Nehirler boş yere akmaz! Mebruke Bayram

Yıllardır tekrarlana tekrarlana tekerlemeye dönüşmüş bir söz vardır: “Türkiyenin dört bir yanındaki sular boş yere akıyor, değerlendirmesini bilmiyoruz.” Sözü edilen tekerlemenin hangi yıllarda ortaya çıkıp ince ince zihnimize yerleştirilmeye çalışıldığına bakmak dahi konunun arkaplanı hakkında şüphe uyandırmak için yeterli. “Su akar, Türk bakar” tekerlemesi küresel kapitalizmin saldırılarının yoğunlaşmaya başladığı 80’li yıllarda hayatımıza girdi. Yani “işini bilen” memurların “iş bitirici” politikacıların moda olduğu dönemde.

Akarsulara bu mantıkla bakılması doğadaki her türlü varlığa kazanç hırsı ile bakan çarpık kapitalist zihniyetin bir yansıması. Doğadaki varlıkların hiçbiri kazanca malzeme olmadıkları için “boşuna” varoluyor sayılamaz.

Daha önceki yazılardan birinde belirtmiştik: “Küresel kapitalist ekonomi her şeyi olduğu gibi suyu da serbestçe alınıp satılabilecek bir özel mal haline getirmeye çalışıyor. Her türlü sorun karşısında bıkıp usanmadan önümüze sürdükleri reçete bu konuda da karşımıza çıkıyor: serbest piyasa. Sorun, yaşamın temel kaynaklarından biri olan suyun kamusal bir ihtiyaç maddesi, bir hak olarak algılanmaktan çıkıp ticari bir meta olarak algılanmasıyla başlıyor. Bu durumda suyun kaynağına sahip olmak bir zenginlik ve ayrıcalık haline geliyor. Yeni gündemimiz, su mülkiyeti ve kullanımı ile ilgili tüm sınırlamaların (tabii ki şirketler aleyhindeki sınırlamalardan söz ediyoruz) kaldırılması ve su piyasalarının oluşturulması.”

Doğadaki her varlığa kazanç gözlüğünden bakan küresel kapitalizmin suyu atlayacağını düşünmek saflık olur. “Boşa akan nehirler” tekerlemesi de bu amaca hizmet ediyor. Suyun zapturapt altına alınması için gösterilen bunca gayretin, Türkiye’nin dört bir yanında hummalı bir şekilde sürdürülen HES (hidroelektrik santral) faaliyetlerinin arkaplanında da ne yazık ki yine “kâr” hırsı ve hevesi var.

Su Bir Hak Olmaktan Çıkıp Ticarete Tabi Kılınıyor

Ambalajlanmış su sektöründe faaliyet gösteren ulusaşırı şirketler dünya nüfusunun yalnızca yüzde 5’ine su satabiliyor. Buna rağmen, sözü edilen tekellerin yıllık geliri petrol şirketlerinin yarısı kadar. Ulusaşırı tekellerin bu kadar cazip bir piyasayı başıboş bırakması mümkün mü?

DTÖ, Dünya Bankası gibi uluslararası kuruluşlar 80’li yıllardan bu yana “su piyasaları”nı genişletmek için yoğun gayret sarfediyor. Dünya Bankası tarafından yoksul ülkelere verilen su ile ilgili krediler özelleştirme şartı taşıyor. Yoksul ülkelere kamu kurumlarında reformlar yapılması amacıyla verilen yapısal uyum kredileri sayesinde su özelleştirmelerinin önü açılıyor. Su tekelleri 90’lı yıllarda sadece 10-15 ülkede iş yapmaktayken 2002 yılında 56 ülkede faaliyet gösterir duruma gelmişti. DTÖ’nün tüm dünyada yaygınlaştırmak için çalıştığı temel anlaşmalardan biri olan GATS Anlaşması, 2000 yılında suyun çıkarılması, işlenmesi, su iletim sistemleri, enerji ve atık su işlemenin serbest piyasa koşullarında gerçekleşmesini sağlayacak şekilde değiştirildi.

IMF, Dünya Bankası, DTÖ gibi kuruluşların su konusu ile ilgili dayatmaları sayesinde ülkemizdeki durum da diğer ülkelerden farklı değil. 8. Beş Yıllık Kalkınma Planı, özelleştirme programının içerisine su konusu dahil edildi. Ardından Türkiye’nin dört bir yanındaki su kaynaklarının zapturapt altına alınması faaliyetleri başladı.

HES Çılgınlığı ve Enerji Müptelalığı

Uzun yıllardan bu yana tekrarlanmakta olan bir başka tekerleme de Türkiye’nin enerji açığı olduğu, (duruma göre) nükleer santral, termik santral ya da hidroelektrik santral yapmaz isek karanlıkta kalacağımız tekerlemesi. 70’li yıllardan bu yana tekrarlanmakta olan bu sözler şimdi de HES çılgınlığını haklı göstermek için kullanılıyor.

Konumuz enerji sorunu olmadığı için, enerjiye ne kadar ihtiyacımız olduğu konusunu, bir başka yazıda sorduğumuz soruları tekrarlayarak geçelim: “Dünyada üretilen enerjinin ne kadarının ihtiyaç, ne kadarının aşırılık ve israf olduğu konusu halen bir muamma. Gıda üretimi akıl almayacak oranlarda arttığı, bazı ülkelerdeki üretim fazlası nedeniyle buğday dağlarından, süt nehirlerinden söz edilebildiği halde dünyadaki açlık çözülebilmiş değil. Çünkü sorun gıdanın azlığından değil, adil paylaşımın olmamasından kaynaklanıyor. Gıda miktarı arttıkça, açların sayısı da artıyor. Enerji üretiminde de benzer bir durumun olup olmadığını sorgulamakta fayda var. Enerjiye, yatları, katları, petrol canavarı lüks arabaları olanlar mı ihtiyaç duyuyor, iş güvenliği, çevresel riskler vb. konularda hiçbir önlem almaya yanaşmayan sanayi tesisleri mi, yoksa yoksullar mı? Enerji sıkıntısı konusunda kıyameti koparanlar, yapay bir talep oluşturarak fazladan para kazanmak isteyen, bütün insanları enerji müptelası haline getirmeye çalışan enerji üreticisi şirketler olabilir mi? Enerji sorununu çözmek için öncelikle bu soruların yanıtını vermek gerekiyor.”

Son yıllarda Türkiye’nin dört bir yanında kurulmakta olan ve kuruldukları bölgede yaşayan halkın büyük direnişiyle karşılanan HES’ler suyun ticarileştirilmesi faaliyetinin yeni bir aşamasından başka bir şey değil. Yanında enerji müptelalığını bir kademe daha artırmak da cabası. Son yıllarda nehirlerin kullanım hakkı, enerji üretim tesisleri kuracak olan özel şirketlere devrediliyor.

TMMOB tarafından yayınlanan “Küresel Su Politikaları ve Türkiye” başlıklı raporda HES projelerinin durumu rakamlarla şöyle açıklanıyor: “11.09.2008 tarihi temel alınarak, bu tarihe kadar DSİ ve EİE tarafından geliştirilerek başvuruya açılmış olan proje sayısı yaklaşık 330 adettir. Tüzel kişiler tarafından geliştirilmiş olan proje sayısı 1700 civarındadır. Ancak bunlardan 600 adedi 2007 yılında bir günlük başvuru süresi tanınmış ve aynı gün ezbere geliştirilerek yapılmış proje başvurularıdır. Bu nedenle ciddiye alınmaması gerekir. Yani toplamda Türkiye’de 2000’e yakın hidroelektrik santralinin değerlendirilmesi gündemdedir. Lisans alan bu projelerin birçoğunda da herhangi bir gelişme kaydedilmemiş, satışa çıkartılarak lisans ticareti yapılmış, bu da ifade yerindeyse bir ‘proje borsası’ oluşmasına yol açmıştır. Planlanan 2000 projenin 419 adedi Doğu Karadeniz’de yer almaktadır.”

Santral kurulacak bölgelerde bırakılması zorunlu olan “can suyu”nu dahi pazarlık konusu yapan özel şirketlerin civarda yaşayan halkın ve diğer canlıların su ihtiyaçlarını ve çevresel sorunları ne kadar önemseyeceklerini madencilik, termik santral vb. alanlarda şirketlerin ne kadar hak hukuk tanımaz olduklarını hatırlayarak tahmin edebiliriz.

HES’lerin yapılması için açılacak kilometrelerce yol için kesilecek ağaçlar, tünellerin açılması için patlayıcılar kullanılarak değiştirilecek coğrafya ve bütün bunların sonucunda akarsulara bırakılacak hafriyat sonucu ortaya çıkabilecek çevresel zararların yetkililer tarafından kamuoyuna açıklananların çok daha üzerinde olacağı gün gibi ortada.

Büyük yatırımlar yapılarak kurulan barajların ekonomik ömrünün ne kadar olacağı da ayrı bir tartışma konusu. Kuruluşunda ekonomik ömrü 50 yıl olarak belirlenmiş bazı barajların erozyon sayesinde nehirler tarafından taşınan toprakla 15-20 yılda dolduğu görülüyor. Karamanlı 13, Altınapa 10, Kartalkaya 19, Kemer 22 yılda ömrünü tamamladı. Keban Barajı’nda her yıl 32 milyon ton toprak taşınarak baraj tabanına yığılıyor.

Ekonomik ömrünü erken tamamlayan bir barajın maliyetinin kime yükleneceği de ayrı bir tartışma konusu. Ekonomik kriz nedeniyle özel şirketler için yapılan “kurtarma” operasyonlarının parasının halkın cebinden çıktığını unutmayalım.

Doğal koşullarda yaşanan ve çevresel etkiler nedeniyle hızlanmamış olan erozyon doğada önemli bir işlev görüyor. Akarsular taşıdıkları toprağı geçtikleri bölgelere bırakarak tarım arazilerinin veriminin artmasını sağlıyor. Suyun önüne baraj engeli konulduğunda sözü edilen topraklar tarım arazilerine ulaşamadan barajın tabanında hapsedilmiş oluyor. Denize yakın bölgelerde ovaların, deltaların ve yeraltı sularının akarsular tarafından beslenmesi durduğunda denizin nehir yatağına yürümesi, yeraltı sularının deniz suyu tarafından işgal edilerek tuzlanması gibi sorunlar ortaya çıkıyor. Birçok bölgede kanalizasyon atıkları akarsulara verildiği için yalnızca bırakılan az miktardaki can suyu ile yaşayan akarsular kanalizasyon atıkları ile doluyor. Sözü edilen tuzlanma, kanalizasyonla kirlenme gibi durumlarda hem civarda yaşayan canlılar hem de kirletilmiş can suyunu tarımsal sulamada kullanan halk zarar görmüş oluyor.

Akarsuların yaşayan bir sistem olduğunu, aktığı yatak boyunca birçok canlıya hayat verdiğini ve tarım için vazgeçilmez önemde olduğunu da ayrıca belirtmek gerekiyor. Gözle görünen ya da görünmeyen pek çok canlı için yaşamsal önemde olan akarsular yalnızca can suyu ile akmaya başladığında pek çok canlının yaşamını sürdürmesi imkânsız hale geliyor.

Akarsuların zapturapt altına alınmasının ardından yaşayan nehir sistemi can çekişmeye başlıyor, balık türleri azalarak zaman içerisinde yok oluyor, nehir yatağı civarındaki flora (bitki örtüsü) ve fauna (yabani hayvanlar) geri dönülemez bir şekilde zarar görmeye başlıyor. Yaşanan çevresel değişiklikler zaman içerisinde bölgede yaşayan halkı ve tarım sistemini de olumsuz etkiliyor.

Akarsu yatağında bu sorunlar yaşanmaktayken baraj civarında başka problemler ortaya çıkmaya başlıyor. Baraj çevresinde bulunan havadaki nem miktarı arttığından yerel ve bölgesel iklim değişiklikleri yaşanmaya başlanıyor. İklim değişikliği ise biyoçeşitliliğin zarar görmesine ve bazı salgın hastalıkların artışına yol açabiliyor.

Kurulan barajlar sayesinde bir yandan bazı bölgelerin iklim koşulları bu şekilde değiştirilmekteyken bazı baraj projeleri nedeniyle göller beslenemiyor, varolan sulak alanlar zarar görüyor. Ülkemizde son 50 yıldır uygulanan yanlış su politikaları nedeniyle sulak alanların yaklaşık yüzde 70’i kaybedildi. Kartoz Çayı, Isparta Çayı, Ağlasun Çayı, Çukur Çayı, Gökpınar, Gelen Çayı, Kovada Çayı, Küçüksu Deresi, Aksu Çayı üzerinde yapılması planlanan HES projeleri nedeniyle bazı göllerin kuruyacağı tahmin ediliyor.

Zapturapt altına alma faaliyeti yalnızca barajla da sınırlı değil. Doğu Karadeniz’de son zamanlarda yapılmaya başlanan HES’lerde akarsular kaynağından başlayarak borular içerisine hapsediliyor. Boru içerisine alınan akarsudan ne suyun içerisinde yaşayan canlılar ne de civardaki canlılar yararlanamadığı için akarsu ölü bir sistem haline geliyor. Akarsudan hem kişisel kulanım hem de tarımsal sulama için yararlanan, suyun civarında yaşayan insanlar da ancak parasını ödeyebildikleri zaman su kullanma hakkına sahip oluyor.

Dünyadaki her türlü kaynağı zapturapt altına almak için binbir çeşit hinliğe başvuran küresel kapitalizmin yeni hinliklerinden biri olan “boşa akan nehirler” tekerlemesini boşa çıkarmaktan başka çaremiz yok. Ne bizim ne de dünyadaki diğer varlıkların varoluş sebebi kazanca ve kapitalizmin kutsal serbest piyasasının gerekliliklerine indirgenemez.

Kaynaklar:

– Küresel Su Politikaları ve Türkiye, TMMOB, Mart 2009.
– 22 Mart Dünya Su Günü’nde Türkiye HES Raporu, TTKD, 23 Mart 2010.
– Akarsular Boşa Akar mı?, Ahmet Atalık, Ziraat Mühendisleri Odası İstanbul Şube Başkanı, www.karasaban.net, Nisan 2010.
– Susuzluk, Göç ve Savaş, Mebruke Bayram, Toplumsal Özgürlük, sayı:20, Temmuz 2007.
– Susuzluk Kaderimiz Değil, Mebruke Bayram, Toplumsal Özgürlük, sayı:21, Eylül 2007.

http://www.toplumsalozgurluk.net/tr/nehirler-bo%C5%9F-yere-akmaz

http://mebrukebayram.blogspot.com/2010/07/nehirler-bos-yere-akmaz.html

 

Reklamlar

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: