Yalnız HES’lere değil, daha fazlasına hayır! Mehmet POLAT

Bir süredir ülkenin güneybatı ucunda bir grup arkadaşla hidroelektrik santral (HES) karşıtı eylemlerde yer alıyoruz. “HESlere hayır” demeyi yalnızca bir slogan değil, aynı zamanda mücadele ilkesi olarak benimsiyoruz. Konu hakkında yeterli bilgi ve deneyimi bulunmayanlar, tutumumuzu çevre sorunlarına duyarlı aydınların abartılı tavrı gibi algılıyor. Her konuda üç beş kelime fikir öne sürecek kadar mürekkep yalamışların ortalama yorumu ise şöyle oluyor: “Plansız yapılan bazı HESlerin mağduriyete yol açtığı doğru. Ama memlekete enerji de lazım. Bunu unutup tüm HESlere karşı çıkmak yanlış. Zaten marjinal topluluklardan oluşan çevrecilerin böyle davranması normaldir. Çünkü HES mağdurlarını yanlarına çekerek ve durmadan zararları öne çıkarıp toplumu tedirgin ederek taraftarlarını arttırmak isterler.“

Hatta bunlar arasında sola ve çevre sorunlarına yakın olma iddiasındaki bazıları, ağırbaşlı bir edayla bize akıl bile veriyor: “Siz elbette mağduriyet yaşayan köylülerle ilişki kurarken tüm HESlere karşı olduğunuzu söyleyeceksiniz. Ama kendimiz de elektrik kullanıyoruz, enerjiye karşı çıkamayız. Böyle yapmak bilime ve toplumsal ihtiyaçlara sırt çevirmek olur. Sorunlar büyük ölçüde iktidar yandaşlarına ulufe gibi elektrik üretim lisansı dağıtılmasından kaynaklanıyor.”

Bu görüşlerin aslını USİAD (Ulusal Sanayici ve İşadamları Derneği) adlı bir kuruluşun 15 Temmuz 2010 tarihli sunumunda da buluyoruz. Daha kaba biçimiyle de olsa benzer görüşleri HESİAD’ın (Hidroelektrik Santralleri Sanayi İşadamları Derneği) web sitesinde görmek de mümkün. Amaçlarını sayarken şöyle diyorlar: “…su gücünden elektrik üretimi ve satışını güvenilir, çevre ile uyumlu, kamu yararına uygun biçimde gerçekleştirmek için çalışmalar yapmaktır.” Ve buna benzer görüşleri en kulak tırmalayıcı haliyle, kendileriyle her karşılaşmamızda bilumum şirket temsilcilerinin ağzından dinliyoruz.   HES karşıtlarını “bunlar zaten nükleere, termik santrale, petrole, doğal gaza, 3. köprüye, ona, buna her şeye karşıdır” diye topluma adeta bir grup meczup gibi sunmaya çalışıyorlar.

Bu tür nitelendirmelerin dışında kalmak için mi yoksa işleyişine şirketler karıştığından mı bilinmez, TEMA Vakfının  “sınırlı ve sorumlu” çevreciliğinin kanıtı sayılabilecek biçimde 2009 Eylül ayında çok sayıda akademisyenin imzasını taşıyan “Nehir tipi santrallerle ilgili HES görüşü” başlığıyla yayınlanmış bir metni var. Burada özetle HESlere değil, bunlarla ilgili bazı yanlışlara karşı çıkılıyor. “Memlekete enerji de lazım” fikri, benzerleri gibi bu metnin de değişmez önkabulü ve temel dayanağını oluşturuyor. Ve biz bu çalışmadan nasıl yararlanıldığını somut olarak HES karşıtı eylemler içinde öğreniyoruz. Sözkonusu vakıfla pratikte karşı karşıya geldiğimiz her seferinde, ellerindeki metni “siz akademisyenlerden daha mı iyi biliyorsunuz” demek için en çok bizim gibilere karşı kullanıyorlar.

Hayır, böyle bir iddiamız yok. Ama çok şükür, bizim de akademisyenlerimiz var. Sayıları bir avuç bile olsa, diplomalarını şirketlere satmayan, dürüst, namuslu, bilgili, onurlu ve her zaman yanımızda gördüğümüz!

Tabi iş burada bitmiyor. Çevre ve Orman Bakanı daha da ileri giderek, HES karşıtlarını açıkça hedef gösteriyor:  “Enerji pastası çok büyük ve uluslararası boyutlarda. Burada büyük kazançlar sözkonusu. Bildiğiniz üzere biz enerjide dışa bağımlıyız. Oysa akarsular kendi ülkemize ait. Buradan elde edeceğimiz enerjiyle bağımlılığımız azalacak. Bu yüzden yerli ve yenilenebilir enerji kaynağı olan HESlere karşı muhalefet edenlerin arkasında, dış güçler vardır. ” (Kaynak: Bakanın HESlerle ilgili herhangi bir konuşması.)

Bu sözleri Başbakandan başlayarak tüm kabine üyeleri, konuyla ilgili bürokratların eşliğinde tekrarlıyor. Biz sıradan yurttaşlar olarak daha çok sonuncularla muhatap oluyoruz. Böyle bir karşılaşmada, bunlardan biri bizi “romantik” bulduğunu söyleme cesareti gösteriyor. Ve “romantik” duygularla, köylülerin davet ettiği HES kurulmak istenen bir köye doğru yola koyuluyoruz. Vardığımızda ne görelim,  HES şirketinin temsilcisi olarak karşımıza çıkan kişi, üniversiteye adım attığımız yıllarda devrimciliğe başladığımız eski bir arkadaş. Kendisinin “gerçekçi”, bizim “romantik” olduğumuzu bir kez de onun ağzından dinliyoruz. Projenin çevreye en küçük zararı olmadığını yemin ederek anlatıyor, bizim bilgisizliğimizden bahsediyor ve ara vermeden patronunun ne iyi biri olduğuna kadar uzanıyor. Başka yer ve zamanda diğer bir eski devrimci yeni HES sahibi, “ama biz çok az ağaç kestik” diye kendini savunmaya çalışıyor. Herhalde bizi yeşillikle ilgilenen bir tür tırtıl ya da otobur sanıyor. Böylece soldan sağa, yukarıdan aşağı koro tamamlanıyor. Bizi bir ağızdan romantik, meczup, sorumsuz, bilgisiz, dış güçlerin maşası,  köyde HES mağduru köylülerin ama kentte enerjiyi tüketenlerin (siz bunu “enerji üreticisi şirketlerin” olarak anlayın) yanında durmayı beceremeyenler olarak nitelendiriyorlar.

Bizi ancak bir değirmen çevirebilecek güçteki dereler üstüne bile HES kurmaya kalkışılmasını aklı almayan köylüler anlıyor. Ayrıntılı biçimde gerçekleri anlattığımızda, “ama bunu yapan bu vatanın evladı, hatta insan değildir” diyen yaşlı amcalar anlıyor. HES havzasında kalan tarlaları kamulaştırılarak eline üç beş kuruş tutuşturulan ve yüzlerce yıllık yaşam tarzından koparılan çiftçiler anlıyor. Bizi,  “çok hayırlı bir iş yapıyorsunuz, Allah yolunuzu açık etsin” diye dua ederek uğurlayan bir köy imamı anlıyor. Ramazan ayında bir köyde teravih namazı sırasında sunumumuza ara vermek istediğimizde, “bu da bir ibadettir hocam, devam et” diyen köylüler anlıyor. (Ne tesadüf ki, aynı olayı Karadeniz’de benzer bir çalışma içindeki arkadaşlarımız da yaşıyor.)  Belki bizi, “asıl vatansever sissiniz” diyerek önceleri kafa tokuşturmaktan kaçındığımız ama sonra böyle şeylere aldırmamak gerektiğini kendilerinden öğrendiğimiz köylüler; belki suyu kesildiğinde ölecek olan balıklar, kurbağalar, kurtlar, kuşlar da anlıyordur; bilemiyoruz.

Az gidiyoruz, uz gidiyoruz, dere tepe düz gidiyoruz ve kendimizi düşüncelerle eylemin, uzak hedeflerle yakınların, kentle kırın, yaylalarla ovaların kesiştiği; politika/kültür/bölge farklılıklarının önemsizleştiği bir noktada buluyoruz. Korkudan değil, haklılığımızı daha güçlü dile getirme arzusundan; birbirimize sokularak bir direnç oluşturma gereksinimimiz artıyor. Ve bunun etkisiyle, ülkenin güneybatı ucunda yaşayan bizler, kuzeydoğusundaki kardeşlerimizle yan yana geliyoruz. Derelerin Kardeşliği büyüyor, büyüyor ve ülkenin dört bir yanından gelen temsilcilerden oluşan bir toplulukla,  haklılığını düzenin efendilerine karşı 26 Kasım 2010 günü meclisin kapısında haykırıyor.

Yıllardır TBMM’de enerji piyasasıyla ilgili yasalar hazırlanırken, il genel meclislerinde ve belediye meclislerinde HESlerle ilgili imar değişikliği kararları alınırken, halkın karşı çıkmasına rağmen, iktidar ve muhalefet partileri ortaklaşa HES şirketleri lehine hareket ediyorlar. Şimdiye dek bunun istisnasını-birkaç belediye yönetimi dışında-görmedik. Bu yüzden hepsine “yola devam edin” diyoruz. Bizim haklı, sizin haksız olduğunuzu o mekânlarda da dile getirerek “yolunuz açık olsun” demeye az kaldı!

Selam olsun derelerin kardeş kıldıklarına! Onlar da olmasa suyun, toprağın,  böceklerin, kuşların, ağaçların, bebeklerin, yaşlı teyzelerin ve devrimlerin kimi var…

Bu nedenlerden ve her şeye rağmen yalnızca HESlere değil, daha fazlasına ve tüm kapitalizme hayır! Enerjiye, çok şeritli yollara, köprülere, gökdelenlere, insan müsveddesi haline getirilme pahasına beton kentlere doldurulmayı kabul edenlere hayır! Sürekli her birimizi “kırk katır mı istersiniz, yoksa kırk satır mı” diye seçim yapmaya iten bu düzene ve kendini çaresizmiş gibi seçim yapmak zorunda hissedenlere hayır! Dünyayı değiştirmeye ve kendini de değişen dünyayla birlikte değiştirmeyi göze alanlara evet!

Politika da bu, programda… Ağır geldiyse kusura bakmayın, daha başkası yok!

1- HES sorunu ve küresel kriz

Becerebildiğimiz kadar, biraz da teorinin karmaşık dilini kullanalım. HESlere hayır diyoruz. Çünkü kapitalizm küresel krizde ve bu konunun krizi hafifletmekle doğrudan ilintisi var. HESler hem diğer enerji kaynaklarıyla birlikte, hem de ayrı olarak krizin çarelerinden biri gibi görülüyor. Bu yolla suyun ticarileştirilmesi kolaylaşıyor, ucuz ve istikrarlı enerji kaynağı yaratılıyor, küçük HESlerle tez zamanda kâra geçiliyor, doğanın ücra köşelerine kadar mülk edinilerek işletilmesinin önü açılıyor. En iyisi önce krizin ne olduğuna bakalım.

Kriz, kapitalist üretim ilişkilerinin bugünkü gelişmişlik düzeyinin sağladığı birikimin verili koşullarda sermayeye dönüştürülemeyişinin adıdır. Başka bir ifadeyle;  bu düzeni var eden koşullar artık tersine bir işlevle yok edici olmaya başladığından, bu bir krizdir.

Her kriz gibi bu da hayata dair ne varsa silip süpürüyor ve bugüne dek “çözüm” olarak bilinen, görünen, atılan her adımı hızla bu silip süpürme işleminin bir parçası haline getiriyor. Burada çoğu zaman olduğu gibi yanılıp şaşarak, krizi her zamanki sorunların biraz daha büyüğü ve çözümü zor olanı gibi görmemek gerekiyor. Kriz kapitalizmi sonuna doğru sürüklerken, yönetenlerin her debelenişi bu ilerlemeyi biraz daha hızlandırıyor ve sistemi, kendini yok eden bir yaşam tarzına dönüştürüyor.

Her kriz bir imkândır. Buradan ne tür bir yapıcı çabayla çıkılacağını, yıkımın kendisi gösterecektir. Düşünceleri yaşamı savunmaktan yana olanlarla içgüdüsel olarak yaşamak için çırpınanların yolu, kriz ortamında kesişir. Bu sırada kaostan çıkış anlamına gelebilecek her türlü yapıcı çabanın doğuşu; artık öngörüler, planlar, programlar, akıl hocalarının ağzından çıkacak kelimelere değil;  dolaysız olarak sistemin kendi pisliğinde boğulmasına bağlıdır. Sistemin boğulmasına yardım eden her tür pratik, devrimcidir. Bu yüzden krizlerde devrimcilikle isyankârlığın eşitlendiğine tanık oluruz. Örnek, Tunus, Arnavutluk, Yunanistan, Ürdün, Yemen ve daha adını hatırlayamadığım ülkelerdeki halk ayaklanmalarıdır. Bunların her birinin sonuçları ne olursa olsun, nedenleri aynıdır. İçlerinde bizim anladığımız anlamıyla devrimci bir yan barındırdıklarını,  kısa haber görüntülerinden bile çıkartmak mümkündür. Şimdilik taklit ediyorlar, gerçeğini yapmalarına az kaldı!

Ekonomi politiğin diliyle devam edelim: Krizdeyken, kapitalistlerin elindeki birikmiş artıdeğer; emek, pazar, kaynak ya da teknolojik koşulların kısıtlayıcı etkileri yüzünden gerekli artıdeğeri üretememekte ve bu yüzden sermayeye dönüşememektedir. Bu durumu günlük olarak kâr oranlarının düşme eğilimi göstermesi biçiminde yaşarız.  Eskisi kadar kâr edebilmek için sürekli eskisinden fazla yatırım yapmak gerekir.  Bu yüzden kâr oranlarını yüksek tutma ya da düşmesini önlemenin kestirme yolu olarak, yatırımların azaltılması tercih edilir. Yanı sıra; konut, hisse senedi, sanat eserleri, fonlar vb. alanlardaki spekülatif kârlarla ve özelleştirme/tekelleşme yoluyla değer transferlerine giderek geçici rahatlamalar sağlanabilir. Ama kapitalizm artıdeğer üretmeden, başka bir deyişle canlı emek sömürüsü olmaksızın ayakta kalamaz. Bu nedenle krizin etkisini hafifletmek için yeni ve yüksek kârlı alanlara ulaşarak birikimin sermayeye dönüşmesini kısıtlayan koşulları değiştirmesi, üretim ilişkilerinde yeniliklere gitmesi gerekir. İş koşullarını çalışanlar aleyhine ağırlaştırmak, yeni pazarlar bulmak, yeni metalara yeni gereksinimler yaratmak, doğanın henüz mülk edinilmemiş yerlerini mülkiyete açmak, teknolojiyi geliştirmek gibi…

Özetle, karşı olduğumuz HESler herhangi bir nesnenin adı değil; Türkiye’de, şu anda, küresel kriz koşullarında yaşadığımız kapitalist toplumsal ilişkilerin somutlaşmış ifadelerinden biridir. Bizce bir toplumsal ilişki biçimi olarak bunun çözümlemesi şu biçimde yapılmalı ve buna göre tavır alınmalıdır:

a) HES alanında karşılaştığımız uygulamaların özelleştirmeci bir boyutu var. Bu yüzden, resmi olarak 1980 Washington Mutabakatıyla başlayan neoliberal uygulamaların bir örneği olarak görülebilirler. Bilindiği üzere özelleştirme bu uygulamanın ilk adımıydı. Kamuya ait kaynak ve pazarların yok pahasına özel sektöre devredilmesi, küresel ölçekte kâr oranları dibe vuran sermayeyi acilen rahatlatmaya yönelik bir değer transferiydi. Enerji üretim ve dağıtımı alanında ülkemizde halen devam eden özelleştirmelerin yanı sıra, enerji yatırımlarına sağlanan çeşitli teşvik, vergi kolaylıkları, ürün alım garantilerini bu çerçevede değerlendirebiliriz. Ama özel olarak HES, genel olarak enerji politikalarına salt özelleştirmecilik çerçevesinden bakamayız. Böyle bir bakış açısı, durumu kavramaya yetmez. Ayrıca bu görüş bizden çok,  neoliberal kesimle bir iktidar paylaşım kavgası içindeki “ulusalcı” kesime uygun düşer ve güncel gelişmeleri 30 yıl geriden izlemek anlamına gelir.

b) HESler özelinde, akarsuların kullanım hakkının 49 yıl süreyle şirketlere devredilmesinin herhangi bir özelleştirmeden önemli bir farkı bulunuyor. Bilindiği üzere akarsular, kaynaklar ve göllerin kamu adına yönetimi Devlet Su İşlerine ait. Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanlığı 26 Haziran 2003 tarihinde “Elektrik Piyasasında Üretim Faaliyetinde Bulunmak Üzere Su kullanım Hakkı Anlaşması İmzalanmasına İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmelik” adıyla bir yönetmelik yayınladı. Buna göre HES kurmak isteyen şirketler önce Enerji Piyasası Düzenleme Kurulundan elektrik üretim lisansı alıyor, sonra projeyi gerçekleştirmek için DSİ ile bir “su kullanım hakkı sözleşmesi” imzalıyor. (29 Aralık 2010 tarihinde 5346 sayılı yasaya yapılan ekle artık şirketlere su kullanım izni verme yetkisi il özel idarelerine devrediliyor.) Akarsular tümüyle DSİ’deyken, bugüne oranla nispeten özgürce akıyordu. Su kullanım hakkı sözleşmeleri yapılmaya başlanmasıyla,  sulara kelepçe vurmak kolaylaştı. Her ne kadar egemenlerimiz akarsuların satılmadığını söyleseler de,  HES şirketleri kullanım hakkıyla birlikte sanki suyun mülkiyetini de ele geçirmiş gibi haklar kazanıyorlar. Böylece derelerin tapusu kamunun elinde olsa bile,  HES işletmeleriyle birlikte suyun el değiştirmesinin ya da gelecekte bu hakkın şirketler lehine daha da geliştirilmesinin önü açılıyor. Çoğu zaman yanlış biçimde “doğanın sömürülmesi” diye anlatılan şey, ancak akarsular üzerinde şirketlerin mülkiyet hakları kazanmasıyla mümkün hale geliyor. Bu yüzden, HESlerle birlikte karşılaştığımız durum,  suyu küresel ölçekte ticarileştirmenin bir parçasıdır. (Not: Bilindiği üzere değerin kaynağı doğa vs değil, insan emeğidir. Bu yüzden sömürülen her zaman insandır. Bir metanın değeri, üretimi için gerekli toplumsal emek zamanıyla ölçülür. Doğa ancak mülk edinildikten sonra başka mülklerle, dolayısıyla birikmiş emek miktarlarıyla karşılaştırılabilir ve belli bir değer ifade eder hale gelir.  Ürün ya da üretim aracı olarak işlenmesi, alınıp satılması bundan sonra gerçekleşir. Üzerine HES kurma bahanesiyle akarsuların mülk edinilmesindeki ilerleme; suyun daha önce içme, balık üretme, sanayi ya da tarım amacıyla kullanılmasıyla karşılaştırılamayacak kadar büyük bir ticaret konusu olmasına yol açmaktadır. Örneğin yöremizde DSİ sözleşme gereği bir HES şirketine su verebilmek için yaz aylarında çiftçilerin sulama suyunu kesmektedir. Ve devamında HES havzalarının “güvenlik” gerekçesiyle sit alanı ilan edilmesi, dikenli telle çevrilmesi, özel güvenlik tarafından korunması; küresel ısınmaya bağlı olarak bizi su konusunda nasıl bir geleceğin beklediğini yeterince gösteriyor olmalı.)

c) Bir enerji kaynağı olarak HESler tek başına değil, Türkiye’nin küresel kapitalist düzen içindeki konumuyla birlikte düşünülmeli. Bilindiği üzere küresel krizin hafifletilmesi için geleneksel sanayi yatırımları ücretlerin düşük, hammaddenin ucuz olduğu Çin ve Hindistan gibi ülkelere kayıyor. Bu gelişme, Türkiye’nin 70’li yıllardaki gibi sanayileşme yoluyla kalkınma hayalleri kurmasını olanaksızlaştırıyor. Bu durumda Türkiye’de artıdeğer üretilebilmesi için tarım, turizm, müteahhitlik gibi sektörlere yüklenilmesinin yanı sıra;  coğrafi konumu ve Avrupa’nın enerji alımını çeşitlendirme gereksinimi de hesaba katıldığında,  bir enerji koridoru oluşturulması kaçınılmaz hale geliyor. Uzun vadede ülke topraklarından geçirilmesi düşünülen petrol ve doğal gaz hattı projelerinin yanı sıra petrol bulmak amacıyla Karadeniz’e dünyanın en büyük petrol arama platformları çıkarılıyor. Nükleer, kömür, doğal gaz, su, güneş, rüzgâr enerjisinden yararlanmak için ardı ardına yeni düzenlemeler yapılıyor. Tüm bunlar, uluslararası işbölümünün zorunlu sonucu olarak Türkiye’yi enerji ihracatçısı haline getirmekle ilintilidir.

d) 0,5 Megavatın altındaki mikro HESler konunun bir başka önemli ama dikkat çekmeyen yanını oluşturuyor. Suyun Ticarileştirilmesine Hayır Platformu, bunların sayısının 10 bin dolayında olduğunu belirtiyor. Mikro HESler yerleşim birimlerinin ya da ana arterlerin uzağındaki madencilik, ağaç işleme, inşaat şantiyelerine ve çeşitli çiftliklere gereken enerjiyi sağlayacak;  mera, orman, tarım alanları, su kıyıları gibi yerlerin ticaret konusu olmasını kolaylaştıracaktır. Gözden ırak dereciklerde üretilen elektrikle, bugüne dek yüksek maliyet nedeniyle işletilemeyen doğa parçalarından kâr sağlanacaktır. Ayrıca mikro HESlerin yanı sıra daha başka binlerce enerji tesisi kurma çabası, 5346 sayılı yasaya getirilen son ekle bir başka kriz baskısını azaltma ve kâr sağlama olanağı yaratıyor.  Buna göre enerji şirketleri, gerçekleştirecekleri projelerinde yerli malzeme kullanırsa teşvik alıyor. Bu da genellikle atıl durumdaki enerji donanımı üreten firmaları harekete geçirecektir.

e) Yönetenler, sürekli ülkenin hızla geliştiğini ve enerji gereksiniminin arttığını anlatarak toplumu yeni HESler (ve diğer enerji tesisleri) kurulması için ikna etmeye çalışıyor.  Halkı kandırmak için kullanılan bu sav, aslında sistemin iflas ettiğinin itirafıdır. Kriz yüzünden üretim tesisleri yarı kapasitenin altında çalışıyorken nasıl oluyor da enerji yetmiyor? Elektriğin kâğıt üstünde yetmiyor gibi görünmesinin birinci nedeni planlı yaşamın piyasacılık lehine terkedilmesi, ikinci nedeni varolan elektriğin dahi verimli kullanılamıyor oluşudur. Bu koşullarda ülke ekonomisi sanki büyük bir sıçrama yapacak da enerji yetmiyormuş gibi konuşmak gülünçtür. Ekonominin küresel sermayenin gereksinimleri yönünde geliştiği tartışılmaz. Sermaye açısından Türkiye yakın coğrafyaya ihracat yapma kolaylığına sahip bir sıçrama tahtası olmasının yanı sıra, ucuz işgücü ve hammadde kaynağıdır. Bugün KOBİlere kadar uzanan ithalata dayalı üretim modeli, ülkenin kaynaklarının tüketilmesinden başka sonuç doğurmuyor. Zaten cari açığın önemli bir nedenini de bu oluşturuyor. Tarım tekellerinin geleneksel tarımı yok etmesi ve Kürt sorununun yıllarca çözülemeyişiyle göç artmış, kentler hızla büyümüş ve elektrik tüketimi de buna bağlı olarak çoğalmıştır. Yıllardır periyodik bakımlar ve yeni personel alımı için kamuya yatırım yapılmadığından elektrik iletiminde yüksek kayıp ve kaçak oranları yaşanıyor. Buna bir de sanayide enerji tasarrufuna yönelik arge çalışmaları yapılmayışı eklendiğinde,  “memlekete enerji de lazım” savının ardındaki gerçekler daha iyi görülüyor. Plansız ve tüketime yönelik bir hayata mahkûm edilen bu topluma enerjiden önce başka şeyler lazımdır. Şu an Türkiye’de enerji açığı değil, enerji savurganlığı vardır.

2- HES karşıtlığına yaklaşımla ilgili bazı ideolojik ve politik gözlemler

Öncelikle ideoloji üstüne birkaç söz: İdeoloji, bilimsel/felsefi teoriler gibi düşüncelerimizi belli kesinlikler içinde tarif etmez. Bu yüzden düşüncelerimizin içeriğini ifade etmekten çok, gösterenleri aracılığıyla nasıl olması gerektiğine işaret eder. Uyup uymamak herkesin kendine kalmıştır. Yine benzer biçimde, ideoloji politika teorisi ya da pratiğindeki gibi kesin olarak gidilecek yolu, yapılacak işi de göstermez. Yalnızca davranışlarımızın sınırlarını işaretler, eyleme geçişimizin neden ve amaçlarını hatırlatır. Egemen sınıftan bağımsızlaşabildiğimiz ölçüde kendi ideolojimize sahip oluruz ve bunun saflığını koruyabildikçe egemenlik karşıtlığımız güçlenir. Konuya dönersek:

HESleri eleştiriyoruz diye alternatifini göstermek zorunda mıyız? HESlerle ilgili toplantılarda en çok bu soruyla karşılaşıyoruz. İlk bakışta haklı gibi görünüyor. Ama daha soruyu yöneltirken önce “biz” öznesinin kim olduğunu sormayı, ardından HESlerin üreteceği varsayılan enerjinin ne kadar gerekli olduğunu irdelemeyi unutuyoruz. Bu yüzden eleştirirken alternatifini getirmek zorundaymışız gibi hissediyoruz. Ve devamında HESleri kapitalist toplumsal yaşamın güncel gelişmişlik düzeyinde ulaşılan bir ilişki biçimi olarak değil, faydalı ya da zararlı olup olmadığını değerlendirmemiz gereken kendi halinde nesneler gibi algılıyoruz. Bu biraz da içinde yaşadığımız kapitalist toplumun eseri ürünlerin yansız olduğunu sanmamızla ilgilidir. En iyisi, “kapitalizm gölgesinden para kazanmadığı ağacı keser” sözünü kulağımıza küpe etmektir.

Bu toplumdaki bir nesne ya da kurumun yalnızca belli bir iş ya da amaç için kullanılmak üzere yapıldığını ve insanlar üzerinde başkaca bir etkisi bulunmadığını düşünmek safdillik olur.  Toplumsal ilişkiler içinde,  nesneler önceden belirlendiği gibi kullanılmalarını gerektirir. Arabanın bireysel, otobüsün toplu taşım aracı olmaya elverişliliği gibi… Bu yüzden nesneler temsil ettikleri ilişkiler nedeniyle bize hükmeder, davranışlarımızı yönlendirir ve nihayet insanlarla ilişkilerimize aracılık ederek başkalarını ezmemize ya da onlar tarafından ezilmemize yol açarlar. Dolayısıyla yukarıdaki soruda biz’in kim olduğu, HESlerin hangi toplumsal ilişkileri temsil ettiği ve bunlara karşı çıkarken kendimizi alternatif bulmak zorundaymış gibi hissedeceğimiz ölçüde bir enerji gereksinimi bulunup bulunmadığı üzerine tekrar düşünmemiz gerekir.

Burada “biz”; enerjinin günlük yaşamda sıradan tüketicileri, HES benzeri yatırımlardan zarar gören insanlar dâhil canlı hayatın tümü ve devrimciler olarak bu düzenin yıkılmasını isteyenleriz.  HESler her ne kadar bizim açımızdan “enerji” tesisiyse de, yatırımcı açısından yalnızca kâr getiren bir işletme ve insanın doğaya hükmetmesinin araçlarından biridir. Zaten bu tesislerle ilgili işlemlerin ayrıntıları incelendiğinde;  enerji üretmek, kamu hizmeti vermek, çevreyi dikkate almak gibi amaçlardan daha çok işletmelerin kâr hesaplarına önem verildiği görülür. Bu yüzden enerji tesisine karşı çıkmaktan çok, sistemin kâr uğruna her şeyi göze aldığı örneklerden birine karşı çıktığımızın bilincinde olmamız gerekir. Ve bu enerjiye ne kadar gereksinim olduğunu anlamak için, günün her saati ışıklar içinde parlayan ve sıcacık olan en yakın alışveriş merkezine giderek,  buranın enerjisinin kaç köye hayat veren bir dereye malolduğunu düşünmemiz yeterlidir. HESler, kapitalizmin son model tapınaklarına sunulan sayısız kurbanın sembolüdür.

Eleştirdiğimiz şeyin alternatifini göstermeye gelince: Öncelikle bir şeyi, onunla birlikte yaşamakta zorlandığımız için eleştiririz. Olanaklıysa zaten düzeltir, değilse sorumlularından çözüm ister ve onları buna zorlarız. Örneğin hiçbir doktor hastasına “şikâyet etmesini bildiğin gibi tedavi yöntemini de söyle” demez. Ama en başta HES şirketi temsilcileri ve konuyla ilgili bürokratlar olmak üzere, pek çok insan HESleri eleştirdiğimiz her seferinde “öyleyse alternatifini gösterin” der. Biz de sanki DPT müsteşarı ya da yarın kabinesini açıklayacak başbakan adayı gibi çare aramaya başlarız. Ve devamında aynı enerji politikalarının bir parçası değilmiş gibi güneş/rüzgâr enerjisinin alternatif oluşturabileceğini savunuruz. Ya da herhangi bir yatırımı tekil olarak ele alır, şurasına burasına bakarak zararlarının en aza indirilmesini isteriz. Çeşitli çevre kuruluşlarının “havza planları yapılsın, daha çok can suyu verilsin, o şekil değil bu şekil HES kurulsun” gibi öneriler getirmesinin sonuçlarını, konuyla ilgilenenler hatırlayacaktır. Bu tür tutumlar sorunla hangi düzeyden muhatap olduğumuzu unutmamıza yol açar ve bizi tehlikeli bir yere sürükler.

Bizim sorunla bağlantımız HES şirketi ortağı ya da işi planlayan yöneticiler düzeyinden değil,  mağdur olanlar düzeyindendir. Hiç birimizin şirket danışmanı ya da iktidarın koalisyon ortağı gibi davranmasına gerek yoktur. Eleştirilerimiz, yaşanan ve yaşanması kaçınılmaz zararları bilmemizden kaynaklanır. Nasıl ki bu projeler uygulandığında mağdur olan insan, bitki ve hayvanların alternatif göstermesi sözkonusu değilse;  bizim de HES karşıtları olarak böyle bir sorumluluğumuz ve zorunluluğumuz olamaz. Politik sorumluluğumuz, iktidarı indirmektir. Bunun için yönetenleri sürekli benzer kararlarından vazgeçmeye zorlamak ve yapamıyorlarsa gitmelerini sağlamak yeterlidir. Mağdurlarla birlikte ve herkesin yaşamını kolaylaştıracak biçimde, her soruna çare buluruz. Bu yüzden, alternatif sunmaksızın HESlere karşı çıkmamız meşrudur. Zaten bunu sunabileceğimiz nadir durumlarda susmayız. Ama kendimizi bir çare göstermeye zorlamak saçmadır.

Öte yandan eleştirdiğimiz şeylerin çözümünü göstermek zorundaymışız gibi düşünmek bir sorumluluk örneğinden çok, halkı yönetme arzusunun göstergesidir. Çözüm yıkımla gelir, mağdurlarca oluşturulur. Bilincimiz sayesinde hayata ezilenlerden daha geniş ve derin bakabiliyor oluşumuz, bize onlar adına ve onların üstünden konuşma hakkı vermez. Akarsular kâr konusu yapılırken toprağı, suyu elinden giden insanların, yok olan canlıların seviyesinden ve içinden konuştuğumuzu aklımızdan çıkartmayalım. Tersi, mücadelede uzlaşma için kapı aralamak anlamına gelir.

HESler çevreye en az zarar veren enerji kaynağı mı? Radyoaktif tehlike içeren nükleer ve zehirli gaz kaynağı fosil yakıt santrallerine karşı böyle düşünmek yaygındır. Her türlü HES, suyun doğal akış düzenini bozduğu için zararlıdır. Söz konusu su olduğundan, bu doğaya verilen herhangi bir zarardan daha önemlidir. Bu yüzden “çevreye zararsız bir yatırım mı var” misali safiyane ifadelerle HESlerden yana olmak anlamsızdır. Barajlı HESlerin kullanım süreleri en fazla 40–50 yıldır. Sonunda baraj gölü çamurla dolar ve elektrik üretemez hale gelir. Eğer sözü edilen projeler gerçekleşirse, ülkemiz HES mezarlığına dönecektir. Kanal tipi HESler suyun toprak ve havayla bağlantısını kestiği için hem yeraltı sularının çekilmesine, hem de suyun canlıları besleyici özelliklerini yitirmesine neden olur. HES için oluşturulan göletler yöresel ısı artışına ve iklim değişikliklerine yol açar. Ayrıca bu göletlerde biriken bitki artıkları çürüdükçe bir kömür santralini aratmayacak miktarda metan gazı üretir. Göletlerde su tutmak ve elektrik tribünlerini çalıştırmak için suyun akış düzeninin değiştirilmesi,  suya bağlı canlıları yok eder. Bu değişikliklerin Akdeniz havzasına özgü önemli bir zararı da,  dere ağızlarındaki alüvyon ovalarının tuzlanmasına yol açacak oluşudur. Deniz seviyesinden genellikle birkaç metre yükseklikteki bu ovalarda tatlı ve tuzlu su arasında hassas bir denge vardır.  Özellikle yaz aylarında HESlerde su tutulurken derelerin suyu çekilecek, yüzeyin hemen altındaki tatlı su tabakasının yerini deniz suyu alacaktır. Bu zararın giderilmesi olanaksızdır. Bunlara ek olarak iletim hattı, yol, bina vb. yapılaşmalar ve inşaat sırasında çıkan hafriyat doğaya büyük zararlar verir, insan yaşamını tehlikeye sokar.

HESler enerjide dışa bağımlılığa çare mi? Bu, iktidarın dilidir. Milliyetçi etki altındaki kitleleri HES karşıtı eylemlerden koparmak ve yaşam savunucularını yalnızlaştırmak için öne sürülmektedir. İktidar yanlıları Türkiye’nin bir petrol ülkesi olmadığını ve Mesut Yılmaz’ın başbakanlığından kalma zararına doğal gaz anlaşmalarını öne sürerek, enerjide dışa bağımlılıktan çok sık bahsediyorlar. Ekonomi politikalarını küresel finans ve ticaret örgütlerinin direktifleri doğrultusunda belirleyenlerin HES karşıtlarını suçlamak için böyle bir sava başvurması gülünç oluyor. Ama emperyalizmin başlangıcından bu yana ülke ekonomilerini sürekli değişime uğrattığını ve günümüzde yerli – yabancı sermaye ayrımının ortadan kalktığını biliyoruz. Eğer bugün bir bağımlılıktan bahsedeceksek,  petrolden önce küresel sermaye bağımlılığı üzerine konuşmamız gerekiyor. Bugün ülke ekonomisinin çökmemesi için yabancı sermaye çekmek amacıyla her yola başvuruluyor. Enerji alanındaki özelleştirmeler ve kârı garanti edici düzenlemeler bu yollardan yalnızca birini oluşturuyor. Böylece küresel sermayenin bu alandan da ilgisini esirgememesi sağlanıyor. Ve onlar da enerji şirketlerine doğrudan ortak olarak, hisselerini alarak, sözüm ona yerli finans kurumları aracılığıyla enerji yatırımcılarını kredilendirerek ilgilerini kâra dönüştürüyorlar. Bu nedenlerle konu bağlamında hangi iç ve dıştan bahsedildiğini merak ediyoruz.

Biz HESlere mi, yoksa suyun ticarileştirilmesine mi karşıyız? İkisine de karşıyız. Çünkü her ikisi de iç içe geçiyor. Örneğin bulunduğumuz yörede pek çok HESin su kullanım hakkı sözleşmeleri, içilebilir kalitedeki kaynakları da kapsıyor. Şu an bu sular elektrik üretimi dışında kullanılamıyorsa da, ilerde sözleşmelerin kapsamını çeşitli gerekçelerle değiştirmek ve genişletmek çok kolaydır. Öte yandan katıldığımız toplantılardan birinde,  bir arkadaşımız yalnızca sulama amaçlı bir barajı göstererek “ buna da karşı mı çıkacağız” diye soruyordu. Pratikte gerçekleşir ya da gerçekleşmez, bu bir yana. Ama günümüz koşullarında ilke olarak suyu kâr konusu haline getirici her tür uygulamaya karşı çıkmamız gerekir. Çünkü sulama suyu, su birlikleri aracılığıyla çiftçilere bir bedel karşılığı veriliyor. Bunun bir adım sonrası, su birliklerinin su işleticisi şirketlere devredilmesidir. Ayrıca bu değişim “endüstriyel tarım” dediğimiz tek tip ve çok miktarda ürün yetiştiriciliğinin tarımda belirleyici hale geldiği koşullarda yaşanıyor. Geleneksel olarak sulu tarım yapılmayan bir yerde sulu tarıma geçilmesi, beraberinde gübre, ilaç, tohum, pazar bağımlılıklarıyla birlikte önünde sonunda çiftçiyi kendi tarlasında tarım tekellerinin işçisi durumuna getirir. Suyun ticarileştirilmesine karşı çıkmak yalnızca sudan para kazanılmasına değil, aynı zamanda kapitalist yaşam tarzının toplumun derinliklerine nüfuz etmesine de işaret ettiği için önemlidir. Bu çerçevede HESler değişik yollardan hem suyun ticarileştirilmesinin önünü açıyor, hem de küresel krizin ülkemizdeki etkilerini sermaye açısından giderici seçenekleri arttırıyor. Ayrıca bu tür karşı çıkışlar, kendi alternatifini içinde taşır. Suyun parayla satışını gerektiren her tür uygulamaya karşı çıkmanın alternatifi, parasız kullanım için köylülerin kendi aralarında örgütlenmesidir.

3-Sonuç

“Çevre”, doğanın toplumsal ilişkiler içine alınan bölümüdür. Buradaki her türlü varoluş, toplumun kendini yeniden üretişiyle ilintilidir. Buralar insanın insana efendilik edişi dolayımından geçirilerek, insanın doğaya efendiliği sonucu doğallığını çoktan yitirmiştir.

“Doğa”, henüz toplumsal ilişkilerin uzantısı haline getirilemeyendir. Kendi kendine yeterlidir. Bu kendi kendini üretebilme yeteneğine sahip olduğu anlamına gelir. İnsan doğayı mülk edinirken yalnızca bir eşyayı değil, aynı zamanda bu niteliği de ele geçirir. Ama bu niteliği herhangi bir eşyayı tüketir gibi tükettiğinden, kendi yaşamı tehlikeye girene dek ne yaptığının farkına varmaz. Bugün pek çok kapitalistin “çevrecilik” taslaması ve kendi stk’larını oluşturması boşuna değildir. Çoktan tükettikleri bir doğanın ardından timsah gözyaşları dökmektedirler.

İnsan doğal bir varlık olmaktan çıkarak toplumsal varlık haline gelmeye başladığı günden bu yana, yaşamını doğayı yok etme pahasına sürdürmektedir. Bunu, birbiri üzerindeki efendiliği aracılığıyla insanlığın doğa üzerindeki egemenliğini pekiştirerek yapmaktadır. Dolayısıyla insan her zaman doğaya zarar verici olmuştur.

Ancak insanın bu eyleminin günümüzdeki anlamı, varoluşunu kolaylaştırmak için yolaçtığı bir durum olmanın çok ötesindedir. Kapitalizmin bir türlü önü alınamayan yapısal krizi;  sistemi eskiden olduğu gibi yalnızca doğayı tüketerek değil, mümkünse kâr amacı ekseninde yeniden üreterek ayakta tutma hazırlığına yöneltiyor. Bunun ne ölçüde gerçekleşebileceğinin anlaşılması için doğanın tümüyle mülkiyet hanesine geçirilmesi gerekiyor. Bugün “çevreye zarar vermek” gibi gördüğümüz uygulamalar; şimdilik kapitalizme geçici rahatlama sağlamak için yeni kâr kaynakları bulunması ve yakın gelecekte geliştirilen yeni teknolojiler yardımıyla sistemi uzun vadede ayakta tutma hazırlıkları olarak görülmelidir.

Bu yüzden konuyla ilgili mücadeleleri ne “çevre”, ne “doğa” savunusu değil, doğrudan yaşam savunusu olarak görmek gerekir. HES sorunu, ülkemiz özelinde kapitalist saldırının bir eşiğini oluşturuyor. HESlerle hem atıl kapasiteler harekete geçiriliyor, hem yeni kapasiteler yaratılıyor, hem de suyun mülk edinilmesi yolunda önemli bir adım atılıyor. Bu bir dizi gelişmeye gebedir. Benzer bir eşik, GDOlu ürünlerin ülkemizde serbest kalmasıyla çoktan geçildi. Tüm bu gelişmeler, kapitalizmin ve daha önceki üretim biçimlerinin çevreye geleneksel zarar verişlerinden farklı niteliktedir.

Bu nedenlerle ve suyun dirimsel önemi yüzünden toplumun HESlere karşı gösterdiği duyarlılık, büyük olasılıkla önümüzdeki onlarca yılı kapsayacak bir yaşam savunuculuğunun da başlangıcı olacaktır. Ve bu gelişmeler, devrimcilere bir tek politik seçenek bırakıyor gibi görünüyor: Yaşamı savunmak için kapitalizmin her tür müdahalesi karşısında uzlaşmaz olmak. Bu yüzden HESlere ve daha fazlasına hayır demek, uzun bir geleceğe hazırlanmanın vazgeçilmez koşuludur. Mehmet Polat/Fethiye 27.01.2011

http://www.karasaban.net/yalniz-hes%E2%80%99lere-degil-daha-fazlasina-hayirmehmet-polat/

TEMA Deşifre Edildi: Sistemin Doğa Katili Şirket Aklama Araçları v1

Bugüne kadar çevreci ve doğa dostu bilinen, canı yanan köylüleri, mücadele eden yaşam savunucularını kendilerine paravan etmiş, doğa katili şirketleri aklama paklama ilişkilerini gizlemek için, mücadele edenleri bir maske olarak kullanan TEMA Karadeniz İsyandadır Platformu’nun yapmış olduğu bir basın açıklaması ile deşifre edildi. Okunan basın açıklamasının ardından sorulan sorular ışığında TEMA’nın sözde çevre kimliğinin ardındaki gerçekler dile getirildi.

Yıllardır çevreci yorumak üzerinden çalışmalar yaptığını iddia eden Türkiye Erozyanla Mücadele Vakfı (TEMA)’nın kurucu üyeleri arasında çok sayıda hidroelektrik santral (HES) yapan şirketin de olduğu ortaya çıktı. Bu duruma tepki gösteren Karadeniz İsyandadır Platformu (KİP) aktivistleri Makine Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi’nde düzenledikleri basın açıklaması ile çevreci gögürnen STK’lar ve HES yapan şirketlerin ilişkilerini gözler önüne serdi.

HES karşıtı mücadelenin kararlı oluşumlarından Karadeniz İsyandadır Platformu (KİP) aktivistleri bugün, Makine Mühendisleri Odası’nda düzenledikleri bir basın açıklaması ile çevre ve doğa savunuculuğunu yapan STK’lar ile HES yapan şirketlerin ilişkilerini açıklayan bir basın açıklaması yaptı.

BASINA VE KAMUOYUNA 

Değerli basın emekçilerinin ve kamuoyunun bilgilerine sunarız… 

Bugüne kadar çevreci ve doğa dostu bilinen bazı oluşumlar, canı yanan köylüleri, mücadele eden yaşam savunucularını kendilerine paravan etmiş, doğa katili şirketleri aklama paklama ilişkilerini gizlemek için, mücadele edenleri bir maske olarak kullanmışlardır. 

Bizler yaşama sahip çıkanlar olarak, bu gidişattan memnun değiliz. Son günlerde yaşanan olaylar ile bu memnuniyetsizlik son noktasına ulaşmıştır. 

Şirket aklayan, sözde çevre ve doğa kuruluşlarını deşifreye başlıyoruz… 

Bugünse bu deşifrelerin en önemlilerinden olan TEMA Vakfı’nın Kastamonu Cide Loç Vadisi’ndeki Hidroelektrik Santral projesiyle ilişkilerine yoğunlaşacağız. TEMA Vakfı gibi büyük bir Truva Atının daha birçok deşifre çalışmasına konu olacağını belirtiriz. 

TEMA’nın sistemin kendi muhalafetini üretme ihtiyacına karşılık geldiği açıktır. Bizler buradaki toplumsal muhalefetin, tüm dünyada deşifre olmuş böylesi patron, düzen ve uzlaştırma yapılarının yollarına gelecek kolay lokma olmadığını şimdi bir kez daha göstermekle mükellefiz. 

Bu çıkışımız, Tema’nın artık iyice ticarete döktüğü müsamere tadında fidan kampanyaları ile gözlerini boyayıp, doğa katili patronların kirli ellerini yıkama operasyonlarınıza alet ettiği, doğa sevgilerini, duyarlılıklarını suistimal ederek mücadeleden düşürdüğü, pasifize ettiği yüzbinlerce gönüllü adınadır.    

*** 

Öncelikle TEMA gönüllüleriyle TEMA arasındaki ilişkiyi anlamak için, TEMA’nın yönetim şeklini inceleyelim. 

Devlet temsilcilerinden oluşan tabii üyeler hariç 40 kişiden oluşan TEMA mütevelliler heyeti yılda iki kez toplanarak TEMA’nın işleyişine aktif olarak müdahil olmaktadır. 

Bu heyetten birkaç bilinen ismi sizlerle paylaşalım: 

Cem Boyner,  Aydın Doğan, Faruk Eczacıbaşı, Rahmi Koç, Halis Komili,  Osman Kavala, Mustafa Balbay, Sabri Ülker, Fikret Evyap, Hüseyin Özdilek, Asım Kocabıyık, Nihat Gökyiğit. 

Biliyoruz, bu isimleri paylaştığımız andan itibaren, gazetelerinizde ve televizyonlarınızda bu basın açıklamasının haber olma ihtimali neredeyse yok gibi. Sizin de fark ettiğiniz üzere bunlar Türkiye’yi yöneten isimler. 

(Mütevelli Heyeti’nin tamamı 1 nolu ekte bulunmaktadır.) 

Şimdi devam edelim… 

TEMA’nın Yönetim Kurulu ise Mütevelli Heyeti’nin taşeronudur. Yönetim Kurulu üyelerinin, Mütevelli Heyeti ile aile ilişkileri olması ya da şirketlerinin çalışanları olması tesadüfi değildir. 

Mesela yönetim kurulunda olan Valide Gigin, yine mütevelli heyetinden tanıdığımız Nihat Gökyiğit’in kızıdır. 

Türkiye İş Bankası Genel Müdürü Ersin Özince ise TEMA’nın hem yönetim kurulunda hem de mütevelli heyetinde bulunmaktadır. 

Buradan görüyoruz ki Mütevelli Heyeti TEMA’nın sembolik bir kurucu heyeti değil, aynı zamanda işleyiş ve idaresini biçimlendiren ve yürüten bir yapıdır. 

Bunu açıklıyoruz çünkü, Mütevelli Heyeti’nde bulunan isimlerle ilgili kaygılarımızı belirttiğimizde TEMA gönüllülüğü yapan arkadaşlarımızdan “Bu heyet semboliktir, TEMA üzerinde etkileri yoktur” gibi cümleler duymaktayız. 

Sizlerin de gördüğü gibi, Mütevelli Heyeti’nin Yönetim Kurulu üzerinde, Yönetim Kurulu’nun da tüm TEMA’nın işleyişi üzerinde oldukça fazla etkisi bulunmaktadır. 

Yerel gönüllülerin ve temsilcilerin yapacağı her türlü kamu açıklamasının yönetim kurulundan onay alması gerekmektedir. Bu da yönetim kurulunun yereller üzerindeki belirleyici etkisinin açık bir göstergesidir. 

Mesela pratik alanda bunu örnekleyelim: 

Bir TEMA gönüllüsü kendi yaşadığı bölgede herhangi bir doğa kıyımına karşı kamuoyunu bilgilendirme faaliyeti göstermek istediğinde bunu bölge temsilcisine bildirmek zorunda; temsilci de bunu yönetime bildirmeli ve ancak onaylanırsa bu bilgilendirme faaliyeti yapılabilmektedir. 

Samimi ve doğayı seven herhangi bir TEMA gönüllüsü, bir doğa katliamına müdahil olmak istediğinde, yönetim izni olmadan bununla ilgili bir halk bilgilendirmesi bile yapamamaktadır. 

Israrla anlatmaya çalıştığımız şey TEMA içerisinde yaşamı savunan on binlerce gönüllünün TEMA mütevelli heyeti başta olmak üzere yönetim kurulu ve alt organlarının onayı olmadan herhangi bir faaliyet gösteremediğidir. 

*** 

TEMA’dan biraz bahsettikten sonra, bugünkü açıklamamızın en önemli unsuruna değinmeye başlayalım. 

Sizlerin de bildiği üzere Kastamonu Loç Vadisi köylüleri yaklaşık iki yıldır dereleri Devrekani Çayı üzerinde yapılmak istenen Cide HES’e karşı ciddi bir direniş göstermektedirler. 

Bu direnişi biraz anımsamak gerekirse, köyde HES’in kurulacağı yere Loç Köylülerinin öncülüğünde, gelen dayanışmacılarla birlikte aylarca çadırlar kurularak nöbet tutulmuştur.  

Bu nöbetler esnasında inşaatı başlatmak üzere gelen vinçler adeta sürülerek bölgeden çıkarılmış, yine işi yapacak olan işçiler için kurulacak şantiyeler yapımında şirket çalışanları ve güvenlik güçleriyle birçok kez karşı karşıya gelinmiştir. Bu dönem boyunca her haftasonu İstanbul’dan otobüsler kaldırılarak nöbete dayanışmaya gidilmiştir. 

İstanbul’da ise Cide HES’i yapan ORYA enerjinin Karaköy’deki binası önüne defalarca kitlese yürüyüşler yapılmış, tüm bu gelişmelerin yanısıra şirketin her türlü yasadışı uygulaması davalar açarak mahkeme süreçleri başlatılmış, bu girişimleri çoğu etkisiz kalıp şirket vadideki talanını sürdürünce Loç Vadililer İstanbul’daki şirket binası önünde bir oturma eylemi başlatmışlardır. 

28. gününe kadar her gün karda kışta yağmurda bekleyen köylüler ülke çapında gündeme oturmuşlar, bunun da önemli bir etkisiyle mahkemeler şirket aleyhine yürütmeyi durdurma kararı vermişlerdir. 

Köylünün tüm bu direnişine karşı ORYA enerji de yasal ve yasadışı tüm uygulamalarla HES inşaatına devam etmiş, köyün telefon tellerini kesmiş ve HES karşıtlarını defalarca darp etmiştir. 

Bu kavga devam etmekteyken de şirket vadideki talanı sürdürmüş, on binlerce ağaç kesmiş, iş makineleriyle dere yatağına müdahale etmiştir.. ORYA, Küre Dağları Milli Parkı’nın tampon bölgesinde yer alan bu vadinin ve canlılarının yaşam dengesini alt üst etmiştir. 

Şirket ve köylüler arasındaki fiili kavga durumu bizim bu basın açıklamasını yapmamızdaki en önemli unsurdur. 

Çünkü bu talanı yapan, bütün bu saldırıları organize eden, ağaçları kesen, dere ve doğaya zarar veren şirketin ismi Orya enerjidir. Orya enerji ismi, şirketin sahibi Orhan Yavuz’un isminin ilk hecelerinden oluşmaktadır. 

Demin temanın Mütevelli Heyeti ve TEMA üzerindeki etkilerinden bahsederken kamuoyunun bildiği isimleri saydığımızı düşünüyorduk. Fakat bu heyetteki isimler arasında Küre Dağları Milli Parkı içindeki dünyanın en büyük kanyonlarından Valla Kanyonu’na ev sahipliği yapan Loç Vadisi’ni katleden şirketin patronu Orhan Yavuz da bulunmaktadır. 

Şimdi bu Orhan Yavuz’un TEMA’sının hidroelektrik santrallere nasıl baktığına bir göz atalım: 

TEMA kendi sitesinde yapmış olduğu açıklamalarda HES’lerle ilgili net bir yorum bile getirememiştir. Fakat kolayca görülebilir ki TEMA yöneticileri basına yaptıkları çeşitli açıklamalarda HES’lerin yenilenebilir veya temiz enerji olduklarını aleni bir şekilde dile getirmekten sakınmamaktadırlar. 

Mesela TEMA’nın Onursal Kurucu Başkanı Nihat Gökyiğit’in Artvin’deki baraj ve HES’lerin Temiz Enerji olduğuna dair daha geçen aylarda basına verdiği beyanatları bulunmaktadır. 

İşte bu da TEMA’nın kendi gönüllülerini ve kamuoyunu nasıl çarpık bilgilerle doldurduğunu ortaya koymaktadır. 

Çünkü HES’ler enerji politikaları içerisinde uygulanan projeler değil, suyun ticarileştirilmesini, su havzalarının ve toprakların şirketlere devredilmesini amaçlayan  projelerdir. 

TEMA HES’leri kasten bir enerji sorunu içerisinde ele alarak, bu gerçeğin üstünü örtmeyi amaçlamaktadır. 

Suyun ticarileştirilmesinin bir yolunun da suyu kapaklamaktan geçtiğini düşünürsek, bu manipülasyonu TEMA’nın kendine gelir kaynağı yarattığı alanlardan birinde görüyoruz:

Sakarya Sapanca’daki dereler üstünde fabrika kuran Revan Su şirketiyle TEMA’nın ortaklık yapmaktan hiçbir şekilde çekinmemesi, TEMA’nın HESleri neden sadece enerji meselesi dahilinde ele almak istediğinin somut bir örneğidir. 

 

Loç Vadililer ile ORYA arasındaki fiili kavga sürmekteyken ve TEMA’nın da HES’ler ve ORYA ile olan ilişkisi ortadayken TEMA’nın buradaki tarafı aşikardır. 

Loç Vadili köylülerin kavgalarına başlangıç sürecinde yardım istedikleri TEMAlıların hiçbir şekilde geri dönüş yapmaması, oturma eyleminin son günlerinde ise Kastamonu Cide’deki TEMA gönüllülerinin yoğun baskısı sonucunda Cide Loç Vadisi’ndeki HES katliamına karşıyız gibi tamamen muammalarla dolu bir açıklamayı internet sitelerine koymuşlardır. 

Taraflar bu kadar belirginken Orya’nın mağdur ettiği Loç köylüleriyle TEMA’nın yan yana gelmesi düşünülemez bile. 

Çağrıcıları arasında TEMA’nın da bulunduğu 24 Ocak “Anadolu’yu Vermeyeceğiz” yürüyüşünde aynı vahim durumla karşı karşıya kalan birçok yerelden en belirgin bir diğer örnek de Erzurum Aksu Vadisidir. 

Buradaki mağduriyetin TEMA içerisindeki şirket tarafıysa, yukarıda da adı geçen Asım Kocabıyık’ın sahibi olduğu BORUSAN Holdingdir. BORUSAN Holding Aksu’da yüzlerce ağaç kesmiş binlerce balık öldürmüştür.

 

Bu yürüyüşe ismi izinsiz olarak yazılan Dersim Çevre Girişimi adını çağrıcı listesinden sildirmiştir. Aynı Borusan’ın Ovacık’ta Munzur Çayı üzerinde Bozkaya ve Kalepete barajları ve HES projeleriyle Dersim’i katletme projeleri göz önüne alındığında, Dersimliler’in de TEMA’yla birlikte yürümesi de zaten düşünülemezdi. 

Önemli bir ayrıntı da, TEMA’nın Tabiatı Koruma Yasasını engellemekle ilgili yürüyüşe katılmasını anlayamadık. TEMA bu yasanın geçmesini engellemek istiyorsa, Mütevelli Heyeti’ni devreye soksa yeterli olacaktır. 

TEMA patronlarının diğer icraatları arasında, Karadeniz insanının canını çok yakmış ve halen de yakmaya devam eden nükleer santrallerle ilgili ihalelere girmek, kıyıların nükleer atık çöplüklerine çevrilmesi programlarına ortak olmak da vardır. 

Karadeniz’in yeşiliyle mavi arasına asfalt döken Karadeniz Sahil Yolu’nu savunmak da yine nükleer sevgisiyle tanıdığımız TEMA’nın Kurucu Onursal Başkanı Nihat Gökyiğit’in meziyetlerindendir. 

*** 

Anadolu’da 2000’den fazla HES projesinin var olduğunu göz önüne alındığında, bu HES’lere karşı verilecek mücadelelerin altının boşaltılması, gerçeklikten uzaklaştırılması gibi misyonları üstlenmiş bu oluşumun deşifre edilerek mücadelelere yakınlaşmasını engellemek zorundayız. 

Bizler de biliyoruz ki sularımıza, topraklarımıza, doğamıza sahip çıkmak uğruna bugün yürütmek durumunda kaldığımız mücadelede Tema şirketlerin safındadır. Tema şirkettir, Tema şirketlerin bir maskesidir. Üstelik toprak sevgisi, doğa aşkı gibi kutsal kavramları alet ettiği, yüzbinlerin iyi niyetlerini sömürdüğü bu talancıları aklama ve cilalama gayreti, işbirlikçisi patronların doğrudan saldırılarından da daha tehlikelidir.

Sistemin kendisini berkitmek için ürettiği muhalif figür TEMA’nın bu uzlaşmacı, yaşamı yok eden şirketleri aklayıcı rolü hakkında bugüne kadar insanların kendi aralarında söylendiklerini bugün yüksek sesle söylemek Karadeniz İsyandadır Platformu’na düşmüştür. Sırtımızda yumurta küfesi, arkamızda sermayenin fonları yok. 

Bununla alakalı olarak daha farklı ve daha derinlemesine bilgilerle bu oluşumun ve benzeri diğer Truva Atı oluşumların deşifrelerini yapacağımızı buradan sizlerle bir kez daha paylaşarak basın açıklamamızı sonlandırmaktayız. 

Karadeniz İsyandadır Platformu

http://www.facebook.com/karadenizisyandadir
http://www.karadenizisyandadir.org/

TALAN YASALARI – Yusuf Gürsucu*

YEK (Yenilenebilir Enerji Kaynakları) adlı yasanın birkaç gün önce meclis gündemine geldi. İçeriğini anlamaya, neyi amaçladığını kavramaya çalışırken, ek bir önerge sunuldu: Koruma alanlarında (milli parklar, muhafaza ormanları, yaban hayatı geliştirme sahaları ve doğal sit alanları) yapılmak istenen enerji yatırımlarının önünü açan maddeler mecliste kabul edildi. Artık yaşam ve koruma alanlarımız, koruma kurullarının iki dudağı arasına girmiş bulunuyor. Tüm gelişmeler bize hükümetin sermaye savunuculuğu noktasında ne kadar başarılı ve bir o kadar da kararlı olduğunu bizlere gösteriyor.

Geçtiğimiz aylarda gündemimize gelen ve bir diğer yıkım yasası olan “Tabiatı ve Biyoçeşitliliği Koruma Yasası” henüz meclis komisyonlarında görüşülürken çıkarılan, bu YEK yasası, koruma alanlarımızın talanının ilk adımı olması açısından çok önemli bir gelişme. Burada çok ciddi ikili bir oyun oynanmakta olduğunu görmemiz gerekiyor. Bugün enerji yatırımlarını gerçekleştiren sermayenin, acil ihtiyaçlarını gerçekleştirmeye yönelik bir girişim olarak YEK yasasının hazırlandığını ve buna uygun değişiklikler yapıldığını görmekteyiz. Yasal anlamda HES projelerinin önündeki engelleri kaldırmayı ve mahkemeler yolu ile bu sürecin engellenmesinin önünü tıkamayı amaçladıkları anlaşılıyor.

Asıl hedefleri ve oyunun ikinci perdesi henüz kamuoyunda tartışılır hale gelmiş değil. Maden arama lisansları oyunun ikinci perdesini oluşturacak. Ülkemizin topraklarının yarısı, yanlış anlamadınız, ülkemiz yüzölçümünün yüzde 54’ünde maden arama lisanları dağıtılmış durumda. Maden lisansları, koruma alanlarımızın neredeyse tamamında olması, çıkarmak istedikleri “Tabiatı ve Biyoçeşitliliği Koruma” yasanın mantığını bize anlatıyor. Daha önce dikkat çektiğimiz, Samsun’dan Artvin’e kadar 1500-2000 m yüksekliklerden “Turizm” yolları açma projelerini anımsamamızda yarar var. Burada asıl hedeflenen şeyin “Turizm” olmadığını, asıl amacın maden arama çalışmalarında karşılaşılan ulaşım sorununa çare arama girişimi olduğunu görebiliyoruz. Bugün Marmara’dan Ege kıyılarına, Akdeniz’den Karadeniz’e, Doğu – Güneydoğu ve İç Anadolu’ya kadar bütün dağlarımız, su havzalarımız, tarım alanlarımız madencilerin talanını beklemekte.

Artık yapabileceğimiz tek bir şey var; yaşam alanlarımızı sonuna kadar savunacak örgütlenmeler yaratmak. Mevcut hükümetin bu girişimlerinden vazgeçeceğini ya da bazı çevrelerin yaptığı gibi meclis komisyonlarında görüşmeler yaparak, hükümeti yapılan yanlıştan döndürmeye çalışmak tarzında yaklaşımların, çözüm olamayacağını artık herkes görmekte. Bize kalan tek bir çözüm var o da dişe diş mücadele…

(*) Doğader Yön. Kur. Üyesi http://dogader.org/

http://www.evrensel.net/haber.php?haber_id=80946

İlgili haberler:

https://ekolojiagi.wordpress.com/2011/01/06/milli-park-tabiat-parki-sit-ve-korunan-alanlar-sirketlerin-talanina-aciliyor/
https://ekolojiagi.wordpress.com/2011/01/06/kipten-veysel-erogluna-spontan-eylem-kanun-yalan-bakan-talan-hesleri-gecirtmeyecegiz/

KİP “Su ve Kadın” Söyleşisinde Derelerin Bekçisi Kadınlar Deneyimlerini Paylaştı

İSTANBU (DİHA) – “Su ve Kadın” başlığı ile düzenlenen forumda bir araya gelen Loç, Senoz ve Ardanuç Vadisi’nde dereler üzerinde kurulan Hidroelektrik Santrallere (HES) karşı direnen kadınlar, acısıyla ve tatlısıyla mücadele deneyimlerini paylaştı. Forumun en ilgi çekeni ise gürgen bastonu ile HES’çilere karşı direndiği için adı Gürgenli Nine’ye çıkan 86 yaşındaki Fatma Akyıldız oldu.

Karadeniz İsyandadır Platformu (KİP) tarafından düzenlenen “Su ve Kadın” forumda Karadeniz’de yapılan HES’lere karşı mücadeleyi ilk başlatan kadınlar bir araya geldi. TMMOB Mimarlar Odası Karaköy Şubesinde yapılan forumun modaretörlüğünü müzisyen Ayşenur Kolivar yaparken konuşmacı olarak Loç, Senoz Ardanuç Vadisi’nde mücadelenin fitilini ateşleyen Fatma Akyıldız (86), Nazime Yıldırım (70), Güler Marazoğlu (45) katıldı. Karadeniz’de kadınların mücadelesini anlatan sinevizyon gösterimi ile başlayan forumun açılış konuşmasını yapan Kolivar, belgesel çalışması için Karadeniz bölgesini gezmeye gittiğini ve bu şekilde Doğu Karadeniz kadınlarının doğayla kurdukları olağanüstü ilişkiyi fark ettiğini söyledi. Kolivar, “Özellikle Doğu Karadeniz’de yapılmaya çalışılan HES’lerin sahiplerine karşı kadınların yürüttüğü mücadelede kadınların doğayla olan o muhteşem bağı gördüm. Kadınlar kesilen ağaçlar için ağıtlar yakıp ağlıyorlar. Kadınların doğayla kurdukları ilişkiyi gördükçe benim mücadeleye olan inancım arttı” şeklinde konuştu.

‘HES köyümüze fenalık getirdi’

Daha sonra gürgen bastonu ile HES’çileri kovaladığı için adı Gürgenli Nine olarak anılan Senozlu Fatma Akyıldız (86) söz aldı. Akyıldız, “Bir sabah kalktım evimin önünde kocaman bir direk gördüm. Bağırdım çağırdım ağladım direği kaldırsınlar diye. Ama kimse beni dinlemedi. HES köyümüze fenalık getirdi, köyümüzü elimizden aldı, yaktı yıktılar. Ben o yüzden devletten davacıyım” şeklinde yaşadıklarını aktardı. Gürgenli Ninenin kızı Hatice Sukas ise, “Eskiden bir evde 11 kişi çok rahat geçinebiliyorduk. Ama şimdi iki kişi bile geçinemiyor. Şimdi yemeğimizden içeceğimizden mahrumuz, bahçelerde hiçbir şey yetişmiyor. Sağlığımızı istiyoruz. Köyde nefes almak istiyoruz. Köylerde artık dere kalmadı pınarlarımız kalmadı. Tabiî ki de isyanda oluruz” dedi.

‘Dereleri satıyorlar bizi susuz bırakıyorlar’

Artvin’in Ardanuç İlçesinin Ovacık Köyünden gelen Nazime Yıldırım (70) ise köyün eskiden daha güzel olduğunu tarımla geçimlerini yaptıklarını belirtti. Yıldırım, “Dereleri satıyorlar bizi susuz bırakıyorlar biz suyumuzu kimseye vermeyiz bunu herkes işitsin başbakanda işitsin. Tarımımızı suyla yapıyoruz, hayvanımıza su veriyoruz biz geçimimizi suyla sağlıyoruz. Biz köyde su olmadan bir şey yapayız. Bizim suyumuza ellemesinler. Bizim Artvin’imize ellemesinler Artvin bizimdir” diye konuştu. Kastamonu’nun Cide ilçesi Loç Vadisi’nde gelen Güler Marazoğlu ise, daha önce derelerde çamaşır yıkadıklarını abdest aldıklarını ama HES’lerden sonra bu ihtiyaçlarını karşılayamadıklarını söyledi.

(mtç/fk/ru)

SU ve KADIN / Songül Tuncalı – Feminist Kadın Çevresi

Karadeniz’de yürütülen HES karşıtı mücadelenin önde gelen eylemcilerinden olan kadınlar 9 Ocak 2011 Pazar günü Mimarlar Odası Büyükkent Şubesi Konferans Salonu’nda Karadeniz İsyandadır Platformu tarafından düzenlenen “Su ve Kadın” başlıklı etkinlikte buluştular. Moderatörlüğünü Ayşenur Kolivar’ın üstlendiği etkinliğe konuşmacı olarak Senoz Vadisi’nden Gürgenli Nine ve Ayşe Sukas, Ardanuç’tan Nazime Yıldırım ve Loç Vadisi’nden Güler Marazoğlu katıldı.

Açış konuşmasında Karadeniz’de doğa ve kadın ilişkisine dair gözlemlerini paylaşan Ayşenur Kolivar konuşmasına, kendisi için içedönük, sessiz bir kent hayatını simgeleyen İzmit’in grisi ile tüm canlılığıyla hayatı taşıyan Doğu Karadeniz’in yeşili ve mavisi arasında bölünmüş olan çocukluğundan bahsederek başladı. Kadınların derelerle, kuşlarla, ağaçlarla türküleri aracılığıyla kurduğu özel, gizli ilişkiyi bir çocuk ilgisiyle gözlemleyen Kolivar, ilerleyen yaşlarda başka dünyalara açıldıkça Karadeniz coğrafyasındaki kadınların doğayla kurdukları ilişkinin farkını gördüğünü, bunu kendi sanatsal pratikleri aracılığıyla da taşımaya çalıştığını belirtti. Bu anlamda HES karşıtı pek çok etkinlikte bir araya geldiği kadınlarla suyun Karadeniz ve kadın için anlamı gündemli bir toplantıda yer almaktan mutluluk duyduğunu ifade ederek sözü anneannesinden sonra kendisine Karadeniz/doğa/su ve kadın konusunda güç ve ilham veren Gürgenli Nine’ye bıraktı.

Senoz Vadisi’nde elindeki gürgen sopasıyla HES’lere ilk karşı çıkan Gürgenli Nine yüzlerce yıllık ağaçlarının kesilmesiyle eskiden ona göre cennet olan köylerinde “yaşamak işinin bitti”ğinden dert yandı. Yaşamdan kastettiği insan ilişkileriydi elbet; bu tartışmaların insanları hem yerinden ettiğinden, hem de kalanları birbirine düşürdüğünden yakınıp “yıkılsın, viran olsun o direkler” sözleriyle isyanını dile getirdi.

Artvin Ardanuçlu Nazime Yıldırım, suyun tarım ve hayvancılıkta kendileri için ne kadar önemli olduğunun, derelerin satılmasıyla bu kaynakların yok olacağının altını çizdi; fakat mücadelelerindeki kararlılığını da şu sözleriyle dile getirdi: “Dereleri satıyorlar, bizi susuz bırakıyorlar. Biz suyumuzu satmayız, vermeyiz. Bunu herkes işitsin, Başbakan da işitsin, hepsi işitsin. Artvin’in suyu Artvin’e kalacak.”

Yirmi sekiz günlük bir direnişle Kastamonu İdari mahkemesi’nin Cide HES projesi için yürütmeyi durdurma kararı almasında payı olan Loçlu direnişçilerden Güler Marazoğlu sarı yazmasıyla katılmıştı etkinliğe. Marazoğlu, sularının alınmasında hiçbir şekilde fikirlerinin alınmadığını, suyla beraber ekinlerinin, meyvelerinin, ceviz ağaçlarının, her şeylerinin gittiğini, yok olan doğayla beraber bütün bir kültürün kaybolduğunu söyledi.

Gürgenli Nine’nin kızı, HES karşıtı aktivist Ayşe Sukas, Karadeniz’in gerçekten isyanda olduğunu, “Karadeniz isyanda” sözünün her şeyi kapsadığını belirterek sözlerine başladı. Önceden yöresine, köyüne hava almaya, nefes almaya, sağlığını bir nebze de olsa geri kazanmaya gittiklerini, fakat şimdi sudan, havadan mahrum kaldıklarını, her şeyden önce sağlıklarını istediklerini belirtti. Derelerin, ırmakların, pınarların kalmadığını, bunun yaşamı bitirdiğini, bu yüzden her yönden isyanda olduklarını ifade etti.

İzleyiciler arasında yer alan gazeteci Mehveş Evin de konuk konuşmacı olarak söz aldı. İlk kez 2010 yazında, HES’lerle ilgili olarak hazırladığı bir yazı dizisi için Karadeniz’e giden Evin, orada kadının doğayla ilişkisini yakından görme fırsatı yakaladığını ve direniş hareketinin ön saflarında kadınların yer almasını çok anlamlı bulduğunu ifade etti.

İzleyicilerden gelen görüş ve sorularla tartışma bölümünde zenginleşen etkinlik, daha sonra katılımcıların ve izleyicilerin tuluma eşlik eden isyankâr atma türkülerle oynadığı horonla son buldu.

http://www.feminisite.net/news.php?act=details&nid=841

KİP’ten Veysel Eroğlu’na spontan eylem: Kanun Yalan, Bakan Talan! HESleri geçirtmeyeceğiz!

Yenilenebilir Enerji Kanunu’nda yapılan değişikliklerle Milli Park, Tabiat Parkı, SİT ve Korunan Alanlarının şirketlerin talanına açılmasına karşı Karadeniz İsyandadır Platformu üyeleri, Habertürk’te canlı yayına katılacak olan Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu’nu spontan eylemleriyle protesto etti. Kanal önüne gelen platform üyeleri, güvenlik görevlileri tarafından ‘beklemek yasak’ gerekçesiyle engellendi. Engellemeye tepki gösteren yaşam savunucularıyla, güvenlik görevlileri arasında kısa süreli gerginlik yaşandı.

 

Kanalın özel güvenlik görevlileri görev alanları dışına taşarak sokakta eylemcileri darp etmeye ve görüntü almalarını engellemeye çalıştı. Görevliler eylemcilere “Balçiçek Pamir bugün hasta, program iptal oldu” dediği sırada, Balçiçek Pamir canlı yayında eylemden bahsediyordu.

 

Gerginliğin ardından, “Yasalarınız geçse de, HES’leri geçirmeyeceğiz” pankartı açan platform üyeleri, “Kanun yalan şirket talan, Karadeniz isyanda isyana devam”, “Veysel şaşırma dereleri taşırma” diye sloganı attı. Eylem, alkış ve sloganlarla sona erdi. (https://ekolojiagi.wordpress.com/2011/01/06/milli-park-tabiat-parki-sit-ve-korunan-alanlar-sirketlerin-talanina-aciliyor/)  

Program esnasında Veysel Eroğlu’ndan inciler:

 

– Barajlar 500-600 hatta 1000 yıllık ömürleri vardır.

– Fırtına vadisine güzel baraj olur.

– Bugüne kadarki en çevreci hükümet bizim hükümetimizdir.

– Allianoi’yi biz koruduk zaten zamanında.

– Hasankeyf için sanatçılardan fon alabiliriz.

Milli Park, Tabiat Parkı, SİT ve Korunan Alanlar Şirketlerin Talanına Açılıyor!

Hükümet, tüm yurtta büyük tepki gören Tabiat ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Kanunu’yla yapamadığını, alelacele meclisten geçirdiği Yenilenebilir Enerji Kaynakları Kanunu’nda küçük bir değişiklikle yaptı. Böylece, koruma statüsü sayesinde HES’lerden bugüne kadar korunmuş tüm alanların koruma kalkanı ortadan kaldırılmış oldu. 

6094 sayılı Yenilenebilir Enerji Kaynakları Kanunu’nda yapılan son değişiklik; Milli Park, Tabiat Parkı, Tabiat Anıtı ile Tabiatı Koruma Alanları’nda, Muhafaza Ormanları’nda, Yaban Hayatı Geliştirme Sahaları’nda, Özel Çevre Koruma Bölgeleri’nde ve Doğal SİT Alanları’nda Hidroelektrik Santrali (HES) inşaatları yapılmasının yolunu açıyor. 

Avukat Yakup Okumuşoğlu yasayla ilgili tepkilerini şöyle dile getirdi: 

”Vadilerimizin başına bir HES belası sardılar! Hatta bir değil, yüz değil, iki bin tane. Bir tarafta ‘suyu yutmuyoruz’ derken diğer tarafta dereleri kaynağından denize kadar borulara hapsedip vadileri kurutmaya çalışıyorlar. Milyonlarca ağacın kesilmesine göz yumdular. Yetmedi 2 bin yıllık Allianoi’yi çimentoyla kaplayıp kuma gömdüler. Vadiler yetmedi dağlara göz diktiler.

Maden Yasası’nı değiştirip binlerce maden ruhsatı verdiler, Planladıkları bu kanunlarla da dağları birilerine tahsis etmeyi planlıyorlar. Devasa taş ocaklari ile doğal alanları parçaladılar. Yetmedi güzelim bakir koyları, yaylaları imara açmaya çalışıyorlar. Ormanlarımızı yok edeceğini bile bile 2B kanunu çıkarmak için var güçleriyle uğraşıyorlar. Bu yıkıma dur diyenlerin sesini kısmak için vatan hainliğiyle, teröristlikle, lobici olmakla suçladılar.

Vadilere, eşine az rastlanır güzelliğe ve canlı zenginliğine sahip olduğu için SİT alanı statüsü veren Koruma Kurulu kararlarını mahkemeye vermekle tehdit ettiler. Hiçbiri yetmedi tüm korunan alanların statülerini ortadan kaldıracak tabiatı bozuk bir tabiat kanunu hazirlayip meclise sevk ettiler… Baktılar kanuna tepkiler büyüyor 28 Aralık akşamı mecliste bir avuç insan toplanıp SİT Koruma Statüsü’ne sahip alanları, milli park alanlarini HES inşaatlarına açan bir kanun değişikliği yapiverdiler.

Hem de o vadilere özel koruma statüsü kazandıran nitelikler kaç milyon yılda oluştu hiç düşünmeden, birkaç dakika içinde… Sonra da kanun değişikliğini HES’ler için değil doğayı korumak için yaptıklarını söylüyorlar. Hukuku kanun yapmaktan ibaret zannediyorlar. Yıktıkları bölgelerde yaşayan halkın tabiatı ve yaşam hakkını koruma iradesi ve gayretini yok sayıyorlar.

Anadolu’nun bu yıkım planlarina sessiz kalacağını zannediyorlar. Çok yanılıyorlar. Bu topraklardaki yaşamı tırnaklarıyla kaziyarak var eden halk elbet bu haksızlığa uygun bir cevap verecektir.Yaşam alanlarını, ve kültürünü korumak için bu rant yaratma hırsınıza elbet dur diyecektir.”

“Yenilenebilir Enerji Kaynaklarının Elektrik Enerjisi Üretimi Amaçlı Kullanımına İlişkin Kanunda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun”un Doğa Katliamlarının Önünü Açan Maddeleri

Kanun No. 6094  
Kabul Tarihi: 29/12/2010 

MADDE 1- 10/5/2005 tarihli ve 5346 sayılı Yenilenebilir Enerji Kaynaklarının Elektrik Enerjisi Üretimi Amaçlı Kullanımına İlişkin Kanunun 3 üncü maddesinin birinci fıkrasının (8), (9) ve (11) numaralı bentleri aşağıdaki şekilde değiştirilmiş, birinci fıkraya aşağıdaki bentler ve maddeye aşağıdaki fıkra eklenmiştir. 

“8.Yenilenebilir enerji kaynakları (YEK): Hidrolik, rüzgâr, güneş, jeotermal, biyokütle, biyokütleden elde edilen gaz (çöp gazı dâhil), dalga, akıntı enerjisi ve gel-git gibi fosil olmayan enerji kaynaklarını,”  

“11.Bu Kanun kapsamındaki yenilenebilir enerji kaynakları: Rüzgâr, güneş, jeotermal, biyokütle, biyokütleden elde edilen gaz (çöp gazı dâhil), dalga, akıntı enerjisi ve gel-git ile kanal veya nehir tipi veya rezervuar alanı onbeş kilometrekarenin altında olan hidroelektrik üretim tesisi kurulmasına uygun elektrik enerjisi üretim kaynaklarını,”  

MADDE 5- 5346 sayılı Kanunun 8 inci maddesinin üçüncü fıkrasının ilk cümlesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiş, maddenin sonuna aşağıdaki fıkralar eklenmiştir. 

“Milli park, tabiat parkı, tabiat anıtı ile tabiatı koruma alanlarında, muhafaza ormanlarında,  yaban hayatı geliştirme sahalarında,  özel çevre koruma bölgelerinde ilgili Bakanlığın, doğal sit alanlarında ise ilgili koruma bölge kurulunun olumlu görüşü alınmak kaydıyla yenilenebilir enerji kaynaklarına dayalı elektrik üretim tesislerinin kurulmasına izin verilir. “

MADDE 4- 5346 sayılı Kanuna 6 ncı maddesinden sonra gelmek üzere aşağıdaki maddeler eklenmiştir.

“Muafiyetli üretim

Madde 6/A- 4628 sayılı Kanunun 3 üncü maddesinin üçüncü fıkrası kapsamında kurulacak yenilenebilir enerji kaynaklarına dayalı üretim tesisleri için başvuru yapılması, izin verilmesi, denetim yapılması ile teknik ve mali usul ve esaslar, Bakanlık, İçişleri Bakanlığı ve DSİ’nin görüşleri alınarak EPDK tarafından çıkartılacak bir yönetmelikle düzenlenir. Hidroelektrik üretim tesisleri için su kullanım hakkının verilmesine, DSİ’nin ilgili taşra teşkilatının su rejimi açısından üretim tesisinin yapımında sakınca bulunmadığına ve bağlantının yapılacağı dağıtım şirketinden dağıtım sistemine bağlantı yapılabileceğine dair görüş alınmak kaydıyla, tesisin kurulacağı yerdeki il özel idareleri yetkilidir.”

http://www.tbmm.gov.tr/kanunlar/k6094.html
http://www.tbmm.gov.tr/develop/owa/kanunlar_sd.durumu?kanun_no=6094
TBMM Tutatakları:
http://www.tbmm.gov.tr/tutanak/donem23/yil5/ham/b04401h.htm

 

 

Hidroelektrik Santrallerin Çevresel Etkileri – Emine Girgin

Akarsular; yer altı ve yerüstü sularını beslemesi, mineral ve oksijen taşıması işlevleriyle hayati öneme sahiptirler. Her akarsu geçtiği yerden çözdüğü mineralleri, atmosferden çözdüğü ya da sudaki kimyasal ve biyolojik süreçlerden açığa çıkan oksijeni içindeki ve etrafındaki canlıya taşıyarak yaşamın devamlılığını sağlar. Ancak suyun kaynağından alınması, yeraltından çekilmesi, akarsu üzerine hidroelektrik santral yapılması gibi suyun akışını kesen ya da akarsuyun yönünü değiştiren müdahaleler suda yaşayan mikroorganizmalardan akarsu yakınında yaşayan insanlara kadar tüm canlıları olumsuz etkilemektedir.

Hidroelektrik santraldeki su alma yapısı (Resim 1) ya da çelik su borusunun geçtiği yerlerde kayma olmaması için yapılan duvar (Resim 2) gibi betonarme yapılar ile yol inşası için gerekli kum ve çakıl akarsu yatağından ve orman alanlarında açılan taş ocaklarından elde edilmektedir. Akarsu yatağından kum ve çakıl çıkarılması sonucu suyun bulanıklığı artar, çözünmüş oksijen miktarı azalır ve organik atıkların parçalanmasını sağlayan mikroorganizmaların aktiviteleri yavaşlar. Kum ve çakıl elde etmek için orman alanında taş ocakları açılması ya da hidroelektrik santral çevresindeki ağaçların kesilerek yol açılması nedeniyle orman alanları tahribatı yapılmaktadır. Ayrıca taş ocaklarında patlayıcı kullanılması, yeryüzü katmanının ve suyun akışını geciktiren yer altı kayaçlarının tahribatına neden olmakta, patlamalar bölgede yaşayan canlıları yerinden etmektedir.

Hidroelektrik santral inşası sırasında oluşan hafriyat atıkları, çalışanların faaliyetlerinden kaynaklanan evsel nitelikli atıklar, kullanılan ekipman ve malzemeden kaynaklanan endüstriyel nitelikli atıklar ve kazı, doldurma, taşıma, boşaltma ve inşaat sırasında çıkan toz emisyonları hem akarsu hem de orman alanları için kirletici unsur, bölgede yaşayan tüm canlılar için de tehlike oluşturmaktadır.

Akarsuların doğal akış ve yapısının değiştirilmesi ile su kalitesi bozulacağı ve su miktarı azalacağı için, mikroorganizmalardan balıklara kadar suda yaşayan tüm canlıların, hayvanlardan tarım ürünlerine kadar karada yaşayan tüm canlıların yaşamı tehlikeye girmekte, doğal yaşam ortamları yok olan bazı türlerin nesli tükenmektedir.

Akışına müdahale edilen akarsular kıyılardaki deltalarına tortu taşıyamamakta, buna bağlı olarak tortularla taşınan besin maddeleri de deltalardaki ve denizlerdeki canlılara ulaşamamaktadır. Ayrıca deniz kıyısı kara yönünde ilerleyerek deltaların erimesine neden olmaktadır. Besin maddelerine ulaşamayan canlılar yaşamlarını sürdürememekte, suyun aşındırıcı etkisi tarım faaliyetleri başta olmak üzere deltadaki tüm geçim kaynaklarını tehdit etmektedir.

Hidroelektrik santral suyu havzanın irtifası yüksek noktalarında tutarak, havzanın aşağı kesimlerine olan su akışını azaltmaktadır. Bu durumda, havzanın orta kesimindeki yeraltı suları aşırı derecede azalmakta ve bazı durumlarda sulak alanlar tümüyle kurumaktadır. Ülkemizde son 40 yıl içerisinde toplam sulak alanların yaklaşık yarısı olan 1,3 milyon hektar sulak alan ekolojik özelliğini yitirmiştir.

Suyun tutulduğu baraj gölünde buharlaşma nedeniyle sudaki tuz ve minerallerin miktarı artmakta, akarsudan göle geçişte su hızı, difüzyon ve oksijen alma kapasitesinin düşmesine bağlı olarak doğal temizleme kapasitesi düşmektedir. Su kalitesinde meydana gelen değişimler sucul canlı yaşamını değiştirmekte, göl ötrofikasyon sürecine girerek barındırdığı tüm canlı yaşam için yok olma tehdidi oluşturmaktadır.

Baraj gölünün yüzey alanı itibariyle nehre göre daha geniş olması ve buharlaşmanın artmasıyla bölge ikliminde değişim gözlenmektedir. Havadaki nem oranı artmakta ve hava hareketleri değişmekte, sıcaklık, yağış, rüzgar olayları farklılaşmaktadır. Ayrıca bölgede yapılan ağaç kesimleri de iklimsel değişikliklere diğer bir sebep olarak gösterilebilir.

Doğal ortamdaki akış miktarı ekosistemdeki canlıların göç zamanlarının belirlenmesi açısından birer göstergedir. Sudaki yaşam için önemli olan bu doğal akış değerleri hidroelektrik santral yapımından sonra ekolojik değerini yitirmekte ve canlıların hareketliliğinin düzeni bozulmaktadır.

Akışına müdahale edilen akarsuya atıksu girişi olduğunda; akarsu, atıksu içindeki organik maddelerin biyolojik olarak parçalanamaması nedeniyle atıksu akarı haline gelir. Atıksu akarı ise, yer altı suyuna atıksu karışması, atıksu içindeki ağır metaller gibi inorganik kirleticilerin dere yatağındaki dip çamurunda birikmesi, bölgede yaşayan canlılar için toksik etkide olabilecek kirleticilerin kuruyan dere yatağından rüzgar ile taşınması risklerini oluşturmaktadır.

Hidroelektrik santraller balıkların göç yollarını tıkayarak nehirlerdeki biyolojik hayatı etkilemektedir. Balıkların % 25’i su alma yapılarından geçmeyi başaramamakta, nehirdeki balık miktarı büyük oranda değişmektedir. Dünyada sayısı 9000’den çok olan tatlı su balığı türünün % 20’den çoğunun soyu, son yıllarda tükenmiştir ya da tükenmek üzeredir.

Sulama amacını da içeren baraj projeleri su kaynaklı hastalıkların yaygınlaşmasıyla sonuçlanmıştır. Sulama sistemleri parazit, humma ve sıtma gibi hastalıklar yapan canlılar için uygun ortam oluşturmakta ve bu ortam milyonlarca insan ve hayvan için tehdit oluşturmaktadır. Mevsimsel yağışlara bağlı tarımın oluşturduğu sümüklüböcek-sistosom paraziti ve insan arasındaki denge bozulmuş, sulama projelerinin gerçekleşmesiyle uygun yaşam ortamına kavuşan sümüklüböcek popülasyonundaki artışla beraber sistosomiyasis hastalığına yakalanma riski de artmıştır. Ayrıca baraj göllerinde yaşayan balıklarda cıva zenginleşmesi de bu balıklarla beslenenlerde sağlık sorunları ortaya çıkarmaktadır.

Su ile taşınan toprak ve besin azaldığı için tarım toprakları yeterince beslenememektedir. Ayrıca sulama amacıyla uygulanan projeler, tuzluluk ve alkalinler yüzünden toprak veriminin azalmasına ve verimli tarım arazilerinin kaybedilmesine sebep olmaktadır.

Suların kullanılmak üzere yeryüzüyle buluşmadan ortamdan borularla uzaklaştırılması, yer altı sularının beslenememesi sorununu ortaya çıkarmaktadır. Sonuçta sular kuruyacak, nem azalacak ve ortamdaki canlılar yok olma tehlikesiyle karşılaşacaktır.

Hidroelektrik santraller birçok insanın yaşamını sürdürdüğü vadilerden göç etmelerine neden olmaktadır. Artvin örneğinde olduğu gibi santrallerin yapılmasıyla birlikte yörede yaşanan susuzluk nedeniyle halk bölgeden göç ederken, insansızlaştırılan yörede madencilik faaliyetleri hız kazanmaktadır. Dünyada baraj yapımı için bugüne kadar 40-80 milyon kişi göç etmek zorunda bırakılmıştır.

Sonuç olarak hidroelektrik santral bulunduğu bölgede yaşayan tüm canlılara sağladığı yararla kıyaslanamayacak ölçüde zarar vermekte, suların kuruması, doğal yaşam ortamlarının yok olması gibi telafisi mümkün olmayan etkiler bırakmaktadır.

Emine GİRGİN
ÇMO İstanbul Şubesi YK Sekreter Üye

Kaynak: Ölçü dergisinin aralık 2010 tarihli özelleştirmelerin sonuçları: enerji dosyasına aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz.
http://ikkistanbul.org/olcu/2010/webicin_icsayfalar.pdf

%d blogcu bunu beğendi: