Şirketlerin Kontrolündeki AB Su Çerçeve Direktifi Suların Ticarileştirilmesini – Özelleştirilmesini Amaçlamaktadır

AVRUPA BİRLİĞİ SU ÇERÇEVE DİREKTİFİ

Avrupa Birliği’nin(AB) su konusuna yaklaşımını en somut ortaya koyan belge, AB Su Çerçeve Direktifi’dir(SÇD). Direktif, Avrupa Birliği’nin su ve su kaynakları yönetiminin çerçevesini çizerek resmi su politikasının temelini oluşturmaktadır.
AB Parlamentosu’nda Ekim 2000’de kabul edilen SÇD ile Avrupa ülkeleri ortak su politikası şu kabul ve kararlarla şekillenmiştir:

•    Su sınırlı ve kıt bir kaynaktır. Bu çerçevede ekonomik bir kaynak/meta olarak kabul edilmelidir. 
•    Suyla ilgili çevresel sorunlar, ancak suyun bir meta olması ve etkin/verimli bir biçimde kullanılmasıyla çözülebilir. Su bu çerçevede ücretlendirilmeli ve “kullanan, kirleten öder” prensibi uygulanmalıdır. 
•    Kararlar ve yönetim olabildiğince alt yönetim birimlerine düşürülmelidir.
•    Havza bazında yönetim olmalıdır.
•    Entegre (bütünleşik) su yönetimi benimsenmelidir.
•    Kullanıcıların yönetime katılmaları önemlidir ve esas alınmalıdır, yetki paylaşımı kabul edilmelidir.

Toplamda bakıldığında bu direktif, hem suyu “ekonomik bir kaynak/meta” olarak görerek bir tanım değişikliği yapmakta, hem de su kaynakları yönetiminde yeni kurumlar,  yeni ilişkiler tarif etmektedir. Entegre Su Yönetimi, Havza Bazında Yönetim bu yeni anlayışın yaşama geçirilmesi için çizilmiş stratejilerdir.

Havza bazında yönetim, su havzalarının yönetimi demektir. Havzaları yönetenler elbette su kaynaklarının yönetimini de ele geçirmiş olacaklardır. AB’nin Türkiye’nin toplam su kaynağının %28,5’ini oluşturan Fırat ve Dicle nehirlerinin suları için “uluslararası su yönetimi” kurmak istemesini de bu bilgilerle değerlendirmek anlamlı olacaktır.

AB Su Çerçeve Direktifi’nin oluşturulmasının ardından, ülkemizde su ile ilgili yapılan –ve krediler ve fonlarla desteklenen- tüm araştırmalar Direktif’in belirlediği ilkeleri temel almıştır. Bu araştırmalar arasında Çevre ve Orman Bakanlığı için hazırlanan Yüksek Maliyetli Çevresel Planlama Projesi (ENVEST Araştırması), Su Çerçeve Direktifinin Türkiye’de Uygulanması İçin Katılım Öncesi Program Projesi (MATRA Araştırması) ve Çevre ve Orman Bakanlığı için Ocak 2005’te hazırlanan Türk Su Sektörünün AB Su Direktiflerine Uyum İçin Yeniden Yapılandırılması isimli araştırmalar sayılabilir.

AB tarafından desteklenen ENVEST Araştırması, “AB’nin entegre kirlilik yönetimine ilişkin su kalitesi, atıksu dahil atık yönetimi, hava kalitesi şartlarının uygulanması için gerekli altyapının belirlenmesi ve altyapı yatırımlarının önceliklendirilmesi konulu bir çalışmadır”(1). 2003-2005 yılları arasında yapılan bu araştırma Danimarka merkezli bir danışmanlık şirketi öncülüğünde yerli ve yabancı sekiz kuruluştan oluşan uluslararası bir konsorsiyum tarafından yürütülmüştür. Amacı çevre ile ilgili mevzuatın uyumlaştırılması ve bu çerçevede Çevre ve Orman Bakanlığı’nın yapması gerekenleri yaşama geçirmesinde bakanlığa yardımcı olunması olarak tariflenmiştir.

Projede AB standartlarına ulaşılmasını sağlayacak altı yatırım paketi vardır. Bunlar Tokat Evsel Atıksu Yönetimi Projesi, Dilovası Evsel ve Endüstriyel Atıksu Arıtma Projesi, Çanakkale Katı Atık Yönetim Sistemi, Katı Atık Düzenleme ve Depolama Tesisi Projesi, Karabük Hava Kirliliği Yönetimi Projesi, Kuşadası Katı Atık Yönetimi Projesi, Nevşehir Atıksu Arıtma Projesi’dir.
Projenin sonunda hazırlanan raporda, Türkiye’de su yönetiminin nasıl olduğunun bilgisi verilerek, nasıl olabileceği tartışılmıştır. Su ve atıksu hizmetleri sunan çok ve çeşitli kurum ve kuruluşlar olduğu, dolayısıyla yetki ve sorumluluk paylaşımında çakışmalar yaşandığı; yerel yönetimlerin yasal altyapısının kuvvetli olduğu, dolayısıyla “fırsatlara açık” bulunduğu saptanmış; çalışmalarda AB mevzuatına uyumun istenilen düzeyde olmadığı belirtilerek sorunları gidermek adına “su hizmetlerinde özel sektörden daha fazla faydalanılması” önerilmiştir. Envest Araştırması, Türkiye’de AB’nin çevre müktesebatına uyum için yapılması gereken tüm yatırım ve projelerin 65-70 milyar Euro tutarında olacağını belirtmiştir.

Adını “sosyal dönüşüm” anlamına gelen Felemenkçe sözcüğün kısaltmasından alan MATRA Araştırması ise ülkesinde suyun özelleştirilmesini yasaklayan Hollanda’nın yürüttüğü bir programdır. 1999 yılında Türkiye’nin AB’ye aday üyeliğinin kesinleşmesinin ardından, Hollanda hükümeti Türkiye’yi de programa dahil etmiştir ve bu kapsamda ülkemizde eğitim, adalet, içişleri, sağlık ve sosyal politika ve kamu yönetimi alanlarına proje desteği vermektedir. Programın amacı kamu sektöründe AB müktesebatına uyumlaştırma amaçlı danışmanlık hizeti sunmak olarak tariflenmiştir.  

MATRA kapsamında Türkiye’de Ocak 2002-Kasım 2003 tarihleri arasında “Topluluk Su Çerçeve Direktifi’nin Türkiye’de Uygulanma Projesi” yürütülmüştür. Bu projenin öncesinde, Türkiye’deki su mevzuatı ile AB şartlarını karşılaştıran bir analiz yapılmış; bu analiz Türkiye’de bu alanda tam bir yasal boşluk olduğu sonucuna varmıştır. Proje bitiminde ise Türkiye’de Su Yönetimi Alanında Kurumsal ve Yasal Güçlendirme başlıklı bir rapor kaleme alınmıştır.  

Raporda Türkiye’de su yönetimi yapısındaki sorunlar, koordinasyon eksikliği, yasal eksiklikler, uygulama alanında işbölümünde eksiklikler, finansal eksiklikler, kurumsal kapasitede eksiklikler, bölgesel planlamada eksiklikler olarak saptanmıştır. Bu eksiklikler dört ana soruna bağlanmaktadır. Bunların ilki, Envest Araştırması’nın da değindiği bir nokta olan, farklı kurumların rollerindeki çatışmadır. İkincisi dengeli kaynak ve vergi toplanabilmesiyle ilgili sorunlar, üçüncüsü merkezi yapı kaynaklı sorunlar, dördüncüsü ise izleme ve ölçüm sorumluluğu alanında sıkıntılardır.

Bu sorunlara çözüm olarak bir bilgi tabanı oluşturulması, idari kapasitenin güçlendirilmesi, su hizmetinin finansmanının tüketiciden karşılanması ve yerelleşme önerilmiştir. Önerilerin yaşama geçirilmesi kapsamında öncelikle, AB Genel Sekreterliği başkanlığında, Çevre ve Orman Bakanlığı, Devlet Su İşleri gibi kurumların katılımıyla, amacı Su Çerçeve Direktifi’nin Türkiye’nin su ve çevre mevzuatına ve idari yapısına uygulanması konusunda çalışmak olan bir Ulusal Platform kurulması istenmiştir. Bu Platform’dan hem idari hem de hidrolojik açıları göz önünde bulundurarak, Türkiye’de nehir havzası sınır bölümlenmesini yapması beklenmektedir. Platform’un görevi hem su yönetimi konusunda SÇD çerçevesinde yapılması gerekenleri tartışmak, hem de bir ulusal entegre (bütünleşik) su yönetim planı hazırlama amacıyla çalışmaktır. Bu entegre ana planın yanında Çevre ve Orman Bakanlığı’nca hazırlanacak bir Ulusal Su Kalite Planı ve DSİ Genel Müdürlüğü’nce hazırlanacak bir Ulusal Su Miktar Planı da istenmektedir. 

Raporun temel yaklaşımlarından biri olan yerelleşme uyarınca konunun bölgesel düzeyde de ele alınması gerekliliğinden hareketle, ulusal planların yanı sıra Nehir Havza Yönetim Planları oluşturulması da önerilmiştir.

Proje sonrasında hazırlanan el kitabında Türkiye altı nehir havza bölgesine bölünmüş, bu gruplandırma Ekim 2003’de Ulusal Platform tarafından kabul edilmiştir. Bu havza bölgeleri,

1.    Marmara denizine dökülen havzalar: Marmara ve Susurluk
2.    Karadeniz’e dökülen havzalar: Batı Karadeniz, Kızılırmak, Yeşilırmak, Doğu Karadeniz
3.    Akdeniz’e dökülen havzalar: Ceyhan, Seyhan, Doğu Akdeniz, Batı Akdeniz, Antalya
4.    Uluslararası havzalar
a.    Suriye, Irak, İran, Gürcistan ve Ermenistan’a dökülen havzalar: Asi, Fırat, Dicle, Aras, Çoruh
b.    Yunanistan’a dökülen havzalar: Meriç-Ergene
5.    Ege Denizi’ne dökülen havzalar: Büyük Menderes, Küçük Menderes, Gediz, Kuzey Ege
6.    Kapalı havzalar; Burdur, Göller, Konya Kapalı ve Van Kapalı havzaları
olarak tespit edilmiştir. MATRA Projesi, DSİ’nin benimsediği bir projedir.

2004 yılında, AB mevzuatına uyum çalışmaları kapsamında, Türkiye su mevzuatının yeniden gözden geçirilmesi, su ile ilgili kuruluşların görev ve yetkilerinin yeniden tanımlanması ve yeni çıkartılacak yasaların AB müktesebatına uygun olarak hazırlanması amacıyla iki çalışma grubu oluşturulmuştur. Bu grupların koordinatörlüğünü DPT ve AB Genel Sekreterliği üstlenmiştir. Bu iki çalışma grubu tarafından 2005 yılında kaleme alınan iki raporda MATRA Projesi’ndeki yaklaşımların savunulduğu açıkça görülmektedir. Bu raporlar da su alanında çalışan kurumlar arasında çakışmalar olduğunu belirterek görev, yetki ve sorumlulukları ayrıştırılmış ve AB müktesebatına, SÇD’ye, AB yapılarına uygun yeni bir kurumsal yapı oluşturulması gerektiğini söylemiştir.   

Birinci Çalışma Grubu’nun su alanında faaliyet gösteren kurum ve kuruluşların görev ve sorumluluklarıyla ilgili hazırladığı raporda, her şeyden önce, suyun ekonomik değeri olan sınırlı bir doğal kaynak olduğu kabul edilmiştir. Suyun kullanıcıya gerçek değerinden verilmesi (Bu şu anlama gelmektedir: Kapitalist sistemde bir mal gerçek değerine ancak piyasa içinde ulaşır, oysa suyun kamusal bir mal olarak görülmesi gerçek değerini bulmasını engellemektedir. Su metalaşmalıdır demenin bir kılıfıdır bu ifade) ve tasarrufu da sağlayacak şekilde ücretli su kullanımı uygulamasına geçilmesi, ayrıca su yönetiminin entegre bir yaklaşımla yapılandırılması hedef olarak belirlenmiştir. Bu hedeflere ulaşabilmek için, ilgili kuruluşların yetki ve sorumluluklarını net olarak saptayacak yeni bir su yasasının hazırlanması, ulusal su kaynakları politikası oluşturulması, bütünleşik havza yönetimi uygulanması, su yönetimlerinin bölge düzeyinde kullanıcılar, özel sektör, belediyeler ve kamu temsilcilerinden oluşturulması ve finansman sağlamak için özel sektörden faydalanılması önerilmiştir. Bu önerilerin yaşama geçirilmesi için de il düzeyinde su müdürlükleri, bölge düzeyinde havza yönetimleri, ulusal düzeyde ise bakanlıkların temsilcilerinden oluşan bir ulusal su komisyonu kurulması kararlaştırılmıştır.     

Mevzuatı inceleyen İkinci Çalışma Grubu’nun raporu ise kavramsal bir yenilenme ihtiyacına dikkat çekmiştir. Yeni su kanununda yeni bir anlayışın ortaya konması için farklı bir dile, farklı kavramlara – ki bunlar AB Su Çerçeve Direktifi’nin temel kavramları olacaktır –  gerek olduğu belirtilmiştir. Önerilen kavramlar ise şunlardır: “Genel İlkeler”, “Sürdürülebilirlik”, “Entegre Su Yönetimi”, “Su Havzaları Yaklaşımı”, “Ekolojik Kalite”, “Ölçüm, İzleme, Veri Tabanı Oluşturulması”, “Su Tahsisi”, “Risk Yönetimi”, “Paydaşların Katılımı”, “Fiyatlandırma, Ekonomik Analiz ve Cezalar”, “Tehlikeli Maddeler”, “Sınır aşan Sular” ve “AB ve Diğer Uluslararası Uyum”.

İkinci Çalışma Grubu hazırladığı raporda, su havzalarını esas alan, hem bölgesel hem yerel düzeyde örgütlenmiş, tercihen Başbakanlığa bağlı bir su üst yönetimi oluşturulmasını salık vermektedir. Rapora göre, su sektöründeki finansman sıkıntısı yasalar oluşturulurken dikkate alınmalı; finansman sağlamada merkeze bağlı olmayan, yerel kaynakları harekete geçirecek stratejiler geliştirilmelidir. Ayrıca yasada suyun bir meta olduğuna, kullanan ve kirleten öder ilkesine yer verilmesi talep edilmiştir.    

Sonuç olarak her iki çalışma grubunun da raporları, AB Su Çerçeve Direktifi’ne uyum için gereken su politikalarının yaşama geçmesi için bir siyasi kararlılık ifadesi olarak görülmelidir.

Öte yandan, İngiliz Çevre Bakanlığı tarafından Çevre ve Orman Bakanlığı için hazırlanmış, “Türk Su Sektörünün AB Su Direktiflerine Uyumu İçin Yeniden Yapılandırılması” başlıklı bir başka rapor daha mevcuttur. AB direktiflerine uyum sağlanmaması, çevre kirliliğine, tüketici beklentilerinin karşılanmamasına ve -eğer bunlarla ikna olmadıysanız!- AB Komisyonu’nun vereceği para cezalarına yol açar gibi tehditvari bir uyarıyla başlayan rapor, yukarıdaki raporların temel yaklaşımını paylaşmaktadır. Uyumlaşma kapsamında, ilgili yasaların SÇD ile uyumlaştırılması, nehir havzası planlarının oluşturulması ve bu işi yapacak yetkili kurumun belirlenmesi, havzalardaki yer üstü ve yer altı sularının analizi, kirleten öder ilkesini içerecek şekilde uygun fiyat tarifelerinin belirlenmesi gibi gerekliliklere değinen rapor, Türkiye’de yapılacak çalışmaların İngiltere ve Galler’in yaşadığı uyum sürecinde önemleri saptanmış sekiz kritere göre yapılmasını önermektedir. Bu kriterler, “Ulusal hedefler ve temin araçlarında netlik”, “Siyasal baskılardan tecrit”, “Yüksek şeffaflık düzeyi ve öngörülebilirlik”, “Ekonomik düzenleme ile çevresel izleme ve uygulama denetiminin net olarak ayrılması”, “Müşterinin hizmet bedelini tam olarak ödemesi”, “Hizmetlerin büyük ölçekli ve profesyonel işletmeler tarafından temini”, “Verimlilik için teşvikler” ve “Güçlü ve kararlı liderlik” olarak belirtilmektedir.

Bu kriterlerden “müşterinin hizmet bedelini tam olarak ödemesi” suyun insanların tükettiği herhangi bir metadan farksızlaştırılmasına, “hizmetlerin büyük ölçekli ve profesyonel işletmeler tarafından temini” su hizmetlerinin büyük özel şirketler (tekeller) tarafından sağlanmasına (“verimlilik için teşvikler” kriteriyle bu şirketlerin teşvik edilmesine), “siyasal baskılardan tecrit” ise devletin konumunun sınırlandırılmasına işaret etmektedir. 

Rapor Türkiye’nin su dağıtım sisteminde, arıtma sistemlerinde, su hizmet kalitesinde vs. aksaklıklar saptadıktan sonra, bunların nedenini bu konuda bir strateji belirlememiş ve bir sorumlu kurum saptamamış olmasına, yerel yönetimlerin sunduğu hizmetlerin siyasetin etkisine fazlaca bağlı olduğuna, su alanında kapsamlı ve boyutlu bir veri tabanı olmamasına, dolayısıyla bu alanda güvenilir performans değerlendirmeleri yapılamamasına (ki bu değerlendirmeler yapılamadığında özel sektör bu alana girmenin kendisi için kârlı olup olmadığını bilememektedir) bağlamaktadır.     

Rapora göre Türkiye’de su tarifeleri “iktisadi rasyonellikten” uzak belirlenmiştir, suyun bedava bir hak olarak görüldüğü bölgeler vardır örneğin, vergi gelirlerinden beslenen geleneksel belediye anlayışından ticari yönetim modeline geçilememiştir henüz, işte bu yapı nedeniyle de müşteriler (yani halk) su hizmet bedelini tam olarak ödememektedir. Bütün bunlar acilen giderilmesi gereken sorunlardır.

Raporda, su alanında faaliyet gösterecek işletmelerin çevresel standartlarını belirleyecek ve denetleyecek bir Çevre Ajansı kurulması önerilmektedir. Bu ajans, DSİ’nin su kaynakları yönetimi (tahsis ve planlama) ve izlenmesi alanındaki görevlerini, Sağlık Bakanlığı’nın içme suyu kalitesini izleme ve uygulatma ile ilgili görevlerini üstlenmelidir. Ajansın, yüzey ve yer altı sularının kullanımının uygunluğunu değerlendirmek, çevre durumu ile ilgili rapor hazırlamak, yüzey ve yer altı sularının çıkarılması ve atıksu yollarının boşaltılmasına dair ruhsatlandırma yapmak ve ruhsat kapsamında yaptırımlar uygulamak belli başlı görevleri arasında olacaktır.

Ayrıca bir Ekonomik Düzenleyici Kurul oluşturulması önerilmektedir. Çevre Ajansının önerileri doğrultusunda çalışacak bu kurulun su sektöründe faaliyet gösteren işletmelerin hizmet düzeyi ve tarife aralıklarını bir ulusal stratejiye uygun  olarak belirlemesi tariflenmektedir.

Sektörün finansmanını kamu kaynaklarının sınırlandırılmasına dayandıran raporda işletmelerde çalışacak personelin sözleşmeli olması istenirken, idari ve mevzuat açısından yapılanmanın SÇD’ye uygulanması için de Hükümetin suyun nasıl kullanacağı ve önceliklerine ilişkin bir strateji belgesi yayınlamasını öngörmüştür. Bu strateji belgesi çerçevesinde “Çevre Ajansı” yetkili kurum olarak her nehir havzası için SÇD’yi uygulayacaktır. Hazırlanan nehir havzaları yönetim planlarını, su politikalarını uygulanması için Çevre ve Orman Bakanlığına sunulacaktır. Diğer Bakanlıklarla mutabakatı Çevre ve Orman Bakanlığı sağlayacaktır. Mutabık kalınan planlarda “Çevre Ajansı” kalite standartlarını belirleyecek ve özel işletmeler devreye sokulacaktır.

Raporda önerilen yeni yapılanmada, DSİ’ nin sadece barajlar ve (belediyelerin talebi üzerine) büyük ölçekli sulama projelerinde görevli olması, sahip olduğu yetkilerin önemli bir kısmının ise “Çevre Ajansı”na devredilmesi önerilmektedir. Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanlığının su politikası üzerindeki inisiyatifi de Çevre ve Orman Bakanlığına devredilmiştir.

İki yeni unsur olan “Çevre Ajansı” ve “Ekonomik Düzenleyici Kurum”, Çevre ve Orman Bakanlığı ile ilişkilendirilirken, İller Bankası sadece finansman ile ilgili bir aracı kurum konumuna dönüştürülmektedir. Bu yapılanmada, devre dışı bırakılan Dışişleri, Bayındırlılık ve Sağlık Bakanlıkları ile DPT’ nin sektöre ilişkin kararlara ancak Bakanlıklardan oluşan Hükümet Komitesi düzeyinde katılabilecekleri öngörülmektedir.   

Sonuç

1970’li yıllardan itibaren çevre ve su kaynakları yönetimi emperyalizmin en önemli gündemlerinden biri olmuştur. Bu konuda emperyalist tekellerin çıkarları için uluslararası toplantılar, forumlar yapılmış ve anlaşmalar imzalanmıştır.

AB, 2000’li yıllardan itibaren Ülkemizde Su Yönetimi Mevzuatını da belirleyen bir birlik olmuştur. Bu anlamda AB’ nin su politikalarının gelişimi, su kaynakları yönetimindeki değişen politikaları bütünüyle yansıtmaktadır.

AB’ye uyum sürecinde yeniden yapılanmayla ilgili olarak kamunun hüküm ve tasarrufu altında olan su kaynakları ve su hizmetlerinin yönetiminde yeni kurumların, şirketlerin devreye girmesi önerilerek; kamunun bu alanlardan çekilmesi ile de özelleştirilmeye gidilmesi  amaçlanmaktadır. 

Su yönetimindeki dönüşümün AB’ye uyumun kaçınılmaz bir zorunluluğu olduğu vurgulanan raporlarda, Türkiye’de SÇD’i doğrultusunda  istenen ve önerilen değişimler genel hatlarıyla;

-Devletin hizmet sağlayıcı konumundan kurtulması ve düzenleyici, denetleyici konumunun da serbest piyasa kurallarına göre şekillenmesi,
-Müşterinin koşullar ne olursa olsun hizmetin bedelini tam olarak ödemesi,
-Sektörde özelleştirilmeye gidilmesi ve özelleştirme aracılığı ile yatırım maliyetlerinin zamana yayılarak tüketiciye ödettirilmesi, olarak sıralanabilir.

AB müktesebatına uyum amaçlı su yönetimi ve hizmetleri ile ilgili hazırlanan tüm raporlarda göze çarpan bir diğer madde ise; su yönetimi ve hizmetlerini  ya müsteşarlık düzeyinde ya da Bakanlık düzeyinde kurumsallaştırma önerisidir. Bu önerinin uygulanması durumunda ise 2B’de yapıldığı gibi kuruluş kanunu ile suyun özelleştirilmesine yönelik maddeler Anayasa engeline takılmadan buradan geçirilecektir. Bunu da önümüzdeki günlerde göreceğiz.

Türkiye’nin AB üyelik sürecinde yapılan tüm  tartışmalar, yapılmak istenen dönüşümler, AB politika, ilke ve uygulamalarına atıfta bulunarak yapılmaktadır. AB’nin su politikalarında hedeflediği ticarileştirme ve özelleştirmelerin hayata geçirilmesi için, su kaynakları yönetimi ve bununla ilgili olarak kamu hizmetlerindeki dönüşüm de tekellerin çıkarları doğrultusunda gerçekleştirilmiş ve gerçekleştirilmektedir. Bu emperyalist-kapitalist sistemin ideolojik sınıfsal bir saldırısıdır.

Bu saldırı karşısında Türkiye’de hangi ad altında olursa olsun, ister kamu, ister özel, kim tarafından yapılırsa yapılsın suyun bir meta olarak ticarileştirilmesine, su hizmetlerinin ticarileştirilmesine/özelleştirilmesine karşı sınıfsal temelde ideolojik olarak karşı çıkmak ve mücadele etmek bizlerin vazgeçilemez, ertelenemez görevleri olmak zorundadır.

DİPNOT
(1)    Su Yönetiminde Neoliberal “Reform” Girişimleri, Taylan Taşkın
KAYNAKÇA
Bu yazı büyük ölçüde  Çınar, Tayfun; Özdinç, Hülya K., Su Yönetimi-Küresel Politika ve Uygulamalara Eleştiri, Memleket Yayınları, Ankara, 2006 eserinden faydalanılarak oluşturulmuştur.
+İVME DERGİSİ 7.SAYISINDA YAYINLANMIŞTIR.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: