Su: Bir İhtiyaç Mı? Bir Hak Mı? Yoksa Bir Kullanım Değeri Mi? Gaye Yılmaz

Şubat 2009

Temiz ve kullanılabilir suyun kıtlaşmasının son dönemde bütün dünyada başat duruma gelen bir tartışma halini aldığı bilinmektedir. Kimilerine göre suların ve su dağıtım hizmetlerinin özelleştirilmesi için kullanılan fakat gerçeklikle ilgisi olmayan bu tez; bazılarına göre de tamamen doğa süreçlerinin değişmesinden kaynaklanan bir durumdur. Bu farklı düşünce biçimleri karşısında öncelikle, hem temiz suyun miktarsal olarak azalmasının nedenlerine,  hem de doğadaki değişimi tetikleyen süreçlere bakılmasında yarar vardır.

Dünyanın bugünkü duruma nasıl geldiğine bir göz atıldığında tarımdan, sanayiye ve toplumların değişen kültür ve alışkanlıklarına kadar yaşamın bütün alanlarında meta üretimine endeksli kapitalist sistemin yapısal etkileri görülmektedir. Bu bağlamda, örneğin, kapitalizmde meta üretimi ihtiyaçlardan bağımsız olarak yalnızca metaların değişimine, yani sermaye birikimine odaklandığı için toprağın aşırı tüketimi söz konusu olmakta; bu da tarımsal sulamanın giderek artması anlamına gelmektedir. Bunun en temel göstergesi ise, tarım üretimindeki muazzam artışların nüfus artışlarından çok daha fazla olmasına karşın dünyadaki açlık olgusunun azalmadığı gibi ciddi oranda artmış olmasıdır. Tarım alanlarında nehir suları neredeyse tamamen kullanılmış olduğundan, son on yıllarda sulanan arazileri büyütebilmek için yer altı sularına dönülmüştür. Sonuç olarak su için artan talep, pek çok yer altı su kaynağının doğal dolum hızını aşmış durumdadır. Bu gelişmenin en çarpıcı örneğini dünyadaki toprakların verimliliğindeki azalış eğilimlerinden takip etmek mümkündür:

“1950’den 1990 yılına kadar dünya tahıl üreticileri topraklarının verimliliğini yıllık %2,1 oranında arttırdılar. Aynı dönemde dünya yıllık nüfus artışı %1,9 kadardı. Ancak, 1990’dan 2000’e kadar geçen sürede bu oran yıllık nüfus artışının ancak yarısına, %1,2’ye kadar geriledi. 2004 yılında yapılan projeksiyonlarda  2000-2010 yılları arasında tahıl üretimindeki artışın yüzde 0,7 gibi bir orana, yani önceki on yıllık artışın yarısına düşeceği belirtilmektedir. Toprak verimliliğinin arttırılmasındaki hız kaybı yalnızca teknolojik desteğin azalmasına değil, pek çok ülkede sulama suyunun kaybedilmesine bağlıdır ”

Yukarıdaki alıntıda, nüfus için verilen yüzdelerin doğrudan nüfus artışını ifade ederken; buna karşın tarımsal üretim için verilen yüzdelerin birim toprak miktarından elde edilen ürünlerin miktarsal artışları arasındaki farkı ifade ettiğini hatırlatmakta yarar vardır. Başka bir deyişle toprak verimliliğinin %2,1 artması, tarımsal üretimin %2,1 arttığı anlamına gelmemekte; verili bir ürün artış hızında %2,1 lik bir yükselmeye; ya da örneğin %5 olan ürün artış hızının %7,1’e yükseldiği anlamına gelmektedir. Sonuçta ise, aşırı üretime dayalı kapitalist sistemde gerek toprak gerekse su aşırı ölçüde tüketilmiş ve insan-doğa ilişkisinin sınırlarına ulaşılmıştır. 2007, 2008 yıllarında tarımsal gıda üretiminde yaşanan ciddi daralma, yukarıda alıntıyla aktardığımız projeksiyonların oldukça doğru olduğunu ortaya koymaktadır.

Buna karşın, toplumlarda üretim iki farklı amaçla yapılabilir. Bunlardan biri toplumun ihtiyaçlarını gidermek için yapılan üretimdir. Ana güdü, ihtiyaçların giderilmesi olarak belirlendiğinde, üretim ihtiyaçlarla sınırlıdır. Bir planlamanın gerekli olduğu böyle bir toplumda, örneğin, yukarıda alıntıyla aktarılan nüfus artış hızını aşan üretim artışları söz konusu olamayacağı gibi; üretimin bütün toplumun ihtiyaçları göz önüne alınarak yapılıyor olması dolayısıyla bölüşümde de bir adaletsizlik olması mümkün değildir.

Ancak, üretim toplumun ihtiyaçlarından bağımsız olarak yalnızca üretilen meta miktarlarının sürekli olarak arttırılmasına odaklanılarak da yapılabilir. Kapitalist toplum düzeni, yukarıda işaret edilen ikinci tarz üretimin yapıldığı bir sistemdir. Öyle ki kapitalist üretim biçimi, yalnızca kendisi bir meta olmadığı halde sistem tarafından meta formuna sokulmuş insan emek gücünün aşırı tüketimiyle sınırlı kalmaz, aynı zamanda, emek gücünün üretim süreçlerinde karşılıklı ilişki içine girdiği doğal kaynakların da aşırı sömürüsünü gerektirir. Ancak, -insan emek gücünün yarattığı değerlerin kapitalistlere aktarılmasının bir sonucu olarak- işsizliği arttırarak sömürülebilecek emek gücünü bollaştıran sermaye birikim süreçlerinin, doğal kaynakları metalaştırmasının sonuçları birbirinden oldukça farklıdır. Diğer bir deyişle, emek gücü rezervini (işsizliği) sürekli olarak arttıran sermaye, bunu yaparken bir yandan da doğal kaynaklar rezervini sürekli olarak tüketir, kirletir ve böylece daraltmış olur. Mesela, ekilebilir toprakların verimliliğindeki düşüş ancak sulama ve kimyasalların kullanımı ile yavaşlatılabildiği için, bunu, su rezervlerindeki azalma izler. Su rezervleri azaldıkça, sulama ile tarım yapılan topraklardan ürün alınamamaya başlar, toprak verimliliği daha da düşer.

Üretimine suyun dahil olmadığı hiçbir sanayi ürününün olmaması dolayısıyla, su, endüstride de çok yoğun bir şekilde kullanılmaktadır. Endüstrideki su kullanımının boyutları hakkında fikir veren en çarpıcı veri ise OECD-Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Teşkilatı’na üye ülkelerde 1960 yılında kullanılan temiz su toplamının sadece %12’si endüstriye giderken; 2000 yılında bu oranın %59’a çıkmış olmasıdır. Bilindiği gibi OECD’ye üye toplam 33 ülke vardır ve bu üyelerin %90’ı merkez kapitalist ülkelerdir. Ne var ki uluslararası kapitalist kurumlar ölçeği, bölge düzeyinden ziyade dünya düzeyinde ele almakta ve böylelikle  endüstride su kullanımının ulaştığı boyutları gözlerden saklamayı olanaklı hale getirmektedirler. Bu bağlamda en yaygın olarak kullanılan istatistiklerde, dünyada kullanılan tüm suların %69’unun tarımda, %21’inin endüstride, %6’sının evsel tüketimde ve %4’ünün de rezervuarlarda harcandığı belirtilmektedir. Tarımda su kullanımının ne kadar yüksek olduğunu ortaya koyan bu istatistikler, suyun metalaşması yönünde çalışmalar yürüten uluslararası kuruluşlar tarafından oldukça sık bir biçimde kullanılmaktadır. Sulamadan kaynaklanan tuzlanmadan, bitki köklerinin su içinde kalarak zarar görmesine ve yer altı sularının aşırı oranda kullanılmasına kadar eleştiri bombardımanına tutulan tarımsal sulama, bu yöntemin ülke yönetimleri tarafından sübvanse edilmesi dolayısıyla da mahkum edilmektedir. Suyun metalaşmasının kaçınılmazlığına vurgu yapan teorisyenler “tarımsal sulama suyunun çiftçilere girdi maliyetlerinin çok altında verilmesinin suyun verimsiz kullanılmasına yol açtığını” belirtmektedir. Bu çalışmalarda, suyun kamusal bir mal olduğu düşüncesinin ve su kullanım fiyatlarına çevresel kayıpların katılmamasının bu verimsiz kullanımı kamçılamakta olduğu ve piyasa mekanizması içinde suyun gerçek değerine ulaşmasını önlediği vurgularına sıkça rastlamak mümkündür. Bu tür eleştirilerin en temel nedeni ise suyun farklı kullanımlar arasındaki paylaşımının yeniden düzenlenmesi yönündeki güçlü eğilimlerdir.  Diğer bir boyut ise suyun metalaşması süreci kullanılarak tarımdaki kapitalistleşme sürecine ivme kazandırma çabalarıdır. Tarımsal su kullanımının fazlalılığı ile küçük ölçekli tarım arasında bir ilişki kurulduğu ve tarım üretiminde küçük çiftçilik tasfiye edilerek büyük tohum tekellerinin alanlarının genişletilmeye çalışıldığı görülmektedir.

Su konusunda bir kamuoyu oluşturmak, devletlerin suyun metalaşması sürecinde kapitalist sınıfın çıkarlarına ters düşecek adımlar atmasını önlemek ve sürece toplum nezdinde bir meşruiyet sağlamak amacıyla oluşturulan uluslararası yapıların sayısı bir hayli fazladır. Bu yapıların çoğu ya BM-Birleşmiş Milletler altında ya da BM’in tavsiyesi ve sponsorluğunda kurulmuştur. Dünya Bankası ve IMF’nin suyun metalaşma sürecine dahil oluşu ise çeşitli biçimlerdedir. Uluslararası kuruluşlar tek tek ülkelerle kredi anlaşması yaparken suyun ticarileşmesinin anlaşma koşullarından biri haline getirilmesi dünyada çok sık rastlanan bir durumdur. Ya da standart kalkınma verileri üzerinden yapılan karşılaştırmalarla üye ülkeler suyu metalaştırmaya özendirilmektedir. Dünya Bankası raporlarında merkez ülkelerin yeterli alt yapıya sahip oldukları için temiz enerjiden en üst düzeyde yararlanabildiklerine işaret edilmekte, buna karşın çevre ülkelerin alt yapı finansmanı eksikliği yüzünden böylesi tercih edilebilir bir enerji kaynağından mahrum olduğunun altı çizilmektedir. Bu bağlamda Dünya Bankası, ihtiyaç duyan ülkelere, suya bağlı enerji kaynaklarının alt yapısını geliştirmek için kamusal ve özel kaynakların seferber edilmesi konusunda gerekli desteği sunacağını da vaat etmektedir.

Uluslararası kuruluşların suya olan ilgisindeki bu artışın gerisinde ikili bir dinamiğin söz konusu olduğu görülmektedir:
1.    Mevcut su kaynakları kapitalist üretimin ihtiyaçlarını karşılamakta zorlandığı ölçüde, artık, suyun farklı kullanımlar arasındaki paylaşımı önemli hale gelmiştir. Diğer bir deyişle, sermaye birikimine katkı sunmayan su kullanım biçimlerinin olabildiğince kısıtlanması ve bu tasarruftan sağlanacak artık su miktarlarının kapitalist üretimin emrine tahsis edilmesi gerekmektedir. Bu hedefe ulaşmada en etkili olacak strateji, suyun piyasada alınıp satılan ve değeri piyasada belirlenecek olan bir metaya dönüştürülmesidir. Böylece, yaşamsal su kullanımının sınırlanması olanaklı hale gelecek, toplumun büyük bölümünün gelir düzeyi düşük olduğu için halklar ihtiyaç duydukları miktarlarda su kullanmak yerine, gelirlerinin imkan verdiği miktarlarda su kullanacaktır. Bu hedef, tüm bir kapitalist sınıfın ortak çıkarını temsil etmektedir.   
2.    Kendisi de bir metaya dönüşen su, diğer metaların üretiminde yer aldığı ölçüde meta-değer oluşumuna dahil olacak ve böylelikle sermaye birikimi hız kazanacaktır.

Sürecin işçi sınıfı üzerindeki olası yansımalarıyla ilgili olarak konuyu işçi sınıfının farklı katmanları üzerinden ele almakta yarar vardır. Örneğin, işini koruyabilen ücretliler açısından bakıldığında,  ücretli kesimin yaşamsal ihtiyaç olarak suya erişimleri, diğer herkes gibi, piyasa fiyatlarına endeksleneceği için, bu durumun, işçi, memur ve tüm ücretlilerin ücret gelirlerine bir düşüş biçiminde yansıyacağını öngörmek yanlış olmayacaktır. Hiçbir kapitalist işletmenin suyun bir piyasa malı haline gelmesi dolayısıyla çalışanlarına ekstra bir zam yapmadığı bilinen bir durumdur. Mevcut ücret düzeylerinde geçimini sağlamakta zaten zorlanan emekçiler, ya su tüketimlerini kısmak ya da diğer yaşamsal ihtiyaçlarında kısıntıya gitmek gibi, her ikisi de yaşam kalitesini daha da geriletecek iki seçenekten birini tercih etmeye zorlanacaktır.  Ancak, ücretli kesimi bekleyen bir diğer tehlike daha vardır ki çok fazla bilinmemektedir. Metalaşan bütün ürünler gibi, su için de bir borsa, yani bir finansallaşma süreci öngörülmektedir. Mevcut finans piyasalarında krizleri tetiklemesiyle ün yapan türev ürünlerine, suya endeksli yeni finansal araçların eklenmesi gündemdedir. Özellikle 1997 yılından beri her üç yılda bir toplanan, beşincisi de Mart 2009’da İstanbul’da düzenlenecek olan WWF-Dünya Su Forumları’nın basına kapalı toplantılarında tartışılan ve çeşitli raporlarına da girmiş olan bu planın topluma olası yansımaları oldukça ciddi sonuçlara yol açacaktır. Bilindiği gibi, bütün meta piyasalarında fiyatın belirlenmesinde rekabet kadar etkin olan bir diğer durum da arz-talep dengeleridir. Yağışların bol olduğu mevsimlerde su arzı talebe oranla daha yüksek olacağı için piyasa fiyatında belli düşmeler olabileceği gibi fiyatların birkaç ay süreyle istikrarlı bir seyir izlemesi de görülebilecektir. Ancak, kurak mevsimlerde piyasa fiyatları ikili bir baskı altında olacaktır: bir yandan arz daralırken, diğer yandan da sıcaklıktaki yükselmeler dolayısıyla suya yönelik talep artmış olacaktır. Dolayısıyla, halkların suya en fazla ihtiyaç duydukları aylarda su fiyatlarında çok ciddi artışlar görülebilecek; bu süreçlerde suyun kısıtlı verilmesi suretiyle, halklar, fiyat artışları karşısında tepkisizleştirilmeye çalışılacaktır. Finansal spekülasyonlar ise piyasa fiyatında kısa süreli ve çok sert iniş çıkışların olmasına yol açacağı için, olası fiyat değişmelerinden en fazla ücretli ve işsiz kesimlerin zararlı çıkacağını öngörmek yanlış olmayacaktır.

Suyun metalaşması karşısında oluşan toplumsal muhalefet denince akıllara öncelikle Bolivya/Cochomamba mücadelesi gelmektedir. Geride bıraktığımız son on yıla damgasını vuran bu mücadeleyle birlikte, dünyanın diğer ülkelerinde olup bitenler daha kolay izlenmeye başlamış, başka bir deyişle Bolivya mücadelesi toplumsal tepkinin oluşmasında öncü bir rol üstlenmiştir. Bugün, pek çok Latin Amerika ülkesinden, Afrika, Asya, Kuzey Amerika ve Avrupa’ya kadar bütün kıtalarda esas olarak STK’lar ve networkler üzerinden yürütülen mücadeleler bulunmaktadır. Dünyadaki su hareketlerinin çalışmaları ve söylemleri analiz edildiğinde bu mücadelelerin oldukça parçalı bir görünüm arz ettiği ve gruplar içerisinde “ihtisaslaşmanın” son derece egemen konumda olduğu görülmektedir. Neredeyse her su hareketi, yukarıda aktarılan farklı boyutlardan sadece bir tanesine odaklanmış durumdadır. Toplumsal hareketlerin bu aşırı uzmanlaşmış konumlanışına karşı, suyun metalaşması sürecini hızlandıran uluslararası kuruluşların hepsinin ortaklaştığı strateji “bütünleşik havza yönetimi”dir. Başka bir deyişle, su hareketlerinin alabildiğine parçalanmış ve ihtisaslaşmış konumuna karşın, sermaye sınıfı, kendi sınıfsal çıkarları dolayısıyla metalaşma sürecinin bütün boyutlarını kapsayan, son derece bütünsel bir yaklaşım sergilemektedir. Uluslararası kuruluşlar bu stratejiyi, suyun yukarıda detaylandırdığımız farklı boyutlarıyla açıklamakta ve bu boyutların tamamının bütünsellik içinde ele alınması gerektiğini söylemektedirler. Gerçekten de metalaşma söz konusu olduğu ölçüde, bu boyutların bir tanesinin bile süreç dışında düşünülebilmesi mümkün değildir. Dolayısıyla, toplumsal muhalefetteki verili parçalanmış ve aşırı uzmanlaşmış yapı, metalaşma sürecinin doğasına da sermaye örgütlerinin olayı ele alış şekline de uygun düşmemektedir. Bu bağlamda örneğin, kendilerini “uluslararası nehirler” olarak isimlendiren bir çevre hareketi için su sorunu yalnızca sınır aşan sulardan ve muhalefet ise su akışını etkileyebilecek büyük barajlara karşıtlıktan ibarettir. “Kamu Suyu Networkü” adındaki Avrupa çıkışlı bir başka networkün temel talebi ise, su kaynaklarının mülkiyeti ile suyun iletim ve dağıtımının devletlerin elinde kalmasıdır. Oysa, kaynak mülkiyetinin özele geçmesinin muhalefeti güçlendirdiğini fark eden sermaye grupları daha bugünden bu ısrarlarından vazgeçmiş ve mülkiyetin devletlerde kalmasının onlar açısından hiçbir sorun yaratmadığını deklare etmeye başlamıştır. Gerçekten de metalaşma sürecinde yapılandırılmış mülkiyet yasaları vazgeçilmez özelliğe sahiptir ama tek başına mülkiyet, metalaşmanın belirleyenlerinden biri değildir. Su kaynaklarının mülkiyeti devletlerde kalmaya devam ederek ve su dağıtımında asli aktör yine devlet olmak suretiyle de metalaşma gerçekleştirilebilir. Halihazırda tanıtımı yapılmakta olan “kamu-özel işbirliği” de tam bunu amaçlamaktadır. Hatta, sermaye grupları artık “kamu-kamu işbirliğinden” bahsetmekte, sürece özel sektörün hiç dahil olmadığı bir modeli de kabul edebileceklerinin sinyallerini vermektedir. Kamu-Kamu işbirliği modeline örnek teşkil edebilecek birkaç uygulamada, devlet su işletmelerinin kapitalist firmalar gibi ticarileştiği ve uluslararasılaştığı dikkat çekmektedir.

Su hakkı için mücadele eden hareketlerin bir diğer tepkisi ise “yoksulların suya erişimi” ile ilgilidir. Bu tepkiye karşı, OECD ve Dünya Bankası’nın halihazırdaki önermeleri ise, toplumlarda en düşük gelirli kesime devletlerin bir tür su destek ödemesi yapabilecekleri şeklindedir. En yoksul kesimin de suya piyasa fiyatları üzerinden erişmesi gerektiğini belirten sermaye örgütleri, çözüm olarak, devletlerin piyasa fiyatına müdahale etmeden alt gruplara para yardımı yapmasını önermektedir. Dolayısıyla, en düşük ücretli işçi ya da işsizlerin suya ödediği bedel ile en yüksek gelir gruplarının suya ödediği bedel arasında hiçbir fark olmaması, düşük gelir gruplarının bir tür “sadaka yardımı” ile desteklenmesi önerilmektedir. Su hareketlerinin süreç karşısındaki talepleri ile suyu metalaştırmak isteyen güçlerin yönelimleri arasındaki benzerliği gösteren bir diğer örnek ise Meksika’daki Alternatif Su Forumu’nun ardından yayınlanan deklarasyondan verilebilir. Bu deklarasyonda, doğadaki su kaynaklarını kirleten şirketlerden belli bir tazminat istenmesi talebi yer almaktadır. Bu talebin, suyun metalaşması sürecinin öncü örgütlerinden WWC ve OECD gibi yapıların söylemindeki karşılığı ise “Kullanan Öder!” ilkesidir. Başka bir deyişle, suyu metalaştırmak isteyenler de buna karşı çıktığını iddia edenler de gerçekte aynı ya da benzer talepleri dile getirmektedirler.

Diğer yandan muhalif hareketler kendilerini Dünya Su Konseyi ve Dünya Su Forumlarına (WWF) karşı konumlandırmakta ve WWF toplantılarını topluma kapalı bir biçimde yapıldığı, halkı karar süreçlerine dahil etmediği için “gayrı meşru” ilan etmektedirler. Fakat, Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu, basın aracılığıyla Türkiye’nin ev sahipliğini yapacağı 5. Dünya Su Forumu’na bütün muhalif hareketleri davet ettiklerini deklare etmiştir. Gerçekten de günümüzde kapitalist sistemin en belirgin eğilimlerinden biri de “karşıtını içererek yoluna devam etmek”tir. Karşıtlar, karşı durduklarını iddia ettikleri sürece yakınlaştıkça, yani kökten bir karşı duruş sergilemekten kaçındıkça, sistem tarafından içerilmeleri de kaçınılmaz hale gelmektedir. Bu “karşıtını içerme” stratejisinin en çarpıcı örneklerinden biri de Ekonomik ve Sosyal Konsey – ESK benzeri sosyal diyalog kurumlarıdır. Sermayenin karşıtını içerme stratejisi günümüzde öyle bir aşamaya ulaşmıştır ki artık “alternatif” yapılarını da sistem kendisi oluşturmaktadır. Bu bağlamda, Dünya Su Forumlarının toplandığı ülkelerde “Alternatif Su Forumu” toplantılarının yapılmakta olduğu en azından 2006’daki Meksika Dünya Su Forumu’ndan bu yana bilinmektedir. Oysa “Alternatif Su Forumu” adı, ilk kez 2003 yılında ve çok uluslu şirketler tarafından Bradford’da düzenlenen bir toplantı için kullanılmıştır. Bu toplantıda, Dünya Su Forumu’nun suyun metalaşması konusunda yeterince hızlı davranamadığı ve radikal adımlar atamadığından şikayet edilmiş ve alternatif çalışmalar yapma ihtiyacı örgütte tespit edilen bu zaaflara dayandırılmıştır. Ulusötesi şirketler 2. Alternatif Su Forumu toplantılarını ise 2005 yılında Cenevre’de düzenlemişlerdir. Buna karşın, muhalif hareketler “alternatif” adı altındaki ilk toplantılarını 2006 yılında Meksika’da yapmışlardır. Başka bir deyişle, sistem, kendi karşıtını içermek için öyle stratejilere başvurmaktadır ki şu anda dünyada aynı isimle bilinen iki alternatif su forumu vardır. Burada asıl sorun ise, suyun metalaşması olgusunun kapitalist sistemin yapısal gereksinimleriyle nasıl örtüştüğünü ve su sorununu aşmanın kapitalist toplumsal sistemi aşmaya bağlı olduğunu görmemekte direnen karşıt hareketlerin kendisiyle ilgilidir.

Su kaynakları üzerinde oynanan oyunların sadece Türkiye’de değil, bütün dünyada daha görünür hale geldiği son on yıllık süreçte, suyun bir hak mı ya da ihtiyaç mı olduğu sorusu da sıkça sorulmaya başlamıştır. İki seçenek arasına sıkıştırılan ve toplumun, üçüncü bir seçenek daha olabileceğini düşünmesi önünde engel oluşturan bu tarz soruların ne denli yanıltıcı olduğunu ortaya koyan en somut örnek ise su konusunda süregiden tartışmalardır. Dünyada suyun ticarileşmesine karşı çıkan pek çok harekete göre su temel bir haktır ve bütün sorun suyun son on yılda hak olmaktan çıkarılıp bir ihtiyaç gibi tanımlanmaya başlanması ile ilişkilidir. Öte yandan, hak kavramı yalnızca insana dair ve tümüyle politik bir kavramdır. Başka bir deyişle, örneğin, “güneş ışığı almak bitkilerin ve tüm canlı yaşamın hakkıdır” benzeri bir savın hiçbir gerçekliği yoktur. Çünkü, insan dışındaki canlı organizmaların hiçbiri yaşam koşullarını sağlamak için bilinçli bir mücadele veremez. Güneş ışığı bitkiler için bir hak olarak tanımlansa da tanımlanmasa da bitkiler, doğaları gereği yüzünü güneşe dönecektir. Oysa, suyun metalaşması sürecinde de görüldüğü gibi, haklar, çıkarları birbiriyle çatışan sınıflar arasında bir dizi mücadeleyi zorunlu kılar. Üstelik, hak, eşitlik gibi kavramlar ancak karşıtlarının da bulunduğu toplumlarda söz konusu olabilir. Yani, bir toplumda eşitsizlikler varsa eşitlik talebi de vardır; ya da haksızlıklar yaşanıyorsa haklarla ilgili taleplerden söz edilebilir. Toplumda çatışmaların olması ise toplumların sınıflı olup olmamasına bağlıdır. Sınıfsız toplumlarda bütün alanlarda bir çıkar ortaklığı olacağı için toplumu oluşturan bireylerin kafasında ne haklar ne de hak ihlallerine dair kavramlar yer almaz. Bir diğer sorun ise hak kavramının kendisinin hiçbir sınıfsal vurgu taşımıyor olmasıdır. Herhangi bir konu hak olarak tanımlandığında ve hatta mücadeleler sonucunda uygulanabilir bir hak biçimini aldığında, sınıfsal bir ayırım gözetilmeksizin bütün insanlar için geçerli sayılmaktadır. Uygulamaya bakıldığında ise, verili haklardan sadece bir bölüm insanın yararlandığı, büyük bir çoğunluğun ise bu “verili haklara” ulaşamadığı görülür. Literatürde mevcut bütün hak kavramları için geçerli olan bu tespiti örneklendirmek gerekirse, örneğin “sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı” temel haklar kapsamında ele alınan bir kavramdır. İçinde yaşadığımız toplumda bu hakka erişebilenler ise sadece paraya, dolayısıyla güce sahip olan azınlıkla sınırlıdır. Sonuçta, kapitalist toplumlarda herhangi bir talep “hak” olarak tanımlandığında söz konusu talebin sadece bir azınlık tarafından hak gibi kullanılabileceği daha baştan verilidir.  

Dolayısıyla, su bir hak gibi tanımlandığı zaman suya erişimin her iki sınıfa birden bir hak gibi sağlanması önerilmiş olur. Buna karşın, gerek temiz suyun giderek kıtlaşması gerekse bu gelişmeye de bağlı olarak suyun bir meta biçimini alması yönündeki süreçler bu sınıflardan yalnızca birinin, sermaye sınıfının birikim ihtiyacının bir sonucudur. Diğer bir deyişle, haklar parayla ifade edilemeyeceği ya da alınıp satılamayacağı için, suya erişimin bir hak olarak tanımlanması halinde su kaynakları, kapitalizmin aşırı üretim süreçlerinde son damlasına kadar sömürülmeye devam edecektir.

Yukarıdaki tespitler aynı zamanda şöyle bir gerçekliğe de işaret etmektedir: Dünyanın bugün karşı karşıya bulunduğu sorun, ne tek başına suyun parayla alınıp satılması, ne sadece baraj göletlerinin altında kalacak olan tarihi ve kültürel miraslar, ne de küresel iklim değişikliği ile sınırlı değildir. Öyle ki sermaye sınıfının üretim araçları üzerindeki mülkiyetinin hak olarak tanımlandığı bir toplumsal sistemde suya erişimin bir hak olarak tanımlanması, su eşitsizliğini azaltmadığı gibi çok daha derinleştirecektir. Su, tarım, endüstri ve hizmetler sektörlerinin tamamında üretime bir girdi olarak dahil olduğu ve üretim, toplumların ihtiyaçlarını gidermeyi değil birikimi hedeflediği için suyun aşırı tüketimi devam edecektir.

Suyun bir ihtiyaç olarak tanımlanması halinde ise, kapitalist sistemde ihtiyaçlar meta üretimine ve dolayısıyla paraya endekslenmiş olduğu için doğrudan ticarileşme sürecine gönderme yapılmaktadır. Sonuç olarak en sağlıklı talep tanımlaması “değişim değeri olarak değil; kullanım değeri olarak su” gibi görünmektedir. Çünkü, bugün gelinen noktada suya bir kullanım değeri olarak erişmenin yegane koşulu meta üretimine dayalı kapitalist toplum biçiminin ortadan kalkmış olmasıdır. Gerçekten de bu talebe ulaşıldığında su artık sadece toplumun ihtiyaçlarını giderme amacıyla yapılacak üretimde kullanılacağı için suyun aşırı tüketimi söz konusu olmayacak, aşırı üretimin olmadığı bu yeni toplumsal düzende insanın doğa ile kurduğu ilişki de bugünkü birikim odaklı biçiminden kurtarılmış olacaktır. 

 Bu çalışma, Gaye Yılmaz’ın Kimya Mühendisleri Odası dergisinin Ocak 2009 sayısında yayınlanan ve JMO’nun Şubat 2009 sayısında yayınlanan iki makalesinden yararlanılarak hazırlanmıştır.

Sayı 7 Su Sayfa 14-21

İvme Dergisi yazısıdır. Kaynak gösterilmeden kullanılamaz.

http://www.ivmedergisi.com/su-bir-ihtiya%C3%A7-m%C4%B1.html

Reklamlar

One Response to Su: Bir İhtiyaç Mı? Bir Hak Mı? Yoksa Bir Kullanım Değeri Mi? Gaye Yılmaz

  1. Misafir says:

    çok uzun ya 🙂 ama yine de işime yaradı saolun 😀

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: