Türkiye’nin felaketi bu şirketlerin elinden olabilir

Türkiye’de nükleer tesis kurmak için ihaleye girmiş olan şirketlerin geçmişleri, insanı zerre umursamadan sadece kârlarını gözettiklerini apaçık ortaya koyuyor. İnsan, “Bunlar buraya nükleer tesis kurarsa gerekli önlemleri nasıl alacaklar?” diye sormadan edemiyor.

Türkiye’de elektrik üreten bir nükleer enerji santrali tartışması ve planları 1965’ten beri devam ediyor. 46 yıl önce “Atom Enerjisi Komisyonu İkinci Beş Yıllık Plan” başlıklı belge ile ilk adımı atılan nükleer enerji ihalesi ve tartışmalarına Silifke’nin 60 km batısındaki Akkuyu’nun seçilmesi ile ilk somut adım atılmış oldu. Santral inşaatı için karar verilen yere bekçi olarak girenler ve emekli olanlar bile oldu.

Mersin Akkuyu’da gerçekleştirilmesi planlanan santral Rus-Türk ortaklığında Park Teknik (Ciner Grubu) ile Atomstroyexport (ROSATOM’a bağlı Atomenergoprom’un alt şirketi) girişimine ihale edildi. Nükleer enerji için açılan ve iptal edilen sayısız ihaleden sonra AKP iktidarı Japonya’daki nükleer felakete rağmen santrali kurmakta kararlı olduğunu söylüyor. Özellikle son dönemdeki nükleer enerji santrali ihalelerine giren firmalar ve bağlantıları, geçmişleri dikkat çekici. İşte Nükleer enerji ihalesine daha önceden giren konsorsiyumlardan ve Türk ortaklardan bazıları :

AECL (Kanada), Bayındır, Gamma ve Güriş Konsorsiyumu:
1959 yılında kurulan Gama Holding 1980 yılından itibaren faaliyetlerinin yoğunlaştığı GAP coğrafyasını Ortadoğu, Rusya, Kafkaslar, Balkanlar, Türkî Cumhuriyetler, Güneydoğu Asya, Kuzey Afrika ve Avrupa’ya doğru genişletiyor. Çimento ve doğalgaz başta olmak üzere turizm, emlak, madencilik ve uluslarası ticaret faliyetleri de gösteriyor.

Akkuyu nükleer santrali ihalesine giren Gama şirketi aynı zamanda Philipp Holzman (Alman) ve Stabgo’yla (Avusturya) birçok köyün su altında kalmasına neden olan Birecik Barajı ihalesini almıştı. Gaziantep (Nizip, Yavuzeli, Araban), Şanlıurfa (Birecik, Halfeti, Bozova) ve Adıyaman’da (merkezi ve Besni ilçesi) 12 köy ve Halfeti ilçesinin bir kısmı da barajdan etkilendi. 31 köyde tarlalar ve tarım toprakları sulara gömüldü. Barajdan dolayı 30 bin kişi etkilendi ve yaşam koşullarını değiştirmek, göç etmek zorunda kaldı. 2 milyon 40 bin metrekare üzerindeki Zeugma antik kentinin yüzde 25’i Birecik barajının suları altında kaldı.

NPI (Nuclear Power International / Alman Siemens ve Fransız Framatome), Garanti, Koza ve Tekfen Konsorsiyumu:
Siemens, Power Generation adıyla atom reaktörleri ve enerji santralleri üretiyor. Ekolojik anlamda katliam yapan çeşitli baraj projelerine jenaratörler ve tribünler yapıyor. Ürettiği jeneratörleri ve tribünleri genelde üçüncü dünya ülkelerine satıyor. Dünyanın en büyük hidroelektrik santral projelerinden birisi olan ve 1,5 milyon insanın göç etmesine neden olan, Çin’de bulunan Üç Geçit barajını Siemens yaptı. Ayrıca 50 bin kişinin göç etmesine ve buna direnen birçok insanın üzerine ateş açılarak öldürülmesine neden olan Hindistan’daki Maheshwar barajı da Siemens’in büyük projelerinden. Siemens, 1970’lerde ve 1980’lerde Arjantin, Brezilya ve İran’da askeri amaçlı kullanılacak atom reaktörleri için askeri iktidarlarla yakın ilişki içerisine girmesiyle biliniyor.

Siemens Irak’ın sözde yeniden yapılandırılması için 50 milyon dolarlık yatırım yaptı ve her gün kazandığı ihale sayılarını artırıyor. Her dönem zalimden yana olan, geçmişte Nazi işbirlikçisi olduğu bilinen Siemens, Saddam döneminde de yönetime 1,8 milyar dolar para aktarmıştı.

NPI ortaklığı Akkuyu’daki nükleer santralin fay hattına çok yakın olması gerçeğini örtbas etmekle suçlanmıştı. Avrupa’nın çözüm bulamadığı nükleer atıklarının, Türkiye’ye yollanması ve Toroslar’da depolanması şeklindeki harikulâde fikri de bu konsorsiyum ortaya atmıştı.

Westinghouse-Mitsubishi (ABD-Japonya), Enka ve Günal Konsorsiyumu:
Mitsubishi Corporation Kimyasallar, petrol, elektronik, telekomünikasyon gibi alanlarda faliyet gösteriyor ve Mitsubishi otomobil hisselerinin yüzde 8’ine sahip. ABD’deki ekolojistler 1989’da Mitsubishi ürünlerini, Güneydoğu Asya, Güney Amerika, Kuzey Amerika ve Sibirya’da yağmur ormanlarını katlettiği için boykot etmişlerdi.

Türkiye’nin en büyük inşaat ve taşeron şirketlerinden biri olan ENKA, TEMA üyesi olan patronu Şarık Tara’ya rağmen, yol yapımı için milyonlarca ağacı kestikten sonra yol kenarı ağaçlandırma ihaleleri alan, “cin” bir şirket.

Kütahya Seyitömer, Sivas Kangal, Ankara Çayırhan termik santrallerini yaptı. Termik santrallerin bacasından yayılan küller nedeniyle Seyitömer termik santralinin bulunduğu Yoncalı ve çevresinde yaşayan hemen herkes akciğer ve solunum yolu rahatsızlıklarından şikayet ediyor. 1973’ten beri faaliyette olan Seyitömer Termik santrali, Tunçbilek termik santrali ile birlikte Kütahya’nın üzerine bulut halinde çöken zehirli gaz ve parçacıklarının sorumlusu. 2003’te birçok insan solunum rahatsızlığı nedeniyle hayatını kaybetmişti. Santralin filtre yenileme ve 34 trilyon ederindeki kül barajı oluşturma çalışmalarına 2005 yılında başlandı.

ENKA Kemerköy, Tunçbilek, Yatağan, Yeniköy termik santrallerini yaptı. 1983 yılında faaliyete geçen Yatağan Termik santrali bölge halkının sağlığını etkilediği ve ölüm saçtıgı için hep gündemde oldu. 1980’lerden itibaren açılan davalarla bölge halkına yüklü tazminatlar ödemek zorunda kaldı. Termik santralden yayılan kükürtdioksit nedeniyle üst solum yolu enfeksiyonları bölge halkında en sık görülen rahatsızlık.

Akkuyu Nükleer ihalesini alan konsorsiyumdaki Rus şirketin İran ve Çin’deki nükleer çalışmaları biliniyor. İran’ın teknik aksaklıklar nedeniyle nükleer tesislerini 15 gün çalıştıramaması ve ödemeler konusundaki sıkıntılar nedeniyle Rus firmanın hizmeti aksatması basına yansıyan haberler arasında. Rus Atomstroyexporti esas olarak yüzde elli hissesi Rus gaz tekeli Gazprom’a ait olan bir şirket ve Bulgaristan Belene Nükleer Santral ihalesini kazanmasına rağmen Avrupa Enerji komisyonu tarafından bu santral ihalesine teknik onay verilmiyor.

Rus şirketin konsorsiyumdaki yerli ortağı Par Teknik ise daha çok Ciner grubu olarak bilinen ve son 15 yıl içerisinde özelleştirmeler ile büyüyen, ATV-Sabah çıkışı ile yerini sağlamlaştıran fırsatçı bir şirket. Esas faaliyet alanları medya, sanayi, maden, ticaret ve enerji olan firma son dönemde adını Afşin-Elbistan’daki Çöllolar Kömür Sahası’nda medana gelen ve 9 kişinin ölümüyle sonuçlanan kaza ile duyurmuştu. Hiçbir teknik önlem alınmayan, teknik denetimden uzak işletilen kömür sahasında göçük altında kalan işçilerin ve mühendislerin cesedlerine hâlâ ulaşılamadı. Ciner grubu 28 yıllığına aldığı Afşin-Elbistan’daki Çöllolar Kömür Sahası’nın işletme hakkı sayesinde Türkiye’nin kömür rezervinin yüzde 40’ını eline geçirmiş durumda.

(soL – Ekonomi)

Suya dair birkaç söz… M. Utku ŞENTÜRK

Bir kez daha takvim yaprakları 22 Mart’ı gösterdi; yani “Dünya Su Günü”. Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu, 1992 yılında Rio de Janerio’da düzenlenen BM Çevre ve Kalkınma Konferansı’nda dünyada suyun giderek artan öneminden dolayı her yıl 22 Mart gününün “Dünya Su Günü” olarak kutlanmasına karar vermiştir.

Ortaya çıkışı, BM Çevre ve Kalkınma Konferansı’nın sonuç metni olan Agenda 21’in su kaynaklarının gelişimi ile ilgili 18. bölümüne dayanan Dünya Su Günü, suyun önemi ile ilgili bilincin geliştirilmesi ve Agenda 21’de sunulan önerilerin uygulanmasının sağlanması için, bütün ülkelerin ulusal düzeyde konferans, seminer, sergi, yayın ve doküman dağıtımı gibi bir dizi etkinlik yapmasını teşvik etmeyi amaçlamaktadır.

Su hiç de ‘sudan ucuz’ değil!

‘Sudan ucuz’, ‘sudan bahane’, ‘havadan sudan konuşmak’ vb deyimler toplumumuzda suyun sınırsız, ucuz ve önemsiz bir kaynak olduğu izlenimini vermektedir. Ancak su sanıldığının aksine hiç de ‘sınırsız’ bir kaynak değil, hele ki bu coğrafyada; Türkiye su zengini bir ülke değildir. Kişi başına düşen yıllık su miktarına göre ülkemiz su azlığı yaşayan bir ülke konumundadır. Kişi başına düşen yıllık su miktarı 1652 m3 civarındadır. (DSİ)

Su varlığına göre ülkeler aşağıdaki şekilde sınıflandırılmaktadır: 

  • Su fakirliği: Yılda kişi başına düşen kullanılabilir su miktarı 1,000 m3’ten daha az.
  • Su azlığı: Yılda kişi başına düşen kullanılabilir su miktarı 2,000 m3’ten daha az.
  • Su zenginliği: Yılda kişi başına düşen kullanılabilir su miktarı 8,000 -10,000 m3’ten daha fazla.

Türkiye İstatistik Kurumu (TUİK) 2030 yılı için nüfusumuzun 100 milyon olacağını öngörmüştür. Bu durumda kişi başına düşen kullanılabilir su miktarının 1,120 m3 yıl civarında olacağı söylenebilir.

Su fakirliğine doğru koşar adım gidişe ek olarak ne yazık ki Neoliberal politikalar ile su kaynaklarının tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de özelleştirme furyası ile talan edilişi ile ‘ucuz’ ve ‘önemsiz’ bir kaynak olmadığını görüyoruz.

Su, dünyamız için yaşam kaynağıdır. Dünyanın ‘Küresel Isınma’ felaketinden dolayı, giderek daha fazla su sıkıntısı çekeceği gerçeğini de bilim insanları dile getirmekte. Buna ilaveten yakın bir gelecekte, dünyada su savaşlarının kaçınılmaz olacağı da belirtiliyor!

Bunu derken biraz da 90’lı yıllardan itibaren Dünya Bankası öncülüğünde bir kamu malı olan su kaynaklarının özelleştirilerek yağmalanmasının gündeme gelişini göz önünde bulunduruyor olsa gerek. Zira bugün ülkemiz de dahil olmak üzere tüm dünyada tatlı su kaynakları birer birer şirketlerin eline geçiyor. Bu yüzyıldaki su savaşları askerle değil, tatlı su kaynaklarının özelleştirilmesi, şirketlerin özellikle de çok uluslu şirketlerin eline geçmesi yoluyla başlamış durumdadır. Geçmişten günümüze savaş sebebi olan, toprak ve yer altı zenginliklerinin son dönemlerde yerini suya bırakacağı gözüküyor. Ortadoğu için güncel bir konu olan su çekişmeleri Türkiye, Irak ve Suriye’yi daha çok ilgilendirmektedir. Dolayısıyla da stratejik bir kaynak olarak su, her geçen gün daha çok önem kazanmaktadır.

11 Eylül 1990’da Newyork Times’te çıkan bir habere göre su kaynaklarının iktisatlı kullanılmaması ve tedbir alınmaması durumunda 2025 yılında 37 ülkede ciddi kuraklık yaşanacağı tahmin edilmektedir. Şu anda bile, sağlıklı ve temiz suya erişimin çok zor olduğunu gösteren veriler var: 1.2 milyar insan, yani (dünya nüfusunun altıda biri) temiz sudan yoksun. 2.6 milyar insan ise (tüm dünya nüfusunun üçte biri), çok sağlıksız koşullarda. 400 milyon çocuğun, (tüm dünyadaki her beş çocuktan biri) temiz ve sağlıklı suya erişimi yok. Bilim insanlarına göre, ‘dünyanın yedek su deposu’ sayılan buzulların erimesi ve denizlere karışması, yakın gelecekte susuzluğa yol açacak. Bu erime, ‘Küresel Isınma’ ile açıklanıyor. Buna neden olan “karbondioksit” salınımının yüzde 31’ini ABD, yüzde 28’ini Avrupa, yüzde 13′ ünü Rusya üretmekte, yani ‘karbondioksit’ in yüzde 73’ünü, bu üç büyük kapitalist merkezi üretmekte.

Suya kapitalist tehdit

Eko-Sosyalist Michael Löwy’nin de dediği gibi su giderek daha kıt ve kirletilmiş hale geliyor. İnsanlar su içtiklerinde ve musluklarını açtıklarında bu sorunu yaşıyorlar. Kapitalizmin hayatın temel kaynaklarından birini, suyu tehdit ettiğine dair giderek büyüyen bir kavrayış var. Kentlerde su dağıtımının kamulaştırılması talebi çevresinde gelişmeye başlayan hareketler ortaya çıktı. Örneğin Fransa’da, yerel yönetimin suyu özel işletmelere satıldı ki bu da fiyatları yükseltti ve suyun kalitesini düşürdü.

İkisi aynı anda oldu. Dolayısıyla giderek daha fazla insan su dağıtımının yeniden kamulaştırılması için mücadeleye katılma ihtiyacı duyuyor. Fransa’da tartışma konusu olan sorunlardan biri de su dağıtımı özel şirketlerin elinde mi kalacak, yoksa yeniden bir kamu hizmeti mi olacak?

Su konusunda ayrıca kapitalist tarımın suyun fantastik biçimlerde israf ettiği gerçeği ile karşı karşıyayız. Suyu her zaman halka yönelik olmayan ürünler için, sınai ihtiyaçlar için kullanıyor. Dolayısıyla tarım modelini değiştirmeye, daha biyolojik yoğunluklu hale getirmeye yönelik mücadeleler de var. Yani su gerçekten de politik bir sorun; ekolojik ve toplumsal sorunları birleştiriyor.

Su ve arıtmanın ulus ötesi şirketlerin eline bırakılması kapitalizmin yıllardır yapısal krizini çözmek için kullandığı araçlardan biri. Sonuç: Öncelikle yoksulların yaşam hakkının ihlali.

Her gün dünyada 3 bin 800 çocuk sağlıklı suya ve atık su sistemine erişimden yoksun olmakla bağlantılı hastalıklar nedeniyle ölüyor.

Ama mücadele edip kazananlar da var. Bolivya’da halk, suyuna el koyan büyük şirketleri korkuttu; buna izin veren hükümeti devirip attı; ardından da şirketleri kovdu.

Güney Afrika’da yoksullaştırılan halk, örgütlenerek su hakkı için mücadele ediyor; ‘apertheid’ı en iyi bilenler olarak ‘Özelleştirme ayrımcılıktır’ diyor.

Su hakkıyla ilgili olarak genelde üç temel talep sıralanmaktadır:

  1. Su hakkı insan hakkıdır. Bu haktan kesinlikle vazgeçilmemelidir.
  2. Su kaynaklarında ve kullanımında kamu mülkiyetinden vazgeçilmemelidir.
  3. İnsanca yaşam için gerekli temiz su miktarı ücretsiz olarak verilmelidir.

Su sorunu temelde Kapitalizm’in kaynakları yağmalanması, her şeyi metalaştırıp paraya çevirmesi ile ilgili bir sorun. Kapitalizm tasfiye edilmeden bu sorun tamamı ile çözümlenemeyecek. Zira Kapitalizm insanlığa karşı bütün suçların ana sorumlusudur. Ancak Bulutsuzluk Özlemi’nin sevilen şarkısında da denildiği gibi ‘çelişkiler keskinleşsin diye’ böyle geçmesin ömrümüz istiyorsak Kapitalizm’in tasfiyesini beklemeden elimizden ne geliyorsa bugünden tezi yok yapmalıyız…

Gazeteci-AB ve Uluslararası İlişkiler Uzmanı

Kaynak: Günlük

“Patron Duyarlılığı?” E. Ali Aydın (Haber Fabrikası)

EDİTÖR’den- Kapitalizmin dünyayı şekillendirme iddasının en büyük kanıtı, dünyanın döngüsünü doğal süreçleriyle buluşturma hevesinde olanları kendine eklemleme becerisi. Dünya üzerinde ‘ekolojik duyarlılığın’ militan aktörleri olarak işe başlayan yeşilbarış (greenpeace) hareketi de zamanla oluşan yeşil ekonominin CEO’ları olmuştu. Üye sayılarının çok üzerinde bir başarı sağlayan ve kitlelerde karşılık bulan bu oluşum, zamanla büyük şirketlerde ‘ekolojik danışman’ olarak işe girmek için bir referans kaynağı oldu. Eskinin militan çevrecilerinin çoğu stajını tamamlayıp buğdaydan benzin yapılması gibi ‘süper’ fikirlerin rantına ortak oldu. Hareket birçok çevre olayına müdahil olsa bile gençliğin romantize edilmiş bir orta sınıf mecarası olarak anılıyor şimdilerde. Tıpkı çevrecilerin Avrupa’da politik arenada gördüğü türden bir ‘gaz alma’ mekanizmasına dönüştüler.

Yeşil ekonomi denen yeni bir pazarın oluşmasına ve doğal kaynakları kara tahvil eden şirketlere yeni bir gelir kalemi oluşmasına yardım eden yeşilbarışçılara katılmak kariyer planı yapanların ajandasına kayıtlı. Faaliyetleriyle doğal dengeyi bozanlar, yaşam alanlarını yok edenlerin son 10 yılda yarattığı bir sektör. Bak dünya yok oluyor, bizim arabaya bin.

Patron Duyarlılığı

Türkiye’de ise 90′larda kurulan TEMA tam anlamıyla bir patron/sermaye kuruluşudur. TEMA sanayicilerin ve yatırımcıların yarattığı tahribata karşı oluşan radikal çevreci mücadelelerin gazının almak, kamuoyunu maniple edilmek için kurulmuştur. TEMA öyle bir vakıftır ki, hepsi iş insanı olan yöneticilerinin HES projelerinden birkaçını kapmış olabilir. Vakıf yetkililerinin yaptığı kimi açıklamalarda nükleer’e karşı olmadıkları biliniyor.

400000 üyesi olduğu söylenen bu vakfın, 15 yıldır süren çevre-doğa yağmasına karşı mücadele eden insanlara destek verdiği pek görülmez. Patronların oluşturduğu bir vakfın duyarlılığı da bu kadar olur.

Mücadele İsyan Gerektirir

Karadeniz İsyandadır Platformu gerçek bir mücadele birliğidir. İktidarın rant dağıtım aracı olarak kullandığı HES’lere karşı hayatlarını savunan yöre insanlarının bir araya geldiği gerçek bir hareket. Egemenlerin yönlendirdiği sarı çevrecilere değil, yaşadıkları çevrenin yok olmasıyla sınanan insanlara destek verilmeli.

Platformdan Mustafa Cevdet Arslan’ın yazdıkları muhakkak okunmalı. /E. Ali Aydın

Gerçeği savunmak için. ( https://ekolojiagi.wordpress.com/2011/02/09/tema-kocaman-sirketlerin-kocaman-vakfi-sermaye-cevreciliginin-ana-temasi/ )

http://www.haberfabrikasi.org/s/?p=9781

Suyun Ticarileştirilmesi Ne Demektir?

Su, dünyanın var oluşundan bu yana canlıların ihtiyaç duyduğu yaşamsal, vazgeçilmez bir doğal kaynaktır. Yakın tarihe kadar, herkese yeter ölçüde ve erişilebilir durumda olduğu için, doğanın bize karşılıksız sunduğu, sınırsız bir kaynak gibi görülmüştür. Çünkü gerçekten de su, kendi döngüsü içinde yenilenen ve tükenmeyen bir kaynaktır. 
 

Ancak kapitalist üretimle birlikte su farklı bir anlam kazanmış, yalnızca yaşamsal ihtiyaçları karşılayan bir kaynak olarak görülmekten çıkmış, kâr için yapılan kapitalist üretimin bir girdisi olmuştur. Günümüzde kapitalist üretimde kullanılan su miktarı çok artmış durumdadır çünkü sanayide temiz su kullanımı son derece yaygındır. Bu nedenle su kaynaklarının sınırsız görüntüsü kaybolmaya başlamıştır. Üretimde kullanılan temiz su kirletilmekte ve sonra çoğu zaman arıtılmadan yeniden doğaya salınmaktadır. Bu da eldeki temiz su kaynaklarının da kirlenmesine neden olmaktadır. Kapitalist üretimden elde edilen kârın artırılması için her geçen gün daha fazla temiz su tüketilmektedir. Sanayinin yanı sıra, kapitalizmin emek gücü ihtiyacını karşılamak üzere oluşan modern kent yerleşimleri de temiz suyun buralara taşınmasına ihtiyaç duymaktadır. Tarımda kullanılan yeni kapitalist teknikler de toprağı kuraklaştırmakta ve daha fazla sulamayı gerektirmektedir. 
 

Gelinen durum, su kaynaklarının sınırsız olmadığının ve kirletildikçe tükendiğinin fark edilmesine yol açmıştır. Bu da dünyadaki tüm kaynakların olduğu gibi su kaynaklarının bölüşümünün de önem kazanması demektir. Kapitalistler, kâr odaklı yaptıkları üretimde kullandıkları suyun payının artmasını, evsel kullanım suyunun payınınsa azalmasını talep etmektedirler. Su kaynaklarının bölüşümünün bu yönde değişmesini sağlamak için, suyun alınıp satılır bir mal olması, diğer tüm metalar gibi suyun fiyatının da piyasada belirlenmesi gereklidir.
 

Suyun ticarileştirilmesi, suyun, fiyatı piyasada belirlenen bir meta olması demektir. Ancak bu gerçekleştirilirse suyun arz-talep dengesi kurulacak; her talep eden, suyu arza göre belirlenen aynı fiyattan alacaktır. Yani suyu, üretimde kullanacak ve kâr elde edecek olan kapitalist de yaşamsal ihtiyaçlarını karşılamak için kullanacak halk da aynı fiyattan satın alacaktır. Bu adil olmayan durumda, tabii ki yoksul halk yüksek fiyatları karşılayamayacak ve daha az su kullanacaktır. Böylece evsel su kullanımı kısıtlanacak, buradan artan su kaynakları kapitalistlere sunulabilecektir. Ve tabii ki vahşi kapitalizm açısından, bu durumun, suya erişimi olmayan halkın arasında hastalıkların yayılmasına ve ölümlere yol açacak olması hiç önemli değildir. 
 

Tüm bu sebeplerden, suyun ticarileştirilmesi kapitalist sınıfın bütünü için bir ihtiyaçtır ve önem taşımaktadır. Suyun ticarileştirilmesinin bir yöntemi, su kaynaklarının ve hizmetlerinin özelleştirilmesidir. Bu özelleştirmeler bazen hükümetler, bazen belediyeler eliyle yapılmaktadır. Su kaynaklarının özelleştirilmesi için bulunan yöntem, suyun kullanım hakkının belli bir süreyle özel bir şirkete satılmasıdır. Böylece su kaynaklarının satılmadığı, bunun özelleştirme olmadığı iddia edilmekte; buna “kamu-özel ortaklığı” adı verilmektedir. Uluslararası sermaye için, su çok kârlı bir yatırım alanıdır artık. Su, vazgeçilmez bir ihtiyaç ve üretimin de önemli bir girdisi olduğu için, suya talep hiçbir zaman tükenmeyecek, hatta gittikçe artacak; bu yüzden de suyun piyasa fiyatı gittikçe yükselecektir. Bu yüzden de su kaynakları için açılan yeni özelleştirme alanları, dünyadaki büyük tekellerin iştahını kabartmaktadır. 
 

Dünyada su özelleştirmelerinin çok ilginç yansımaları olmuştur. Nehirler satılmış, kıyılarına silahlı bekçiler dikilerek köylülerin kendi köylerindeki nehirlerden yararlanmaları engellenmiştir. Şehirlerde, şebeke suyuna ödeyecek parası olmayan halkın yağmur suyunu toplaması bile yasaklanmıştır. Temiz su kaynakları şişe su şirketlerine satılmıştır. Şehirlerin şebeke suyu hizmeti özel şirketlere devredilmiş; büyük kentlerin suya erişimi, devralan şirketin kârlılığına bağlanmıştır. Üstelik elektrik özelleştirmelerinde de karşımıza çıktığı gibi, su kaynaklarını devralan özel şirkete fiyat garantisi verilmesi, otomatik zam tarifeleri ve kontörlü su sayaçları da uygulamalar arasındadır.
 

Bu kârlı alandan su şirketlerinin elde edeceği kazanç tahmin edileceği gibi çok büyüktür. Ancak suyun ticarileştirilmesinin tek yöntemi, özelleştirme değildir. Dünyada, devlet kurumlarının da tıpkı özel şirketler gibi, uluslararası ölçekte suyu pazarladığı, bundan kâr elde ettiği görülmektedir. Türkiye’de de DSİ böyle bir kurum olmaya adaydır. Yani ister özel sektör eliyle, ister devlet eliyle, ister bunların ortaklığıyla olsun, suyumuz hızla ticarileştirilmektedir. 
 

Suyun ticarileştirilmesinin ideolojik altyapısını hazırlayan, toplumu bu fikre alıştırmaya, oluşabilecek tepkileri azaltmaya çalışan, tüm bu ticarileştirme sürecinin uluslararası ölçekte planlamasını yapan kurum, 1996’dan bu yana Dünya Su Konseyi’dir. Dünyada ve Türkiye’de suyun ticarileştirilmesi yönünde atılacak adımları planlamak üzere Dünya Su Forumu’nun beşincisi Mart 2009’da İstanbul’da yapılacaktır. Bu ticarileştirme saldırısına dur demenin yolu, suyumuzu çalan kapitalist sınıfa karşı halkın tepkisini örgütlemek ve Dünya Su Forumu’na halkların cevabını vermektir. 

Sayı 7 Su Sayfa5-6 İvme Dergisi yazısıdır. Kaynak gösterilmeden kullanılamaz.

http://www.ivmedergisi.com/suyun-ticarile%C5%9Ftirilmesi-ne-demektir.html

Sulandırılmış Tarım – Uygulanan Sulu Tarımın Gerçek Yüzü

Sulama açısından değerlendirildiğinde, tarımsal üretim sürecinde farklı iki modelden söz edilebilir.

•    Kuru Tarım (Ekstansif Tarım)
•    Sulu Tarım (İnstansif Tarım)

Kuru tarım modelinde ürünlerin yetişmesi ve verimlilik oranı tamamen iklim koşullarına bağlıdır. Bu bağımlılık yüzünden tarımsal üretim miktarı yıldan yıla büyük farklılıklar gösterebilir. Sulu tarım ise sulama ve gübreleme odaklıdır. Bu üretim tarzında dalgalanma daha azdır. Bu durum sulu tarımı avantajlı gösterse de işin iç yüzü biraz daha farklıdır.
 
Sulu tarım bitkilerin ihtiyaç duydukları ve doğal yollardan erişemedikleri suyun, ihtiyaç duydukları dönemde ve gereken miktarda yapay olarak verilmesidir. Bu yöntem sulama esaslı olup irdelenmesi gereken noktalar uygulanan sulama yöntemindeki hatalar, bilinçsizlik ve sulu tarım için gerekli olan drenaj sisteminin gözardı edilmesi olarak sıralanabilir.

Sulu Tarımın Yeşillenmesi

1950’lerin sonuna doğru tüm dünyada ‘insanlar aç kalacak, kıtlık olacak’ propagandası yapılarak Yeşil Devrim uygulamaya sokulmuş ve bir anda baraj ve sulama projelerinde patlama yaşanmıştır. Tarımda uygulanan yeşil devrim, ABD’nin Dünya Bankası aracılığıyla yoksul ya da başka bir deyişle azgelişmiş ve gelişmekte olan ülkelere büyük baraj projelerini dayatması sonucunu doğurmuştur. Öyle ki 1965’te ABD Hindistan’a sulu tarıma geçmediği taktirde buğday satışının durdurulacağı tehdidinde bulunmuştur. Sadece adı yeşil olan, aslen tüm dünya halklarının geleceğini karartan bu devrim yalnızca sermayeye yaramıştır. Bu sayede büyük bir rant kapısı aralanmış, tüm kamu sektörünün olduğu gibi suyun da özelleştirilmesinin önü açılmıştır. Bu sözde yeşil devrimin çiftçiye, üreticiye yansıması ise daha fazla yoksulluk, yoksunluk, sürgün ve yokoluş olmuştur.
 
Uygulanan Sulu Tarımın Gerçek Yüzü

Tüm dünyada kullanılabilir su rezervlerinin %70’i, ülkemiz su rezervlerinin ise %72’si tarımda kullanılmaktadır. Rakamlardan da anlaşıldığı üzere kullanılabilir su kaynaklarının büyük bir kısmı tarımda tüketilmektedir. Ancak tarımda kullanılan su, gerek tarımsal alana iletilmesi, gerek iletildiği alandaki bilinçsiz ve kontrolsüz kullanımı, gerekse de büyük baraj göllerinde tutulması yüzünden oluşan yüksek miktardaki buharlaşma nedeniyle büyük kayıplara uğramaktadır. Öyle ki tarımsal alandaki sudan yapılacak %10’luk tasarrufun tüm susuzluk tehlikesini ortadan kaldırabileceği söylenmektedir.

Aşırı su kullanımını tetikleyen diğer bir unsur da bulunduğu ortama iyi uyum sağlayan, doğal yollarla beslenen, kuraklıktan fazla etkilenmeyen yerli tohumun terkedilerek, onun yerine, çok fazla suya, gübreye ve tarımsal ilaca ihtiyaç duyan ithal hibrit tohumuna geçilmiş olmasıdır. İthal tohuma geçilmiş olması büyük tohum, kimyasal gübre ve tarımsal ilaç devlerinin ülkemizde hem de tarımsal alanlarımızda fabrikalaşmasına sebep olmuştur. Bursa’daki tarımsal arazide fabrika kuran ithal tohum devi Cargill bu duruma örnek olarak gösterilebilir.

Bilindiği gibi büyük sulama projelerinin arkasında büyük tekeller, ABD-AB’nin desteği ve Dünya Bankası gibi emperyalist kurumların hem teşvik etmek hem de zorlayıcı olmak için verdiği krediler vardır. Bu süreç işlerken bu uygulamadan zarar gören insanların öncülüğünü yaptığı tepkiler de örgütlenmiş, Dünya Bankası’nın gerçek yüzü bizzat DB tarafından açıklanmak zorunda bırakılmıştır. Uygulanan haliyle sulu tarımın ve büyük barajların tarıma verdiği yıkıcı etkilerden zarar gören 2000’den fazla örgüt Manibeli Bildirisini yayınlayarak Dünya Bankası’nın kredilendirdiği barajlarla ilgili tarafsız araştırma yapması yönünde baskı uygulamıştır. Mücadelelerindeki kararlılık sonucu DB, Dünya Barajlar Komisyonu’nu (WCD) kurmuş ve bu komisyon 56 ülkede 125 büyük barajı inceleyerek bir rapor oluşturmuştur. Bu rapora göre, yapılan büyük sulama ve baraj projeleri nedeniyle dünyada bugüne kadar 40-80 milyon kişi yerlerinden edilmiştir. Küresel kapitalizmin tepkisi nedeniyle 1,5 yıl sonra ulaşılmaz olan bu rapora göre; dünya tatlı su rezervinin %5’inin bu büyük baraj göllerinde buharlaştığı, küresel ısınmaya neden olan sera gazlarının %28’e varan kısmının bu büyük baraj göllerinden kaynaklandığı, bu projelerin %70’inde belirlenen hedeflere ulaşılamadığı (baraj büyüdükçe oranda büyümekte) ve ayrıca bu büyük barajlarla sulanan toprakların %20’sinde tuzlanma ve çoraklaşma meydana geldiği (bu oran Türkmenistan’da %80, Özbekistan’da %60) açık açık belirtilmiştir. Başka bir deyimle itiraf ettirilmiştir.

Türkiye’de Sulu Tarım, Tuzlanma ve Diğer Problemler

Ülkemiz tarımsal topraklarının %16,5’inde sulu tarım, geri kalanında kuru tarım uygulanmaktadır. Dolayısıyla uygulanan şekliyle sulu tarımın dezavantajlarından ülkemiz de nasibini almıştır. Sulu modelin uzun vadede en özemli zararlarından biri tuzlanmadır.

Tarımsal üretim ve verimi arttırmak amacıyla toprağa kontrolsüz bir şekilde, olması gerekenden çok daha fazla miktarda su verildiğinde, suyun içinde doğal olarak bulunan tuz, suyun buharlaşması ve tarımsal arazide drenaj yapılmamasından ötürü toprakta kalır. Aynı zamanda fazladan verilen bu su, taban suyunu yükselterek hem topraktaki hem de taban suyundaki tuzları da yukarı doğru harekete geçirerek ikinci bir tuzlanma daha yaratır. Böylece bitki kök bölgesinde ve toprak yüzeyinde biriken bu tuzlar verimliliği azaltır. Daha ileriki süreçlerde de çölleşmeye neden olur. Bu çölleşme de erozyona yol açar. Tuzlanma probleminin en can sıkıcı noktası geri dönüşünün mümkün olmayışıdır. Erozyon toprak kaybının yanı sıra yapılan barajların da ömrünü kısaltmaktadır. GAP’ın uygulandığı alanın 7 milyon hektarlık bir bölümünde erozyon tehlikesi mevcuttur. (Kaynak: “Türk Rüyası: GAP” Raporu-ATO)

Zaten GAP projesinin 35 yılı geçkin bir süredir devam ettiği ve barajların ekonomik ömrünün 50-70 yıl olduğu düşünülürse, ayrıca projenin bu hızla yapımına devam edileceği hesap edilirse, son ünitenin bitim tarihinde ilk yapılan ünitelerin ekonomik ömrünü tamamladığı görülecektir. Şimdi gelin tuzlanmayı Türkiye’nin en büyük, dünyanın ise 8. büyük projesi olan GAP ekseninde inceleyelim. Güneydoğu Anadolu Projesi sulanabilir 8,5 milyon ha arazinin %20’sini, ülke yüzölçümünün %9,7’sine karşılık gelen 75.358 km2’lik bir alanı yani 9 ili kapsayan sözde bölgesel kalkınma planıdır. Bu proje kapsamında sulanması düşünülen alan 1,82 milyon ha olup Ocak 2008 tarihi itibariyle sulamaya açılan kısmı 272.972 ha’dır. Bu da sulama yatırımının yaklaşık %15’ine tekabül etmektedir. Sulamaya açılmış bulunan bu alanın yaklaşık %50’sinde tuzlanma problemi oluşmaya başlamıştır.

Sulamada kullanılan Fırat suyunun en iyi kalitesi bile yıllık olarak 10 dekar başına 1,1 ton  tuz bırakmaktadır toprağa. Bu tuzlanma neticesinde Urfa-Harran Ovası’nın dörtte birinden fazlası tarım alanı dışına çıkmıştır (Kaynak: Ölçü Dergisi Eylül 2007). Bunu ülke geneline  yaydığımızda toplam tuzlu, borlu, sodyumlu tarımsal arazi miktarı 1,6 milyon ha olup nerdeyse GAP projesinde sulanması düşünülen alana eşdeğerdir.

Sulu tarımın başka bir dezavantajı da üretim alışkanlıklarını bilinçsiz, öngörüsüz bir şekilde kâr eksenli değiştirmiş olmasıdır. Sulu tarım öncesi değişken tip ekim mevcutken –bu da toprağın kendini yenilemesini sağlar ve verimini korurken- şimdi tek tip ekime geçilmiştir. Örnek vermek gerekirse GAP master planında Harran Ovası için belirlenen ve bol suya ihtiyaç duyan pamuğun ekim oranı %20 iken bu oran bugünlerde %85’i bulmuştur. Bu da hem kimyasal gübre kullanımını hem de tarımsal ilaç kullanım miktarını artırmış, sonuçta hem topraklarımız hem de yer altı sularımız zehirlenmiş, doğa ve canlılar büyük zarar görmüştür.

Sonuç olarak; uygulanan şekliyle sulu tarım sanıldığının aksine uzun vadede zararlı bir yöntemdir. Sulu yöntemin verimliliği artıracağı ve tüm dünya besin üretiminin 1/3’ünün barajlarla sulanan alanlardan sağlandığı söylemi tamamen gerçek dışıdır. Gerçekte bu oran %12-16 arasındadır. Başka bir gerçek de tarımsal alanların %25,9’unun su rejimine müdahale edilen projeler sonucunda yok olma tehdidi altında olduğudur. Ayrıca Prof. Dr. Tayfun ÖZKAYA, Rodale Enstitüsü’nün 22 yıl süren araştırmasının sonuçlarının organik tarım ile kuraklık koşullarında daha yüksek verim alındığını gösterdiğini ve bu verimlilik farkının %22 olduğunu belirtiyor. Bu da yerli tohumla hibrit tohum arasındaki üstünlük farkını göstermesi açısından önemli bir bilgidir. Diğer taraftan su tüm yaşamın kaynağıdır. Doğru kullanılması ve kapitalist sistemin kâr hırsına kurban edilmemesi gerektiği gerçeği her gün daha da yakıcı bir hal alıyor. O yüzden tarımda sulamaya ihtiyaç duyulan yerlerde hızlı bir şekilde altyapı çalışmalarına başlanması, suyun kapalı sistemlerle iletilmesi, damlama yöntemi kullanılması ve ayrıca büyük barajlardan vazgeçilerek küçük su alma yapılarının yapılması, doğru tip ekim yapılması, çevreye ve tüm ekolojik sisteme zarar verilmemesi hayati önem arz etmektedir.

Tabii ki tarımsal üretimi etkileyen faktörler bunlarla sınırlı değildir. Bu sektöre yönelik yasalar, yönetmelikler, uluslararası anlaşmalar, daha fazla kâr güdüsü, maden arama faaliyetleri, iktidar zihniyetleri… vs. olarak liste uzatılabilir. Bunların hepsini irdeleme şansımız yok ama biliyoruz ki doğaya karşı yapılan yanlışların geri dönüşü ya çok zor ya da imkansızdır. Bu yanlışlardan dönülmediği taktirde bedelini en ağır ödeyecek kesim de halklardır. 

Sayı 7 Su Sayfa 111-114 İvme Dergisi yazısıdır. Kaynak gösterilmeden kullanılamaz.

http://www.ivmedergisi.com/suland%C4%B1r%C4%B1lm%C4%B1%C5%9F-tar%C4%B1m.html

Su Gibi Dostum Olsa – Paris’te içme suyunun dağıtımı önce özelleştirildi, sonra yeniden belediye hizmeti biçimine dönüştürüldü.

Paris’te içme suyunun dağıtımı önce özelleştirildi. Sonra alan şirketlerin kısa zaman içinde su fiyatını artırmaları üzerine ve başka birçok dert yaratmaları nedeniyle yanlış hesap Bağdat’tan pardon Paris’in merkezinden döndü ve dağıtım yeniden belediye hizmeti biçimine dönüştürüldü.

Bu arada su üretimi de, dağıtımın en uygun fiyata ve en iyi biçimde yapılması için kurulan tek ve kamusal şirkete bırakıldı. Bunları burada kısaca irdelemek lazım elbette.

24-25 Kasım 2008’de toplanan Paris Anakent Belediye Meclisi (Le Conseil de Paris) suyun üretiminin ve dağıtımının özel şirketlerden alınmasına ve kamusal tek bir şirkete bırakılmasına (opérateur public unique) karar verdi. Bu toplantıda Paris’teki yeni kamu şirketinin oluşturulmasına ilişkin gerekli bütün tüzel düzenlemeler de kabul edildi.

Meseleye ivedi bir hava vermeden bu işi iki safhada gerçekleştirmek için kollar sıvandı:

Birinci aşamada su üretimiyle sorumlu karma (yani özel ve kamu şirketlerinden oluşan) Eau de Paris’den su üretimi alınacak; 2009’un ilk üç ayı içinde bu iş kotarılmış olacak. Bu şirketlerle yapılan ve süresi 2011’de dolacak sözleşmelerin bitimi beklenmeden. Çünkü bunun beklemeye tahammülü kalmadı artık.

Sonra su dağıtımı 1 Ocak 2010’da iki özel şirketten alınacak. Onlarla yapılan sözleşmeler 2009 sonunda biteceği için sözleşmelerin yenilenmemesiyle mesele çözümlenmiş olacak.

Böylece üretiminden dağıtımına, su şebekesinin bakım ve onarımına, su hizmetinin tamamı tek bir kamu şirketine bırakılmış olacak. 
    
Süreç başladı.

Bu yeniden kamulaştırma ve iyileştirme hareketinde önemli noktalardan biri de şudur: Su üretim ve dağıtımını o ana kadar gerçekleştiren karma ve iki özel şirketin emekçileri, ücretlerine ve kazanılmış haklarına dokunulmadan (örneğin kıdemlerine, emeklilik yaş sınırına, vb.) yeni şirkette çalışmaya devam edecekler. Herhangi bir nedenle ve/veya bahaneyle işçilerin işine son verilmesi böylece engellenmiş oluyor. Bugünkü ekonomik kriz ve gittikçe artan işsizlik ortamında böylesi bir önlemin önemi ortadadır.

1984’e dek Fransa Cumhuriyeti başkentinde su üretim ve dağıtımı doğrudan doğruya Belediye tarafından yapılıyordu. Ama o yıl SU DAĞITIMI iki özel şirkete devredildi:

Seine Nehri’nin  sağ yakası Veolia’ya ait  La Compagnie Generale des Eaux’ya (CGE), Seine Nehri’nin sol yakası bu alandaki önemli ve çok büyük şirketlerden Suez’e bağlı La Societe Eau et Force’a.

1987’de ise su üretimi için karma bir şirket yaratıldı: La Société Anonyme de Gestion des Eaux de Paris (SAGEP). Belediye’nin ve su dağıtım şirketlerinin katılımıyla oluşturulan bu yeni şirket su üretimi yanında su yollarının bakım ve onarımını da üstlenecekti… Ancak bu son konuda üstüne düşen görevi yerine getirmemek için bin dereden su getirdi. İşi yokuşa sürdü. Dolayısıyla bizzat Belediye’nin bu işin hamallığını üstlenmesi gerekti. Yükü belediye taşıdı, “malı” öbürleri “götürdü”. Belediye de bu yükün getirdiği giderleri konut vergisinden ve başka gelir kaynaklarından karşılamak zorunda kaldı. Bu büyük ihtimalle o günlerdeki Anakent Belediye Başkanı (daha sonra defalarca değişik bakanlıklar  üstlenen,  Başbakanlık yapan ve 1995’ten 2002’ye Cumhurbaşkanı) Jacques Chirac yönetimiyle özel şirketler arasında yapılan gizli ve sözlü bir anlaşma sonucu bu haliyle sürdürüldü… sistemleştirildi.
 
Bu sorunlar ve su dağıtım şirketlerinin özellikle içme suyu fiyatını sık sık artırmaları üzerine mesele gittikçe karmaşık ve Parisliler için zorlu bir konum kazandı.
 
2001’de Paris Anakent Belediye seçimlerini İLK KEZ KAZANAN SOL BİRLİK meseleye dört elle sarıldı.

Önce su dağıtımıyla uğraşan özel şirketler, su üretiminden sorumlu ve 1987’de kurulan karma şirket SAGEP bünyesindeki sermaye payları ödenerek bu şirketten çıkarıldılar. Yerlerini Belediye’nin bir tür banka görevini yapan La Caisse des Depôts et Consignations aldı.

Su dağıtımının özelleştirilmesi o günkü anakent belediyesi yönetiminin, adı geçen özel şirketlerin Chirac’ı cumhurbaşkanlığı seçim kampanyasında desteklemeleri şartıyla gerçekleştirildi. Yani Parislilerin fikri alınmadı. Su dağıtımı “Kralın arzusu” üzerine özelleştirildi. Elbette gerek anakent belediye meclisinde gerekse ilçe belediyelerinin meclislerinde muhalefet bu karara itiraz etti. Ama atı alan Üsküdar’ı geçti. O zaman buna karşı toplumsal muhalefetin  kendini göstermesi ve gittikçe gelişmesi önlenemezdi. İçmek, temizlemek, yıkamak ve yıkanmak, çiçeklerini sulamak için kullanılan suyun dağıtımının özel şirketlere bırakılması ve hele fiyat saptanmasının onların “paşa gönüllerine” terkedilmesi üzerine Parisliler şikayetlerini değişik biçimlerde dile getirdiler. Paris’te yapılan kimi gösteri ve yürüyüşte suyun yeniden belediye hizmetine dönüşmesi arzusu dile getirildi: Sloganlarla ve pankartlarla. Kimi zaman bir anne veya babanın veya bir çocuğun bizzat kendi elleriyle çiziktirdiği bir pankartla. Kimi zaman bir mahalleden gelen bir grubun attığı sloganlarla.

Bu arada anakent ve ilçe belediye meclisleri toplantılarında, belediye başkanlarının mahalle mahalle dolaşarak yaptıkları “açıklama toplantılarında” ve bilhassa seçim kampanyalarında suyun yeniden kamulaştırılması gündeme getirildi.

Bu koşullar içinde toplumsal muhalefet siyasi ifadesini belediye seçimlerinde Sol Birlik adaylarına oy vererek  kendini gösterdi. Toplumsal muhalefet siyasi açıdan mücadelesini başarıyla taçlandırdı.

BURADA İKİ SATIRLA SOL BİRLİK’TEN SÖZ ETMEK GEREKİYOR: Sosyalist Parti ile Fransız Komünist Partisi’nin başını çektiği bu birlik içinde bütün sol yer aldı: Sol Radikal Parti, Yeşiller ve Yurttaşlar Hareketi de. Ancak bu sayede sol Paris’te belediyeleri kazanabildi. Birlik herkese yararlı oldu. “Chirac sistemi”ne son vermek için bir araya gelmekten, ortaklık kurmaktan başka çare de kalmamıştı. Paris’teki yirmi ilçenin çoğunluğunda da Sol Birlik belediye meclislerini ve başkanlıklarını elde edince, su meselesi başta birçok ciddi sorunu, yurttaşların ve bu kentte oturanların daha iyi yaşamaları için en uygun şekilde çözmek ve benimsenen politikaları her mahallede uygulamak mümkün oldu.

İşte bu bağlamda 2006’dan itibaren  su üretim ve dağıtımında en akıllı biçimde hizmet verilebilmesi amacıyla yeni bir yapılanma  gündeme getirildi. Su kullanımında yenilikler öngörüldü.

Hemen su dağıtımını üstlenen özel şirketlerin su şebekesinin bakım ve onarımından sorumlu olmaları ilkesi kabul edildi ve ettirildi. Su dağıtımını yapan şirket temsilcilerinin bakım ve onarım işlerinde işi yavaşlatmalarına yönelik “ayak ve el oyunlarının” önü alındı. Bunun Türkçesi kamuyu, burada belediyeyi temsil edenlere rüşvet verilmesini ve alınmasını, kimi avantajlar sağlanmasını önlemek için yeni  ve sağlam temsilciler atandı olacaktır. Bu konuda bilhassa Yeşiller partisinden uzman Belediye Meclisi üyelerinin bu işlere atanması belirleyici oldu.

Bugün varılan ve  1 Ocak 2011’de tümüyle varılmış olacak yeni yapılanma ile su üretimi ve dağıtımı kamusal tek şirket tarafından yönetilerek şu konularda rahatlatıcı ve iyileştirici işler yapılmış oluyor ve olacak:

Su hizmetinde yetkiler tek merkezde toplanıyor. Böylece aynı iş için “çift dikiş” önlenmek isteniyor/önlenmiş olacak. Aynı zamanda “Sorumlu ben değilim, öbürü” demek modası da geçmiş olacak. Geçmiş olsun! Böylece sorumlulukların dağılımındaki belirsizlik veya karmaşalık ileri sürülerek, bunlardan yararlanılarak akıl almaz bahanelerle işlerin geciktirilmesi de engellenmek isteniyor.

Suyun kalitesindeki süreklilik güvence altına alınmak isteniyor. Özel şirketlerin kiminin yaptığı gibi, fiyat artışları öncesi ve hemen sonrasında suyun kalitesine özel bir özen göstermek ama hemen sonra işi oluruna bırakmak devrine son verilmek azulanıyor.

Ve bilhassa su fiyatı sürekli bir biçimde ve mümkün olduğunca düşük tutulacak. Sağlık ve benzeri birçok konuda belirleyici olan su fiyatının düşük düzeyiyle vatandaşın kârlı çıkması ümit ediliyor. Sıradan bahanelerle iki ayda bir su fiyatının artırılmasının önünün alınması amaçlanıyor.
    
Aynı çerçevede eğer su üretim ve dağıtımından belli bir KAZANÇ elde edilirse bunun SU HİZMETİNİN İYİLEŞTİRİLMESİ İÇİN YENİDEN YATIRILMASI İLKESİNİN hayata geçirilmesi de benimseniyor. Artık amaç daha iyi hizmet ve altyapının iyileştirilmesi, mükemmelleştirilmesi olacak. Suyun ticari bir mal olarak kullanılmasının önü alınacak. Su üretim ve dağıtımından ille kâr etmek ilke olarak kabul edilmiyor. Ama herhangi bir kazanç elde edilince de bunun yine su hizmeti için kullanılması benimseniyor.

Su üretim ve dağıtımı kamusal tek şirket tarafından üstlenince yönetiminin açık, denetiminin mümkün olacağı da düşünülüyor.

Çünkü böylesi bir şirkette yurttaşlar en geniş bir biçimde KARARLARIN ALINMASINA KATILABİLECEKLER: Paris’te ilçe belediye yönetimleri ve anakent belediye yönetimi, mahalle mahalle dolaşıp, belli aralıklarla düzenledikleri toplantılarda yapılanları ve yapılacakları anlatıyorlar, bilgi veriyorlar ve yurttaşların tepki ve önerilerini dinliyorlar. Eleştirileri dikkate alıyorlar. Ve kimi konularda kararlar bu toplantılarda oluşturuluyorlar. Böylece bir anlamda doğrudan demokrasi ve doğrudan denetim mekanizması gerçekleştirilmek isteniyor. Mahalleliler epey önceden kendilerine duyurulan ve hele kendi mahallelerini yani kendi yaşam alanlarını ilgilendiren konulardaki toplantıları kaçırmıyorlar. Vatandaşlar eleştirilerini, dertlerini, tasarılarını, önerilerini ve düşüncelerini birinci derecede sorumlu yöneticilere iletebiliyorlar. Fransa’da buna “democratie locale” deniyor. Yani “yerel demokrasi”.
    
Böylece bir yandan ÜSTTEN yani ilçe belediyeleri veya anakent belediyesi yönetimlerinden gelen politikalarla ve öte yandan ALTTAN yani yurttaşlardan ve başkentte oturanlardan gelen öneriler, tasarılar ve eleştirilerle suyun en uygun fiyata ve en iyi hizmetle sunulması hedefleniyor ve bu alanda ciddi adımlar atıldı, atılıyor.

Suyun bir kamu malı olduğunu kimse unutmak istemiyor. Unutmuyor. Bu açıdan bakınca suyun dikkatlice ve sorumlulukla kullanımı gerekiyor. İlgililer ve yurttaşlar bu meseleye önem veriyorlar.
 
Bu nedenle suyun dayanışmacı bir biçimde kullanılması ilkesi de benimseniyor. Bu ilke yayılıyor. Suyun gelişigüzel kullanılmaması gerektiği her geçen gün daha çok insan, kadın ve erkek ve çocuk tarafından kabul ediliyor. Bu alanlarda da belediyeler ellerinden geldiğince bilgilendirme ve uyarma görevlerini yerine getirmeye çalışıyorlar.

Su üretim ve dağıtımının son derece önemli, hassas, stratejik ve ciddi bir mesele olduğu artık çok açık bir biçimde bilindiği için özel şirketlere, özel ellere ve kâr amaçlı şirketlere bırakılamayacağı Paris’te artık çok iyi biliniyor.

Suyun ticarîleştirilmemesi gerektiği yıllarca süren özelleştirmeden sonra anlaşıldı. Ve yapılan bilinçli (veya bilinçsiz, ama bu mümkün değil) hatadan Paris’te dönüldü. Darısı diğerlerinin başına: Fransa’dakilerin ve ötekilerdekinin. 

M. Şehmus Güzel 

Sayı 7 Su Sayfa 100-103 İvme Dergisi yazısıdır. Kaynak gösterilmeden kullanılamaz.

http://www.ivmedergisi.com/su-gibi-dostum-olsa.html

Dünyada Suyun Ticarileştirilmesi ve Su Mücadeleleri

Suyun ticarileştirilmesi dünyanın birçok ülkesinde 1990’lı yıllarla birlikte başlamış ve bugün hâlâ süren, halk açısından yarattığı yıkıcı sonuçlar ise çoktandır gözle görülür biçimde ortaya çıkmış bir süreçtir.

Su şirketleri genellikle Avrupa kökenli (en başta Fransa olmak üzere) olup, yerli sermayeyle ve hükümetlerle el ele vererek ülke pazarlarına girmektedirler. Genellikle Dünya Bankası ve IMF gibi kredi veren kuruluşlarla işbirliği içindedirler. Bu kuruluşlar kredi verirken su hizmetlerinin ticarileştirilmesini ve özelleştirilmesini bir koşul olarak ileri sürmektedirler.

Her ne kadar şirketler kamunun kaynaklarının suyu iyi yönetmeye yetmediğini ileri sürerek herkesi daha sağlıklı suya ulaştırmayı, suyun yeterliliğini ve sürekliliğini sağlamayı, şebekeleri yenilemeyi ve iyileştirmeyi, ileri dönük yatırımlarda bulunarak ülke içinde istihdam yaratmayı ve makul bir fiyat politikası uygulanacağını vaat etseler de suyun ticarileştirildiği ülkelere bakıldığında istihdam yaratacak yatırımların yapılmadığı, aksine su hizmetlerinde çalışan personelin maliyetleri kısma adına çoğu zaman işten çıkarıldığı veya ücretlerinin düşürüldüğü, halka ulaşan su hizmetlerinin kısıtlandığı, su fiyatının sözleşmelerde taahhüt edilen oranların çok üstünde arttırıldığı rahatlıkla görülür.

Dünya Bankası, projelerden yararlananların karar alma ve uygulama süreçlerine katılmasını kağıt üzerinde temel kurallarından biri olarak koysa da birçok ülkede su hizmetlerinin özelleştirilmesi sürecine halkın hiçbir katılımı olmamış, bu konuda en ufak bir çalışma bile yapılmamıştır.

Örneğin Mexico City’de olduğu gibi, aynı bölgeye farklı su şirketleri girmişse mahalleden mahalleye bile değişen fiyatlar ortaya çıkabilmiştir. Kimi zaman zenginlerin yaşadığı mahalleler dışında yaşayanlara hiçbir hizmet verilmemiş; altyapı hizmetlerini bir yana bırakalım, kimi yerde sular tamamen kesilerek halk susuzluğa mahkum edilmiştir.

Bu gözü dönmüş kâr hırsının getirdiği uygulamaların sonucunda, yağmur sularını bile tekeline almaya kalkan özel şirketlere karşı halk ayaklanmaları elbette kaçınılmaz olmuştur. Sermaye halkların suyuna göz dikmişken halklar da boş durmayarak yaşam hakları kapsamında olan sularına yapılan bu saldırıların ancak bilinçli ve örgütlü bir mücadele ile engellenebileceğinden hareketle, yıllarca süren mücadeleler vermiş, direnişler ve başkaldırılar örgütlemişlerdir. Bu direnişlerin başarılı olduğu birçok örnek olduğu gibi başarısız örnekler de yok değildir. Tablo 1’de ülkeler ve kentlerde gerçekleştirilen başarılı mücadele örnekleri görülebilir.

Ülke Şehir Yıl Sonuç
Polonya Lodz 1994 Özelleştirme engellendi (Yerel seçim sonrası)
Macaristan Debrecen 1995 Özelleştirme engellendi (Belediye kararı)
İsveç Malmö 1995 Özelleştirme engellendi (Belediye kararı)
ABD Washington 1996 Özelleştirme engellendi (Belediye kararı)
Arjantin Tucuman 1998 İptal ve kamuya geri dönüş (Eyalet seçimi sonrası)
Almanya Münih 1998 Özelleştirme engellendi (Belediye kararı)
Brezilya Rio de Janeiro 1999 Özelleştirme engellendi (Mahkeme kararı)
Kanada Montreal 1999 Özelleştirme engellendi (Belediye kararı)
Panama   1999 Özelleştirme engellendi (Ulusal seçim sonrası)
Trinidad   1999 İptal ve kamuya geri dönüş (Hükümet kararı)
Bolivya Cochabamba 2000 İptal ve kamuya geri dönüş (Hükümet kararı)
Brezilya Limeira 2000 Tamamlanmamış iptal (Bkz. Brezilya 2002)
Almanya Potsdam 2000 İptal ve kamuya geri dönüş (Belediye kararı)
Macaristan Szeged 2000 Tamamlanmamış iptal
Mauritius   2000 Özelleştirme engellendi
Tayland   2000 İptal ve kamuya geri dönüş
ABD Birmingham 2000 İptal ve kamuya geri dönüş (Belediye kararı)
Arjantin Buenos Aires 2001 Tamamlanmamış iptal
Fransa Grenoble 2001 İptal ve kamuya geri dönüş
Arjantin Buenos Aires 2002 Özelleştirme engellendi
Brezilya   2002 Özelleştirme politikası terkedildi (Ulusal seçim sonrası)
Paraguay   2002 Özelleştirme engellendi (Parlamento kararı)
Polonya Poznan 2002 Özelleştirme engellendi (Belediye kararı)
Güney Afrika Nkonkobe 2002 Özelleştirme engellendi (Mahkeme kararı)
Tayland   2002 Özelleştirme engellendi (Hükümet kararı)
ABD Atlanta 2003 Özelleştirme engellendi (Belediye kararı)
Uruguay   2004 Referandum ile özelleştirme yasaklandı
Hollanda   2004 Yasa ile özelleştirme yasaklandı
Tanzanya   2005 Anlaşma iptal edildi
Guyana   2007 Anlaşma iptal edildi
Nepal Katmandu 2007 Firma çekildi
Güney Afrika   2008 Kontörlü sayaçların anayasaya aykırı olduğu kararı çıktı
Endonezya Jakarta   Devam ediyor
Gana     Devam ediyor
Hindistan Delhi   Devam ediyor
Sri Lanka     Devam ediyor
Kuzey İrlanda     Devam ediyor
Fransa Paris 2010 İptal ve kamuya geri dönüş

Tablo 1: Başarılı olan ve devam eden mücadeleler

Dünyadaki mücadeleler, Cochabamba örneğinde olduğu gibi şiddetli, kanlı veya Güney Afrika’da olduğu gibi sayaçların kırıldığı eylemlerle olduğu kadar, halk düşmanı su politikalarının uygulanmasına seçimler veya referandumlar yoluyla engel olma gibi, çok sayıda farklı yöntemin uygulandığı zengin bir çeşitlilik içermektedir.

Dünyada su hakkı uğruna verilmiş bu mücadeleler birçok örgütün ortak çabası olarak şekillenmiştir. Çok farklı tipte ve sayıda ittifaklar bu mücadelelerde yer almıştır. Sendikalar, çevreci gruplar, tüketici dernekleri, halk grupları, çiftçiler, bazen yöneticiler, bireysel politikacılar, politik partiler ve örgütler, demokratik kitle örgütleri bu ortak çalışmanın parçası olmuşlardır.  

Su çalışanlarını temsil eden sendikalar neredeyse tüm başarılı ve devam eden (Lodz, Debrecen, Trinidad, Cochabamba, Brezilya, Güney Afrika, Endonezya, Uruguay gibi) özelleştirme karşıtı mücadelelerde öncü bir rol üstlenmiştir. Özellikle diğer grupları ve politik örgütleri hareketlendirmede önemli bir işlevleri olmuştur. Montreal-Kanada’daki mücadelede çevreciler kilit bir görev yapmışlardır. Grenoble-Fransa’da yerel bir politik hareket olan ADES (Association Démocratie Ecologie Solidarité – Demokrasi Ekoloji Dayanışma Derneği) öncülüğünde partiler, sendikalar ve tüketici dernekleri özelleştirme sonlandırılana dek başarılı bir mücadele yürütmüşlerdir.

Şimdi kıtalara göre sınıflandırarak farklı ülkelerde suyun ticarileştirilmesi sürecine ve buna karşı verilen halk mücadelelerine bakalım. 

Sayı 7 Su Sayfa 76-78 İvme Dergisi yazısıdır. Kaynak gösrerilmeden kullanılamaz

Afrika

Afrika kıtasının Dünya Bankası ya da IMF kaynaklı programlara sarılan ülkeleri diğer hizmetlerin yanında su hizmetlerini de özelleştirmiş durumdadır. Uluslararası kuruluşlar Afrika’da verilen kredilerin geri ödenemeyecek biçimde harcanmasını sağlayarak istedikleri kurumu özelleştirme politikasına girişmişlerdir. Su hizmetlerini uluslarası tekellere süreli sözleşmelerle, ortaklık yolu ile, servis ve destek kontratlarıyla, faturalandırma ve yönetim anlaşmalarıyla devreden tüm Afrika ülkelerinde bu özelleştirmeler yoksul halk üzerinde yıkıcı sonuçlar yaratmıştır.

Şu anda Gine, Mali, Güney Afrika, Orta Afrika, Senegal, Kenya, Kamerun, Nijerya başta olmak üzere neredeyse tüm kıtada suyun özelleştirilmesi süreci devam etmektedir. Yoksul halkın mücadelesinin etkisiyle, bekledikleri kârı elde edemeyen su tekelleri yaşadıkları sorunlar nedeniyle Tanzanya, Burundi ve Kamerun için Dünya Bankası bünyesindeki ICSID’a (International Centre for Settlement of Investment Disputes – Yatırım Uyuşmazlıklarının Çözümlenmesi Uluslararası Merkezi) başvurarak bu ülkeleri tazminat ödemek zorunda bırakmışlardır.

Bu özelleştirmelere karşı Afrika’da gerek tek tek ülkelerde gerekse kıta bütünlüğünde mücadeleler sürmektedir. Afrika Su Ağı (AWN) 2007 yılı Ocak ayında Nairobi Kenya’da 7. Dünya Sosyal Forumu sırasında çalışmalara başlayan ve Afrika kapsamında su özelleştirmelerine karşı duran bir örgütlenmedir. Sosyal forumun katılımcısı olan farklı Afrika ülkelerinin ve dünyanın diğer bölgelerindeki su eylemcilerinin işbirliğiyle oluşturulmuştur.

AWN’nin hedefleri arasında Afrika su eylemcilerini bir ağda bir araya getirmek, yerel su eylemcilerinin seslerini uluslararası düzeye taşımak ve yükseltmek, Afrika’daki su eylemcilerinin diğer ülkelerdeki insanlarla bağlantı kurması için kanal görevi görmek ve Afrika içinde ve dışında su konusuyla ilgili bilgi üretmek ve paylaşmak sayılabilir.

AWN’nin bu mücadeleyi yürütürken savunduğu temel ilkeler en başta her türlü su özelleştirmesine karşı savaş olmak üzere, su kaynaklarının yönetiminde katılımcı halk denetimini garanti altına almak, her türlü ön ödemeli su sayaçlarına karşı durmak, suyun insan hakkı olduğu gerçeğinin ulusal yasalarla kabulünü sağlamak ve suyun tedariğinin kamusal bir iş olduğunu kabul ettirmek olarak ifade edilmektedir. Bu ilkeleri kabul eden Afrika’daki tüm örgütler AWN’ye üye olabilirler. Üyeler ilkeleri kabul etmeli ve bu ilkelerin gerçekleştirilmesi için kendi ülkelerinde ve yerellerinde gerekli çalışmaları yürütmelidir.

AWN’nin şu anki sekretaryası Gana’dadır. Üye olan ülkeler Burkina Faso, Senegal, Kamerun, Sierra Leone, Mısır, Güney Afrika, Gana, Tanzanya, Kenya, Togo, Liberya, Tunus, Lesoto, Uganda, Malawi, Zimbabwe, Mali, Namibya, Nijerya’dır.

AWN Afrika’daki ve dünyanın diğer yerlerindeki su eylemcileriyle yukarıda sayılan beş ilkeyi gerçekleştirmek üzere birlikte çalışmaktadır. AWN ile işbirliği içindeki uluslararası örgütlere Mavi Gezegen (Blue Planet), Gıda ve Su İzleme (Food and Water Watch), Dünya İlerleme Hareketi (World Development Movement- WDM) örnek verilebilir.

Tarihi çok da eski olmayan bir ağ olarak AWN, hedeflerine ulaşma ve ilkelerini gerçekleştirme yolunda stratejik bir planı henüz oluşturmamıştır. Su özelleştirmesini destekleyenlerin güçlü ve daha örgütlü olması bu süreci daha da zorlaştırmaktadır. Onların finansal kapasitesi ve hükümetleri etkileme gücü düşünüldüğünde bu işin ne kadar çetin olduğu görülebilir. Ancak bütün bu zorluklara rağmen AWN çok sayıda deneyimli ve gönüllü üyeye sahiptir. Ayrıca dünya çapında birçok birey ve örgütle de ağ kurmuş durumdadır. Temiz ve güvenli suyu sağlamanın küresel bir toplumsal mücadeleyle olacağından hareketle Ağ, daha fazla insan ve örgütün bir araya gelmesi ve güçlerini birleştirmesi gerektiğini düşünmektedir.

Güney Afrika Cumhuriyeti

Güney Afrika’daki su özelleştirilmesi çalışmalarına karşı Johannesburg, Durban, Cape Town ve diğer birçok şehirdeki yoksulların büyük kısmı aktif direnişle karşılık vermiştir. Bu direnişe öncülük etmesi için Özelleştirme Karşıtı Forum (Anti Privatization Forum – APF) kurulmuştur. APF ağırlıklı olarak Guateng eyaletinde (Johannesburg ve Pretoria’yı barındıran eyalet) yaşayan halkı kapsamaktadır. 2000 yılında kurulmuştur. APF’nin ilkesi, suyun temel bir insan hakkı olduğu, yalnızca ücretini ödeyebilenlerin yararlandığı bir imtiyaz olmadığıdır.

Özelleştirme sürecinde APF, Güney Afrika’nın diğer toplumsal hareketleriyle birlikte yoksul halkı ve örgütlü işçileri direniş için harekete geçirmiştir. Bir yandan yasal girişimler bir yandan da halkı bilgilendirme çabasını düzenli ve yoğun bir direnişle bütünleştirerek Güney Afrikalıların temel hizmetlere (su, elektrik, eğitim ve barınma) ücretsiz erişme hakkı için mücadele örgütlemiştir. Bu mücadelelerin bir sonucu olarak 2003 yılının sonlarında Su Özelleştirmesine Karşı Koalisyon (Coalition Against Water Privatisation – CAWP) kurulmuş, böylece çeşitli toplumsal hareketler su özelleştirilmesine karşı bir araya gelmiştir.

APF ve CAWP’nin yardımıyla, yoksul kentliler Vulamanzi (“herkes için su”) Operasyonu adında bir mücadele başlatmıştır. Mücadele halkın kimi özelleştirilmiş su denetim ölçülerini (kontörlü sayaçlar, damlatma sistemleri ve yeniden yönlendirilmiş su boruları gibi) atlatmaları ve suya özgürce ulaşmaları için yardımcı olmuş ve tabandan yükselen bir hareketle doğrudan suyun ‘ticarileştirilmesinin geri alınması’ (decommodification) gerçekleşmiştir. Bazı yoksul bölgelerde, özelleştirilmiş su dağıtımına açık bir şekilde karşı koymak için kontörlü sayaçlar kırılmıştır.

Güney Afrika halkının hakları ve genelde insan hakları konusunda tüm burjuva politikacıları gibi samimiyetsiz olan Afrika Ulusal Kongresi politikacıları (African National Congress – ANC) ile hükümet bürokratları, özelleştirmelere karşı direnenleri ‘ödememe kültürü’nü yasallaştırmaya çalışan ‘suçlular’ ve ‘anarşistler’ olarak nitelemiştir. Amaçları toplumda geniş destek bulan muhalefeti/direnişi kırmaktır. 2002-2005 yılları arasında bu amaçla yüzlerce kişi tutuklanmıştır.

Özelleştirme karşıtı direnişler özelleştirme sürecini durdurmayı hemen başaramasa da mücadelenin yoğun baskısı sonucu ANC hükümeti, 2002 yılının sonlarında kısmi bir ücretsiz su politikası oluşturmak zorunda kalmıştır. Ancak yine de her hane için ayda ücretsiz 6000 litre su tahsisi yapılması gerekirken milyonlarca insan halihazırda bundan faydalanamamaktadır. Bu miktar ortalama yoksul bir Güney Afrika hanesinin temel temizlik ihtiyaçlarını karşılamaya yeten bir miktar da değildir (Dünya Sağlık Örgütü kişi başına günlük olarak en az 100 litre su sınırı koymuştur. Güney Afrika’daki ortalama yoksul bir bölgede bulunan 8 kişilik haneler düşünüldüğünde, verilmesi gereken en düşük miktar aylık 24000 litre olmalıdır).

Tabandan yükselen özelleştirme karşıtı hareket Güney Afrika’daki çoğu su özelleştirmesi projesinin başarısız olmasını veya tekrar müzakere edilmesini sağlamıştır. 30 Nisan 2008’de Phiri’de Yüksek Mahkeme Yargıcı Moroa Tsoka kontörlü sayaçların yasal olmadığı, anayasaya aykırı olduğu kararını vermiştir. Bu, Güney Afrika’da ANC’nin suyun özelleştirilmesi  politikalarına karşı mücadelede önemli bir kazanım olmuştur. APF ve CAWP suyun özelleştirilmesine karşı, Güney Afrika’nın yoksul çoğunluğunun bu temel insan hakkından yoksun kalmaması için mücadelesini sürdürmektedir. 

Sayı7 Su Sayfa 78-80 İvme Dergisi yazısıdır. Kaynak gösterilmeden kullanılamaz.

Güney Amerika

Bolivya
Dünya Bankası tüm dünyada olduğu gibi Bolivya’da da suyun metalaştırılması konusunda kilit bir rol üstlenmiştir. Dünya Bankası’ndan alınacak kredinin şartı olarak, El Alto’daki genel su sistemi 1997’de özelleştirilmiştir. Ancak 8 yıl sonra, genişletilmiş su hizmetleri sözüne rağmen, özel bir şirket olan Agues Del Illimani (Ana hissedarı Suez’dir) El Alto’da 200.000 kişiye suyu iletmede başarısız oldu ve gelecekte bunu nasıl başaracakları konusunda da planları yoktu. Ek olarak, şirket Bolivya’da ayda 60$ maaş alanlar varken 445$ bağlantı ücreti istiyordu. Ocak 2005’te Suez’in Bolivya’dan hemen çekilmesini ve hükümetin şirketin hareketlerini incelemesini isteyen bir genel grev ve toplu protestolardan sonra Bolivya hükümeti, Aguas Del Illimani ile olan kontratını iptal etmeye karar verdi. Halkın başlangıçtaki bu kazanımına rağmen Bolivya hükümeti, Inter-American Development Bank, Dünya Bankası ve German Corporation GTZ’nin baskısıyla yeni bir plan adı altında, %35 hissesini Suez’in elinde bulunduracağı Kamu-Özel İşbirliği (Public-Private Partnership) modeline gideceğini duyurdu. Halk bu öneriyi reddetti ve bunun yerine El Alto ile La Paz (burası da Suez tarafından kontrol ediliyordu) için halk tarafından işletilen -seçili yurttaşlardan oluşan ve suya ticari bir ürün değil, kamu yararı olarak bakan bir heyetin yönettiği- bir kamu su şirketi kurulması çağrısında bulundu.

Cochabamba, Bolivya

Dünyanın en zengin su kaynaklarına sahip 16. ülkesi olan Bolivya’nın Cochabamba Belediyesi’ne 1996 yılında su şebekesinin özelleştirilmesi için 14 milyon dolarlık kredi teklif eden Dünya Bankası, bunun karşılığında kentin su işletmesinin özel şirketlere devredilmesini istedi. İstediği yanıtı alamayan DB, 1997 yılında Bolivya’nın uluslararası borcu olan 600 milyon doların silinmesi karşılığında Cochabamba su işletmesinin özelleştirilmesi talebini yineledi, aynı zamanda su tarifelerinin belirlenmesinde hiçbir kamu teşviğinin olmamasını istedi. 1998 yılında ise DB su konusunda Bolivya’ya bir ultimaton verdikten sonra, 1999’da, Bolivya’nın Cochabamba kentinin su kurumu SEMEPA, Amerikan Bechtel şirketinin yan kuruluşu olan International Water’a imtiyaz sözleşmesiyle devredildi. Yine aynı yılın Ekim ayında hükümet yardımlarını sona erdiren ve suyun özelleştirilmesine izin veren İçme Suyu ve Sağlık Önlemleri Yasası kabul edildi.

Cochabamba’daki özelleştirmeden sonra su fiyatları %100 ila %200 arasında olmak üzere yükseldi. Özellikle küçük çiftçiler ve serbest çalışanlar bu özelleştirmeden büyük darbe aldılar. Asgari ücretin 100 dolardan az olduğu bir ülkede aileler 20 dolar ve yukarısında su faturaları öder duruma geldiler. Bu pek çok Bolivyalı için suyun temel gıda maddelerinden bile daha pahalı olması anlamına geliyordu. Fiyatları karşılayamayan halk kendi çabalarıyla su edinmeye çalıştı. Bunun için su kuyuları açıldı ya da evlerin çatılarına yağmur suyunu toplamak için kaplar kondu; ancak şirket imtiyaz sözleşmesine dayanarak halkın kendi çabalarıyla elde ettiği suyun ücretini almak için görevlilerini yolladı.

Su fiyatına yapılan bu zamlarla yaşamları iyice zorlaşan halk, özel şirketi kovmak için mücadeleye başladı. 2000 yılına gelindiğinde Bolivyalı sendikacı Oscar Olivera öncülüğünde işçilerin, öğrencilerin, çiftçilerin, yerli halkın katılımıyla ‘Su ve Hayatın Korunması İçin Koalisyon’ kuruldu. Ocak 2000’de su fiyatlarının artmasına karşı koalisyon, sendikalar ve insan hakları eylemcileri 4 günlük genel grev düzenlediler. Bütün şehir toplu iş bıraktı. Grev protesto liderleriyle yerel yetkililerin görüştükleri merkez plazaya toplu yürüyüşle sonlandı. Müzakerelerin hiçbir sonuca ulaşmadığı anlaşıldı. Bu eylemi takip eden bir aylık sürede milyonlarca Bolivyalı Cochabamba’ya yürüdü ve yapılan yerel grevlerle tüm ulaşım durduruldu. Bu eylemler devam ederken hükümet halka fiyat artışlarının geri çekileceği vaadinde bulundu ancak sözünü yerine getirmedi.

Şubatta Bolivya hükümeti protesto yürüyüşlerinin yasal olmadığı, yasaklanmış olduğu gerekçesiyle, asker ve polislerden oluşan 1000 kişilik bir kuvveti kente el koymakla görevlendirdi. Süren protestolar, yürüyüşler ve grevler sırasında 175 kişi yaralandı, 2 genç kör oldu ve 1 kişi öldürüldü. Sonunda yerel yetkililer tümüyle geri çekilmeye ve su şirketiyle olan anlaşmayı yeniden gözden geçirmeye söz verdiler. Ama halk anlaşmanın sona erdirilmesini talep etti. Protestolar sürdü ve sonunda hükümet Nisan’da anlaşmayı sonlandırmayı kabul etti. Nisan 2000’de gerçekleşen bu eylemlerde hükümet tarafından insanlar öldürülmüş, tutuklanmış, medya ise sansürlenmiştir. Tüm bunlara rağmen halk Bolivya’da büyük bir zafer kazanmıştır. Halkın bu zaferinin ardından Bechtel ülkeyi terk etti. Cochabamba kentinde demokratik ve eşit bir su işletmesi modeli oluşturmak için Coordinadora del Agua kuruldu ve yedi üyesinden üçü halk tarafından seçildi.

Suyun özelleştirilmesi, arkasında Dünya Bankası’nın olduğu, Bolivya’nın kamusal işletmelerinin yabancı yatırımcılara satılmasıyla ilgili, içinde havayolu ve tren sistemlerinin, elektrik hizmetlerinin bulunduğu uzun öneriler listesinin son halkasıydı. Bolivya gibi para sıkıntısı içindeki borçlu devletler IMF ve Dünya Bankası’nın önerilerini çoğunlukla reddedemezler çünkü alacakları kredileri ve uluslararası yardımları riske atmak istemezler. Özelleştirmeler hükümetin hızlıca nakit para elde etmesine yararken, bu para kamusal hizmetlerde değil, yine IMF, Dünya Bankası ve diğer kredi veren kuruluşlardan alınmış borçları ödemek için kullanılır ya da yerli sermayeye teşvik olarak verilir.

Halkın direnişinin hükümete geri adım attırmasının ardından Bechtel şirketi, Bolivya hükümetinden anlaşmayı iptal ettiği için tazminat istedi. 2001 yılında, anlaşmanın iptalinin şirketin gelecekte elde edeceği kârı kaybetmesine yol açtığı gerekçesiyle Bechtel, Dünya Bankası bünyesindeki ICSID’a (Yatırım Uyuşmazlıklarının Çözümlenmesi Uluslararası Merkezi) Bolivya hükümeti aleyhine 25 milyon dolarlık tazminat davası açtı. Ancak oluşturulan uluslararası baskı kampanyasının etkisiyle ICSID, batı yarımkürenin en fakir ve en borçlu ülkesi olan Bolivya’dan 25 milyon dolar alarak Bechtel’e hediye etmedi ya da edemedi, yalnızca sembolik olarak 5 bolivianos (yaklaşık 1 dolar) ödenmesine karar verdi. Bu, tekellere kendi güçlerinin sınırını ve örgütlü direnişin gücünü gösteren bir mesaj oldu.

Bolivya’nın bugün kendi su işletmesi modelleri vardır. Santa Cruz şehrinde 1979 yılından beri hizmet veren ve Latin Amerika ülkelerinde en iyi işletilen su işletmesi olan SAGUAPAC bir kooperatif örneğidir. Mali olarak bağımsızdır. Tüm aboneleri işletmenin (kooperatif) doğal üyeleri olup, bir karar mekanizması olan genel mecliste oy kullanma ve işletmenin yönetim ve denetim kurullarını seçme hakkına sahiptirler.

Uruguay
2002’de Uruguay hükümeti ile IMF arasında Uruguay’da bütün suların ve kanalizasyon hizmetlerinin özelleştirilmesini getirecek niyet mektubu imzalanınca, toplumsal ve politik örgütler Ulusal Su ve Yaşam Koruma Komisyonu’nu (The National Commission in Defense of Water and Life – CNDAV) kurarak  yoğun bir mücadeleye başladılar. CNDAV, talebini Uruguay’daki tüm özel su şirketlerinin çekilmesi olarak belirleyerek, 31 Ekim 2004’te halkın yüksek katılımıyla gerçekleşen “Yapısal Su Reformu ve Su Savunması” başlıklı referandumun başarıya ulaşması için çaba gösterdi. Referandum “suyun doğal bir kaynak ve insan hakkı olduğunu” güvence altına alacak biçimde yasaları değiştirmek ve suyun kamu malı olarak kalmasını, özel şirketlerin suyu ele geçirmesinin engellenmesini sağlamak amacındaydı. Halkın %62’den fazlası bu talepleri destekleyerek suyun özelleştirilmesini reddetti.

Şili

1967 tarihli Tarım Reformu Yasası Şili’de su kaynaklarının planlanması ve denetimi görevini büyük oranda devlete veriyordu. 1981 yılında ABD’nin, diğer Batılı devletlerin ve uluslararası finans kuruluşlarının emperyalist müdahaleleri sonucu bir anayasa değişikliği yapıldı. Bu değişiklikle birlikte ‘kamu malı’ olarak nitelendirilen suyun kullanım hakkı ‘kişiye ait’ olarak değiştirildi, su arazi mülkiyetinden ayrıldı ve kendi başına bir meta olarak alınıp satılmaya, kiralanmaya ve devredilmeye başlandı. İdari Kanun kapsamında olan ‘su kullanım hakkı’ Medeni Kanun kapsamına alındı, mülk tahsis ve kayıt sistemine eklendi. Ayrıca Devlet Su Teşkilatı’nın su kullanım haklarını iptal etme ve kısıtlama yetkisi kuraklık gibi acil durumlar dışında elinden alındı. Yapılan bu yasa değişikliğinin sonucu olarak, su imtiyazı alan özel şirketler kendi dağıtım kanallarını oluşturdular ve suyu istedikleri miktar ve fiyatlarla kullanıcılara sattılar. Suyun kullanılmaması durumunda daha önce yasada bulunan ceza ödemesi ya da sözleşmenin feshi gibi önlemler özel mülkiyete aykırı olduğu gerekçesiyle kaldırıldı. Yasa değişikliği yapılarak özelleştirmeye gidilmesinin nedenini Şili hükümeti, atık ve içme suyunu işleyecek tesislerin kurulması ve işletilmesi için yeterli mali imkanının olmaması olarak açıkladı.

Şili’de 1998 yılında başlayan özelleştirmelerle beş büyük su işletmesi su şirketlerine satıldı. 1996 yılında Dünya Bankası, Şili’nin Santiago kentinde su hizmetini sağlayan kamu kuruluşu EMOS’u son derece etkili bir su işletmesi olarak tanımlanmıştı.  Kamu Hizmetleri Uluslararası Araştırma Birimi’nin  (PSIRU) de belirttiği gibi mali açıdan etkili kamu su işletmeleri çokuluslu şirketler için vazgeçilmez bir hedeftir, bu durum EMOS için de değişmedi. Fizibilite çalışmalarında uygulamaları üst seviyede etkili olarak tanımlanan EMOS, 1998 yılında hisse satışı yöntemiyle özel şirketlere satıldı.

1999 yılı Aralık ayı itibariyle Şili’nin şehir suyu işletmelerinin % 58’i özel şirketler, % 37’si devlet kurumları, geri kalan kısmı ise belediyeler tarafından işletilmekteydi. Santiago, Valparaiso ve Concepcion gibi Şili’nin büyük kentlerinin su hizmetleri ise büyük oranda özel su şirketlerinin elinde bulunmaktaydı. Şili’nin en büyük 20 su şirketi yabancı sermayeli olup, RWE/Thames Water şirketi ülkenin içme suyu pazarının %20’sine sahipti.

Özelleştirmelerden sonra Şili’de etkin olan bu şirketler, imtiyaz sözleşmelerine aykırı olarak su fiyatlarını 1998-2000 arasında resmi rakamlarla %20 oranında artırmışlardır. Ancak Şili Tüketici ve Kullanıcı Örgütü 15.000 su faturasını inceledikten sonra gerçek artışın % 100, kimi durumlarda ise %200 oranında olduğunu açıklamıştır.

Şili hükümeti, özelleştirme karşıtlarının ve hükümet içindeki sol görüşlü üyelerin baskısıyla 2000 yılında, 1998’den beri yapılan özelleştirmeleri incelemiştir. İncelemenin sonucunda görülen olumsuz tablo ve halkın tepkisi karşısında Şili hükümeti, su şirketlerinin hisselerini satma yerine imtiyaz sözleşmeleri imzalamayı uygun görmüştür.

2001 yılının Nisan ayında başkent Santiago’da yoksul halk başkanlık sarayı önünde protesto gösterileri düzenlemiştir. Rancagua kentinde RWE/Thames Water’ın yan kuruluşu olan Libertador Su Hizmetleri Şirketi 120 evin suyunu su paralarını ödeyemedikleri gerekçesiyle kesmiştir.

Şili, su işletmelerinde özelleştirmeye birçok batılı ülkeden erken başlamıştır. Latin Amerika ülkeleri içinde en fazla özelleştirme yanlısı olan ülkedir. Başarı hikayelerine (!) büyük önem veren Dünya Bankası Şili’yi özelleştirme konusunda örnek ülkelerden biri olarak göstermiştir. Dünya Bankası Şili hükümetine su özelleştirmelerine devam etmesi halinde 250-300 milyon dolarlık kredi vermeyi planlamaktadır. Gelecek on yıl içerisinde ise içme suyu sağlama, arıtım, nehir ıslahı, sulama kanalları, kıyı temizliği kontrolü gibi projeler için 3-4 milyar dolarlık yatırım gerekmektedir.

Şili’deki su yönetimi ve uygulamalarına bakıldığında aşırı fiyat artışları, hizmetteki yetersizlikler, su çalışanlarına dönük haksız işten çıkarmalar ve hak gaspları, vaat edilen ama hayata geçirilmeyen yatırımlar, temiz içme suyuna ulaşmanın zorluğu, hatta kimileyin imkânsızlığı  uygulamanın ne denli başarılı olduğunu kanıtlamıştır!

21 Kasım 2004 günü Asya-Pasifik Ekonomik İşbirliği (APEC) zirvesi Şili’nin Santiago şehrinde düzenlenmiş ve zirveye katılan Bush “piyasa diktatörlüğüne hayır” sloganlarıyla protesto edilmiştir. Şili halkı neoliberal serbest ticaret anlaşmalarına duyduğu öfkeyi alanlarda dile getirmiştir.

Meksika

Su özelleştirmesini dünyada en erken uygulayan ülkelerden biri de Meksika’dır. Meksika’da kamu kuruluşları tarafından sağlanan su hizmetleri, 1990’lı yıllarda yapılan yasal değişikliklerle özel şirketlere açıldı. Meksika Devlet Başkanı Salinas 1992 yılında Meksika Anayasası’nda değişikliğe giderek, su hizmetlerinin özelleştirilmesinin önünü açtı. Salinas’tan sonra gelen Zedillo hükümeti ise su ve kanalizasyon hizmetlerini devletin yükümlülüğünden çıkarıp yerel yönetimlere verdi. Yetki devrinin gerçekleşmesinin ardından Suez ve Vivendi gibi dev su tekellerinin yanısıra İngiliz (United Utilities) ve İspanyol (Aguas de Barcelona) su tekelleri de Meksika’daki su hizmetlerinin %20’sini 10 yıl içinde aldılar. 1993 yılında Mexico City’nin su şebekesi dört ayrı bölgeye bölündü. İhaleye çıkarılan bu bölgelerin ikisini Suez ve Vivendi, diğer ikisini de iki İngiliz şirketi aldı. Her şirket aldığı bölgede kendi su tarifesini uygulamaya başladı.

Meksika hükümeti 2001 yılında su özelleştirmesinin yaygınlaşmasını sağlamak amacıyla PROMAGUA (Su Sağlayan Şirketlerin Modernizasyonu) adı altında bir program başlattı. Nüfusu 50.000’den fazla olan 678 belediye (ülke nüfusunun %70’den fazlası) bu program kapsamına alındı. Dünya Bankası da bu programı desteklemek amacıyla Meksika Ulusal Su Komisyonu’na 250 milyon dolar kredi verdi. 2002 yılında 30 eyalette imtiyaz sözleşmesi imzalanırken, 2004 yılında su tekellerinin istekleri doğrultusunda Ulusal Sular Yasası mecliste hazırlandı. Dünya Bankası PROMAGUA programına maddi destek sunmasının yanında kendi bünyesindeki çalışanlarla da destek verdi: Washington’da kurgulanan piyasa anlayışlı su modelini transfer etmek için Meksika’da eğitim merkezleri açtı, bu merkezlere su alanında faaliyet gösteren çalışanlarını gönderdi ve 3000 Meksikalıyı bu modeli benimsetmek için eğitti. IDB (Inter-American Development Bank), Avrupa Bankası ve Fransa’daki su şirketlerinin de desteklediği bu merkezler PROMAGUA kapsamında kuruldu. DB ile çokuluslu şirketlerin su konusundaki politikalarını Meksika’da etkin bir şekilde uygulayan PROMAGUA, su hizmetlerinin kamu tarafından sağlanmasını hükme bağlayan yasaların değiştirilmesi koşuluyla belediyelere kredi vermeyi taahhüt etti. DB’nın yatırım kuruluşu olan IFC (Uluslararası Finans Kuruluşu) de yerel yasalarını değiştirip su işletmesini kamudan özel şirketlere veren belediyelere altyapı modernizasyonunda kullanılmak üzere beş milyar dolar kredi verdi.

Çokuluslu şirketler suyunu özelleştirmek istedikleri ülkeler hakkında gerekli araştırmayı önceden yapıp elde ettikleri bilgileri kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaktadırlar. Meksika’da yürütülen PROMAGUA programı da bu amaçla WEC’den (Dünya Çevre Merkezi) aldığı krediyle, çokuluslu şirketlerin hangi bölgede yatırım yapacaklarına karar vermeleri amacıyla, kamu kuruluşlarının büyük emek ve zaman harcayarak elde ettikleri stratejik ve önemli bilgilerin toplandığı bir ulusal bilgi bankası oluşturdu.

Uluslararası finans kuruluşları yerel yönetimler üzerinde baskı oluşturarak su işletmelerinin yönetiminin bütünüyle çokuluslu şirketler tarafından kurulan ‘yerel’ şirketlere bırakılmasını istediler. Yerel yönetimler tüm baskılara karşın su işletmelerinin hisselerinin çoğunu ellerinde tuttular. Meksika’nın kuzeyinde bulunan Saltillo kentindeki su şirketinin %51’i belediyeye, %49’u ise Aguas de Barcelona’nın yerel şirketi olan Inter AgBar’a aitti. Hisselerin büyük çoğunluğu belediyede olmasına karşın teknik uzmanlık ve bilgi birikimi eksikliği, ayrıca denetim olanaklarının bulunmaması nedeniyle sözleşmeye aykırı da olsa su fiyatlarındaki artış engellenemedi. Uluslararası finans kuruluşlarının da isteğiyle özelleştirmeden önce su fiyatlarında artışa gidilerek, özelleştirmeyle birlikte fiyatların düşeceği izlenimi yaratılmıştır. Bu yöntemle halkın özelleştirmeye destek olması ya da en azından karşı olmaması hedeflenmiştir. Ancak özelleştirmenin ardından şirketler, imzalanan sözleşmelere aykırı olarak, bir an önce yüksek kârlar elde etmek istedikleri için su fiyatını artırmaya devam ettiler. Meksika’nın Saltillo kentinde su imtiyazını alan şirket sözleşme gereği enflasyon oranında (iki yıl için ortalama olarak %11) artması gereken su tarifesini iki yılda %68’lere varan oranda artırmıştır. Birçok Meksikalı’nın suyu, ödeyemedikleri su faturaları nedeniyle kesilmiştir.

Su tekellerinin Meksika’da vaat ettikleri yatırımlara gelince, bu yatırımlar da hayata geçirilmemiştir. Meksika’nın Karayip sahilinde bulunan Cancun kentinde, su imtiyazını alan Fransız Suez’in yavru şirketi Azurix vaat ettiği yatırımı yapmadığı için kentin atık suyu Karayip Denizi’ne verilmiş, kirlenen deniz suyu nedeniyle kent ekonomisi büyük zarar görmüştür. Mexico City’nin dört farklı bölgesinde imtiyaz sözleşmeleri imzalayan su tekelleri uyguladıkları farklı su tarifeleri sonucunda halktan büyük tepki almışlardır. Halkın bu tepkisiyle belediye seçimlerini Demokratik Devrimci Parti kazanmıştır. Parti şirketlerin tüm kentte tek bir fiyat tarifesi uygulamaması durumunda imtiyazları kaldıracağını açıklamıştır. Şirketler uzun bir yasal süreçle karşı karşıya kalmamak ve imtiyazlarını kaybetmemek için belediye yönetiminin tüm isteklerini kabul etmişlerdir.

Arjantin

1950’lerden itibaren IMF’nin ekonomik boyunduruğu altında bulunan Arjantin’de, 1989 yılında Carlos Menem cumhurbaşkanı seçildiğinde, ülkenin içinde bulunduğu ekonomik krizi çözmek adına yaptığı ilk iş özelleştirme olmuş ve yasaları yok sayarak geçirdiği acil durum kararnameleri ile ülkenin çoğu kamu kurumunu satılığa çıkarmıştır. Halkın malının yok pahasına özelleştirilmesi işleminin o yıllarda ülkede yaşanan yaklaşık %5000’ler oranındaki hiper enflasyona çare olması umuluyordu. Hükümet su dağıtım sistemindeki sıkıntıların ülkenin içinde bulunduğu borçlu ekonomi ile düzeltilemeyeceğini her ortamda dillendirerek halkın özelleştirmelere ikna olmasına uğraşıyordu. Bu gelişmeler olurken bir yandan da yeni konulan vergiler ile fiyatlarda iki haneli artışlar yapılıyordu. Oluşan (daha doğrusu oluşturulan) huzursuzluğun giderilmesi gerekçesiyle Dünya Bankası su sektörünün geleceğini planlamak üzere bir ekip kurdu. Arjantin’i ziyaret eden Dünya Bankası başkanı Lewis Preston bu sürecin tüm Latin Amerika için örnek olduğunu ilan etti. Arjantin’de eyaletlerde su arıtma ve dağıtım işi yapan kurumların %28’inin özelleştirilmesi ile halkın %60’ının evine ulaşan su tekellerin eline geçti.

Tucuman, Arjantin
1998’de Fransız su ve kanalizasyon hizmetleri şirketi olan La Compagnie Generales des Eaux, Arjantin’in küçük bir ili olan Tucuman’dan çekilmek için bir süreç başlattıklarını bildirdi. 1993’te özelleştirme kapsamında kentin su hizmetlerini alan ve kanalizasyon hizmeti ruhsatını elinde bulunduran bu güçlü şirket 5 yıl sonra ayrılmak istiyordu. Şirketin, özelleştirilen kamu hizmetlerinin uluslararası sermayelere yüksek kârlar vaat ettiği Arjantin’den ayrılmak istemesinin nedeni kent halkının yürüttüğü mücadeleydi. Şirket, su ruhsatını almasından itibaren halk tarafından şehrin her yerinde yoğun olarak protesto edilmişti. 1995’te işletmeyi üzerine aldığında hizmet bedellerini %104 oranında arttıran ve hizmet teslim koşullarını oldukça değiştiren şirkete karşı Tucuman halkı, bunun haklarına bir saldırı olduğu, aylık gelirlerinde azalmaya yol açarak yaşamlarını zorlaştırdığı gerekçesiyle şirket geri çekilene kadar örgütlü bir şekilde direndiler.

Örgütlü mücadele süresince tüm ilde çok etkili bir eylemlilik gerçekleştirildi. Başlangıçta mücadele konusunda önemli deneyimleri olan şeker kamışı üretim bölgesinde örgütlendiler. Farklı yerlerde düzenleme komiteleri oluşturduktan sonra Tucuman Tüketicilerini Koruma Birliği’ni (Association in Defense of the Consumers of Tucuman) kurdular. Halk su ve kanalizasyon hizmetleri için para ödemeyi reddediyordu. Kârında düşüş gören Fransız şirketi paraları toplamaya çalıştı. “Müşterilerine” karşı hizmeti keserek yasal tehditlerde bulundu. Bunun yanında Fransız hükümeti Tucuman halkının mücadelesinin sona erdirilmesi için Arjantin hükümetini baskı altına alırken, şirket il yönetimiyle yeniden müzakerede bulunma kararı aldı. 
 
1998’de il yönetimini halka baskı uygulamaya zorlayan şirket bundan da bir başarı elde edemedi. Ödeme boykotunun oluşturduğu duruma ticari olarak daha fazla dayanamadı ve sözleşme feshedildi. Şirket ve “müşteriler” arasındaki çatışma önce Fransa ve Arjantin arasındaki çift taraflı yatırım anlaşmasında hakemlik rolü üstlenen Dünya Bankası’nın alt kuruluşu ICSID’e taşındı. Sonuç olarak ICSID, uzlaşmazlığın ulusal adli makamlarda çözülmesi gerektiğine karar verdi. Ancak, genelde ICSID davalarına itiraz edilemese de Fransız şirketinin güçlü etkisiyle ICSID üzerinde “iptal prosedürü”nü uygulaması yönünde bir baskı oluştu. Özel bir komite davayı gözden geçirerek asıl kararın üstünde bir kararla davayı esas mahkemeye iade etti.
 
Yeni il yönetimi halkı ödeme boykotunu savunmada yasal korumadan yoksun bıraktı. Bu önemli bir sorundu çünkü yeni hizmet özelleştirmeleri yoldaydı. Buna karşılık, su tüketicilerinin haklarını korumak amacıyla davayı yeniden başlatmak için Tucuman’ın yerel yönetiminden talepte bulunan uluslararası bir kampanya başlatıldı.

Kadınlar başından sonuna dek bu mücadelede çok önemli bir rol oynadılar. Toplantıların düzenlenmesine öncülük ettiler. Fransız şirketi öne çıkan protestocuları, aileleri çeşitli biçimlerde tehdit ettiğinde şirkete karşı mücadeleye devam etme kararında en sağlam duruşu sergileyen kadınlar oldu. 

Sayı 7 Su Sayfa 80-88 İvme Dergisi yazısıdır. Kaynak gösterilmeden kullanılamaz.

Asya İvme Dergisi Sayı 7 Su Sayfa 88-92 http://www.ivmedergisi.com/asya.html adresine eklenince konacaktır.

Avrupa

Birleşik Krallık-İngiltere

Birleşik Krallık; İngiltere, Galler, İskoçya ve Kuzey İrlanda’dan oluşmaktadır. Birleşik Krallık’ta su yönetimi ve bu konudaki çalışmalar Orta Çağ’a kadar uzanmaktadır. 19. yüzyılda Sanayi Devrimi’yle birlikte altyapı sistemleri geliştirilmeye başlanmıştır. Özellikle Londra gibi büyük kentlerde özel su şirketleri su hizmetlerinin kurulumu ve işletilmesinde rol oynamışlardır. Su kirliliği ile yüz yüze kalınıp suyun halk sağlığı açısından önemi anlaşılınca, 1848, 1866 ve 1872 yıllarında halk sağlığı için kanunlar çıkarılmış, bu yasalarla birlikte görüşülen 1847 ve 1863 tarihli yasalarla da su hizmetlerinin yönetimi tamamen yerel yönetimlere verilmiştir.

1970’li yıllarda Avrupa Birliği üyeliğiyle birlikte Birleşik Krallık’ta su yönetimi değişmiştir. 1973 tarihli Su Yasası’yla İngiltere ve Galler’de su yönetim sistemi değiştirilmiş; ülkedeki nehir havzaları temel alınarak belirlenen on bölgede su ve atıksu hizmetlerini yürütecek su idareleri oluşturulmuştur. On su idaresinden biri Galler Bölgesi’nde, geri kalanlar İngiltere’dedir. Bu su idareleri havzada su kaynaklarının planlanması, su arzı, atıksu, yüzey sularındaki kirliliğin önlenmesi, balıkçılık, su rezervlerinin kullanımı ve lisans verme gibi görevleri olan, düzenleyici bir kuruluş konumundaydı. Merkezileşmeye dayalı bu yeni modelle, belirlenen on bölgedeki su idarelerinin yöneticileri merkezi hükümet tarafından atanmakta ve merkezi yönetime karşı sorumlu tutulmaktaydılar. Bölgesel su yönetimlerinde tarım, balıkçılık ve sanayi sektörlerinden, ayrıca yerel yönetimden temsilciler bulunmaktaydı. Yaptıkları toplantıların ise kamuya açık olması gerekliliği yasada belirtilmişti.

1980’li yıllarda devlet yönetimine egemen olan yeni-muhafazakarlar, suyu ülke düzeyinde özelleştirmeye başlamışlardır. 1983 yılında yapılan yasal düzenlemelerle su idarelerinin statüsü ve yönetim yapılarında değişiklik yapılmıştır. Yönetim kurulları dışında oluşturulacak danışma kurullarında yerel yönetim temsilcileri, sanayi ve ticaret sermayesinin temsilcileri ve su kullanıcılarının temsilcilerinin bulunması öngörülmüştür. Bunun yanında daha önce kamuya açık olarak yapılan bölgesel su yönetimleri toplantılarının artık kapalı olmasına karar verilmiştir. Bu değişikliklerle İngiltere ve Galler’deki su yönetimlerinin kamusal özelliği ve şeffaflığı kaldırılmış, suyun artık bir meta olarak değerlendirilmesi yolunda adımlar atılmıştır. Özelleştirmelerle on ayrı bölgede kurulmuş olan su idareleri 25 yıllık imtiyazlarla 10 su şirketine verilmiştir. Özelleştirmelere gerekçe olarak AB çevre ve su standartlarına ulaşmak, finansman ihtiyacını karşılamak, rekabeti ve etkinliği artırmak gösterilmiştir.

1989 tarihli Su Yasası’yla kamu eliyle yürütülen su ve atık su hizmetlerinin tamamı özelleştirilmiştir. Birleşik Krallık’taki bu girişim İngiltere ve Galler’i kapsamış, Kuzey İrlanda ve İskoçya bunun dışında bırakılmıştır. Yine bu yasayla Çevre Ajansı, Su Hizmetleri Ofisi gibi su hizmetlerinde düzenleme yetkisine sahip düzenleyici kuruluşlar oluşturulmuştur.    
Hükümetin 1989 yılında hayata geçirdiği suyun toplu özelleştirilmesi kararıyla birlikte sudaki yıllık yatırım miktarı ikiye katlanmıştır. İngiltere’de suyun kamu denetiminden çıkarılıp özel sektöre devredilmesiyle su fiyatları % 150-450 oranında artmıştır. Şirket karları ise %692 seviyesini bulmuştur.
Birmingham’da ön ödemeli kontör uygulamasına geçildiğinde, insanlar sifon çekme maliyetli olduğu için saksılara dışkılamaya ve bu saksıları dışarı atmaya başladılar. Bölgede dizanteri vakaları altı kat artınca 1998’de kontörlü sayaç uygulamasından vazgeçildi.

1989 yılında Londra ve Thames Vadisi’nde imtiyaz alan Thames Water şirketi 7 milyon kişiye içme suyu, 11 milyon kişiye ise atıksu arıtma hizmeti sağlama işini almıştır. 2002 yılında Alman RWE’ye satıldığında 870 milyon sterlin cirosu ve 6000 çalışanı ile İngiltere’nin en büyük su ve atıksu şirketiydi. RWE eskiyen su şebekesine hiçbir yatırım yapmadığı için aşırı yağmur yağdığında içme suyuna karışan yağmur suyu nedeniyle Hepatit-A hastalığı özelleştirme öncesinin iki katı oranında görülmeye başlanmıştır. Özelleştirme sonrasındaki ilk iki yılda 21 bin evin suyu kesilmiştir.
Halkın bu durumuna karşılık, 1994-1995 döneminde Thames-Water şirketinin vergi dışında kalan karı 303.7 milyar sterlin, bir önceki dönem karı ise 222.3 milyar sterlin olarak belirlenmiştir. Yine İngiltere’deki su tekellerinden biri olan South West Water ise fiyatları 1989-1994 arasında %187 oranında artırmış, 1993-1994 dönemindeki kârı vergiden sonra 85.9 milyon sterline ulaşmıştır. Toplama bakıldığında, 1989-1998 yılları arasında İngiliz su tekellerinin ortalama karı %142 oranında artmıştır. Tablo-1 tekellerin adı geçen dönemdeki kâr artış oranlarını göstermektedir. 
Şirket    Ortalama Kâr Artış Oranı (%)
Anglian    158
Northumbrian    898
Northwest    658
Severn Trent    100
Southern    115
South West    72
Thames    92
Welsh    351
Wessex    351
Yorkshire    50
Toplam    142
Tablo 1 – 1989-1998 Yılları Arasında İngiliz Su Tekellerinin Ortalama Kârlılığı (1997/1998 fiyatlarıyla)
Kaynak: Dore, Kushner ve Zumer
İskoçya, İngiltere’de yaşanan özelleştirme sürecinden doğrudan etkilenmese de 2002 yılında çıkarılan İskoç Su Yasası’yla suyun yönetimi önemli ölçüde değiştirilmiştir. Su konusunda yönetim daha önce belediyelerde iken, çıkarılan yeni su yasasıyla İngiltere’deki düzenleyici yapıya benzer bir yapıya gidilmiştir. İskoçya’nın tamamı tek su işletmesi olan Scottish Water’ın eline bırakılmıştır. 

Fransa

Özel şirketlerin Fransa’da su hizmetlerine katılımı 19. yüzyılın başında başlamıştır. Su alanının uzun süren şekillenme sürecinde 1964 ve 1992 tarihli Ulusal Su Yasaları’nın temel bir yeri vardır. 1964 tarihli Ulusal Su Yasası, Fransa’da su kaynaklarının yönetiminde havza bazında ölçeğin temel alınmasına ilişkin yasal düzenlemeleri içermekteydi. Bu yasayla Fransa, Adour-Garonne, Artois Picardie, Loire-Bretagne, Rhine-Meuse, Rhône-Méditerranée et Corse ve Seine-Normandie adını taşıyan altı su havzasına bölünmüştür. Bu altı bölgede bugün yerel yönetimlerin bir numaralı ortağı olan Su Ajansları kurulmuştur. Bu ajanslar birer kamu kurumu olup Sürdürülebilir Kalkınma ve Ekoloji Bakanlığı ile Maliye Bakanlığı’ nın vesayetinde çalışmaktadır. Su Ajansları’nın tüzel kişiliği ve mali özerkliği vardır. Yönetim kurulları yerel topluluk temsilcileri, su kullanıcı temsilcileri, devlet temsilcileri ve ajans personel temsilcilerinden oluşmaktadır. Beş yıllık programlarla çalışırlar. Su Ajansları’nın finansal kaynağı su kullanımı ve atıksu fatura ödemelerinden gelmektedir. Yüzey suları, yer altı suları ve deniz aşırı karasal sularla ilgilenirler. Görevleri su kirliliğine karşı mali ve teknik destek sağlamak, araştırma ve inceleme yapmak, istenilen su kalitesi hedefine ulaşmak, kaynak ve kullanıcı arasındaki su ihtiyaç dengesini sağlamak, kaynakları geliştirmek ve iyileştirmek, sel baskınlarını önlemektir.

16 Aralık 1964 tarihli yasa ve 14 Eylül 1966 tarihli kararname ile havza kurulları oluşturulmuştur. Bu kurullar su politikalarının oluşumunda danışmanlık yapar, su ajanslarının programını onaylar, yönetim kurulu kararları hakkında görüş bildirebilir, fatura tabanlarını ve oranlarını inceler ve yapılacak işlerin takibini yaparlar. 2005 yılında, kriz durumunda yönetim ihtiyacını karşılamak, gerekli mali ve teknik desteği sağlamak da havza kurullarının görevleri arasına dahil edilmiştir. Havza kurulları su konusuyla ilgili pek çok farklı kesimi bir araya getirir (devlet, bölge, özel işletme, yerel yönetim temsilcileri ve uzmanlar) ve genellikle ‘Su Parlamentosu’ olarak adlandırılır.

1992 yılında çıkarılan Ulusal Su Yasası ile AB standartları mevzuata alınmıştır. Su kirliliği kontrolünde tüketene-kirletene ödet politikası hayata geçirilerek piyasacı bir yaklaşımın temelleri atılmıştır. Kirletme vergisi tarımla uğraşan kesim dışarıda tutularak büyük ölçüde hane halklarından alınmaya başlanmıştır. Aynı yasada su ekonomik bir kaynak olarak değerlendirilmiştir.

1995 yılında çıkan Barnier Yasası ise özel sektörün su yönetimine yönelik imtiyazlarını sınırlamıştır. İmtiyaz, kira veya akarsu sözleşmelerinin süreleri 20 yılla kısıtlanmış, hakların devri de yasaklanmıştır.

Fransa’da su kaynaklarının yönetimi havza düzeyinde olmasına rağmen yerel yönetimlerin su yönetimlerinde büyük sorumlulukları vardır. Suyun toplanması, arıtımı ve dağıtımı belediyelerin yetki ve sorumluluğuna verilmiştir. Belediyeler aynı zamanda yatırım kaynaklarından da sorumludurlar. Bu kapsam içinde olan belediye sayısı 36.500 civarındadır. Su ile ilgili yatırımlarda Su Ajansları, İl Özel İdareleri veya Bölge Yönetimleri belediyeye maddi ve teknik destek sunarlar.

Belediye yönetimleri su hizmetlerini doğrudan kendileri yerine getirdiği gibi (tekelden işletim biçimi) özel şirketlere de yaptırabilirler (kira ya da imtiyaz sözleşmesiyle özel sektöre yetki devri). Belediyeler bu iki farklı uygulamadan birini seçebilir ve farklı fiyatlar uygulayabilirler. Fiyat farklarının Rekabet Kurulu’nun belirlediği ölçüye uymak durumunda olduğu hüküm altına alınmış olsa da 1998 yılı verilerine göre bu iki işletim biçimi arasındaki fiyat farkı oranı %13 civarına varmıştır.

Su ve atıksu hizmetlerinin sözleşmeyle devri genellikle ihale yöntemiyle olmaktadır. Ancak bazı özel şirketler yerel yönetimlerle yakın ilişki kurarak rekabeti ortadan kaldırmış ve uzun vadeli sözleşmeler imzalamışlardır. Özel sektör daha çok içme suyu dağıtımı yetkisini almayı istemekte, parasal getirisi az olan atıksu hizmetleri çoğunlukla belediyeye bırakılmaktadır. Yerel yönetimlere kamu-özel ortaklığı kapsamında özel sektörle sözleşme imzalama izni verilmesine rağmen, herhangi bir havza ajansı ya da belli bir yetkili kurum tarafından doğrudan denetimleri yapılmamaktadır. Su işletmesinin özel şirketlere devri, belediye başkanının herhangi bir ihmalden kaynaklanacak hasardan sorumlu olmamasını beraberinde getirmektedir.

Kira sözleşmeleri yerel yönetimlerle özel şirket arasında imzalanan, süresi 5-20 yıl arasında değişen sözleşmelerdir. Şirket bu sözleşme ile su dağıtım hizmetini alırken, yalnızca tesislerin kullanım hakkını almış olur, yani yalnızca işleyişten sorumludur. Su fiyatı üzerinden ödenek alır, belli bir miktarı ise su şebekesinin finanse edilmesi ve amortisman masrafları için belediyeye verir. Yapılması gerekli yenilemeleri, yatırımları yapmak belediyenin sorumluluğundadır.

İmtiyaz sözleşmelerinde ise firma, sözleşme süresince yapacağı yatırımları önceden bildirmek kaydıyla  yatırım yapabilir. Sözleşmenin süresi bu yatırımın önemine büyük ölçüde bağlıdır. Kullanıcılardan fatura tahsis edilmesi de yine özel şirkete aittir.

Bunlar dışında karma işletim biçimi ya da akarsu sözleşmeleri gibi değişik işletim biçimleri de mevcuttur.

Fransa’da ülke nüfusunun yaklaşık olarak %80’inin su temini, %40’ının ise kanalizasyon hizmeti özel şirketler tarafından sağlanmaktadır. Bu alanda Fransa’nın üç su tekeli en büyük paya sahiptir. 2002 yılı verilerine göre su piyasasında Vivendi’nin %35, Suez Lyonnaise des Eaux’nun %23 ve Saur’un %16.5’luk payı vardır. Özel şirketlere yetki devri birçok olumsuzluğu da beraberinde getirmiştir. Su fiyatlarındaki artış bu olumsuzluklar arasında en önemlisidir. Su tekelleri bu artışın nedenini ‘sermaye yatırımı’ olarak açıklamaktadırlar.

Kamu-özel ortaklığı ile özel şirketlere devredilen su işletmeleri Fransa’daki yerel demokrasiyi de tehdit etmektedir. Su tekellerinin, seçimde yerel yönetimleri kazanma şansı olan adaylara sağladıkları maddi destek halkta güven sorunu oluşturmuştur.

Yönetim Biçimi    1994    1995    1996    1997    1998    1999
Yerel Yönetim    1489    1621    1716    1803    1848    1841
Özel Teşebbüs    1784    1908    1993    2050    2100    2100
Kamu-Özel Ortak Girişim    1734    1812    1963    2014    2076    2101
Ortalama     1689    1799    1910    1974    2015    2049
Tablo 2 – 1994-1999 Arasında Yıllık Ortalama Fiyat Hareketleri
(120metreküp/Fransız Frangı)
Kaynak: Dore, Kushner ve Zumer 2004

Tablo 2’de üç yönetim modeline göre 1994-99 arası su fiyatı hareketleri verilmiştir. En düşük fiyat artışı su hizmetlerinin yerel yönetimlerde olduğu bölgelerdedir. Bu fiyat artışları özel sektörün elinde olan bölgelerle karşılaştırıldığında %40 oranında düşük seyrettiği görülmektedir.

Fransız modeli su işletmelerinde mülkiyet kamuda kalsa da işletmenin özel şirketlere devri, kamunun karar alma sürecinden koparılmasının yanında standartların, fiyatların ve kamusal içeriğe sahip olması gereken normların da özel sektör mantığı ve piyasa koşulları içerisinde belirlenmesine yol açmıştır. Su hizmetleri bir kez ticarileştirildiğinde tüm bu sonuçlar kaçınılmaz olarak ortaya çıkmaktadır.

Fransa’nın su piyasasındaki  üç büyük su tekeline çok sayıda tüketici derneği dava açmış durumdadır. Fransa’da Sayıştay, Kamu Sektörü Yüksek Konseyi, Ulusal Değerlendirme Kurulu, Planlama İdaresi, Parlamento Teknolojik ve Bilimsel Tercihleri Değerlendirme Bürosu, Rekabet Kurulu, Parlamento Araştırma Komisyonu gibi devlet organları 20 yıllı aşkın bir süredir su yönetimini incelemekte ve uygulamaları eleştirmektedir.

Su uzmanları da Fransa’daki kamu-özel ortaklığı eliyle uygulanan su işletmesini eleştirmektedir. Bu uzmanlardan biri olan R.Petrella, suyun insanlığın ortak malı olduğunu, herkesin suya erişim hakkının olması gerektiğini, suyun mülkiyeti dışında yönetiminin ve işletiminin de piyasa kurallarına bırakılmaması gerektiğini, su sağlamanın kamusal bir hizmet olması gerektiğini savunmaktadır. Petrella’nın bu görüşleri ve itirazları Fransa’daki bir çok kesimi de harekete geçirmiştir. Fransa’da sivil toplum kuruluşları ve bir çok parti suyun kamusal bir hizmet olmasını, sağlıklı ve ucuz dağıtılmasını ve devletin suyun yönetimini tekelden yapmasını istemektedirler.

Fransa/Grenoble

1989 yılında Grenoble’da dönemin belediye başkanı suyun özelleştirilmesi için çeşitli yolsuzluklar yaparak su hizmetlerini yasadışı bir şekilde Suez tekelinin bünyesinde bulunan Lyonnaise des Eaux’a satarak özelleştirdi. Suyu bir meta olarak algılayan çokuluslu şirketler, Grenoble’deki bu uygulamayı su yönetimi için dünyaya örnek olarak gösteriyorlardı. Oysa özelleştirme sonucunda Grenoble’da suyun fiyatı iki misli artmıştı. Fransa’nın genelinde ise yapılan su özelleştirmeleri sonucunda ortalama %150 fiyat artışı olmuş, bunun dışında 5 milyon insan temiz sudan yoksun kalmış, kolera salgınları yaşanmıştır. Grenoble’da halkın vermiş olduğu politik ve hukuki mücadele sonrasında kentin su dağıtım sistemi 2000 yılında yeniden belediyeye devredilmiştir.

1984 yılında Grenoble Belediye Başkanı Alain Carignon, gaz, elektrik ve su hizmetlerinin  özelleştirilmesini esas alan bir politikayı hayata geçirmeye başladı. Carignon 1976-1978 yılları arasında genel sekreterliğini Jérôme Monod’ın yaptığı muhafazakar sağ parti Cumhuriyet İçin Birlik Partisi’nin (RPR) tanınmış bir üyesiydi. Jérôme Monod ise aynı zamanda Lyonnaise Des Eaux su şirketinin yöneticisiydi. 1989 yılında Carignon kentin su hizmetlerinin özelleştirilmesi için önerilen firmalar arasına Suez-Lyonnaise COGESE’yi de (Compagnie De Gestion Des Eaux du Sud-Est) dahil etti.  Grenoble şehir meclisinde Kasım 1989 tarihinde oylanarak su ve kanalizasyon yönetimi 25 yıllığına COGESE’ye devredildi. Anlaşma Demokrasi Ekoloji Dayanışma Derneği (ADES) liderliğindeki muhalefete, sendikaların yaptıkları grevlere, protesto gösterilerine ve vatandaşların kurdukları çeşitli tüketici dernekleriyle tüketiciler olarak özelleştirme planına dava açmalarına rağmen imzalandı. Özelleştirme yapıldığı sırada belediye suyu düşük bir fiyata ve iyi kalitede sağlıyordu. Belediye yönetimi de fiyatı düşük olmasına rağmen su işinin belediye bütçesine düzenli katkıda bulunduğunu dile getiriyorlardı.

Hukuksal süreçler işlemeye başladı. Bir yandan da kamuoyu baskısı ve mücadelesi sürüyordu. Bu sırasında Lyonnaise Des Eaux şirketinin suyun özelleştirilmesine karşılık olarak Carignon’un seçim kampanyasına para verdiği, bunun dışında  Suez-Lyonnaise’in iki yöneticisinin Carignon’a yüksek bir meblağ değerinde hediyeler verdiği ortaya çıktı. Böylelikle yolsuzluk yapıldığına dair davalar peş peşe açılmaya başlandı. 1995’te Carignon (kendisi daha sonra iletişim bakanı olmuştu) ve Lyonnaise Des Eaux yöneticilerinden Jean-Jacques Prompsey (daha sonra dünya çapında iş yapan SITA’nın başkanı oldu) rüşvet almak ve vermekten hapse mahkum edilmişlerdir. Carignon ayrıca kamu olanaklarını kişisel çıkarları için kullanarak tüketicilere zarar verdiği gerekçesi ile para cezası ve siyaset yasağına da çarptırılmıştır.

COGESE sözleşmeleri incelendiğinde fiyatların bir takım tekniklerle şişirilerek Grenoble halkına çok yüksek faturalar ödetildiği kanıtlanmıştır. Bu tekniklerden biri kayıt sözleşmelerinde yer alan giriş ücretleriyle oynamaktı. Araştırmalar sonucunda 1989’dan itibaren uygulanan bu teknikler ile faturaların  toplam 21 milyon FF şişirilmiş olduğu, 1995 yılında faturaların olması gerekenin %51 üzerinde olduğu ortaya konmuştur. Grenoble İdari Mahkemesi 1999 yılında COGESE tarafından dayatılan tarifelerin yasadışı  olduğuna karar vermiş ve giriş ücretleri halka iade edilmiştir.  

1996’da Société Des Eaux De Grenoble (SEG) adında %51’i belediyeye, %49’u Suez-Lyonnaise’e ait yeni bir şirket kuruldu. Belediyeden 7, Suez-Lyonnaise’den 5 müdür atandı. Fakat Suez-Lyonnaise bütün önemli kararlarda veto hakkını kullanarak engellemeler yapabiliyor, belirleyici olabiliyordu. Bu arada Suez-Lyonnaise halk sağlığı ve su tedariği için bir alt şirket kurdu (SGEA) ve belediyeyle 15 yıllık bir sözleşme imzaladı. 5 uzmanını SEG’de tutarak, geri kalan 82 kişilik uzman ekibini kazancı %100 Suez-Lyonnaise’e ait olan SGEA’ya aktarmıştı. Aynı zamanda bu yeni kamu-özel ortaklık girişiminin Suez-Lyonnaise şirketine sağladığı mali avantajlar vardı. Grenoble kent meclisi geçmiş beş yıl için COGESE’nin zararını telafi etmeyi kabul etmişti. Kent meclisi bu parayı elbette vergi mükellefi olan halktan alarak ödüyordu, ancak bu yeterli gelmediği için ödemeyi yapabilmek için SEG içindeki kâr payından vazgeçmek durumunda kalıyordu.

Bu arada siyasi muhalefet ve kamuoyu mücadelesi de devam ediyordu. Yaşananlar seçimlere de yansımış ve sol partiler belediyelerin çoğunda yönetime gelmişlerdi. ADES’in öncülüğündeki muhalefet şimdi de kamu-özel ortaklığı olan SEG’le 1996’da yapılan sözleşmeye itiraz ediyordu. 1998 yılının Ağustos ayında Grenoble İdari Mahkemesi bu sözleşmenin de kamuoyu yararına değil, rekabetçi anlayışa göre yapılmış olduğu gerekçesiyle geçersiz olduğunu ilan etti. Şehir meclisinde yapılan tartışmalar sonucunda 20 Mart 2000 tarihinde su hizmetlerinin yeniden yerel yönetime bırakılması onaylandı. Halkın muhalefeti Grenoble’da da kazanmıştı.

Bugün Grenoble’da Fransa’daki en düşük su fiyatı uygulanmaktadır. Ayrıca su hizmetleri de halka temiz, kesintisiz, kısacası sorunsuz olarak sunulmaktadır. 

Sayı 7 Su Sayfa 92-100 İvme Dergisi yazısıdır. Kaynak gösterilmeden kullanılamaz.

http://www.ivmedergisi.com/

Dünya Su Konseyi (WWC) ve Dünya Su Forumları (WWF)

Temel ihtiyaçlarımızdan ve aynı zamanda haklarımızdan biri olan su, insanlığın üretim biçiminin kârlılık üzerinden belirlendiği günümüzde, kâr edilebilir bir mal olarak değerlendiriliyor. Tüm kamusal haklar gibi su hakkımız da elimizden alınarak, devletler ya da özel şirketler eliyle alınıp satılabilir ve işletilebilir bir meta haline getiriliyor.

Bu metalaştırma sürecinde, sürecin aktörleri olan devletler ve özel şirketler, suyun piyasaya açılmasının ideolojik altyapısını oluşturmak, sürecin planlamasını yapmak,  bu doğrultuda atılan adımları merkezileştirerek hızlandırmak ve piyasayı aralarında paylaşmak üzere bir araya gelerek uluslararası kurumlar oluşturmuş, dünyanın değişik yerlerinde konferanslar, forumlar düzenlemiştir. Kapitalist-emperyalist sistem bu çabalarla suyun ticarileştirilmesini, su da ticari bir maldır/metadır ve piyasada herhangi başka bir mal gibi alınıp satılmalıdır (“kullanan öder” yaklaşımı) görüşüyle meşrulaştırmaya çalışmaktadır.

Küresel ölçekte suyun yönetimi için oluşturulan ilk yapı, 1972 yılında kurulan IWRA-Uluslararası Su Kaynakları Birliği’dir. ABD’de kurulan, Dünya Su Konseyi’nin kurucu kurumlarından biri olan IWRA’nın oluşturulmasının ardından suyun küresel ölçekte yönetimi için toplantılar gerçekleştirilmiş ve IWRA, bu görev için yeni yapılar kurulmasına ön ayak olmuştur. Günümüzde ise IWRA 110 ülkeden 1400 civarında şirket, kurum ve birey statüsünde üyeye sahiptir.

İlk kez hükümetler arası bir su konferansı Birleşmiş Milletler tarafından 1977 yılında düzenlenmiştir. Ardından 1980 yılında Birleşmiş Milletler, takip eden on yılı, “Uluslararası İçme Suyu Arzı ve Hijyen Koşullarının İyileştirilmesi” on yılı olarak deklare etmiştir.
 
1992 yılına gelindiğinde,  uluslararası bir su konseyi kurma fikri ilk kez olarak Dublin’de yapılan BM Uluslararası Kalkınma ve Çevre Konferansı’nda ve Rio de Janerio’da yapılan Yeryüzü Zirvesi’nde öne sürülmüştür. IWRA, 1994 yılında Kahire’de düzenlediği 8. Dünya Su Kongresi’nin özel bir oturumunu bu konuya ayırmış ve bu oturum Dünya Su Konseyi (DSK) kurulması yönünde bir önergeyle sonuçlanmıştır. Böylece küresel su yönetimi konusunda verilmekte olan dağınık, birbirinden kopuk ve etkisiz çabaların bir şemsiye kurum altında birleştirilmesi gerekliliği fikrinde ortaklaşılmıştır. 1995’te kuruluş komitesini oluşturan Dünya Su Konseyi’nin merkezi Fransa-Marsilya’da açılmıştır. Konsey, ilk toplantısını Mart 1995’te Kanada-Montreal’de, ikinci toplantısını da İtalya-Bari’de gerçekleştirmiştir. Bu iki toplantıda Dünya Su Konseyi’nin amaç ve hedefleri tanımlanmıştır. Temmuz 1996’da Dünya Su Konseyi’nin ilk geçici Guvernörler Heyeti İspanya-Granada’da toplanmıştır.
 
Dünya Su Konseyi, belirlediği politikaların hayata geçirilmesi için her üç yılda bir periyodik olarak yaptığı Dünya Su Forumları’nın birincisini Mart 1997’de Fas-Marakeş’te gerçekleştirmiştir. Marakeş Deklarasyonu’nun yayınlanması ile su sorununda Dünya Su Konseyi’nin liderliği kesin olarak belirlenmiştir. Dünya Su Konseyi, “21. Yüzyılda Yaşam ve Çevre için Dünya Su Vizyonu” geliştirme görevini üstlenmiştir. Konsey, Mart 1998’de Paris’te, Fransız Hükümeti’nin işbirliği ile gerçekleştirilen Uluslararası Su ve Sürdürülebilir Kalkınma Konferansı’nın organizasyonunda yer almıştır.

2. Dünya Su Forumu (DSF) 2000 yılında Hollanda-Lahey’de yapılmıştır. Lahey’de yapılan ikinci DSF, DSK’nin su politikalarında belirleyici olacak kararlar almıştır. Bu kararlar şunlardır:

    Bütünleşik yönetime bütün paydaşları katmak (Bütünleşik Su Kaynakları Yönetimi),
    Su hizmetlerinin fiyatlandırılmasına bütün maliyetleri dahil etmek,
    Araştırma ve yenileştirme için kamusal fonları arttırmak,
    Uluslararası su havzalarında işbirliğini arttırmak,
    Su yatırımlarını büyük oranda arttırmak.

2000 Lahey DSF’nun suyun ticarileştirilmesi konusunda en önemli kararı “Bütünleşik Su Kaynakları Yönetimi”dir. Bütünleşik Su Kaynakları Yönetimi, AB Su Çerçeve Direktifi temelinde bir kavramdır. Bu kavramla doğal su kaynaklarının kendi doğal coğrafi sınırları içerisinde yönetilmesi ve bu yönetimde tekelleri egemen kılmak hedeflenmektedir.

Üç yılda bir toplanan Dünya Su Forumları’nın üçüncüsü ise Mart 2003’te Japonya-Osaka’da yapılmıştır. Bu forumda Dünya Su Konseyi, 2. Dünya Su Forumu’nun taahhütlerine uygun olarak Dünya Su Faaliyetleri Raporu’nu yayımlamıştır.

4. Dünya Su Forumu 2006 yılında Meksika-Mexico City’de yapılmıştır. Dünya Su Forumu’nun suyun küresel ölçekte ticarileştirilmesi amacının halklar tarafından anlaşılmaya başlaması sonucu 4. Dünya Su Forumu, yüz bini aşkın insan tarafından yapılan büyük protestoların hedefi olmuştur.

Küresel ölçekte suyun yönetiminin merkezi olan Dünya Su Konseyi’nin kurucu kuruluşları, Uluslararası Su Kaynakları Birliği (IWRA), Uluslararası Sulama ve Drenaj Komisyonu (ICID), Kanada Uluslararası Kalkınma Ajansı (CIDA), Dünya Bankası (WB), Uluslararası Su Kalitesi Derneği (IAWQ), Uluslararası Su Birliği (IWSA), Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) ve Dünya Konservasyon Birliği (IUCN)’dir.  

Günümüzde ise Dünya Su Konseyi’nin 65 ülkeden 340 üyesi bulunmaktadır. Dünyadaki en büyük yatırım bankaları ve en büyük su şirketleri, hükümet kuruluşları, STK’lar, meslek birlikleri ve akademik kurumlar Konsey’in üyeleri arasındadır. Avrupa Yatırım Bankası, Afrika Yatırım Bankası, Lyonnaise des Eaux, Group Suez, Price Waterhouse Coopers, Suez Environment, AREVA bu üyeler arasında göze çarpanlardandır.

Fransız şirketi olan Suez, 130’u aşkın ülkede faaliyet göstermekte ve 115 milyon kişiye su satmaktadır. Yine bir Fransız şirketi olan Vivendi ile birlikte, özel şirketlerin pazarladığı suyun yüzde 70’ini satmakta ve yıllık ciroları toplamı 70 milyar doları aşmaktadır. Çin’de, Hindistan’da, Güney Kore’de, Vietnam’da, Filipinler’de, Güney Amerika’da ve daha birçok ülkede yapılan özelleştirmelerde su kaynaklarını satın alan ve işleten, bu iki şirkettir.(1) Antalya Belediyesi’nin yaptığı su özelleştirmesinde de yine Suez Lyonnaise des Eaux karşımıza çıkıyor.

Konsey’de yer alan Dünya Bankası ve Kalkınma Bankaları da geri dönüşüm (suyun fiyatlandırması) ve özelleştirme amaçlı kredi finansörleridir. Örneğin Çin’in Tianjin kentinin su tesislerinin yenilenmesi işlerinin özel sektöre devrinde, projenin finansmanı için Asya Kalkınma Bankası 130 milyon dolar kredi vermiştir.(1) Dünya Bankası da “son on yılda su projelerine verdiği 20 milyar dolar ile özelleştirmelerin temel finansörü olmuştur. Hükümetlere verdiği borç anlaşmalarına koyduğu su özelleştirilmesi hükümleri ve özel sektörle ilgili yan kuruluşu IFC aracılığı ile su şirketlerinin amaçlarına hizmet etmiştir.”(2)

Konsey’de Türkiye 41 üye ile en çok üyesi olan üçüncü ülke konumundadır. Dünya Su Konseyi üyelerinin %13’ünü Türkiye’den kurumlar oluşturmaktadır. Türkiyeli kurumların büyük bir çoğunluğu inşaat, mühendislik ve müteahhitlik alanlarında faaliyet gösteren şirketlerden oluşmaktadır. Ceylan İnşaat, Doğuş İnşaat, Ecetur, Eren İnşaat, Güriş İnşaat, İçtaş İnşaat, Kiska İnşaat, Limak İnşaat, Nurol İnşaat, Peker İnşaat, Tefken Holding, Yüksel İnşaat ve Ünal Şirketler Grubu bunlardan yalnızca birkaçıdır. Bu şirketlerin ortak özelliği, baraj inşaatı, su altyapı hizmetleri, atık su arıtım tesisleri inşaatı gibi alanlarda yatırımlarının olması ve dünyanın en büyük su şirketleriyle ortak çalışıyor olmalarıdır. 5. Dünya Su Forumu’nun Su Köprüsü bültenine göre, “Önümüzdeki 15 yılda çevre teknolojilerine, tesislere 70 milyar Euro yatırım yapılacaktır. Bu yatırımlar esas olarak katı atık, tehlikeli atık, atık su ve yenilenebilir enerji alanında olacaktır.”(3) Bu alanlardan kâr etme hedefi olan inşaat ve su şirketlerinin iştahlarının kabarması ve Dünya Su Konseyi organizasyonunda yer alarak bu paylaşımda belirleyici olmak istemeleri çok doğaldır. Bu şirketlerin yanı sıra GAP, Devlet Su İşleri ve İSKİ gibi resmi kuruluşlar ve Türk Su Vakfı da Dünya Su Konseyi’nin üyeleri arasındadır.

Dünya Su Konseyi amacını “Su kaynaklarının sürdürülebilir olarak kullanımı konusunda çeşitli eylem programlarının hazırlanması, su kaynaklarının ve çevrenin gelecekteki durumuyla ilgili olarak değişik senaryoların geliştirilmesi, su konularının daha uzun vadeli ve daha kapsamlı bir şekilde ele alınarak küresel bazda bir ‘düşünce kuruluşu’ olarak çeşitli faaliyetlerin gerçekleştirilmesi” olarak tanımlamaktadır. Ancak su kaynaklarının sürdürülebilirliği ve herkese sürdürülebilir, güvenli su hizmeti sağlanması konularında sorun olarak saptanan nokta, geri bıraktırılmış ülkelerin devletlerinin bu alanlarda gerekli olan yüksek maliyetli yatırımları yapamaması, yerel yönetimlerin bu hizmetleri eksik olarak yerine getirmesi olunca; bu yatırımları yapabilecek, hizmetlerin daha “kaliteli” sağlanmasını başarabilecek olan özel sektörün su piyasasında daha etkin olması, Konsey tarafından sorunun çözümü olarak sunulmaktadır. Bu “düşünce kuruluşu”, böylece, üyesi olan büyük su tekellerinin çıkarları doğrultusunda su piyasasını özel sektöre açmaya ve bu tekellerin sektördeki payını ve kârlılığını yükseltmeye, suyu piyasalaştırmaya ön ayak olan bir kuruluş olmaktadır. Bunu yaparken halkların da görüşlerine yer veren, dünya için en iyisini bulmaya çalışan bir “düşünce kuruluşu” görüntüsünde olmak için forumlar düzenleyerek bir toplumsal meşruiyet kazanmaya çalışmaktadır. Bu forumlarla suyu piyasalaştırmanın ideolojisini yaymakta; ticarileştirme ve özelleştirme uygulamalarına karşı gelişecek toplumsal muhalefetin önünü almak için gerekli toplumsal, ideolojik altyapıyı hazırlamak için forumları kullanmaktadır.

Dünya Su Konseyi Başkanı, aynı zamanda dünyanın en büyük su şirketinin (Suez’e bağlı Marseilles Water Supply Company) CEO’su Loic Fouchon’un “Su faturasına, cep telefonu kadar ödeme yapmaya razı olursak hiçbir sıkıntı kalmayacak. Tüm insanlık olarak bir tercih yapmamız lazım. Yani arabaların benzini için harcadığımız paranın yüzde 5’ini suya harcasak dünyada su sorunu yaşanmaz” sözleri Dünya Su Konseyi’nin su sorununu ele alış perspektifini açıkça ortaya koymaktadır. Dünya Su Forumu’na göre, suyun tamamen ticarileştirilmesinin başarılmasıyla su sorunu çözülecektir. Milliyet gazetesi yazarı Meral Tamer’in Dünya Su Forumu’na ilişkin tanımı da çok etkileyicidir: “Dünya Su Forumu, su ile ilgili küresel ortak aklı ortaya çıkartmak için oluşturulmuş bir girişim. Formatı forum olan diğer tüm toplantılarda olduğu gibi herkesin fikrini söyleyebileceği bir pazar yeri; hiçbir kriteri yok”(4). Foruma ilişkin yapılan “pazar yeri” benzetmesi, su sorununun çözüm platformu olarak malların alınıp satıldığı bir pazar tanımı yapılması, Dünya Su Konseyi cephesinden çözümü açıklıyor. Bu çözüm, uluslararası su tekellerinin çözümüdür, halkların değil. Bu çözüm, halkların su hakkını garanti altına almıyor; su tekellerinin kârını garanti altına alıyor.

Suyun piyasalaştırılmasının ideolojik platformu olan Dünya Su Forumları’nın 5.’si 16-22 Mart 2009 tarihlerinde İstanbul’da, Sütlüce’de gerçekleştirilecek. 5. Dünya Su Forumu’nun ele alacağı başlıklar arasında dikkati çekenler, Küresel Değişimler ve Risk Yönetimi, İnsani Kalkınmanın ve Binyıl Kalkınma Hedeflerinin Geliştirilmesi, İnsani ve Çevresel İhtiyaçlar Dikkate Alınarak Su Kaynaklarının Korunması ve Yönetimi, İdare ve Yönetim başlığı altında “Su hizmetinde kamu ve özel sektörün optimizasyonu”, Finans, Eğitim, Bilgi ve Kapasite Geliştirme konularıdır. Görüldüğü gibi, başlıklar arasında forumun ana hedeflerinden biri olan su hizmetlerinin özelleştirilmesi konusu yoktur. Ancak bu bize yalnızca forumda, halkların tepkisini azaltmaya yönelik kavram seçimleri yapıldığını gösterir. Örneğin su hizmetlerinin özelleştirilmesi değil, “kamu-özel sektör ortaklıkları” ya da suyun piyasalaştırılması değil, “herkese sürdürülebilir, güvenilir su sağlanması” denmekte; su kaynaklarını işleten ve buradan büyük kârlar elde eden şirketlerin su kaynaklarına “sahip olmadıkları”, yalnızca bu kaynakları “yönettikleri” söylenmektedir.

Forum, ulaşma ve temsil etme iddiasında olduğu dokuz temel grup tariflemiştir. Bunlar; kadınlar, gençler ve çocuklar, iş dünyası ve sanayi, yerel yönetimler, bilim ve teknoloji, işçiler ve işçi sendikaları, yerli halk, çiftçiler ve STK’lardır. 5. Dünya Su Forumu’nun bugüne kadar yukarıda bahsedilen bileşenlerin birçoğundan bağımsız örgütlendiği aşikârdır. Bu gruplardan iş adamları ve sanayinin, yani uluslararası şirketlerin ve hükümetlerin katılımcı ve karar verici olarak ağır bastığı, halkın ve işçi, köylü, kadın, genç gruplarının hiç yer almadığı kolayca anlaşılmaktadır. Foruma kayıt ücretleri de bu durumu çok net yansıtmaktadır. Foruma bir günlük kayıt ücreti 100 Euro’dur. Halkın sözü geçen kesimlerinin bu ücreti karşılayamayacağı ve bugüne kadar forum bileşenleri arasında olmayan bu kesimin parayı ödemeleri koşulunda bile her şeyi belirlenmiş bir forumda etkili olamayacakları ortadadır.

5. Dünya Su Forumu’nun yapılacağı yer olarak Türkiye’nin seçilmesinin nedeni, Türkiye’nin bölgede su kaynakları bakımından en zengin ülke olmasıdır. Bu seçim göstermektedir ki ülkemizde forum organizasyonunda yer alan su tekellerinin ve işbirlikçilerinin piyasaya açmak ve işletmek istedikleri zengin su kaynakları mevcuttur. Forum’un burada düzenleniyor olması, Türkiye’deki su kaynakları ve hizmetlerinin özel sektöre devri açısından anlamlıdır. Suyun ticarileştirilmesine duyulan istek gerek Türkiye’nin sermaye kuruluşları gerekse de hükümetçe paylaşıldığı için, Türkiye forumun hedeflerinin uygulanabileceği bir ülke olarak düşünülmektedir. Aynı zamanda Türkiye IMF, Dünya Bankası, GATS gibi uluslararası kurum ve anlaşmalar tarafından ve AB uyum süreci gereği, tüm hizmetlerde olduğu gibi, su altyapı hizmetlerini ve su kaynaklarını da ticarileştirerek piyasaya açmaya mecbur bırakılmıştır. 1995 yılında imzalanan GATS’ın önemli maddelerinden bir tanesinde, “Bu anlaşma hiçbir zaman ulus devletleri kamu hizmetlerini özelleştirmeye zorlama hedefi gütmemektedir. Ama kamu hizmetleri piyasa ölçeğinde ticarileştirilmek, rekabete açık hale getirilmek zorundadır” denmekte, böylece imzacı ülkelerin tüm kamu hizmetleriyle birlikte su hizmetlerini de piyasaya açmaları zorunlu tutulmaktadır.

Bu nedenle, 5. Dünya Su Forumu’nun Türkiye’de yapılacak olması, suyun ticarileştirilmesi yolunda atılan adımların hızlanacağına dair bir gösterge olması açısından anlamlıdır. TÜSİAD’ın Eylül 2008’de yayınladığı raporda, “Özellikle gelişmekte olan ülkelerde gözlenen temel sorunlar; su kaynaklarının etkinlikten uzak yönetilmesi, hizmet kalitesinin düşüklüğü ve bunun sonucunda ortaya çıkan negatif dışsallıklar, karşılaşılan sorunlara kısa sürede çözümler üretilememesi, su ve atık su hizmetlerinin kamu tarafından desteklenmesi sonucunda maliyeti yansıtmayan düşük fiyatlar nedeniyle suyun israf edilmesi, hizmetin getirisinin maliyetlerin altında kalması, aşırı istihdam ve gerekli altyapı yatırımlarının hayata geçirilememesi olarak sıralanmaktadır”(5,6). TÜSİAD, sorunun çözümü olarak, “Şebeke suyu hizmetinin bir ekonomik mal olarak piyasa içinde fiyatlandırılması yaklaşımı ile birlikte söz konusu hizmetin özel teşebbüsler eliyle yürütülmesi”ni sunmaktadır(7). Hükümet de TÜSİAD gibi Dünya Su Forumu ile paralel adımlar atmakta, nehirlerin özelleştirilmesini, kontörlü sayaç uygulamalarını gündeme getirmektedir.

Tüm bunlar gösteriyor ki su kaynaklarımızın özelleştirilmesi, su hizmetlerinin özel sektör tarafından yönetilmesi sonucu su fiyatlarının yükselmesi ve yoksulların, halkın büyük çoğunluğunun suya erişiminin engellenmesi, dünyanın birçok yerinde olduğu gibi, ülkemizde de çok yakın bir gelecekte karşı karşıya kalacağımız sorunlar olacaktır. Suyun ticarileştirilmesine ve su hakkımızın elimizden alınmasına yol açan bu politikaların mimarı ise Dünya Su Konseyi ve onun düzenlediği Dünya Su Forumları’dır. Meksika’da 4. Dünya Su Forumu’na karşı gelişen protestolarda olduğu gibi, Bolivya’da ve dünyanın birçok farklı coğrafyasında verilen su mücadelelerinde olduğu gibi, Mart’ta İstanbul’da yapılacak olan 5. Dünya Su Forumu’na ve suyun ticarileştirilmesine karşı, su yaşamdır, haktır, halkındır, satılamaz temelinde örgütlenerek mücadele etmeliyiz.

NOTLAR
(1)     “European Water Corporations and Privatization of Asian Water Resources”, Santiago Charles, 2002.
(2)     “Water Privatization: The World Bank’s Latest Market Fantasy”, Barlow Maude ve Clarke Tony, 2004.

(3)     5. Dünya Su Forumu Bülteni, No:2, Eylül 2008
(4)    Dünyada Suyun Patronu Türkiye Olabilir Mi?, Meral Tamer, Milliyet Gazetesi, 9 Ocak 2009 
(5)    Su Politiktir: Küresel Su Politikalarının Ulusal ve Yerel Ölçekte Yansımaları, Esra ERGÜZELOĞLU KİLİM, Mustafa ŞENER 
(6)    Küresel Su Krizine Çözüm Arayışları: Şebeke Suyu Hizmetlerine Özel Sektör Katılımı: Dünya Örnekleri Işığında Türkiye İçin Öneriler, TÜSİAD, 2008.
(7)    Türkiye‘de Su Yönetimi: Sorunlar ve Öneriler, TÜSİAD, 2008.
KAYNAKÇA
1.    http://www.worldwaterforum5.org/
2.    http://www.worldwatercouncil.org/
3.    http://www.supolitik.org/

Sayı 7 Su Sayfa 21-26

İvme Dergisi yazısıdır. Kaynak gösterilmeden kullanılamaz.

http://www.ivmedergisi.com/d%C3%BCnya-su-konseyi-d%C3%BCnya-su-forumlar%C4%B1.html

Su: Bir İhtiyaç Mı? Bir Hak Mı? Yoksa Bir Kullanım Değeri Mi? Gaye Yılmaz

Şubat 2009

Temiz ve kullanılabilir suyun kıtlaşmasının son dönemde bütün dünyada başat duruma gelen bir tartışma halini aldığı bilinmektedir. Kimilerine göre suların ve su dağıtım hizmetlerinin özelleştirilmesi için kullanılan fakat gerçeklikle ilgisi olmayan bu tez; bazılarına göre de tamamen doğa süreçlerinin değişmesinden kaynaklanan bir durumdur. Bu farklı düşünce biçimleri karşısında öncelikle, hem temiz suyun miktarsal olarak azalmasının nedenlerine,  hem de doğadaki değişimi tetikleyen süreçlere bakılmasında yarar vardır.

Dünyanın bugünkü duruma nasıl geldiğine bir göz atıldığında tarımdan, sanayiye ve toplumların değişen kültür ve alışkanlıklarına kadar yaşamın bütün alanlarında meta üretimine endeksli kapitalist sistemin yapısal etkileri görülmektedir. Bu bağlamda, örneğin, kapitalizmde meta üretimi ihtiyaçlardan bağımsız olarak yalnızca metaların değişimine, yani sermaye birikimine odaklandığı için toprağın aşırı tüketimi söz konusu olmakta; bu da tarımsal sulamanın giderek artması anlamına gelmektedir. Bunun en temel göstergesi ise, tarım üretimindeki muazzam artışların nüfus artışlarından çok daha fazla olmasına karşın dünyadaki açlık olgusunun azalmadığı gibi ciddi oranda artmış olmasıdır. Tarım alanlarında nehir suları neredeyse tamamen kullanılmış olduğundan, son on yıllarda sulanan arazileri büyütebilmek için yer altı sularına dönülmüştür. Sonuç olarak su için artan talep, pek çok yer altı su kaynağının doğal dolum hızını aşmış durumdadır. Bu gelişmenin en çarpıcı örneğini dünyadaki toprakların verimliliğindeki azalış eğilimlerinden takip etmek mümkündür:

“1950’den 1990 yılına kadar dünya tahıl üreticileri topraklarının verimliliğini yıllık %2,1 oranında arttırdılar. Aynı dönemde dünya yıllık nüfus artışı %1,9 kadardı. Ancak, 1990’dan 2000’e kadar geçen sürede bu oran yıllık nüfus artışının ancak yarısına, %1,2’ye kadar geriledi. 2004 yılında yapılan projeksiyonlarda  2000-2010 yılları arasında tahıl üretimindeki artışın yüzde 0,7 gibi bir orana, yani önceki on yıllık artışın yarısına düşeceği belirtilmektedir. Toprak verimliliğinin arttırılmasındaki hız kaybı yalnızca teknolojik desteğin azalmasına değil, pek çok ülkede sulama suyunun kaybedilmesine bağlıdır ”

Yukarıdaki alıntıda, nüfus için verilen yüzdelerin doğrudan nüfus artışını ifade ederken; buna karşın tarımsal üretim için verilen yüzdelerin birim toprak miktarından elde edilen ürünlerin miktarsal artışları arasındaki farkı ifade ettiğini hatırlatmakta yarar vardır. Başka bir deyişle toprak verimliliğinin %2,1 artması, tarımsal üretimin %2,1 arttığı anlamına gelmemekte; verili bir ürün artış hızında %2,1 lik bir yükselmeye; ya da örneğin %5 olan ürün artış hızının %7,1’e yükseldiği anlamına gelmektedir. Sonuçta ise, aşırı üretime dayalı kapitalist sistemde gerek toprak gerekse su aşırı ölçüde tüketilmiş ve insan-doğa ilişkisinin sınırlarına ulaşılmıştır. 2007, 2008 yıllarında tarımsal gıda üretiminde yaşanan ciddi daralma, yukarıda alıntıyla aktardığımız projeksiyonların oldukça doğru olduğunu ortaya koymaktadır.

Buna karşın, toplumlarda üretim iki farklı amaçla yapılabilir. Bunlardan biri toplumun ihtiyaçlarını gidermek için yapılan üretimdir. Ana güdü, ihtiyaçların giderilmesi olarak belirlendiğinde, üretim ihtiyaçlarla sınırlıdır. Bir planlamanın gerekli olduğu böyle bir toplumda, örneğin, yukarıda alıntıyla aktarılan nüfus artış hızını aşan üretim artışları söz konusu olamayacağı gibi; üretimin bütün toplumun ihtiyaçları göz önüne alınarak yapılıyor olması dolayısıyla bölüşümde de bir adaletsizlik olması mümkün değildir.

Ancak, üretim toplumun ihtiyaçlarından bağımsız olarak yalnızca üretilen meta miktarlarının sürekli olarak arttırılmasına odaklanılarak da yapılabilir. Kapitalist toplum düzeni, yukarıda işaret edilen ikinci tarz üretimin yapıldığı bir sistemdir. Öyle ki kapitalist üretim biçimi, yalnızca kendisi bir meta olmadığı halde sistem tarafından meta formuna sokulmuş insan emek gücünün aşırı tüketimiyle sınırlı kalmaz, aynı zamanda, emek gücünün üretim süreçlerinde karşılıklı ilişki içine girdiği doğal kaynakların da aşırı sömürüsünü gerektirir. Ancak, -insan emek gücünün yarattığı değerlerin kapitalistlere aktarılmasının bir sonucu olarak- işsizliği arttırarak sömürülebilecek emek gücünü bollaştıran sermaye birikim süreçlerinin, doğal kaynakları metalaştırmasının sonuçları birbirinden oldukça farklıdır. Diğer bir deyişle, emek gücü rezervini (işsizliği) sürekli olarak arttıran sermaye, bunu yaparken bir yandan da doğal kaynaklar rezervini sürekli olarak tüketir, kirletir ve böylece daraltmış olur. Mesela, ekilebilir toprakların verimliliğindeki düşüş ancak sulama ve kimyasalların kullanımı ile yavaşlatılabildiği için, bunu, su rezervlerindeki azalma izler. Su rezervleri azaldıkça, sulama ile tarım yapılan topraklardan ürün alınamamaya başlar, toprak verimliliği daha da düşer.

Üretimine suyun dahil olmadığı hiçbir sanayi ürününün olmaması dolayısıyla, su, endüstride de çok yoğun bir şekilde kullanılmaktadır. Endüstrideki su kullanımının boyutları hakkında fikir veren en çarpıcı veri ise OECD-Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Teşkilatı’na üye ülkelerde 1960 yılında kullanılan temiz su toplamının sadece %12’si endüstriye giderken; 2000 yılında bu oranın %59’a çıkmış olmasıdır. Bilindiği gibi OECD’ye üye toplam 33 ülke vardır ve bu üyelerin %90’ı merkez kapitalist ülkelerdir. Ne var ki uluslararası kapitalist kurumlar ölçeği, bölge düzeyinden ziyade dünya düzeyinde ele almakta ve böylelikle  endüstride su kullanımının ulaştığı boyutları gözlerden saklamayı olanaklı hale getirmektedirler. Bu bağlamda en yaygın olarak kullanılan istatistiklerde, dünyada kullanılan tüm suların %69’unun tarımda, %21’inin endüstride, %6’sının evsel tüketimde ve %4’ünün de rezervuarlarda harcandığı belirtilmektedir. Tarımda su kullanımının ne kadar yüksek olduğunu ortaya koyan bu istatistikler, suyun metalaşması yönünde çalışmalar yürüten uluslararası kuruluşlar tarafından oldukça sık bir biçimde kullanılmaktadır. Sulamadan kaynaklanan tuzlanmadan, bitki köklerinin su içinde kalarak zarar görmesine ve yer altı sularının aşırı oranda kullanılmasına kadar eleştiri bombardımanına tutulan tarımsal sulama, bu yöntemin ülke yönetimleri tarafından sübvanse edilmesi dolayısıyla da mahkum edilmektedir. Suyun metalaşmasının kaçınılmazlığına vurgu yapan teorisyenler “tarımsal sulama suyunun çiftçilere girdi maliyetlerinin çok altında verilmesinin suyun verimsiz kullanılmasına yol açtığını” belirtmektedir. Bu çalışmalarda, suyun kamusal bir mal olduğu düşüncesinin ve su kullanım fiyatlarına çevresel kayıpların katılmamasının bu verimsiz kullanımı kamçılamakta olduğu ve piyasa mekanizması içinde suyun gerçek değerine ulaşmasını önlediği vurgularına sıkça rastlamak mümkündür. Bu tür eleştirilerin en temel nedeni ise suyun farklı kullanımlar arasındaki paylaşımının yeniden düzenlenmesi yönündeki güçlü eğilimlerdir.  Diğer bir boyut ise suyun metalaşması süreci kullanılarak tarımdaki kapitalistleşme sürecine ivme kazandırma çabalarıdır. Tarımsal su kullanımının fazlalılığı ile küçük ölçekli tarım arasında bir ilişki kurulduğu ve tarım üretiminde küçük çiftçilik tasfiye edilerek büyük tohum tekellerinin alanlarının genişletilmeye çalışıldığı görülmektedir.

Su konusunda bir kamuoyu oluşturmak, devletlerin suyun metalaşması sürecinde kapitalist sınıfın çıkarlarına ters düşecek adımlar atmasını önlemek ve sürece toplum nezdinde bir meşruiyet sağlamak amacıyla oluşturulan uluslararası yapıların sayısı bir hayli fazladır. Bu yapıların çoğu ya BM-Birleşmiş Milletler altında ya da BM’in tavsiyesi ve sponsorluğunda kurulmuştur. Dünya Bankası ve IMF’nin suyun metalaşma sürecine dahil oluşu ise çeşitli biçimlerdedir. Uluslararası kuruluşlar tek tek ülkelerle kredi anlaşması yaparken suyun ticarileşmesinin anlaşma koşullarından biri haline getirilmesi dünyada çok sık rastlanan bir durumdur. Ya da standart kalkınma verileri üzerinden yapılan karşılaştırmalarla üye ülkeler suyu metalaştırmaya özendirilmektedir. Dünya Bankası raporlarında merkez ülkelerin yeterli alt yapıya sahip oldukları için temiz enerjiden en üst düzeyde yararlanabildiklerine işaret edilmekte, buna karşın çevre ülkelerin alt yapı finansmanı eksikliği yüzünden böylesi tercih edilebilir bir enerji kaynağından mahrum olduğunun altı çizilmektedir. Bu bağlamda Dünya Bankası, ihtiyaç duyan ülkelere, suya bağlı enerji kaynaklarının alt yapısını geliştirmek için kamusal ve özel kaynakların seferber edilmesi konusunda gerekli desteği sunacağını da vaat etmektedir.

Uluslararası kuruluşların suya olan ilgisindeki bu artışın gerisinde ikili bir dinamiğin söz konusu olduğu görülmektedir:
1.    Mevcut su kaynakları kapitalist üretimin ihtiyaçlarını karşılamakta zorlandığı ölçüde, artık, suyun farklı kullanımlar arasındaki paylaşımı önemli hale gelmiştir. Diğer bir deyişle, sermaye birikimine katkı sunmayan su kullanım biçimlerinin olabildiğince kısıtlanması ve bu tasarruftan sağlanacak artık su miktarlarının kapitalist üretimin emrine tahsis edilmesi gerekmektedir. Bu hedefe ulaşmada en etkili olacak strateji, suyun piyasada alınıp satılan ve değeri piyasada belirlenecek olan bir metaya dönüştürülmesidir. Böylece, yaşamsal su kullanımının sınırlanması olanaklı hale gelecek, toplumun büyük bölümünün gelir düzeyi düşük olduğu için halklar ihtiyaç duydukları miktarlarda su kullanmak yerine, gelirlerinin imkan verdiği miktarlarda su kullanacaktır. Bu hedef, tüm bir kapitalist sınıfın ortak çıkarını temsil etmektedir.   
2.    Kendisi de bir metaya dönüşen su, diğer metaların üretiminde yer aldığı ölçüde meta-değer oluşumuna dahil olacak ve böylelikle sermaye birikimi hız kazanacaktır.

Sürecin işçi sınıfı üzerindeki olası yansımalarıyla ilgili olarak konuyu işçi sınıfının farklı katmanları üzerinden ele almakta yarar vardır. Örneğin, işini koruyabilen ücretliler açısından bakıldığında,  ücretli kesimin yaşamsal ihtiyaç olarak suya erişimleri, diğer herkes gibi, piyasa fiyatlarına endeksleneceği için, bu durumun, işçi, memur ve tüm ücretlilerin ücret gelirlerine bir düşüş biçiminde yansıyacağını öngörmek yanlış olmayacaktır. Hiçbir kapitalist işletmenin suyun bir piyasa malı haline gelmesi dolayısıyla çalışanlarına ekstra bir zam yapmadığı bilinen bir durumdur. Mevcut ücret düzeylerinde geçimini sağlamakta zaten zorlanan emekçiler, ya su tüketimlerini kısmak ya da diğer yaşamsal ihtiyaçlarında kısıntıya gitmek gibi, her ikisi de yaşam kalitesini daha da geriletecek iki seçenekten birini tercih etmeye zorlanacaktır.  Ancak, ücretli kesimi bekleyen bir diğer tehlike daha vardır ki çok fazla bilinmemektedir. Metalaşan bütün ürünler gibi, su için de bir borsa, yani bir finansallaşma süreci öngörülmektedir. Mevcut finans piyasalarında krizleri tetiklemesiyle ün yapan türev ürünlerine, suya endeksli yeni finansal araçların eklenmesi gündemdedir. Özellikle 1997 yılından beri her üç yılda bir toplanan, beşincisi de Mart 2009’da İstanbul’da düzenlenecek olan WWF-Dünya Su Forumları’nın basına kapalı toplantılarında tartışılan ve çeşitli raporlarına da girmiş olan bu planın topluma olası yansımaları oldukça ciddi sonuçlara yol açacaktır. Bilindiği gibi, bütün meta piyasalarında fiyatın belirlenmesinde rekabet kadar etkin olan bir diğer durum da arz-talep dengeleridir. Yağışların bol olduğu mevsimlerde su arzı talebe oranla daha yüksek olacağı için piyasa fiyatında belli düşmeler olabileceği gibi fiyatların birkaç ay süreyle istikrarlı bir seyir izlemesi de görülebilecektir. Ancak, kurak mevsimlerde piyasa fiyatları ikili bir baskı altında olacaktır: bir yandan arz daralırken, diğer yandan da sıcaklıktaki yükselmeler dolayısıyla suya yönelik talep artmış olacaktır. Dolayısıyla, halkların suya en fazla ihtiyaç duydukları aylarda su fiyatlarında çok ciddi artışlar görülebilecek; bu süreçlerde suyun kısıtlı verilmesi suretiyle, halklar, fiyat artışları karşısında tepkisizleştirilmeye çalışılacaktır. Finansal spekülasyonlar ise piyasa fiyatında kısa süreli ve çok sert iniş çıkışların olmasına yol açacağı için, olası fiyat değişmelerinden en fazla ücretli ve işsiz kesimlerin zararlı çıkacağını öngörmek yanlış olmayacaktır.

Suyun metalaşması karşısında oluşan toplumsal muhalefet denince akıllara öncelikle Bolivya/Cochomamba mücadelesi gelmektedir. Geride bıraktığımız son on yıla damgasını vuran bu mücadeleyle birlikte, dünyanın diğer ülkelerinde olup bitenler daha kolay izlenmeye başlamış, başka bir deyişle Bolivya mücadelesi toplumsal tepkinin oluşmasında öncü bir rol üstlenmiştir. Bugün, pek çok Latin Amerika ülkesinden, Afrika, Asya, Kuzey Amerika ve Avrupa’ya kadar bütün kıtalarda esas olarak STK’lar ve networkler üzerinden yürütülen mücadeleler bulunmaktadır. Dünyadaki su hareketlerinin çalışmaları ve söylemleri analiz edildiğinde bu mücadelelerin oldukça parçalı bir görünüm arz ettiği ve gruplar içerisinde “ihtisaslaşmanın” son derece egemen konumda olduğu görülmektedir. Neredeyse her su hareketi, yukarıda aktarılan farklı boyutlardan sadece bir tanesine odaklanmış durumdadır. Toplumsal hareketlerin bu aşırı uzmanlaşmış konumlanışına karşı, suyun metalaşması sürecini hızlandıran uluslararası kuruluşların hepsinin ortaklaştığı strateji “bütünleşik havza yönetimi”dir. Başka bir deyişle, su hareketlerinin alabildiğine parçalanmış ve ihtisaslaşmış konumuna karşın, sermaye sınıfı, kendi sınıfsal çıkarları dolayısıyla metalaşma sürecinin bütün boyutlarını kapsayan, son derece bütünsel bir yaklaşım sergilemektedir. Uluslararası kuruluşlar bu stratejiyi, suyun yukarıda detaylandırdığımız farklı boyutlarıyla açıklamakta ve bu boyutların tamamının bütünsellik içinde ele alınması gerektiğini söylemektedirler. Gerçekten de metalaşma söz konusu olduğu ölçüde, bu boyutların bir tanesinin bile süreç dışında düşünülebilmesi mümkün değildir. Dolayısıyla, toplumsal muhalefetteki verili parçalanmış ve aşırı uzmanlaşmış yapı, metalaşma sürecinin doğasına da sermaye örgütlerinin olayı ele alış şekline de uygun düşmemektedir. Bu bağlamda örneğin, kendilerini “uluslararası nehirler” olarak isimlendiren bir çevre hareketi için su sorunu yalnızca sınır aşan sulardan ve muhalefet ise su akışını etkileyebilecek büyük barajlara karşıtlıktan ibarettir. “Kamu Suyu Networkü” adındaki Avrupa çıkışlı bir başka networkün temel talebi ise, su kaynaklarının mülkiyeti ile suyun iletim ve dağıtımının devletlerin elinde kalmasıdır. Oysa, kaynak mülkiyetinin özele geçmesinin muhalefeti güçlendirdiğini fark eden sermaye grupları daha bugünden bu ısrarlarından vazgeçmiş ve mülkiyetin devletlerde kalmasının onlar açısından hiçbir sorun yaratmadığını deklare etmeye başlamıştır. Gerçekten de metalaşma sürecinde yapılandırılmış mülkiyet yasaları vazgeçilmez özelliğe sahiptir ama tek başına mülkiyet, metalaşmanın belirleyenlerinden biri değildir. Su kaynaklarının mülkiyeti devletlerde kalmaya devam ederek ve su dağıtımında asli aktör yine devlet olmak suretiyle de metalaşma gerçekleştirilebilir. Halihazırda tanıtımı yapılmakta olan “kamu-özel işbirliği” de tam bunu amaçlamaktadır. Hatta, sermaye grupları artık “kamu-kamu işbirliğinden” bahsetmekte, sürece özel sektörün hiç dahil olmadığı bir modeli de kabul edebileceklerinin sinyallerini vermektedir. Kamu-Kamu işbirliği modeline örnek teşkil edebilecek birkaç uygulamada, devlet su işletmelerinin kapitalist firmalar gibi ticarileştiği ve uluslararasılaştığı dikkat çekmektedir.

Su hakkı için mücadele eden hareketlerin bir diğer tepkisi ise “yoksulların suya erişimi” ile ilgilidir. Bu tepkiye karşı, OECD ve Dünya Bankası’nın halihazırdaki önermeleri ise, toplumlarda en düşük gelirli kesime devletlerin bir tür su destek ödemesi yapabilecekleri şeklindedir. En yoksul kesimin de suya piyasa fiyatları üzerinden erişmesi gerektiğini belirten sermaye örgütleri, çözüm olarak, devletlerin piyasa fiyatına müdahale etmeden alt gruplara para yardımı yapmasını önermektedir. Dolayısıyla, en düşük ücretli işçi ya da işsizlerin suya ödediği bedel ile en yüksek gelir gruplarının suya ödediği bedel arasında hiçbir fark olmaması, düşük gelir gruplarının bir tür “sadaka yardımı” ile desteklenmesi önerilmektedir. Su hareketlerinin süreç karşısındaki talepleri ile suyu metalaştırmak isteyen güçlerin yönelimleri arasındaki benzerliği gösteren bir diğer örnek ise Meksika’daki Alternatif Su Forumu’nun ardından yayınlanan deklarasyondan verilebilir. Bu deklarasyonda, doğadaki su kaynaklarını kirleten şirketlerden belli bir tazminat istenmesi talebi yer almaktadır. Bu talebin, suyun metalaşması sürecinin öncü örgütlerinden WWC ve OECD gibi yapıların söylemindeki karşılığı ise “Kullanan Öder!” ilkesidir. Başka bir deyişle, suyu metalaştırmak isteyenler de buna karşı çıktığını iddia edenler de gerçekte aynı ya da benzer talepleri dile getirmektedirler.

Diğer yandan muhalif hareketler kendilerini Dünya Su Konseyi ve Dünya Su Forumlarına (WWF) karşı konumlandırmakta ve WWF toplantılarını topluma kapalı bir biçimde yapıldığı, halkı karar süreçlerine dahil etmediği için “gayrı meşru” ilan etmektedirler. Fakat, Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu, basın aracılığıyla Türkiye’nin ev sahipliğini yapacağı 5. Dünya Su Forumu’na bütün muhalif hareketleri davet ettiklerini deklare etmiştir. Gerçekten de günümüzde kapitalist sistemin en belirgin eğilimlerinden biri de “karşıtını içererek yoluna devam etmek”tir. Karşıtlar, karşı durduklarını iddia ettikleri sürece yakınlaştıkça, yani kökten bir karşı duruş sergilemekten kaçındıkça, sistem tarafından içerilmeleri de kaçınılmaz hale gelmektedir. Bu “karşıtını içerme” stratejisinin en çarpıcı örneklerinden biri de Ekonomik ve Sosyal Konsey – ESK benzeri sosyal diyalog kurumlarıdır. Sermayenin karşıtını içerme stratejisi günümüzde öyle bir aşamaya ulaşmıştır ki artık “alternatif” yapılarını da sistem kendisi oluşturmaktadır. Bu bağlamda, Dünya Su Forumlarının toplandığı ülkelerde “Alternatif Su Forumu” toplantılarının yapılmakta olduğu en azından 2006’daki Meksika Dünya Su Forumu’ndan bu yana bilinmektedir. Oysa “Alternatif Su Forumu” adı, ilk kez 2003 yılında ve çok uluslu şirketler tarafından Bradford’da düzenlenen bir toplantı için kullanılmıştır. Bu toplantıda, Dünya Su Forumu’nun suyun metalaşması konusunda yeterince hızlı davranamadığı ve radikal adımlar atamadığından şikayet edilmiş ve alternatif çalışmalar yapma ihtiyacı örgütte tespit edilen bu zaaflara dayandırılmıştır. Ulusötesi şirketler 2. Alternatif Su Forumu toplantılarını ise 2005 yılında Cenevre’de düzenlemişlerdir. Buna karşın, muhalif hareketler “alternatif” adı altındaki ilk toplantılarını 2006 yılında Meksika’da yapmışlardır. Başka bir deyişle, sistem, kendi karşıtını içermek için öyle stratejilere başvurmaktadır ki şu anda dünyada aynı isimle bilinen iki alternatif su forumu vardır. Burada asıl sorun ise, suyun metalaşması olgusunun kapitalist sistemin yapısal gereksinimleriyle nasıl örtüştüğünü ve su sorununu aşmanın kapitalist toplumsal sistemi aşmaya bağlı olduğunu görmemekte direnen karşıt hareketlerin kendisiyle ilgilidir.

Su kaynakları üzerinde oynanan oyunların sadece Türkiye’de değil, bütün dünyada daha görünür hale geldiği son on yıllık süreçte, suyun bir hak mı ya da ihtiyaç mı olduğu sorusu da sıkça sorulmaya başlamıştır. İki seçenek arasına sıkıştırılan ve toplumun, üçüncü bir seçenek daha olabileceğini düşünmesi önünde engel oluşturan bu tarz soruların ne denli yanıltıcı olduğunu ortaya koyan en somut örnek ise su konusunda süregiden tartışmalardır. Dünyada suyun ticarileşmesine karşı çıkan pek çok harekete göre su temel bir haktır ve bütün sorun suyun son on yılda hak olmaktan çıkarılıp bir ihtiyaç gibi tanımlanmaya başlanması ile ilişkilidir. Öte yandan, hak kavramı yalnızca insana dair ve tümüyle politik bir kavramdır. Başka bir deyişle, örneğin, “güneş ışığı almak bitkilerin ve tüm canlı yaşamın hakkıdır” benzeri bir savın hiçbir gerçekliği yoktur. Çünkü, insan dışındaki canlı organizmaların hiçbiri yaşam koşullarını sağlamak için bilinçli bir mücadele veremez. Güneş ışığı bitkiler için bir hak olarak tanımlansa da tanımlanmasa da bitkiler, doğaları gereği yüzünü güneşe dönecektir. Oysa, suyun metalaşması sürecinde de görüldüğü gibi, haklar, çıkarları birbiriyle çatışan sınıflar arasında bir dizi mücadeleyi zorunlu kılar. Üstelik, hak, eşitlik gibi kavramlar ancak karşıtlarının da bulunduğu toplumlarda söz konusu olabilir. Yani, bir toplumda eşitsizlikler varsa eşitlik talebi de vardır; ya da haksızlıklar yaşanıyorsa haklarla ilgili taleplerden söz edilebilir. Toplumda çatışmaların olması ise toplumların sınıflı olup olmamasına bağlıdır. Sınıfsız toplumlarda bütün alanlarda bir çıkar ortaklığı olacağı için toplumu oluşturan bireylerin kafasında ne haklar ne de hak ihlallerine dair kavramlar yer almaz. Bir diğer sorun ise hak kavramının kendisinin hiçbir sınıfsal vurgu taşımıyor olmasıdır. Herhangi bir konu hak olarak tanımlandığında ve hatta mücadeleler sonucunda uygulanabilir bir hak biçimini aldığında, sınıfsal bir ayırım gözetilmeksizin bütün insanlar için geçerli sayılmaktadır. Uygulamaya bakıldığında ise, verili haklardan sadece bir bölüm insanın yararlandığı, büyük bir çoğunluğun ise bu “verili haklara” ulaşamadığı görülür. Literatürde mevcut bütün hak kavramları için geçerli olan bu tespiti örneklendirmek gerekirse, örneğin “sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı” temel haklar kapsamında ele alınan bir kavramdır. İçinde yaşadığımız toplumda bu hakka erişebilenler ise sadece paraya, dolayısıyla güce sahip olan azınlıkla sınırlıdır. Sonuçta, kapitalist toplumlarda herhangi bir talep “hak” olarak tanımlandığında söz konusu talebin sadece bir azınlık tarafından hak gibi kullanılabileceği daha baştan verilidir.  

Dolayısıyla, su bir hak gibi tanımlandığı zaman suya erişimin her iki sınıfa birden bir hak gibi sağlanması önerilmiş olur. Buna karşın, gerek temiz suyun giderek kıtlaşması gerekse bu gelişmeye de bağlı olarak suyun bir meta biçimini alması yönündeki süreçler bu sınıflardan yalnızca birinin, sermaye sınıfının birikim ihtiyacının bir sonucudur. Diğer bir deyişle, haklar parayla ifade edilemeyeceği ya da alınıp satılamayacağı için, suya erişimin bir hak olarak tanımlanması halinde su kaynakları, kapitalizmin aşırı üretim süreçlerinde son damlasına kadar sömürülmeye devam edecektir.

Yukarıdaki tespitler aynı zamanda şöyle bir gerçekliğe de işaret etmektedir: Dünyanın bugün karşı karşıya bulunduğu sorun, ne tek başına suyun parayla alınıp satılması, ne sadece baraj göletlerinin altında kalacak olan tarihi ve kültürel miraslar, ne de küresel iklim değişikliği ile sınırlı değildir. Öyle ki sermaye sınıfının üretim araçları üzerindeki mülkiyetinin hak olarak tanımlandığı bir toplumsal sistemde suya erişimin bir hak olarak tanımlanması, su eşitsizliğini azaltmadığı gibi çok daha derinleştirecektir. Su, tarım, endüstri ve hizmetler sektörlerinin tamamında üretime bir girdi olarak dahil olduğu ve üretim, toplumların ihtiyaçlarını gidermeyi değil birikimi hedeflediği için suyun aşırı tüketimi devam edecektir.

Suyun bir ihtiyaç olarak tanımlanması halinde ise, kapitalist sistemde ihtiyaçlar meta üretimine ve dolayısıyla paraya endekslenmiş olduğu için doğrudan ticarileşme sürecine gönderme yapılmaktadır. Sonuç olarak en sağlıklı talep tanımlaması “değişim değeri olarak değil; kullanım değeri olarak su” gibi görünmektedir. Çünkü, bugün gelinen noktada suya bir kullanım değeri olarak erişmenin yegane koşulu meta üretimine dayalı kapitalist toplum biçiminin ortadan kalkmış olmasıdır. Gerçekten de bu talebe ulaşıldığında su artık sadece toplumun ihtiyaçlarını giderme amacıyla yapılacak üretimde kullanılacağı için suyun aşırı tüketimi söz konusu olmayacak, aşırı üretimin olmadığı bu yeni toplumsal düzende insanın doğa ile kurduğu ilişki de bugünkü birikim odaklı biçiminden kurtarılmış olacaktır. 

 Bu çalışma, Gaye Yılmaz’ın Kimya Mühendisleri Odası dergisinin Ocak 2009 sayısında yayınlanan ve JMO’nun Şubat 2009 sayısında yayınlanan iki makalesinden yararlanılarak hazırlanmıştır.

Sayı 7 Su Sayfa 14-21

İvme Dergisi yazısıdır. Kaynak gösterilmeden kullanılamaz.

http://www.ivmedergisi.com/su-bir-ihtiya%C3%A7-m%C4%B1.html

Suyun Ticarileştirilmesine Genel Bir Bakış

Su kaynaklarının azalması ve kirletilmesi sonucu çok da uzak olmayan bir gelecekte dünyada  susuzluk sorunu yaşanacağı tespitleri yapılmakta ve su gibi tüm canlı varlıklar için yaşamsal  önem taşıyan bir konuda karşılaşılacak kıtlık sorununun aşılmasının insanlığın en önemli problemlerinden biri olduğu ileri sürülmektedir. Sermaye ve hükümetler gelecekte yaşanacak olası susuzluğu gerekçe göstererek su kaynaklarının ve su dağıtım şebekelerinin ticarileştirilmesi ve özelleştirilmesini gündeme getirmiştir.

Suyun ticarileştirilmesi politikaları ile sermayenin özellikle küresel ısınma konusuna bağlayarak tartışma konusu ettiği su kıtlığı aynı zamanlarda gündem olmuştur. Suyun ticarileştirilmesi polikası, kuraklık senaryosu üzerine oturmaktadır. Ancak su kaynaklarının kapitalist üretim biçiminin doğaya duyarsız sanayileşme politikaları sonucunda kirletildiği, korunmadığı da bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır.

Susuzluk sorunu karşısında duyarsız olmak elbette mümkün değildir. Su tüm canlıların yaşaması için vazgeçilmezdir. Bu nedenle Birleşmiş Milletler’in aşağıdaki verileri, her geçen gün dünya genelinde bir kuraklaşma olduğunu ve susuzluk yaşanacağını göstermesi bakımından önemli ve dikkate değerdir.

Birleşmiş Milletler Çevre Programı’nın (UNEP) 2002 yılında yayımladığı 3. Küresel Çevre Raporu’na göre, dünya üzerinde 1.1 milyar insan güvenli içme suyundan, 2.4 milyar insan ise güvenli arıtma hizmetlerinden yoksun durumdadır. Bu gidişin olumsuz yönde artarak devam ettiği belirtilerek “2050 yılında  başta Ortadoğu ülkeleri olmak üzere 54 ülkede su sıkıntısı çekileceği öngörülmektedir” deniyor(1).  

Ülkemizde ise ekonomik olarak kullanılabilen su miktarı yaklaşık 107 km3’tür. Kişi başına düşen su miktarı 1990 yılında 3.625 m3, 2000 yılında ise 3.250 m3’tür. 2025 yılında bu sayının 2.186 m3’e ineceği öngörülmektedir. UNEP’in raporuna bakıldığında, “dünya ortalaması 7000 m3 olarak belirlenmiş olup, Türkiye 2006 yılı itibarı ile kişi başına 1430 m3 tatlı su kaynağı ile düşük sınıfta yer almaktadır”.(1)

Su kaynaklarındaki azalmanın en önemli nedenlerinden biri sanayideki aşırı ve dengesiz su tüketimidir. Gelişmiş ülkelerde kullanılan temiz suyun yaklaşık %59’unu tek başına sanayi tüketmektedir. Ayrıca sanayi atıklarının arıtılmadan ırmaklara, göllere verilmesi temiz su kaynaklarının başlıca kirlenme nedenidir. Sanayide tatlı su kullanımı engellenmelidir. Deniz suyunun arıtılarak sanayide kullanılması mümkündür ancak ek bir maliyet getirdiği için sermaye tarafından tercih edilmemektedir.

Öte yandan kapitalist sistemde üretimin toplumun ihtiyaçlarına göre yapılmadığı ve her zaman aşırı olduğu bilinen bir gerçektir. Kapitalist üretimin su üstündeki olumsuz etkisine verilecek en güzel örnek savaş sanayidir. Kesinlikle toplumsal bir ihtiyaç olmayan ama sermayenin yayılmacılığı ve kâr hırsı dolayısıyla çok yoğun üretimin yapıldığı bu sanayi aynı zamanda aşırı temiz su tüketen bir sanayidir. Ancak su kıtlığı gerekçesiyle su konusunda düzenlemeler yapılmasının şart olduğunu ileri süren sermaye, kapitalist üretim biçiminin su kaynaklarının azalmasındaki ve kirlenmesindeki sorumluluk payını tartışma konusu bile etmemektedir.

Ülkemizde de Çorlu’da, Çerkezköy’de ve daha birçok yerde nehirler ve dereler sanayi atıkları ile kirletilmiş durumdadır. Aşırı kirlenme ve nehir sularının sanayi kuruluşları tarafından çekilmesi, sözü geçen bölgelerdeki akarsuları kuruma noktasına getirmiştir. Örneğin Elbistan-Afşin termik santralleri su ihtiyacını Ceyhan nehrinden sağladığı için bu nehir kuruma noktasındadır. İstanbul’da ve birçok büyük kentte su havzaları yapılaşmaya açılmakta,  kirlenmesine göz yumularak havzalar yok edilmektedir. Örneğin Düzce su havzası sanayiye teşvik bölgesi ilan edilmesi sonucu havza özelliğini yitirmiştir. Sermaye kesiminin tüm halkın malı olan su kaynaklarını, havzaları kendi çıkarına kullanmasına ve kirletmesine hükümetlerin göz yumması ve yardım etmesi kapitalist sistemin işleyişinin hem bir gereği hem de bir göstergesidir.    

Su kaynaklarının diğer kirleticisi evsel atıklar içinde bulunan kimyasallardır. Bu kimyasal atıkların su kaynaklarına karışması önlenebilir, bu atıklar arıtılabilirdir. Ayrıca doğaya zararsız temizlik maddelerinin kullanımı da teşvik edilebilir.

Tarım alanlarındaki ilaçlama ve gübreleme yoluyla meydana gelen kirlenmeler de  önlenebilirdir.  Organik tarımın desteklenmesi ve yaygınlaştırılması bir önlem olabilir.

Tüm bu örnekler, dünyada ve ülkemizde tatlı su kaynaklarının sermaye tarafından sorumsuzca kirletildiğini, hükümetlerin ise bunu görmezden geldiğini anlatmak için yeterlidir. Su kaynaklarının kirlenmesini engelleyecek bilimsel/teknolojik altyapı mevcuttur ama kâr oranlarını düşürecek ek maliyetler ortaya çıkaracağı için sermaye kesimi bu önlemlere rağbet etmemektedir. Öte yandan su kaynaklarının kirletilerek yok edilmesi sermayenin sözcüsü olan Dünya Su Konseyi’nin suyun ticarileştirilmesi politikasına hizmet ettiği için de  önlenmemektedir. Sorunların kaynağı, kapitalistlerin doğayı ve çevreyi değil, yalnızca kârlarını düşünen üretim anlayışıdır.

Suyun Ticarileştirilmesinin Neresindeyiz?  

Suyun ticari bir “meta” olarak ilk tanımlanması 1992’de yapılan Uluslararası Su ve Çevre Konferansı’nın Dublin beyanındadır. Yine 1992’de Rio’da yapılan Çevre ve Kalkınma konulu BM Konferansı’nda da suyun “eko-sistemin bir parçası, doğal bir kaynak ve sosyal ve ekonomik bir mal” olması gerektiği belirtilmiştir.

İçinde Dünya Bankası ve Birleşmiş Milletler’in de olduğu kurucular tarafından 1996 yılında oluşturulan Dünya Su Konseyi’nin kuruluş amacı tüm dünyada su ile ilgili temel politikaları belirlemektir. Dünya Su Konseyi’nin her üç yılda bir düzenlediği Dünya Su Forumları’nda su sorununun çözümü için önerilen yol suyun ticarileştirilmesi ve özelleştirilmesi olmaktadır.

Dünya Su Forumu 2001 yılındaki toplantısında suyun “bir insan hakkı” olduğu kavramını değiştirerek “bir insan ihtiyacı” kavramını kabul etmiştir. Kapitalizmin temel iktisat anlayışı  kaynakların kıt, insan ihtiyaçlarının ise sınırsız olduğu kabulüne dayanır. Suyun dünya üzerinde kıt bir kaynak ve bir insan ihtiyacı olarak tanımlanması, liberal iktisat kuramları gereği, suyun kullananın karşılığını ödemesi gereken ticari bir mal olması sonucunu beraberinde getirir. Böylelikle uluslararası sermaye açısından suyun ticarileştirilmesinin teorik altyapısı oluşmuş olur. Sıra hızla su kaynaklarının denetimini ele geçirmeye gelmiştir.

Dünya Su Konseyi, Dünya Bankası ile doğrudan bağlantılı uluslararası tekeller tarafından yönlendirilmektedir. Bu tekellerden Suez ve Vivendi su pazarının %70’ini kontrol etmektedir. Suez 130, Vivendi 90’dan fazla ülkede faaliyet yürütmektedir.  

DB ve İMF tarafından desteklenen uluslararası tekeller dünyanın birçok ülkesinde hükümetlerin de desteği ile su dağıtm şirketlerini ele geçirmişlerdir. Dünyadaki içme suyunun %5’inin sermaye denetimine geçmiş olmasına karşın, su ticaretinde elde edilen kâr tüm petrol karının %40’ı kadar olmuştur. Sermaye açısından su ticareti bir “mavi altın” demek olurken, tüm bu gelişmeler dünya yoksulları açısından ucunda ölümlerin olduğu felaketlere gebedir. Su kaynaklarının sermaye denetimine geçmesi ile “kullanan öder” işleyişi gereği, parası olan suya erişebilecek, parası olmayanlar susuz kalacaktır. Suyun ticarileştirilmesi politikası bu gerçek üzerine oturmaktadır.

Su dağıtım şebekeleri uluslararası su tekellerine satılan ülkelerde su fiyatlarının nasıl hızla yükseldiği açık bir şekilde görülmüştür. Gana’da ticarileştirilmesinden sonra su ücretleri %95 yükselmiştir. Hindistan’da aile bütçesinin %25’i su faturalarına gitmeye başlanmıştır. Peru’nun yoksul halkı ABD halkından altı kat pahalıya su tüketmeye başlamıştır. Güney Afrika’da halk faturalarını ödeyemediği için suları kesilmiş, susuzluk ve kolera salgını başlamıştır. Bolivya’da su fiyatları %200 artmıştır. Fas’ın Kazablanka kentinde su dağıtım şebekelerinin özeleştirilmesinden sonra su fiyatları üç kat artmıştır. Kanada’nın Ontorio Walkerton kentinde laboratuar hizmetinin (su tahlilleri için) ticarileştirilmesinden sonra yedi kişi sudan bulaşan E.Coli bakterisi nedeni ile ölmüştür. Su şebekelerinin özel şirketlere devredildiği bu ülkelerde yaşanan sorunlar, suyun ticarileştirilmesinin halk açısından ne anlama geldiğini gayet iyi anlatmaktadır.

Suyun ticarileştirilmesinden zarar gören yalnızca insanlar da değildir. Su kaynağının yanısıra kaynağın çevresindeki karasal alanın da özel şirketlerin egemenliğine gireceği gözden kaçırılmamalıdır. Sermaye bu alanlarda istediği faaliyetlerde (örneğin maden arama vb.) bulunabilecektir. Bundan hem doğa hem de o bölgede yaşayan tüm canlılar elbette etkilenecektir. Suyun ticarileştirilmesi, insanlara getireceği sıkıntıların yanında, doğaya ve tüm canlı yaşamına da zarar verecektir.

Türkiye’de bu konudaki gelişmelere bakıldığında; ülkemizde suyun ticarileşmesine ilk adım 1981 yılında çıkarılan 2560 sayılı İSKİ kanunudur.  Büyükşehir Belediye Kanunu ile İSKİ idare tipi büyükşehirlerin tamamında kurulmuştur. Bu kuruluşların en önemli özelliği, uluslararası sermayenin yeni su yönetimi anlayışının altyapısını oluşturmuş olmalarıdır. Bunlar Maliye Bakanlığı izni ile uluslararası finans kuruluşlarından borç alarak su ve kanalizasyon yatırımı yapabilmektedir, ancak alınan kredilerde DB’nın suyun ticarileştirmesi ile ilgili koşulları bulunmaktadır.

Ayrıca İSKİ, ASKİ ve diğer benzer kuruluşlarda su dağıtımı ve kanalizasyon hizmetleri bir kamu hizmeti gibi verilmemektedir. Yaptıkları hizmetlerin ücretlendirilmesinde kâra dayalı bir anlayış esas alınmaktadır.

Ülkemizin birçok şehrinde su ve kanalizasyon işletmesi imtiyazlarla uluslararası tekellere devredilmiştir. Antalya Belediyesi 1996 yılında su işletmeciliğini uluslararası bir tekel olan Suez’e 10 yıllık süre devretmiştir. Suyun fiyatında aylık %7 artış olunca tepkiler doğmuş, bunun üzerine belediye Suez’in faaliyetlerine 2002 yılında son vermiştir. Suez ise Antalya Belediyesi’ni uluslararası tahkim kuruluna şikayet etmiştir.

İzmit Belediyesi, Yuvacık Barajı’nın işletme imtiyazını 16 yıllığına uluslararası bir tekele devretmiş, kamu kaynakları bu proje ile şirketin kasasına akıtılmış, İzmit halkının payınaysa susuzluk düşmüştür.

Dünyanın ikinci su tekeli olan Vivendi  İzmir Çeşme’de ortaya çıkmıştır. Vivendi’nin büyük ortak olduğu Vivendi-Çalbir ortaklığı Çeşmelilere suyu 3 kat pahalıya satmıştır.

Birçok belediye, Dünya Bankası’nın, özel bankaların ve çeşitli ülkelerin yatırım bankalarının fonlarını kullanarak atık su arıtma, içme suyu arıtma, su dağıtım şebekelerinin yenilenmesi, baraj inşaatı gibi projeleri uluslarası tekeller aracılığı ile yaptırmaktadır. Uluslararası tekeller verdikleri şartlı kredilerle su kaynaklarını denetimleri altına almaktadırlar.

Ayrıca belediyelerin hizmetleri, su, atıksu ve çöp toplama işleri piyasaya açılmış; su işletmeciliğinin bütünü özelleştirilmeyip hizmetin sayaç okuma, su ve kanal arızaları, borçtan dolayı su açma- kapama ve istasyon bakımı gibi hizmetlerinin taşeron firmalara ihale edilmesi yoluna gidilmiştir. Asli görevi hizmet üretimi olan belediyeler, kentsel hizmetlerin tamamını bir bedel karşılığında özel sektöre yaptırmaktadırlar.

Görüldüğü gibi, ülkemizde suyun ticarileştirilmesi konusunda bir hayli yol alınmıştır. 16-22 Mart 2009 tarihlerinde İstanbul’da toplanacak olan Dünya Su Forumu bu süreci yaygınlaştırma ve hızlandırma amacını taşımaktadır.  

Dünya Su Forumu’nun Meksika’daki dördüncü toplantısında bir sonraki toplantının İstanbul’da yapılması kararı alınmış, ardından hükümet su kaynaklarının ticarileştirilmesi için gerekli fizibilite çalışmalarını başlatmıştır. Basına yansıdığı kadarıyla çalışmalarını tamamlamış olduğu da anlaşılmaktadır. Su kaynaklarının satılması ile elde edilecek para miktarı bile belirlenmiş durumdadır. Bu konuda gazetelerde çıkan haberler dikkat çekicidir.

4 Mayıs 2006 tarihli Hürriyet gazetesinde Yalçın Doğan köşesinde “Başkentte dün bir kurye trafiği yaşanıyor. Merkezde Çevre ve Orman  Bakanlığı var. Bir kol Başbakanlığa, ikincisi Maliye Bakanlığına, üçüncüsü de ekonomiden, aynı zamanda AB’den sorumlu devlet bakanlığına uzanıyor. Gizli dosyalar, Çevre Bakanlığı’ndan bu kurumlara kuryelerle gönderiliyor. Ne var o dosyada? Önümüzdeki üç yıl içinde nasıl 60 milyar Euro’luk kaynak yaratabiliriz sorusu var. O soruyla birlikte, bunun çözümü üzerine geliştirilen projeler var. (…) Çevre Bakanlığı nüfusu yüz binden fazla belediyelere talimat gönderiyor. 
Sıvı ve katı atıklarların tasfiyesi için bu belediyeler üç ay içinde yatırım programı sunmak zorunda. Sundukları programı da, üç yılda gerçekleştirmek zorunda. Üç yılda, nasıl olacaksa! Hangi parayla? Para nerede? İşte, o gizli dosyadaki ilk emir. Su parasıyla ilgili.” (2)

7 Temmuz 2007 tarihinde  Hürriyet gazetesinde Yalçın Bayer köşesinde  12-13 akarsuyun satış kapsamında bulunduğunu ve bunlardan metreküp hesabıyla yaklaşık 3,1 milyar dolar beklendiğini yazmıştır. Aynı yazıda Fırat’ın sularının üzerindeki Atatürk ve Keban gibi barajlara giden suların da bu özelleştirme kapsamı içinde olacağı, DSİ’de yapılan ön çalışmalara göre Fırat’ın 29 yıllık satış değerinin 950 milyon dolar, Dicle’nin 650 milyon dolar olacağı söylenmektedir. (3)

Kısacası gazetelere yansıyan bilgilere bakıldığında hükümetin akarsuları, gölleri satışa çıkaracağı, satış sonucunda elde edeceği para miktarını bile belirlemiş olduğu anlaşılmaktadır.

Suyun Ticarileştirilmesine Karşı Mücadele

Önümüzdeki yıllarda temiz suya ihtiyacın artacağı, dolayısıyla suyun bol kâr getirecek bir alan olabileceği düşüncesi sermayenin iştahını kabartmış, bu yöndeki çabalarını ve girişimlerini  hızlandırmışken, emekçiler ise temiz suya erişimin bir  insan hakkı olduğunu, herhangi bir meta gibi kâr amaçlı alınıp satılamayacağını söylemektedirler. Bu haklarının sermaye tarafından gasp edilmesine karşı emekçilerin cevabı, suyun ticarileştirildiği ülkelerdeki mücadelelerde kendini somutlamıştır.

Suyun ticarileştirilmesine karşı mücadele dünya genelinde sürmekte ve bu politikaların uygulanmaya çalışıldığı her yerde direnişler ortaya çıkmaktadır.  Su dağıtım şebekeleri ticarileşen ülkelerde su fiyatlarının aşırı yükselmesi ve suların sağlıksız sunulması bu direnişlerin başlıca nedenleridir.

Tekellerin ve hükümetlerin su politikalarına en büyük karşı çıkış Bolivya’da örgütlenmiştir. Bolivya’da 1999 yılında Cocahamba’nın su dağıtım şebekesi, merkezi ABD’de bulunan bir uluslararası tekel olan Bechtel şirketine 40 yıllığına devredilmiştir. Su işletmesi Bechtel’e geçer geçmez üç hafta içinde su fiyatları 2 kat, iki ay sonra da 3 kat arttırılmıştır. Bunun üzerine halk protestolara başlamıştır. Göstericiler “su tanrının armağanıdır, su hayattır” sloganıyla direnişe geçmiştir. Direniş yaygınlaşınca sıkıyönetim ilan edilmiştir. Göstericilere ateş açılmış, yüzlerce kişi yaralanmış, 17 yaşındaki Hugo Daza öldürülmüştür. Direniş saldırılara rağmen devam ettiği için Bolivya hükümeti sözleşmeyi iptal etmek zorunda kalmıştır.  Yani Bolivya’da direniş kazanmıştır.

Kolombiya’da ise Cali belediyesine ait olan Emcali 3 milyon kişiye su, kanalizasyon, elektrik ve telekomünikasyon hizmeti sağlamaktaydı. Su işletmesinin ticarileştirilmesi istenmiş, sendikanın grev, işgal gibi direnişleri uluslararası kampanyaların da desteğiyle suyun ticarileştirilmesi engellenmiştir.

Daha bir çok ülkede suyun ticarileştirilmesine ve özelleştirilmesine karşı çeşitli biçimlerde verilen mücadelelerin ayrıntılarını dergimizde okuyacaksınız. Ülkemize gelindiğinde ise; Türkiye’de de suyun ticarileştirilmesine karşı bir mücadele yürütülmektedir. Dergimizin de içinde olduğu, sendikalardan, meslek odalarından, siyasi partilerden, DKÖ’lerden, çeşitli platformlardan, dergi gruplarından oluşan geniş bir kesimce kurulmuş olan Suyun Ticarileştirilmesine Hayır Platformu bu alandaki mücadele dinamiklerini bir merkezde toplamaya çalışmaktadır. Platform faaliyetlerine 2008 yazından bu yana devam etmektedir. Yapılan çalışmalarla bir yandan kamuoyu suyun ticarileştirilmesi konusunda bilgilendirilmeye ve uyarılmaya çalışılırken bir yandan da pratik bir mücadele örgütlenmektedir.

Sonuç

Dünya Su Konseyi ve Dünya Su Forumları kendilerini her ne kadar olası bir su kıtlığını tüm dünya halklarının iyiliğine önlemeye, bu konuda bir küresel akıl oluşturmaya çalışan kurumlar olarak sunsalar da su kaynaklarının azalmasına ve kirlenmesine yol açan temel ekonomi politikalarını hiçbir şekilde sorgulamadıkları için inandırıcı değillerdir. Susuzluk sorununu su kaynaklarının, dağıtım şebekelerinin ve su hizmetlerinin ticarileştirilmesi ve özelleştirilmesine meşruluk kazandırmak için kullanmaktadırlar. Oysa yapılmak istenen, üzerinden yüksek kârlar elde etmeyi vaat eden suyu, sermayeye yeni bir birikim aracı olarak sunmaktır.

16-22 Mart’ta İstanbul’da toplanacak olan 5. Dünya Su Forumu’nun amacı, ülkemizdeki su kaynaklarının sermaye denetimine geçirilmesi için oluşturulan plana son rötuşların yapılması, planın uygulamaya sokulması için gerekli yasal düzenlemelerin hazırlanmasıdır.

Üretimin, üretim araçlarını ellerinde bulundurulanların daha fazla kâr edebilmeleri amacıyla değil, insanların ihtiyaçlarını karşılamak için yapıldığı bir sistemde suyun kıtlığı söz konusu değildir ve insanlara bedava sağlanması da mümkündür. Su kaynaklarının kirlenmesinin önüne geçilmesi de eldeki teknik olanaklarla mümkündür. Bütün bunların yapılmaması sisteme ilişkin bir tercihtir.      
   
Dünya Su Konseyi’nin önerdiği su politikaları sermayenin aslında 1970’li yıllardan beri içinde bulunduğu ve bugün giderek derinleştiği görülen krizinden çıkmak için yaratmaya çalıştığı çözüm yollarından biridir. Sermayenin krizini aşmak için getirdiği her yeni düzenleme gibi emekçilerin aleyhinedir. Su gibi yaşamın sürdürülmesi için mutlaka gerekli olan bir şeyin ticarileştirilerek sermayenin egemenliğine girmesini emekçiler asla kabul etmemelidir. Suyumuza yönelik saldırılar devam ederse, sıkça sözü edilen “su savaşlarının” emekçiler ile sermaye arasında yaşanacağı kesindir.  

NOTLAR

(1)    2007 Su Raporu, Çevre ve Mühendis dergisi, “Su ve Havza Yönetimi” sayısı, no: 28, 2007, Çevre Mühendisleri Odası
(2)    Suyu Parayla Satın Emri, Yalçın Doğan, Hürriyet gazetesi, 4 Mayıs 2006
(3)    Nehirlerimiz de ‘satılıyor’, Yalçın Bayer, Hürriyet gazetesi, 7 Temmuz 2007 

Sayı 7 Su Sayfa 9-14

İvme Dergisi yazısıdır. Kaynak gösterilmeden kullanılamaz.

http://www.ivmedergisi.com/suyun-ticarile%C5%9Ftirilmesine-genel-bir-bak%C4%B1%C5%9F.html

%d blogcu bunu beğendi: