, dayanılmaz bir tab­lo ortaya çıkıyor. Bu yüzden sizlere, insanlara ışıl ışıl, renkli, eğlenceli bir dünya olarak pazarlanan sirklerin gerçek yüzünü anlatmak istiyoruz:

Hayvanların kullanıldığı sirkler, hiçbir zaman mutluluğun, eğlencenin sergilendiği yerler olmadı, olamayacak da. Çün­kü, sirklerdeki hayvanlar, vahşi doğadan koparılarak hapse­diliyor, insanların eğlendirilmesi için akılalmaz işkenceler­le, dayakla, açlıkla terbiye edilerek zorla sahneye çıkarılıyor. Her anı zulümle dolu olan, zorlu bir eğitim sürecinin ardından ölene kadar ya da işe yaramayacak hale gelene kadar köleli­ğe mahkum edilen bu hayvanlar, parlak, albenili, ışıltılı gözü­ken insan kıyafetleriyle ve süslerle donatılıp eğlence sektörü­ne kazandırılıyor (!). Sirk sahiplerinin izni dışında hiçbir ge­reksinimleri karşılanmayan bu tutsak hayvanlar, doğal yaşam ortamlarına kıyasla binlerce kat dar alanlarda, asla istedikle­ri gibi hareket edemeyecekleri kafeslerde tutuluyor. Doğaları­na hiçbir şekilde uymayan bir ortamda, çok kısıtlı temel ge­reksinimleri sağlanarak sadece yaşamalarına izin veriliyor. Bu mahrumiyet nedeniyle de hapsedildikleri dar kafeslerde, ken­di etraflarında, sürekli dairesel dönme hareketleri, kafa salla­ma gibi anormal davranışlar sergiliyorlar. İstenildiği gibi eği­tilmeleri için aç bırakılıyorlar; bir parça fıstık ya da meyve sa­yesinde, öğrendikleri hareketleri, seyirci önünde zorluk çıkar­madan, daha kolay yapmaları için. Verilen komutu uygulama­mak için direnen ya da hareketleri yapmayı reddeden hayvan­lar ise ekstradan dayak ve işkenceyle, açlıkla ve susuzlukla cezalandırılıyor ki yabanıl dirençleri kırılsın diye…

Eğitimlerde çivili sopa, kırbaç, elektroşok çubuğu, kanca gibi işkence aletleri kullanılarak hayvanlara “vahşi” oldukla­rı unutturulmaya çalışılıyor, bu iğrenç sürece ve süresiz tut­saklığa adapte olmaları için son derece acımasız muamelele­re maruz bırakılıyorlar. Bir zamanlar tıpkı köle insanlar gibi “mal” statüsünde olan ve üstlerinden para kazanılan bu tutsak hayvanlar, şiddet dolu eğitimleri esnasında bile tıbbî yardım­dan yoksun bırakılıyor; çünkü sirklerde kâr daha önemli. Eği­timde, gösteride ve hatta uyurken bile uğradıkları şiddetin, vü­cutlarında açtığı yaralar basit müdahalelerle geçişti­rilerek bir sonraki gösteriye hazırlanıyorlar. Sirkler, şehirden şehre, ülkeden ülkeye gezdikleri için bu hayvanların, suya, yiyeceğe, doğal ihtiyaçlara erişimleri de bir hayli kısıt­lı durumda. Yılın büyük bir kısmını nakledilerek geçirdikle­rinden kötü hava koşullarından da oldukça etkileniyorlar, ama bu, dayaksız, işkencesiz bir zaman dilimi olduğu için onlara göre bulunmaz bir fırsat belki de. Sürekli dayağa, işkenceye ve açlığa maruz bırakıldıkları ve kafes içerisinde sürekli hap­sedildikleri ya da çok kısa zincirlerle bağlandıkları için daima stres ve acı içerisinde yaşamaya mahkûmdur sirk hayvanları.

Sirkler, hayvanlara yapılan zulüm, zorlama ve tutsaklık nede­niyle birer işkence merkezidir. Bu ticarethaneler, aslında eğ­lenceyi değil, zulmü ve işkenceyi pazarlar. Zorlamayla, işken­ceyle, şiddetle eğitilen hayvanlar, zorunlu çalışma sisteminde, cinnetin eşiğinde olan toplumun kargaşasında ufalanan, yaşa­mayı, gülmeyi unutmuş insanları eğlendirmek için adeta “tü­ketilecek” mal muamelesi görür. Tutsaklıklarından ölümleri­ne kadar acı, işkence ve ağır stresle yaşamaya mahkûm edilen bu hayvanların insanları eğlendirmek için tüm bunlara maruz bırakılması hiçbir şekilde kabul edilemez. Bu yüzden “eğlen­celi” diye reklamları yapılan sirklere halen gitmek isteyip is­temediğinizi sorgulamanız gerekiyor. 

Sirklerdeki tutsak hayvanlar, 

– Bir zamanlar doğada özgürce ve insandan uzak, insan bo­yunduruğu olmadan yaşamlarını sürdüren canlılardı.

– Acıyı, eziyeti, sömürüyü insanlarla eşit düzeyde hisseder, psikolojik baskıyı ise katbekat fazla hisseder.

– İnsanları eğlendirme gibi bir ihtiyaçları olmadığı gibi in­san tarafından kendilerine böyle bir vazife de yüklenemez. Sirklerdeki tutsaklık, işkence, dayak, açlık vb. durumlar kendi iradelerinin dışında ve bir çıkar uğruna onlara uygu­lanmaktadır.

– Gösterilerde sergiledikleri metazori hareketleri isteyerek öğrenmez.

 Bu yüzden BU ZALİM SEKTÖRE DESTEK OLMAYIN! Hayvanlı sirklere gitmeyin. Mümkün olduğunca çevrenizdeki insanları sirk gerçeği konusunda bilgilendirin ki onlar da zu­lümden kazanç sağlayan bu işkencehanelerin ayakta kalma­sına ve sirklerdeki bu zulmün devam ettirilmesine ortak ol­masın.

Şirketlerin Kontrolündeki AB Su Çerçeve Direktifi Suların Ticarileştirilmesini – Özelleştirilmesini Amaçlamaktadır

AVRUPA BİRLİĞİ SU ÇERÇEVE DİREKTİFİ

Avrupa Birliği’nin(AB) su konusuna yaklaşımını en somut ortaya koyan belge, AB Su Çerçeve Direktifi’dir(SÇD). Direktif, Avrupa Birliği’nin su ve su kaynakları yönetiminin çerçevesini çizerek resmi su politikasının temelini oluşturmaktadır.
AB Parlamentosu’nda Ekim 2000’de kabul edilen SÇD ile Avrupa ülkeleri ortak su politikası şu kabul ve kararlarla şekillenmiştir:

•    Su sınırlı ve kıt bir kaynaktır. Bu çerçevede ekonomik bir kaynak/meta olarak kabul edilmelidir. 
•    Suyla ilgili çevresel sorunlar, ancak suyun bir meta olması ve etkin/verimli bir biçimde kullanılmasıyla çözülebilir. Su bu çerçevede ücretlendirilmeli ve “kullanan, kirleten öder” prensibi uygulanmalıdır. 
•    Kararlar ve yönetim olabildiğince alt yönetim birimlerine düşürülmelidir.
•    Havza bazında yönetim olmalıdır.
•    Entegre (bütünleşik) su yönetimi benimsenmelidir.
•    Kullanıcıların yönetime katılmaları önemlidir ve esas alınmalıdır, yetki paylaşımı kabul edilmelidir.

Toplamda bakıldığında bu direktif, hem suyu “ekonomik bir kaynak/meta” olarak görerek bir tanım değişikliği yapmakta, hem de su kaynakları yönetiminde yeni kurumlar,  yeni ilişkiler tarif etmektedir. Entegre Su Yönetimi, Havza Bazında Yönetim bu yeni anlayışın yaşama geçirilmesi için çizilmiş stratejilerdir.

Havza bazında yönetim, su havzalarının yönetimi demektir. Havzaları yönetenler elbette su kaynaklarının yönetimini de ele geçirmiş olacaklardır. AB’nin Türkiye’nin toplam su kaynağının %28,5’ini oluşturan Fırat ve Dicle nehirlerinin suları için “uluslararası su yönetimi” kurmak istemesini de bu bilgilerle değerlendirmek anlamlı olacaktır.

AB Su Çerçeve Direktifi’nin oluşturulmasının ardından, ülkemizde su ile ilgili yapılan –ve krediler ve fonlarla desteklenen- tüm araştırmalar Direktif’in belirlediği ilkeleri temel almıştır. Bu araştırmalar arasında Çevre ve Orman Bakanlığı için hazırlanan Yüksek Maliyetli Çevresel Planlama Projesi (ENVEST Araştırması), Su Çerçeve Direktifinin Türkiye’de Uygulanması İçin Katılım Öncesi Program Projesi (MATRA Araştırması) ve Çevre ve Orman Bakanlığı için Ocak 2005’te hazırlanan Türk Su Sektörünün AB Su Direktiflerine Uyum İçin Yeniden Yapılandırılması isimli araştırmalar sayılabilir.

AB tarafından desteklenen ENVEST Araştırması, “AB’nin entegre kirlilik yönetimine ilişkin su kalitesi, atıksu dahil atık yönetimi, hava kalitesi şartlarının uygulanması için gerekli altyapının belirlenmesi ve altyapı yatırımlarının önceliklendirilmesi konulu bir çalışmadır”(1). 2003-2005 yılları arasında yapılan bu araştırma Danimarka merkezli bir danışmanlık şirketi öncülüğünde yerli ve yabancı sekiz kuruluştan oluşan uluslararası bir konsorsiyum tarafından yürütülmüştür. Amacı çevre ile ilgili mevzuatın uyumlaştırılması ve bu çerçevede Çevre ve Orman Bakanlığı’nın yapması gerekenleri yaşama geçirmesinde bakanlığa yardımcı olunması olarak tariflenmiştir.

Projede AB standartlarına ulaşılmasını sağlayacak altı yatırım paketi vardır. Bunlar Tokat Evsel Atıksu Yönetimi Projesi, Dilovası Evsel ve Endüstriyel Atıksu Arıtma Projesi, Çanakkale Katı Atık Yönetim Sistemi, Katı Atık Düzenleme ve Depolama Tesisi Projesi, Karabük Hava Kirliliği Yönetimi Projesi, Kuşadası Katı Atık Yönetimi Projesi, Nevşehir Atıksu Arıtma Projesi’dir.
Projenin sonunda hazırlanan raporda, Türkiye’de su yönetiminin nasıl olduğunun bilgisi verilerek, nasıl olabileceği tartışılmıştır. Su ve atıksu hizmetleri sunan çok ve çeşitli kurum ve kuruluşlar olduğu, dolayısıyla yetki ve sorumluluk paylaşımında çakışmalar yaşandığı; yerel yönetimlerin yasal altyapısının kuvvetli olduğu, dolayısıyla “fırsatlara açık” bulunduğu saptanmış; çalışmalarda AB mevzuatına uyumun istenilen düzeyde olmadığı belirtilerek sorunları gidermek adına “su hizmetlerinde özel sektörden daha fazla faydalanılması” önerilmiştir. Envest Araştırması, Türkiye’de AB’nin çevre müktesebatına uyum için yapılması gereken tüm yatırım ve projelerin 65-70 milyar Euro tutarında olacağını belirtmiştir.

Adını “sosyal dönüşüm” anlamına gelen Felemenkçe sözcüğün kısaltmasından alan MATRA Araştırması ise ülkesinde suyun özelleştirilmesini yasaklayan Hollanda’nın yürüttüğü bir programdır. 1999 yılında Türkiye’nin AB’ye aday üyeliğinin kesinleşmesinin ardından, Hollanda hükümeti Türkiye’yi de programa dahil etmiştir ve bu kapsamda ülkemizde eğitim, adalet, içişleri, sağlık ve sosyal politika ve kamu yönetimi alanlarına proje desteği vermektedir. Programın amacı kamu sektöründe AB müktesebatına uyumlaştırma amaçlı danışmanlık hizeti sunmak olarak tariflenmiştir.  

MATRA kapsamında Türkiye’de Ocak 2002-Kasım 2003 tarihleri arasında “Topluluk Su Çerçeve Direktifi’nin Türkiye’de Uygulanma Projesi” yürütülmüştür. Bu projenin öncesinde, Türkiye’deki su mevzuatı ile AB şartlarını karşılaştıran bir analiz yapılmış; bu analiz Türkiye’de bu alanda tam bir yasal boşluk olduğu sonucuna varmıştır. Proje bitiminde ise Türkiye’de Su Yönetimi Alanında Kurumsal ve Yasal Güçlendirme başlıklı bir rapor kaleme alınmıştır.  

Raporda Türkiye’de su yönetimi yapısındaki sorunlar, koordinasyon eksikliği, yasal eksiklikler, uygulama alanında işbölümünde eksiklikler, finansal eksiklikler, kurumsal kapasitede eksiklikler, bölgesel planlamada eksiklikler olarak saptanmıştır. Bu eksiklikler dört ana soruna bağlanmaktadır. Bunların ilki, Envest Araştırması’nın da değindiği bir nokta olan, farklı kurumların rollerindeki çatışmadır. İkincisi dengeli kaynak ve vergi toplanabilmesiyle ilgili sorunlar, üçüncüsü merkezi yapı kaynaklı sorunlar, dördüncüsü ise izleme ve ölçüm sorumluluğu alanında sıkıntılardır.

Bu sorunlara çözüm olarak bir bilgi tabanı oluşturulması, idari kapasitenin güçlendirilmesi, su hizmetinin finansmanının tüketiciden karşılanması ve yerelleşme önerilmiştir. Önerilerin yaşama geçirilmesi kapsamında öncelikle, AB Genel Sekreterliği başkanlığında, Çevre ve Orman Bakanlığı, Devlet Su İşleri gibi kurumların katılımıyla, amacı Su Çerçeve Direktifi’nin Türkiye’nin su ve çevre mevzuatına ve idari yapısına uygulanması konusunda çalışmak olan bir Ulusal Platform kurulması istenmiştir. Bu Platform’dan hem idari hem de hidrolojik açıları göz önünde bulundurarak, Türkiye’de nehir havzası sınır bölümlenmesini yapması beklenmektedir. Platform’un görevi hem su yönetimi konusunda SÇD çerçevesinde yapılması gerekenleri tartışmak, hem de bir ulusal entegre (bütünleşik) su yönetim planı hazırlama amacıyla çalışmaktır. Bu entegre ana planın yanında Çevre ve Orman Bakanlığı’nca hazırlanacak bir Ulusal Su Kalite Planı ve DSİ Genel Müdürlüğü’nce hazırlanacak bir Ulusal Su Miktar Planı da istenmektedir. 

Raporun temel yaklaşımlarından biri olan yerelleşme uyarınca konunun bölgesel düzeyde de ele alınması gerekliliğinden hareketle, ulusal planların yanı sıra Nehir Havza Yönetim Planları oluşturulması da önerilmiştir.

Proje sonrasında hazırlanan el kitabında Türkiye altı nehir havza bölgesine bölünmüş, bu gruplandırma Ekim 2003’de Ulusal Platform tarafından kabul edilmiştir. Bu havza bölgeleri,

1.    Marmara denizine dökülen havzalar: Marmara ve Susurluk
2.    Karadeniz’e dökülen havzalar: Batı Karadeniz, Kızılırmak, Yeşilırmak, Doğu Karadeniz
3.    Akdeniz’e dökülen havzalar: Ceyhan, Seyhan, Doğu Akdeniz, Batı Akdeniz, Antalya
4.    Uluslararası havzalar
a.    Suriye, Irak, İran, Gürcistan ve Ermenistan’a dökülen havzalar: Asi, Fırat, Dicle, Aras, Çoruh
b.    Yunanistan’a dökülen havzalar: Meriç-Ergene
5.    Ege Denizi’ne dökülen havzalar: Büyük Menderes, Küçük Menderes, Gediz, Kuzey Ege
6.    Kapalı havzalar; Burdur, Göller, Konya Kapalı ve Van Kapalı havzaları
olarak tespit edilmiştir. MATRA Projesi, DSİ’nin benimsediği bir projedir.

2004 yılında, AB mevzuatına uyum çalışmaları kapsamında, Türkiye su mevzuatının yeniden gözden geçirilmesi, su ile ilgili kuruluşların görev ve yetkilerinin yeniden tanımlanması ve yeni çıkartılacak yasaların AB müktesebatına uygun olarak hazırlanması amacıyla iki çalışma grubu oluşturulmuştur. Bu grupların koordinatörlüğünü DPT ve AB Genel Sekreterliği üstlenmiştir. Bu iki çalışma grubu tarafından 2005 yılında kaleme alınan iki raporda MATRA Projesi’ndeki yaklaşımların savunulduğu açıkça görülmektedir. Bu raporlar da su alanında çalışan kurumlar arasında çakışmalar olduğunu belirterek görev, yetki ve sorumlulukları ayrıştırılmış ve AB müktesebatına, SÇD’ye, AB yapılarına uygun yeni bir kurumsal yapı oluşturulması gerektiğini söylemiştir.   

Birinci Çalışma Grubu’nun su alanında faaliyet gösteren kurum ve kuruluşların görev ve sorumluluklarıyla ilgili hazırladığı raporda, her şeyden önce, suyun ekonomik değeri olan sınırlı bir doğal kaynak olduğu kabul edilmiştir. Suyun kullanıcıya gerçek değerinden verilmesi (Bu şu anlama gelmektedir: Kapitalist sistemde bir mal gerçek değerine ancak piyasa içinde ulaşır, oysa suyun kamusal bir mal olarak görülmesi gerçek değerini bulmasını engellemektedir. Su metalaşmalıdır demenin bir kılıfıdır bu ifade) ve tasarrufu da sağlayacak şekilde ücretli su kullanımı uygulamasına geçilmesi, ayrıca su yönetiminin entegre bir yaklaşımla yapılandırılması hedef olarak belirlenmiştir. Bu hedeflere ulaşabilmek için, ilgili kuruluşların yetki ve sorumluluklarını net olarak saptayacak yeni bir su yasasının hazırlanması, ulusal su kaynakları politikası oluşturulması, bütünleşik havza yönetimi uygulanması, su yönetimlerinin bölge düzeyinde kullanıcılar, özel sektör, belediyeler ve kamu temsilcilerinden oluşturulması ve finansman sağlamak için özel sektörden faydalanılması önerilmiştir. Bu önerilerin yaşama geçirilmesi için de il düzeyinde su müdürlükleri, bölge düzeyinde havza yönetimleri, ulusal düzeyde ise bakanlıkların temsilcilerinden oluşan bir ulusal su komisyonu kurulması kararlaştırılmıştır.     

Mevzuatı inceleyen İkinci Çalışma Grubu’nun raporu ise kavramsal bir yenilenme ihtiyacına dikkat çekmiştir. Yeni su kanununda yeni bir anlayışın ortaya konması için farklı bir dile, farklı kavramlara – ki bunlar AB Su Çerçeve Direktifi’nin temel kavramları olacaktır –  gerek olduğu belirtilmiştir. Önerilen kavramlar ise şunlardır: “Genel İlkeler”, “Sürdürülebilirlik”, “Entegre Su Yönetimi”, “Su Havzaları Yaklaşımı”, “Ekolojik Kalite”, “Ölçüm, İzleme, Veri Tabanı Oluşturulması”, “Su Tahsisi”, “Risk Yönetimi”, “Paydaşların Katılımı”, “Fiyatlandırma, Ekonomik Analiz ve Cezalar”, “Tehlikeli Maddeler”, “Sınır aşan Sular” ve “AB ve Diğer Uluslararası Uyum”.

İkinci Çalışma Grubu hazırladığı raporda, su havzalarını esas alan, hem bölgesel hem yerel düzeyde örgütlenmiş, tercihen Başbakanlığa bağlı bir su üst yönetimi oluşturulmasını salık vermektedir. Rapora göre, su sektöründeki finansman sıkıntısı yasalar oluşturulurken dikkate alınmalı; finansman sağlamada merkeze bağlı olmayan, yerel kaynakları harekete geçirecek stratejiler geliştirilmelidir. Ayrıca yasada suyun bir meta olduğuna, kullanan ve kirleten öder ilkesine yer verilmesi talep edilmiştir.    

Sonuç olarak her iki çalışma grubunun da raporları, AB Su Çerçeve Direktifi’ne uyum için gereken su politikalarının yaşama geçmesi için bir siyasi kararlılık ifadesi olarak görülmelidir.

Öte yandan, İngiliz Çevre Bakanlığı tarafından Çevre ve Orman Bakanlığı için hazırlanmış, “Türk Su Sektörünün AB Su Direktiflerine Uyumu İçin Yeniden Yapılandırılması” başlıklı bir başka rapor daha mevcuttur. AB direktiflerine uyum sağlanmaması, çevre kirliliğine, tüketici beklentilerinin karşılanmamasına ve -eğer bunlarla ikna olmadıysanız!- AB Komisyonu’nun vereceği para cezalarına yol açar gibi tehditvari bir uyarıyla başlayan rapor, yukarıdaki raporların temel yaklaşımını paylaşmaktadır. Uyumlaşma kapsamında, ilgili yasaların SÇD ile uyumlaştırılması, nehir havzası planlarının oluşturulması ve bu işi yapacak yetkili kurumun belirlenmesi, havzalardaki yer üstü ve yer altı sularının analizi, kirleten öder ilkesini içerecek şekilde uygun fiyat tarifelerinin belirlenmesi gibi gerekliliklere değinen rapor, Türkiye’de yapılacak çalışmaların İngiltere ve Galler’in yaşadığı uyum sürecinde önemleri saptanmış sekiz kritere göre yapılmasını önermektedir. Bu kriterler, “Ulusal hedefler ve temin araçlarında netlik”, “Siyasal baskılardan tecrit”, “Yüksek şeffaflık düzeyi ve öngörülebilirlik”, “Ekonomik düzenleme ile çevresel izleme ve uygulama denetiminin net olarak ayrılması”, “Müşterinin hizmet bedelini tam olarak ödemesi”, “Hizmetlerin büyük ölçekli ve profesyonel işletmeler tarafından temini”, “Verimlilik için teşvikler” ve “Güçlü ve kararlı liderlik” olarak belirtilmektedir.

Bu kriterlerden “müşterinin hizmet bedelini tam olarak ödemesi” suyun insanların tükettiği herhangi bir metadan farksızlaştırılmasına, “hizmetlerin büyük ölçekli ve profesyonel işletmeler tarafından temini” su hizmetlerinin büyük özel şirketler (tekeller) tarafından sağlanmasına (“verimlilik için teşvikler” kriteriyle bu şirketlerin teşvik edilmesine), “siyasal baskılardan tecrit” ise devletin konumunun sınırlandırılmasına işaret etmektedir. 

Rapor Türkiye’nin su dağıtım sisteminde, arıtma sistemlerinde, su hizmet kalitesinde vs. aksaklıklar saptadıktan sonra, bunların nedenini bu konuda bir strateji belirlememiş ve bir sorumlu kurum saptamamış olmasına, yerel yönetimlerin sunduğu hizmetlerin siyasetin etkisine fazlaca bağlı olduğuna, su alanında kapsamlı ve boyutlu bir veri tabanı olmamasına, dolayısıyla bu alanda güvenilir performans değerlendirmeleri yapılamamasına (ki bu değerlendirmeler yapılamadığında özel sektör bu alana girmenin kendisi için kârlı olup olmadığını bilememektedir) bağlamaktadır.     

Rapora göre Türkiye’de su tarifeleri “iktisadi rasyonellikten” uzak belirlenmiştir, suyun bedava bir hak olarak görüldüğü bölgeler vardır örneğin, vergi gelirlerinden beslenen geleneksel belediye anlayışından ticari yönetim modeline geçilememiştir henüz, işte bu yapı nedeniyle de müşteriler (yani halk) su hizmet bedelini tam olarak ödememektedir. Bütün bunlar acilen giderilmesi gereken sorunlardır.

Raporda, su alanında faaliyet gösterecek işletmelerin çevresel standartlarını belirleyecek ve denetleyecek bir Çevre Ajansı kurulması önerilmektedir. Bu ajans, DSİ’nin su kaynakları yönetimi (tahsis ve planlama) ve izlenmesi alanındaki görevlerini, Sağlık Bakanlığı’nın içme suyu kalitesini izleme ve uygulatma ile ilgili görevlerini üstlenmelidir. Ajansın, yüzey ve yer altı sularının kullanımının uygunluğunu değerlendirmek, çevre durumu ile ilgili rapor hazırlamak, yüzey ve yer altı sularının çıkarılması ve atıksu yollarının boşaltılmasına dair ruhsatlandırma yapmak ve ruhsat kapsamında yaptırımlar uygulamak belli başlı görevleri arasında olacaktır.

Ayrıca bir Ekonomik Düzenleyici Kurul oluşturulması önerilmektedir. Çevre Ajansının önerileri doğrultusunda çalışacak bu kurulun su sektöründe faaliyet gösteren işletmelerin hizmet düzeyi ve tarife aralıklarını bir ulusal stratejiye uygun  olarak belirlemesi tariflenmektedir.

Sektörün finansmanını kamu kaynaklarının sınırlandırılmasına dayandıran raporda işletmelerde çalışacak personelin sözleşmeli olması istenirken, idari ve mevzuat açısından yapılanmanın SÇD’ye uygulanması için de Hükümetin suyun nasıl kullanacağı ve önceliklerine ilişkin bir strateji belgesi yayınlamasını öngörmüştür. Bu strateji belgesi çerçevesinde “Çevre Ajansı” yetkili kurum olarak her nehir havzası için SÇD’yi uygulayacaktır. Hazırlanan nehir havzaları yönetim planlarını, su politikalarını uygulanması için Çevre ve Orman Bakanlığına sunulacaktır. Diğer Bakanlıklarla mutabakatı Çevre ve Orman Bakanlığı sağlayacaktır. Mutabık kalınan planlarda “Çevre Ajansı” kalite standartlarını belirleyecek ve özel işletmeler devreye sokulacaktır.

Raporda önerilen yeni yapılanmada, DSİ’ nin sadece barajlar ve (belediyelerin talebi üzerine) büyük ölçekli sulama projelerinde görevli olması, sahip olduğu yetkilerin önemli bir kısmının ise “Çevre Ajansı”na devredilmesi önerilmektedir. Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanlığının su politikası üzerindeki inisiyatifi de Çevre ve Orman Bakanlığına devredilmiştir.

İki yeni unsur olan “Çevre Ajansı” ve “Ekonomik Düzenleyici Kurum”, Çevre ve Orman Bakanlığı ile ilişkilendirilirken, İller Bankası sadece finansman ile ilgili bir aracı kurum konumuna dönüştürülmektedir. Bu yapılanmada, devre dışı bırakılan Dışişleri, Bayındırlılık ve Sağlık Bakanlıkları ile DPT’ nin sektöre ilişkin kararlara ancak Bakanlıklardan oluşan Hükümet Komitesi düzeyinde katılabilecekleri öngörülmektedir.   

Sonuç

1970’li yıllardan itibaren çevre ve su kaynakları yönetimi emperyalizmin en önemli gündemlerinden biri olmuştur. Bu konuda emperyalist tekellerin çıkarları için uluslararası toplantılar, forumlar yapılmış ve anlaşmalar imzalanmıştır.

AB, 2000’li yıllardan itibaren Ülkemizde Su Yönetimi Mevzuatını da belirleyen bir birlik olmuştur. Bu anlamda AB’ nin su politikalarının gelişimi, su kaynakları yönetimindeki değişen politikaları bütünüyle yansıtmaktadır.

AB’ye uyum sürecinde yeniden yapılanmayla ilgili olarak kamunun hüküm ve tasarrufu altında olan su kaynakları ve su hizmetlerinin yönetiminde yeni kurumların, şirketlerin devreye girmesi önerilerek; kamunun bu alanlardan çekilmesi ile de özelleştirilmeye gidilmesi  amaçlanmaktadır. 

Su yönetimindeki dönüşümün AB’ye uyumun kaçınılmaz bir zorunluluğu olduğu vurgulanan raporlarda, Türkiye’de SÇD’i doğrultusunda  istenen ve önerilen değişimler genel hatlarıyla;

-Devletin hizmet sağlayıcı konumundan kurtulması ve düzenleyici, denetleyici konumunun da serbest piyasa kurallarına göre şekillenmesi,
-Müşterinin koşullar ne olursa olsun hizmetin bedelini tam olarak ödemesi,
-Sektörde özelleştirilmeye gidilmesi ve özelleştirme aracılığı ile yatırım maliyetlerinin zamana yayılarak tüketiciye ödettirilmesi, olarak sıralanabilir.

AB müktesebatına uyum amaçlı su yönetimi ve hizmetleri ile ilgili hazırlanan tüm raporlarda göze çarpan bir diğer madde ise; su yönetimi ve hizmetlerini  ya müsteşarlık düzeyinde ya da Bakanlık düzeyinde kurumsallaştırma önerisidir. Bu önerinin uygulanması durumunda ise 2B’de yapıldığı gibi kuruluş kanunu ile suyun özelleştirilmesine yönelik maddeler Anayasa engeline takılmadan buradan geçirilecektir. Bunu da önümüzdeki günlerde göreceğiz.

Türkiye’nin AB üyelik sürecinde yapılan tüm  tartışmalar, yapılmak istenen dönüşümler, AB politika, ilke ve uygulamalarına atıfta bulunarak yapılmaktadır. AB’nin su politikalarında hedeflediği ticarileştirme ve özelleştirmelerin hayata geçirilmesi için, su kaynakları yönetimi ve bununla ilgili olarak kamu hizmetlerindeki dönüşüm de tekellerin çıkarları doğrultusunda gerçekleştirilmiş ve gerçekleştirilmektedir. Bu emperyalist-kapitalist sistemin ideolojik sınıfsal bir saldırısıdır.

Bu saldırı karşısında Türkiye’de hangi ad altında olursa olsun, ister kamu, ister özel, kim tarafından yapılırsa yapılsın suyun bir meta olarak ticarileştirilmesine, su hizmetlerinin ticarileştirilmesine/özelleştirilmesine karşı sınıfsal temelde ideolojik olarak karşı çıkmak ve mücadele etmek bizlerin vazgeçilemez, ertelenemez görevleri olmak zorundadır.

DİPNOT
(1)    Su Yönetiminde Neoliberal “Reform” Girişimleri, Taylan Taşkın
KAYNAKÇA
Bu yazı büyük ölçüde  Çınar, Tayfun; Özdinç, Hülya K., Su Yönetimi-Küresel Politika ve Uygulamalara Eleştiri, Memleket Yayınları, Ankara, 2006 eserinden faydalanılarak oluşturulmuştur.
+İVME DERGİSİ 7.SAYISINDA YAYINLANMIŞTIR.

%d blogcu bunu beğendi: