Yalnız HES’lere değil, daha fazlasına hayır! Mehmet POLAT

Bir süredir ülkenin güneybatı ucunda bir grup arkadaşla hidroelektrik santral (HES) karşıtı eylemlerde yer alıyoruz. “HESlere hayır” demeyi yalnızca bir slogan değil, aynı zamanda mücadele ilkesi olarak benimsiyoruz. Konu hakkında yeterli bilgi ve deneyimi bulunmayanlar, tutumumuzu çevre sorunlarına duyarlı aydınların abartılı tavrı gibi algılıyor. Her konuda üç beş kelime fikir öne sürecek kadar mürekkep yalamışların ortalama yorumu ise şöyle oluyor: “Plansız yapılan bazı HESlerin mağduriyete yol açtığı doğru. Ama memlekete enerji de lazım. Bunu unutup tüm HESlere karşı çıkmak yanlış. Zaten marjinal topluluklardan oluşan çevrecilerin böyle davranması normaldir. Çünkü HES mağdurlarını yanlarına çekerek ve durmadan zararları öne çıkarıp toplumu tedirgin ederek taraftarlarını arttırmak isterler.“

Hatta bunlar arasında sola ve çevre sorunlarına yakın olma iddiasındaki bazıları, ağırbaşlı bir edayla bize akıl bile veriyor: “Siz elbette mağduriyet yaşayan köylülerle ilişki kurarken tüm HESlere karşı olduğunuzu söyleyeceksiniz. Ama kendimiz de elektrik kullanıyoruz, enerjiye karşı çıkamayız. Böyle yapmak bilime ve toplumsal ihtiyaçlara sırt çevirmek olur. Sorunlar büyük ölçüde iktidar yandaşlarına ulufe gibi elektrik üretim lisansı dağıtılmasından kaynaklanıyor.”

Bu görüşlerin aslını USİAD (Ulusal Sanayici ve İşadamları Derneği) adlı bir kuruluşun 15 Temmuz 2010 tarihli sunumunda da buluyoruz. Daha kaba biçimiyle de olsa benzer görüşleri HESİAD’ın (Hidroelektrik Santralleri Sanayi İşadamları Derneği) web sitesinde görmek de mümkün. Amaçlarını sayarken şöyle diyorlar: “…su gücünden elektrik üretimi ve satışını güvenilir, çevre ile uyumlu, kamu yararına uygun biçimde gerçekleştirmek için çalışmalar yapmaktır.” Ve buna benzer görüşleri en kulak tırmalayıcı haliyle, kendileriyle her karşılaşmamızda bilumum şirket temsilcilerinin ağzından dinliyoruz.   HES karşıtlarını “bunlar zaten nükleere, termik santrale, petrole, doğal gaza, 3. köprüye, ona, buna her şeye karşıdır” diye topluma adeta bir grup meczup gibi sunmaya çalışıyorlar.

Bu tür nitelendirmelerin dışında kalmak için mi yoksa işleyişine şirketler karıştığından mı bilinmez, TEMA Vakfının  “sınırlı ve sorumlu” çevreciliğinin kanıtı sayılabilecek biçimde 2009 Eylül ayında çok sayıda akademisyenin imzasını taşıyan “Nehir tipi santrallerle ilgili HES görüşü” başlığıyla yayınlanmış bir metni var. Burada özetle HESlere değil, bunlarla ilgili bazı yanlışlara karşı çıkılıyor. “Memlekete enerji de lazım” fikri, benzerleri gibi bu metnin de değişmez önkabulü ve temel dayanağını oluşturuyor. Ve biz bu çalışmadan nasıl yararlanıldığını somut olarak HES karşıtı eylemler içinde öğreniyoruz. Sözkonusu vakıfla pratikte karşı karşıya geldiğimiz her seferinde, ellerindeki metni “siz akademisyenlerden daha mı iyi biliyorsunuz” demek için en çok bizim gibilere karşı kullanıyorlar.

Hayır, böyle bir iddiamız yok. Ama çok şükür, bizim de akademisyenlerimiz var. Sayıları bir avuç bile olsa, diplomalarını şirketlere satmayan, dürüst, namuslu, bilgili, onurlu ve her zaman yanımızda gördüğümüz!

Tabi iş burada bitmiyor. Çevre ve Orman Bakanı daha da ileri giderek, HES karşıtlarını açıkça hedef gösteriyor:  “Enerji pastası çok büyük ve uluslararası boyutlarda. Burada büyük kazançlar sözkonusu. Bildiğiniz üzere biz enerjide dışa bağımlıyız. Oysa akarsular kendi ülkemize ait. Buradan elde edeceğimiz enerjiyle bağımlılığımız azalacak. Bu yüzden yerli ve yenilenebilir enerji kaynağı olan HESlere karşı muhalefet edenlerin arkasında, dış güçler vardır. ” (Kaynak: Bakanın HESlerle ilgili herhangi bir konuşması.)

Bu sözleri Başbakandan başlayarak tüm kabine üyeleri, konuyla ilgili bürokratların eşliğinde tekrarlıyor. Biz sıradan yurttaşlar olarak daha çok sonuncularla muhatap oluyoruz. Böyle bir karşılaşmada, bunlardan biri bizi “romantik” bulduğunu söyleme cesareti gösteriyor. Ve “romantik” duygularla, köylülerin davet ettiği HES kurulmak istenen bir köye doğru yola koyuluyoruz. Vardığımızda ne görelim,  HES şirketinin temsilcisi olarak karşımıza çıkan kişi, üniversiteye adım attığımız yıllarda devrimciliğe başladığımız eski bir arkadaş. Kendisinin “gerçekçi”, bizim “romantik” olduğumuzu bir kez de onun ağzından dinliyoruz. Projenin çevreye en küçük zararı olmadığını yemin ederek anlatıyor, bizim bilgisizliğimizden bahsediyor ve ara vermeden patronunun ne iyi biri olduğuna kadar uzanıyor. Başka yer ve zamanda diğer bir eski devrimci yeni HES sahibi, “ama biz çok az ağaç kestik” diye kendini savunmaya çalışıyor. Herhalde bizi yeşillikle ilgilenen bir tür tırtıl ya da otobur sanıyor. Böylece soldan sağa, yukarıdan aşağı koro tamamlanıyor. Bizi bir ağızdan romantik, meczup, sorumsuz, bilgisiz, dış güçlerin maşası,  köyde HES mağduru köylülerin ama kentte enerjiyi tüketenlerin (siz bunu “enerji üreticisi şirketlerin” olarak anlayın) yanında durmayı beceremeyenler olarak nitelendiriyorlar.

Bizi ancak bir değirmen çevirebilecek güçteki dereler üstüne bile HES kurmaya kalkışılmasını aklı almayan köylüler anlıyor. Ayrıntılı biçimde gerçekleri anlattığımızda, “ama bunu yapan bu vatanın evladı, hatta insan değildir” diyen yaşlı amcalar anlıyor. HES havzasında kalan tarlaları kamulaştırılarak eline üç beş kuruş tutuşturulan ve yüzlerce yıllık yaşam tarzından koparılan çiftçiler anlıyor. Bizi,  “çok hayırlı bir iş yapıyorsunuz, Allah yolunuzu açık etsin” diye dua ederek uğurlayan bir köy imamı anlıyor. Ramazan ayında bir köyde teravih namazı sırasında sunumumuza ara vermek istediğimizde, “bu da bir ibadettir hocam, devam et” diyen köylüler anlıyor. (Ne tesadüf ki, aynı olayı Karadeniz’de benzer bir çalışma içindeki arkadaşlarımız da yaşıyor.)  Belki bizi, “asıl vatansever sissiniz” diyerek önceleri kafa tokuşturmaktan kaçındığımız ama sonra böyle şeylere aldırmamak gerektiğini kendilerinden öğrendiğimiz köylüler; belki suyu kesildiğinde ölecek olan balıklar, kurbağalar, kurtlar, kuşlar da anlıyordur; bilemiyoruz.

Az gidiyoruz, uz gidiyoruz, dere tepe düz gidiyoruz ve kendimizi düşüncelerle eylemin, uzak hedeflerle yakınların, kentle kırın, yaylalarla ovaların kesiştiği; politika/kültür/bölge farklılıklarının önemsizleştiği bir noktada buluyoruz. Korkudan değil, haklılığımızı daha güçlü dile getirme arzusundan; birbirimize sokularak bir direnç oluşturma gereksinimimiz artıyor. Ve bunun etkisiyle, ülkenin güneybatı ucunda yaşayan bizler, kuzeydoğusundaki kardeşlerimizle yan yana geliyoruz. Derelerin Kardeşliği büyüyor, büyüyor ve ülkenin dört bir yanından gelen temsilcilerden oluşan bir toplulukla,  haklılığını düzenin efendilerine karşı 26 Kasım 2010 günü meclisin kapısında haykırıyor.

Yıllardır TBMM’de enerji piyasasıyla ilgili yasalar hazırlanırken, il genel meclislerinde ve belediye meclislerinde HESlerle ilgili imar değişikliği kararları alınırken, halkın karşı çıkmasına rağmen, iktidar ve muhalefet partileri ortaklaşa HES şirketleri lehine hareket ediyorlar. Şimdiye dek bunun istisnasını-birkaç belediye yönetimi dışında-görmedik. Bu yüzden hepsine “yola devam edin” diyoruz. Bizim haklı, sizin haksız olduğunuzu o mekânlarda da dile getirerek “yolunuz açık olsun” demeye az kaldı!

Selam olsun derelerin kardeş kıldıklarına! Onlar da olmasa suyun, toprağın,  böceklerin, kuşların, ağaçların, bebeklerin, yaşlı teyzelerin ve devrimlerin kimi var…

Bu nedenlerden ve her şeye rağmen yalnızca HESlere değil, daha fazlasına ve tüm kapitalizme hayır! Enerjiye, çok şeritli yollara, köprülere, gökdelenlere, insan müsveddesi haline getirilme pahasına beton kentlere doldurulmayı kabul edenlere hayır! Sürekli her birimizi “kırk katır mı istersiniz, yoksa kırk satır mı” diye seçim yapmaya iten bu düzene ve kendini çaresizmiş gibi seçim yapmak zorunda hissedenlere hayır! Dünyayı değiştirmeye ve kendini de değişen dünyayla birlikte değiştirmeyi göze alanlara evet!

Politika da bu, programda… Ağır geldiyse kusura bakmayın, daha başkası yok!

1- HES sorunu ve küresel kriz

Becerebildiğimiz kadar, biraz da teorinin karmaşık dilini kullanalım. HESlere hayır diyoruz. Çünkü kapitalizm küresel krizde ve bu konunun krizi hafifletmekle doğrudan ilintisi var. HESler hem diğer enerji kaynaklarıyla birlikte, hem de ayrı olarak krizin çarelerinden biri gibi görülüyor. Bu yolla suyun ticarileştirilmesi kolaylaşıyor, ucuz ve istikrarlı enerji kaynağı yaratılıyor, küçük HESlerle tez zamanda kâra geçiliyor, doğanın ücra köşelerine kadar mülk edinilerek işletilmesinin önü açılıyor. En iyisi önce krizin ne olduğuna bakalım.

Kriz, kapitalist üretim ilişkilerinin bugünkü gelişmişlik düzeyinin sağladığı birikimin verili koşullarda sermayeye dönüştürülemeyişinin adıdır. Başka bir ifadeyle;  bu düzeni var eden koşullar artık tersine bir işlevle yok edici olmaya başladığından, bu bir krizdir.

Her kriz gibi bu da hayata dair ne varsa silip süpürüyor ve bugüne dek “çözüm” olarak bilinen, görünen, atılan her adımı hızla bu silip süpürme işleminin bir parçası haline getiriyor. Burada çoğu zaman olduğu gibi yanılıp şaşarak, krizi her zamanki sorunların biraz daha büyüğü ve çözümü zor olanı gibi görmemek gerekiyor. Kriz kapitalizmi sonuna doğru sürüklerken, yönetenlerin her debelenişi bu ilerlemeyi biraz daha hızlandırıyor ve sistemi, kendini yok eden bir yaşam tarzına dönüştürüyor.

Her kriz bir imkândır. Buradan ne tür bir yapıcı çabayla çıkılacağını, yıkımın kendisi gösterecektir. Düşünceleri yaşamı savunmaktan yana olanlarla içgüdüsel olarak yaşamak için çırpınanların yolu, kriz ortamında kesişir. Bu sırada kaostan çıkış anlamına gelebilecek her türlü yapıcı çabanın doğuşu; artık öngörüler, planlar, programlar, akıl hocalarının ağzından çıkacak kelimelere değil;  dolaysız olarak sistemin kendi pisliğinde boğulmasına bağlıdır. Sistemin boğulmasına yardım eden her tür pratik, devrimcidir. Bu yüzden krizlerde devrimcilikle isyankârlığın eşitlendiğine tanık oluruz. Örnek, Tunus, Arnavutluk, Yunanistan, Ürdün, Yemen ve daha adını hatırlayamadığım ülkelerdeki halk ayaklanmalarıdır. Bunların her birinin sonuçları ne olursa olsun, nedenleri aynıdır. İçlerinde bizim anladığımız anlamıyla devrimci bir yan barındırdıklarını,  kısa haber görüntülerinden bile çıkartmak mümkündür. Şimdilik taklit ediyorlar, gerçeğini yapmalarına az kaldı!

Ekonomi politiğin diliyle devam edelim: Krizdeyken, kapitalistlerin elindeki birikmiş artıdeğer; emek, pazar, kaynak ya da teknolojik koşulların kısıtlayıcı etkileri yüzünden gerekli artıdeğeri üretememekte ve bu yüzden sermayeye dönüşememektedir. Bu durumu günlük olarak kâr oranlarının düşme eğilimi göstermesi biçiminde yaşarız.  Eskisi kadar kâr edebilmek için sürekli eskisinden fazla yatırım yapmak gerekir.  Bu yüzden kâr oranlarını yüksek tutma ya da düşmesini önlemenin kestirme yolu olarak, yatırımların azaltılması tercih edilir. Yanı sıra; konut, hisse senedi, sanat eserleri, fonlar vb. alanlardaki spekülatif kârlarla ve özelleştirme/tekelleşme yoluyla değer transferlerine giderek geçici rahatlamalar sağlanabilir. Ama kapitalizm artıdeğer üretmeden, başka bir deyişle canlı emek sömürüsü olmaksızın ayakta kalamaz. Bu nedenle krizin etkisini hafifletmek için yeni ve yüksek kârlı alanlara ulaşarak birikimin sermayeye dönüşmesini kısıtlayan koşulları değiştirmesi, üretim ilişkilerinde yeniliklere gitmesi gerekir. İş koşullarını çalışanlar aleyhine ağırlaştırmak, yeni pazarlar bulmak, yeni metalara yeni gereksinimler yaratmak, doğanın henüz mülk edinilmemiş yerlerini mülkiyete açmak, teknolojiyi geliştirmek gibi…

Özetle, karşı olduğumuz HESler herhangi bir nesnenin adı değil; Türkiye’de, şu anda, küresel kriz koşullarında yaşadığımız kapitalist toplumsal ilişkilerin somutlaşmış ifadelerinden biridir. Bizce bir toplumsal ilişki biçimi olarak bunun çözümlemesi şu biçimde yapılmalı ve buna göre tavır alınmalıdır:

a) HES alanında karşılaştığımız uygulamaların özelleştirmeci bir boyutu var. Bu yüzden, resmi olarak 1980 Washington Mutabakatıyla başlayan neoliberal uygulamaların bir örneği olarak görülebilirler. Bilindiği üzere özelleştirme bu uygulamanın ilk adımıydı. Kamuya ait kaynak ve pazarların yok pahasına özel sektöre devredilmesi, küresel ölçekte kâr oranları dibe vuran sermayeyi acilen rahatlatmaya yönelik bir değer transferiydi. Enerji üretim ve dağıtımı alanında ülkemizde halen devam eden özelleştirmelerin yanı sıra, enerji yatırımlarına sağlanan çeşitli teşvik, vergi kolaylıkları, ürün alım garantilerini bu çerçevede değerlendirebiliriz. Ama özel olarak HES, genel olarak enerji politikalarına salt özelleştirmecilik çerçevesinden bakamayız. Böyle bir bakış açısı, durumu kavramaya yetmez. Ayrıca bu görüş bizden çok,  neoliberal kesimle bir iktidar paylaşım kavgası içindeki “ulusalcı” kesime uygun düşer ve güncel gelişmeleri 30 yıl geriden izlemek anlamına gelir.

b) HESler özelinde, akarsuların kullanım hakkının 49 yıl süreyle şirketlere devredilmesinin herhangi bir özelleştirmeden önemli bir farkı bulunuyor. Bilindiği üzere akarsular, kaynaklar ve göllerin kamu adına yönetimi Devlet Su İşlerine ait. Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanlığı 26 Haziran 2003 tarihinde “Elektrik Piyasasında Üretim Faaliyetinde Bulunmak Üzere Su kullanım Hakkı Anlaşması İmzalanmasına İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmelik” adıyla bir yönetmelik yayınladı. Buna göre HES kurmak isteyen şirketler önce Enerji Piyasası Düzenleme Kurulundan elektrik üretim lisansı alıyor, sonra projeyi gerçekleştirmek için DSİ ile bir “su kullanım hakkı sözleşmesi” imzalıyor. (29 Aralık 2010 tarihinde 5346 sayılı yasaya yapılan ekle artık şirketlere su kullanım izni verme yetkisi il özel idarelerine devrediliyor.) Akarsular tümüyle DSİ’deyken, bugüne oranla nispeten özgürce akıyordu. Su kullanım hakkı sözleşmeleri yapılmaya başlanmasıyla,  sulara kelepçe vurmak kolaylaştı. Her ne kadar egemenlerimiz akarsuların satılmadığını söyleseler de,  HES şirketleri kullanım hakkıyla birlikte sanki suyun mülkiyetini de ele geçirmiş gibi haklar kazanıyorlar. Böylece derelerin tapusu kamunun elinde olsa bile,  HES işletmeleriyle birlikte suyun el değiştirmesinin ya da gelecekte bu hakkın şirketler lehine daha da geliştirilmesinin önü açılıyor. Çoğu zaman yanlış biçimde “doğanın sömürülmesi” diye anlatılan şey, ancak akarsular üzerinde şirketlerin mülkiyet hakları kazanmasıyla mümkün hale geliyor. Bu yüzden, HESlerle birlikte karşılaştığımız durum,  suyu küresel ölçekte ticarileştirmenin bir parçasıdır. (Not: Bilindiği üzere değerin kaynağı doğa vs değil, insan emeğidir. Bu yüzden sömürülen her zaman insandır. Bir metanın değeri, üretimi için gerekli toplumsal emek zamanıyla ölçülür. Doğa ancak mülk edinildikten sonra başka mülklerle, dolayısıyla birikmiş emek miktarlarıyla karşılaştırılabilir ve belli bir değer ifade eder hale gelir.  Ürün ya da üretim aracı olarak işlenmesi, alınıp satılması bundan sonra gerçekleşir. Üzerine HES kurma bahanesiyle akarsuların mülk edinilmesindeki ilerleme; suyun daha önce içme, balık üretme, sanayi ya da tarım amacıyla kullanılmasıyla karşılaştırılamayacak kadar büyük bir ticaret konusu olmasına yol açmaktadır. Örneğin yöremizde DSİ sözleşme gereği bir HES şirketine su verebilmek için yaz aylarında çiftçilerin sulama suyunu kesmektedir. Ve devamında HES havzalarının “güvenlik” gerekçesiyle sit alanı ilan edilmesi, dikenli telle çevrilmesi, özel güvenlik tarafından korunması; küresel ısınmaya bağlı olarak bizi su konusunda nasıl bir geleceğin beklediğini yeterince gösteriyor olmalı.)

c) Bir enerji kaynağı olarak HESler tek başına değil, Türkiye’nin küresel kapitalist düzen içindeki konumuyla birlikte düşünülmeli. Bilindiği üzere küresel krizin hafifletilmesi için geleneksel sanayi yatırımları ücretlerin düşük, hammaddenin ucuz olduğu Çin ve Hindistan gibi ülkelere kayıyor. Bu gelişme, Türkiye’nin 70’li yıllardaki gibi sanayileşme yoluyla kalkınma hayalleri kurmasını olanaksızlaştırıyor. Bu durumda Türkiye’de artıdeğer üretilebilmesi için tarım, turizm, müteahhitlik gibi sektörlere yüklenilmesinin yanı sıra;  coğrafi konumu ve Avrupa’nın enerji alımını çeşitlendirme gereksinimi de hesaba katıldığında,  bir enerji koridoru oluşturulması kaçınılmaz hale geliyor. Uzun vadede ülke topraklarından geçirilmesi düşünülen petrol ve doğal gaz hattı projelerinin yanı sıra petrol bulmak amacıyla Karadeniz’e dünyanın en büyük petrol arama platformları çıkarılıyor. Nükleer, kömür, doğal gaz, su, güneş, rüzgâr enerjisinden yararlanmak için ardı ardına yeni düzenlemeler yapılıyor. Tüm bunlar, uluslararası işbölümünün zorunlu sonucu olarak Türkiye’yi enerji ihracatçısı haline getirmekle ilintilidir.

d) 0,5 Megavatın altındaki mikro HESler konunun bir başka önemli ama dikkat çekmeyen yanını oluşturuyor. Suyun Ticarileştirilmesine Hayır Platformu, bunların sayısının 10 bin dolayında olduğunu belirtiyor. Mikro HESler yerleşim birimlerinin ya da ana arterlerin uzağındaki madencilik, ağaç işleme, inşaat şantiyelerine ve çeşitli çiftliklere gereken enerjiyi sağlayacak;  mera, orman, tarım alanları, su kıyıları gibi yerlerin ticaret konusu olmasını kolaylaştıracaktır. Gözden ırak dereciklerde üretilen elektrikle, bugüne dek yüksek maliyet nedeniyle işletilemeyen doğa parçalarından kâr sağlanacaktır. Ayrıca mikro HESlerin yanı sıra daha başka binlerce enerji tesisi kurma çabası, 5346 sayılı yasaya getirilen son ekle bir başka kriz baskısını azaltma ve kâr sağlama olanağı yaratıyor.  Buna göre enerji şirketleri, gerçekleştirecekleri projelerinde yerli malzeme kullanırsa teşvik alıyor. Bu da genellikle atıl durumdaki enerji donanımı üreten firmaları harekete geçirecektir.

e) Yönetenler, sürekli ülkenin hızla geliştiğini ve enerji gereksiniminin arttığını anlatarak toplumu yeni HESler (ve diğer enerji tesisleri) kurulması için ikna etmeye çalışıyor.  Halkı kandırmak için kullanılan bu sav, aslında sistemin iflas ettiğinin itirafıdır. Kriz yüzünden üretim tesisleri yarı kapasitenin altında çalışıyorken nasıl oluyor da enerji yetmiyor? Elektriğin kâğıt üstünde yetmiyor gibi görünmesinin birinci nedeni planlı yaşamın piyasacılık lehine terkedilmesi, ikinci nedeni varolan elektriğin dahi verimli kullanılamıyor oluşudur. Bu koşullarda ülke ekonomisi sanki büyük bir sıçrama yapacak da enerji yetmiyormuş gibi konuşmak gülünçtür. Ekonominin küresel sermayenin gereksinimleri yönünde geliştiği tartışılmaz. Sermaye açısından Türkiye yakın coğrafyaya ihracat yapma kolaylığına sahip bir sıçrama tahtası olmasının yanı sıra, ucuz işgücü ve hammadde kaynağıdır. Bugün KOBİlere kadar uzanan ithalata dayalı üretim modeli, ülkenin kaynaklarının tüketilmesinden başka sonuç doğurmuyor. Zaten cari açığın önemli bir nedenini de bu oluşturuyor. Tarım tekellerinin geleneksel tarımı yok etmesi ve Kürt sorununun yıllarca çözülemeyişiyle göç artmış, kentler hızla büyümüş ve elektrik tüketimi de buna bağlı olarak çoğalmıştır. Yıllardır periyodik bakımlar ve yeni personel alımı için kamuya yatırım yapılmadığından elektrik iletiminde yüksek kayıp ve kaçak oranları yaşanıyor. Buna bir de sanayide enerji tasarrufuna yönelik arge çalışmaları yapılmayışı eklendiğinde,  “memlekete enerji de lazım” savının ardındaki gerçekler daha iyi görülüyor. Plansız ve tüketime yönelik bir hayata mahkûm edilen bu topluma enerjiden önce başka şeyler lazımdır. Şu an Türkiye’de enerji açığı değil, enerji savurganlığı vardır.

2- HES karşıtlığına yaklaşımla ilgili bazı ideolojik ve politik gözlemler

Öncelikle ideoloji üstüne birkaç söz: İdeoloji, bilimsel/felsefi teoriler gibi düşüncelerimizi belli kesinlikler içinde tarif etmez. Bu yüzden düşüncelerimizin içeriğini ifade etmekten çok, gösterenleri aracılığıyla nasıl olması gerektiğine işaret eder. Uyup uymamak herkesin kendine kalmıştır. Yine benzer biçimde, ideoloji politika teorisi ya da pratiğindeki gibi kesin olarak gidilecek yolu, yapılacak işi de göstermez. Yalnızca davranışlarımızın sınırlarını işaretler, eyleme geçişimizin neden ve amaçlarını hatırlatır. Egemen sınıftan bağımsızlaşabildiğimiz ölçüde kendi ideolojimize sahip oluruz ve bunun saflığını koruyabildikçe egemenlik karşıtlığımız güçlenir. Konuya dönersek:

HESleri eleştiriyoruz diye alternatifini göstermek zorunda mıyız? HESlerle ilgili toplantılarda en çok bu soruyla karşılaşıyoruz. İlk bakışta haklı gibi görünüyor. Ama daha soruyu yöneltirken önce “biz” öznesinin kim olduğunu sormayı, ardından HESlerin üreteceği varsayılan enerjinin ne kadar gerekli olduğunu irdelemeyi unutuyoruz. Bu yüzden eleştirirken alternatifini getirmek zorundaymışız gibi hissediyoruz. Ve devamında HESleri kapitalist toplumsal yaşamın güncel gelişmişlik düzeyinde ulaşılan bir ilişki biçimi olarak değil, faydalı ya da zararlı olup olmadığını değerlendirmemiz gereken kendi halinde nesneler gibi algılıyoruz. Bu biraz da içinde yaşadığımız kapitalist toplumun eseri ürünlerin yansız olduğunu sanmamızla ilgilidir. En iyisi, “kapitalizm gölgesinden para kazanmadığı ağacı keser” sözünü kulağımıza küpe etmektir.

Bu toplumdaki bir nesne ya da kurumun yalnızca belli bir iş ya da amaç için kullanılmak üzere yapıldığını ve insanlar üzerinde başkaca bir etkisi bulunmadığını düşünmek safdillik olur.  Toplumsal ilişkiler içinde,  nesneler önceden belirlendiği gibi kullanılmalarını gerektirir. Arabanın bireysel, otobüsün toplu taşım aracı olmaya elverişliliği gibi… Bu yüzden nesneler temsil ettikleri ilişkiler nedeniyle bize hükmeder, davranışlarımızı yönlendirir ve nihayet insanlarla ilişkilerimize aracılık ederek başkalarını ezmemize ya da onlar tarafından ezilmemize yol açarlar. Dolayısıyla yukarıdaki soruda biz’in kim olduğu, HESlerin hangi toplumsal ilişkileri temsil ettiği ve bunlara karşı çıkarken kendimizi alternatif bulmak zorundaymış gibi hissedeceğimiz ölçüde bir enerji gereksinimi bulunup bulunmadığı üzerine tekrar düşünmemiz gerekir.

Burada “biz”; enerjinin günlük yaşamda sıradan tüketicileri, HES benzeri yatırımlardan zarar gören insanlar dâhil canlı hayatın tümü ve devrimciler olarak bu düzenin yıkılmasını isteyenleriz.  HESler her ne kadar bizim açımızdan “enerji” tesisiyse de, yatırımcı açısından yalnızca kâr getiren bir işletme ve insanın doğaya hükmetmesinin araçlarından biridir. Zaten bu tesislerle ilgili işlemlerin ayrıntıları incelendiğinde;  enerji üretmek, kamu hizmeti vermek, çevreyi dikkate almak gibi amaçlardan daha çok işletmelerin kâr hesaplarına önem verildiği görülür. Bu yüzden enerji tesisine karşı çıkmaktan çok, sistemin kâr uğruna her şeyi göze aldığı örneklerden birine karşı çıktığımızın bilincinde olmamız gerekir. Ve bu enerjiye ne kadar gereksinim olduğunu anlamak için, günün her saati ışıklar içinde parlayan ve sıcacık olan en yakın alışveriş merkezine giderek,  buranın enerjisinin kaç köye hayat veren bir dereye malolduğunu düşünmemiz yeterlidir. HESler, kapitalizmin son model tapınaklarına sunulan sayısız kurbanın sembolüdür.

Eleştirdiğimiz şeyin alternatifini göstermeye gelince: Öncelikle bir şeyi, onunla birlikte yaşamakta zorlandığımız için eleştiririz. Olanaklıysa zaten düzeltir, değilse sorumlularından çözüm ister ve onları buna zorlarız. Örneğin hiçbir doktor hastasına “şikâyet etmesini bildiğin gibi tedavi yöntemini de söyle” demez. Ama en başta HES şirketi temsilcileri ve konuyla ilgili bürokratlar olmak üzere, pek çok insan HESleri eleştirdiğimiz her seferinde “öyleyse alternatifini gösterin” der. Biz de sanki DPT müsteşarı ya da yarın kabinesini açıklayacak başbakan adayı gibi çare aramaya başlarız. Ve devamında aynı enerji politikalarının bir parçası değilmiş gibi güneş/rüzgâr enerjisinin alternatif oluşturabileceğini savunuruz. Ya da herhangi bir yatırımı tekil olarak ele alır, şurasına burasına bakarak zararlarının en aza indirilmesini isteriz. Çeşitli çevre kuruluşlarının “havza planları yapılsın, daha çok can suyu verilsin, o şekil değil bu şekil HES kurulsun” gibi öneriler getirmesinin sonuçlarını, konuyla ilgilenenler hatırlayacaktır. Bu tür tutumlar sorunla hangi düzeyden muhatap olduğumuzu unutmamıza yol açar ve bizi tehlikeli bir yere sürükler.

Bizim sorunla bağlantımız HES şirketi ortağı ya da işi planlayan yöneticiler düzeyinden değil,  mağdur olanlar düzeyindendir. Hiç birimizin şirket danışmanı ya da iktidarın koalisyon ortağı gibi davranmasına gerek yoktur. Eleştirilerimiz, yaşanan ve yaşanması kaçınılmaz zararları bilmemizden kaynaklanır. Nasıl ki bu projeler uygulandığında mağdur olan insan, bitki ve hayvanların alternatif göstermesi sözkonusu değilse;  bizim de HES karşıtları olarak böyle bir sorumluluğumuz ve zorunluluğumuz olamaz. Politik sorumluluğumuz, iktidarı indirmektir. Bunun için yönetenleri sürekli benzer kararlarından vazgeçmeye zorlamak ve yapamıyorlarsa gitmelerini sağlamak yeterlidir. Mağdurlarla birlikte ve herkesin yaşamını kolaylaştıracak biçimde, her soruna çare buluruz. Bu yüzden, alternatif sunmaksızın HESlere karşı çıkmamız meşrudur. Zaten bunu sunabileceğimiz nadir durumlarda susmayız. Ama kendimizi bir çare göstermeye zorlamak saçmadır.

Öte yandan eleştirdiğimiz şeylerin çözümünü göstermek zorundaymışız gibi düşünmek bir sorumluluk örneğinden çok, halkı yönetme arzusunun göstergesidir. Çözüm yıkımla gelir, mağdurlarca oluşturulur. Bilincimiz sayesinde hayata ezilenlerden daha geniş ve derin bakabiliyor oluşumuz, bize onlar adına ve onların üstünden konuşma hakkı vermez. Akarsular kâr konusu yapılırken toprağı, suyu elinden giden insanların, yok olan canlıların seviyesinden ve içinden konuştuğumuzu aklımızdan çıkartmayalım. Tersi, mücadelede uzlaşma için kapı aralamak anlamına gelir.

HESler çevreye en az zarar veren enerji kaynağı mı? Radyoaktif tehlike içeren nükleer ve zehirli gaz kaynağı fosil yakıt santrallerine karşı böyle düşünmek yaygındır. Her türlü HES, suyun doğal akış düzenini bozduğu için zararlıdır. Söz konusu su olduğundan, bu doğaya verilen herhangi bir zarardan daha önemlidir. Bu yüzden “çevreye zararsız bir yatırım mı var” misali safiyane ifadelerle HESlerden yana olmak anlamsızdır. Barajlı HESlerin kullanım süreleri en fazla 40–50 yıldır. Sonunda baraj gölü çamurla dolar ve elektrik üretemez hale gelir. Eğer sözü edilen projeler gerçekleşirse, ülkemiz HES mezarlığına dönecektir. Kanal tipi HESler suyun toprak ve havayla bağlantısını kestiği için hem yeraltı sularının çekilmesine, hem de suyun canlıları besleyici özelliklerini yitirmesine neden olur. HES için oluşturulan göletler yöresel ısı artışına ve iklim değişikliklerine yol açar. Ayrıca bu göletlerde biriken bitki artıkları çürüdükçe bir kömür santralini aratmayacak miktarda metan gazı üretir. Göletlerde su tutmak ve elektrik tribünlerini çalıştırmak için suyun akış düzeninin değiştirilmesi,  suya bağlı canlıları yok eder. Bu değişikliklerin Akdeniz havzasına özgü önemli bir zararı da,  dere ağızlarındaki alüvyon ovalarının tuzlanmasına yol açacak oluşudur. Deniz seviyesinden genellikle birkaç metre yükseklikteki bu ovalarda tatlı ve tuzlu su arasında hassas bir denge vardır.  Özellikle yaz aylarında HESlerde su tutulurken derelerin suyu çekilecek, yüzeyin hemen altındaki tatlı su tabakasının yerini deniz suyu alacaktır. Bu zararın giderilmesi olanaksızdır. Bunlara ek olarak iletim hattı, yol, bina vb. yapılaşmalar ve inşaat sırasında çıkan hafriyat doğaya büyük zararlar verir, insan yaşamını tehlikeye sokar.

HESler enerjide dışa bağımlılığa çare mi? Bu, iktidarın dilidir. Milliyetçi etki altındaki kitleleri HES karşıtı eylemlerden koparmak ve yaşam savunucularını yalnızlaştırmak için öne sürülmektedir. İktidar yanlıları Türkiye’nin bir petrol ülkesi olmadığını ve Mesut Yılmaz’ın başbakanlığından kalma zararına doğal gaz anlaşmalarını öne sürerek, enerjide dışa bağımlılıktan çok sık bahsediyorlar. Ekonomi politikalarını küresel finans ve ticaret örgütlerinin direktifleri doğrultusunda belirleyenlerin HES karşıtlarını suçlamak için böyle bir sava başvurması gülünç oluyor. Ama emperyalizmin başlangıcından bu yana ülke ekonomilerini sürekli değişime uğrattığını ve günümüzde yerli – yabancı sermaye ayrımının ortadan kalktığını biliyoruz. Eğer bugün bir bağımlılıktan bahsedeceksek,  petrolden önce küresel sermaye bağımlılığı üzerine konuşmamız gerekiyor. Bugün ülke ekonomisinin çökmemesi için yabancı sermaye çekmek amacıyla her yola başvuruluyor. Enerji alanındaki özelleştirmeler ve kârı garanti edici düzenlemeler bu yollardan yalnızca birini oluşturuyor. Böylece küresel sermayenin bu alandan da ilgisini esirgememesi sağlanıyor. Ve onlar da enerji şirketlerine doğrudan ortak olarak, hisselerini alarak, sözüm ona yerli finans kurumları aracılığıyla enerji yatırımcılarını kredilendirerek ilgilerini kâra dönüştürüyorlar. Bu nedenlerle konu bağlamında hangi iç ve dıştan bahsedildiğini merak ediyoruz.

Biz HESlere mi, yoksa suyun ticarileştirilmesine mi karşıyız? İkisine de karşıyız. Çünkü her ikisi de iç içe geçiyor. Örneğin bulunduğumuz yörede pek çok HESin su kullanım hakkı sözleşmeleri, içilebilir kalitedeki kaynakları da kapsıyor. Şu an bu sular elektrik üretimi dışında kullanılamıyorsa da, ilerde sözleşmelerin kapsamını çeşitli gerekçelerle değiştirmek ve genişletmek çok kolaydır. Öte yandan katıldığımız toplantılardan birinde,  bir arkadaşımız yalnızca sulama amaçlı bir barajı göstererek “ buna da karşı mı çıkacağız” diye soruyordu. Pratikte gerçekleşir ya da gerçekleşmez, bu bir yana. Ama günümüz koşullarında ilke olarak suyu kâr konusu haline getirici her tür uygulamaya karşı çıkmamız gerekir. Çünkü sulama suyu, su birlikleri aracılığıyla çiftçilere bir bedel karşılığı veriliyor. Bunun bir adım sonrası, su birliklerinin su işleticisi şirketlere devredilmesidir. Ayrıca bu değişim “endüstriyel tarım” dediğimiz tek tip ve çok miktarda ürün yetiştiriciliğinin tarımda belirleyici hale geldiği koşullarda yaşanıyor. Geleneksel olarak sulu tarım yapılmayan bir yerde sulu tarıma geçilmesi, beraberinde gübre, ilaç, tohum, pazar bağımlılıklarıyla birlikte önünde sonunda çiftçiyi kendi tarlasında tarım tekellerinin işçisi durumuna getirir. Suyun ticarileştirilmesine karşı çıkmak yalnızca sudan para kazanılmasına değil, aynı zamanda kapitalist yaşam tarzının toplumun derinliklerine nüfuz etmesine de işaret ettiği için önemlidir. Bu çerçevede HESler değişik yollardan hem suyun ticarileştirilmesinin önünü açıyor, hem de küresel krizin ülkemizdeki etkilerini sermaye açısından giderici seçenekleri arttırıyor. Ayrıca bu tür karşı çıkışlar, kendi alternatifini içinde taşır. Suyun parayla satışını gerektiren her tür uygulamaya karşı çıkmanın alternatifi, parasız kullanım için köylülerin kendi aralarında örgütlenmesidir.

3-Sonuç

“Çevre”, doğanın toplumsal ilişkiler içine alınan bölümüdür. Buradaki her türlü varoluş, toplumun kendini yeniden üretişiyle ilintilidir. Buralar insanın insana efendilik edişi dolayımından geçirilerek, insanın doğaya efendiliği sonucu doğallığını çoktan yitirmiştir.

“Doğa”, henüz toplumsal ilişkilerin uzantısı haline getirilemeyendir. Kendi kendine yeterlidir. Bu kendi kendini üretebilme yeteneğine sahip olduğu anlamına gelir. İnsan doğayı mülk edinirken yalnızca bir eşyayı değil, aynı zamanda bu niteliği de ele geçirir. Ama bu niteliği herhangi bir eşyayı tüketir gibi tükettiğinden, kendi yaşamı tehlikeye girene dek ne yaptığının farkına varmaz. Bugün pek çok kapitalistin “çevrecilik” taslaması ve kendi stk’larını oluşturması boşuna değildir. Çoktan tükettikleri bir doğanın ardından timsah gözyaşları dökmektedirler.

İnsan doğal bir varlık olmaktan çıkarak toplumsal varlık haline gelmeye başladığı günden bu yana, yaşamını doğayı yok etme pahasına sürdürmektedir. Bunu, birbiri üzerindeki efendiliği aracılığıyla insanlığın doğa üzerindeki egemenliğini pekiştirerek yapmaktadır. Dolayısıyla insan her zaman doğaya zarar verici olmuştur.

Ancak insanın bu eyleminin günümüzdeki anlamı, varoluşunu kolaylaştırmak için yolaçtığı bir durum olmanın çok ötesindedir. Kapitalizmin bir türlü önü alınamayan yapısal krizi;  sistemi eskiden olduğu gibi yalnızca doğayı tüketerek değil, mümkünse kâr amacı ekseninde yeniden üreterek ayakta tutma hazırlığına yöneltiyor. Bunun ne ölçüde gerçekleşebileceğinin anlaşılması için doğanın tümüyle mülkiyet hanesine geçirilmesi gerekiyor. Bugün “çevreye zarar vermek” gibi gördüğümüz uygulamalar; şimdilik kapitalizme geçici rahatlama sağlamak için yeni kâr kaynakları bulunması ve yakın gelecekte geliştirilen yeni teknolojiler yardımıyla sistemi uzun vadede ayakta tutma hazırlıkları olarak görülmelidir.

Bu yüzden konuyla ilgili mücadeleleri ne “çevre”, ne “doğa” savunusu değil, doğrudan yaşam savunusu olarak görmek gerekir. HES sorunu, ülkemiz özelinde kapitalist saldırının bir eşiğini oluşturuyor. HESlerle hem atıl kapasiteler harekete geçiriliyor, hem yeni kapasiteler yaratılıyor, hem de suyun mülk edinilmesi yolunda önemli bir adım atılıyor. Bu bir dizi gelişmeye gebedir. Benzer bir eşik, GDOlu ürünlerin ülkemizde serbest kalmasıyla çoktan geçildi. Tüm bu gelişmeler, kapitalizmin ve daha önceki üretim biçimlerinin çevreye geleneksel zarar verişlerinden farklı niteliktedir.

Bu nedenlerle ve suyun dirimsel önemi yüzünden toplumun HESlere karşı gösterdiği duyarlılık, büyük olasılıkla önümüzdeki onlarca yılı kapsayacak bir yaşam savunuculuğunun da başlangıcı olacaktır. Ve bu gelişmeler, devrimcilere bir tek politik seçenek bırakıyor gibi görünüyor: Yaşamı savunmak için kapitalizmin her tür müdahalesi karşısında uzlaşmaz olmak. Bu yüzden HESlere ve daha fazlasına hayır demek, uzun bir geleceğe hazırlanmanın vazgeçilmez koşuludur. Mehmet Polat/Fethiye 27.01.2011

http://www.karasaban.net/yalniz-hes%E2%80%99lere-degil-daha-fazlasina-hayirmehmet-polat/

Reklamlar

One Response to Yalnız HES’lere değil, daha fazlasına hayır! Mehmet POLAT

  1. Ben de yazı için teşekkür ederim, İsmimdeki linke ve o linkteki yazıları okumaya sizleride beklerim. Sağlıcakla kalın.

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: