Suyun Ticarileştirilmesine Genel Bir Bakış

Su kaynaklarının azalması ve kirletilmesi sonucu çok da uzak olmayan bir gelecekte dünyada  susuzluk sorunu yaşanacağı tespitleri yapılmakta ve su gibi tüm canlı varlıklar için yaşamsal  önem taşıyan bir konuda karşılaşılacak kıtlık sorununun aşılmasının insanlığın en önemli problemlerinden biri olduğu ileri sürülmektedir. Sermaye ve hükümetler gelecekte yaşanacak olası susuzluğu gerekçe göstererek su kaynaklarının ve su dağıtım şebekelerinin ticarileştirilmesi ve özelleştirilmesini gündeme getirmiştir.

Suyun ticarileştirilmesi politikaları ile sermayenin özellikle küresel ısınma konusuna bağlayarak tartışma konusu ettiği su kıtlığı aynı zamanlarda gündem olmuştur. Suyun ticarileştirilmesi polikası, kuraklık senaryosu üzerine oturmaktadır. Ancak su kaynaklarının kapitalist üretim biçiminin doğaya duyarsız sanayileşme politikaları sonucunda kirletildiği, korunmadığı da bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır.

Susuzluk sorunu karşısında duyarsız olmak elbette mümkün değildir. Su tüm canlıların yaşaması için vazgeçilmezdir. Bu nedenle Birleşmiş Milletler’in aşağıdaki verileri, her geçen gün dünya genelinde bir kuraklaşma olduğunu ve susuzluk yaşanacağını göstermesi bakımından önemli ve dikkate değerdir.

Birleşmiş Milletler Çevre Programı’nın (UNEP) 2002 yılında yayımladığı 3. Küresel Çevre Raporu’na göre, dünya üzerinde 1.1 milyar insan güvenli içme suyundan, 2.4 milyar insan ise güvenli arıtma hizmetlerinden yoksun durumdadır. Bu gidişin olumsuz yönde artarak devam ettiği belirtilerek “2050 yılında  başta Ortadoğu ülkeleri olmak üzere 54 ülkede su sıkıntısı çekileceği öngörülmektedir” deniyor(1).  

Ülkemizde ise ekonomik olarak kullanılabilen su miktarı yaklaşık 107 km3’tür. Kişi başına düşen su miktarı 1990 yılında 3.625 m3, 2000 yılında ise 3.250 m3’tür. 2025 yılında bu sayının 2.186 m3’e ineceği öngörülmektedir. UNEP’in raporuna bakıldığında, “dünya ortalaması 7000 m3 olarak belirlenmiş olup, Türkiye 2006 yılı itibarı ile kişi başına 1430 m3 tatlı su kaynağı ile düşük sınıfta yer almaktadır”.(1)

Su kaynaklarındaki azalmanın en önemli nedenlerinden biri sanayideki aşırı ve dengesiz su tüketimidir. Gelişmiş ülkelerde kullanılan temiz suyun yaklaşık %59’unu tek başına sanayi tüketmektedir. Ayrıca sanayi atıklarının arıtılmadan ırmaklara, göllere verilmesi temiz su kaynaklarının başlıca kirlenme nedenidir. Sanayide tatlı su kullanımı engellenmelidir. Deniz suyunun arıtılarak sanayide kullanılması mümkündür ancak ek bir maliyet getirdiği için sermaye tarafından tercih edilmemektedir.

Öte yandan kapitalist sistemde üretimin toplumun ihtiyaçlarına göre yapılmadığı ve her zaman aşırı olduğu bilinen bir gerçektir. Kapitalist üretimin su üstündeki olumsuz etkisine verilecek en güzel örnek savaş sanayidir. Kesinlikle toplumsal bir ihtiyaç olmayan ama sermayenin yayılmacılığı ve kâr hırsı dolayısıyla çok yoğun üretimin yapıldığı bu sanayi aynı zamanda aşırı temiz su tüketen bir sanayidir. Ancak su kıtlığı gerekçesiyle su konusunda düzenlemeler yapılmasının şart olduğunu ileri süren sermaye, kapitalist üretim biçiminin su kaynaklarının azalmasındaki ve kirlenmesindeki sorumluluk payını tartışma konusu bile etmemektedir.

Ülkemizde de Çorlu’da, Çerkezköy’de ve daha birçok yerde nehirler ve dereler sanayi atıkları ile kirletilmiş durumdadır. Aşırı kirlenme ve nehir sularının sanayi kuruluşları tarafından çekilmesi, sözü geçen bölgelerdeki akarsuları kuruma noktasına getirmiştir. Örneğin Elbistan-Afşin termik santralleri su ihtiyacını Ceyhan nehrinden sağladığı için bu nehir kuruma noktasındadır. İstanbul’da ve birçok büyük kentte su havzaları yapılaşmaya açılmakta,  kirlenmesine göz yumularak havzalar yok edilmektedir. Örneğin Düzce su havzası sanayiye teşvik bölgesi ilan edilmesi sonucu havza özelliğini yitirmiştir. Sermaye kesiminin tüm halkın malı olan su kaynaklarını, havzaları kendi çıkarına kullanmasına ve kirletmesine hükümetlerin göz yumması ve yardım etmesi kapitalist sistemin işleyişinin hem bir gereği hem de bir göstergesidir.    

Su kaynaklarının diğer kirleticisi evsel atıklar içinde bulunan kimyasallardır. Bu kimyasal atıkların su kaynaklarına karışması önlenebilir, bu atıklar arıtılabilirdir. Ayrıca doğaya zararsız temizlik maddelerinin kullanımı da teşvik edilebilir.

Tarım alanlarındaki ilaçlama ve gübreleme yoluyla meydana gelen kirlenmeler de  önlenebilirdir.  Organik tarımın desteklenmesi ve yaygınlaştırılması bir önlem olabilir.

Tüm bu örnekler, dünyada ve ülkemizde tatlı su kaynaklarının sermaye tarafından sorumsuzca kirletildiğini, hükümetlerin ise bunu görmezden geldiğini anlatmak için yeterlidir. Su kaynaklarının kirlenmesini engelleyecek bilimsel/teknolojik altyapı mevcuttur ama kâr oranlarını düşürecek ek maliyetler ortaya çıkaracağı için sermaye kesimi bu önlemlere rağbet etmemektedir. Öte yandan su kaynaklarının kirletilerek yok edilmesi sermayenin sözcüsü olan Dünya Su Konseyi’nin suyun ticarileştirilmesi politikasına hizmet ettiği için de  önlenmemektedir. Sorunların kaynağı, kapitalistlerin doğayı ve çevreyi değil, yalnızca kârlarını düşünen üretim anlayışıdır.

Suyun Ticarileştirilmesinin Neresindeyiz?  

Suyun ticari bir “meta” olarak ilk tanımlanması 1992’de yapılan Uluslararası Su ve Çevre Konferansı’nın Dublin beyanındadır. Yine 1992’de Rio’da yapılan Çevre ve Kalkınma konulu BM Konferansı’nda da suyun “eko-sistemin bir parçası, doğal bir kaynak ve sosyal ve ekonomik bir mal” olması gerektiği belirtilmiştir.

İçinde Dünya Bankası ve Birleşmiş Milletler’in de olduğu kurucular tarafından 1996 yılında oluşturulan Dünya Su Konseyi’nin kuruluş amacı tüm dünyada su ile ilgili temel politikaları belirlemektir. Dünya Su Konseyi’nin her üç yılda bir düzenlediği Dünya Su Forumları’nda su sorununun çözümü için önerilen yol suyun ticarileştirilmesi ve özelleştirilmesi olmaktadır.

Dünya Su Forumu 2001 yılındaki toplantısında suyun “bir insan hakkı” olduğu kavramını değiştirerek “bir insan ihtiyacı” kavramını kabul etmiştir. Kapitalizmin temel iktisat anlayışı  kaynakların kıt, insan ihtiyaçlarının ise sınırsız olduğu kabulüne dayanır. Suyun dünya üzerinde kıt bir kaynak ve bir insan ihtiyacı olarak tanımlanması, liberal iktisat kuramları gereği, suyun kullananın karşılığını ödemesi gereken ticari bir mal olması sonucunu beraberinde getirir. Böylelikle uluslararası sermaye açısından suyun ticarileştirilmesinin teorik altyapısı oluşmuş olur. Sıra hızla su kaynaklarının denetimini ele geçirmeye gelmiştir.

Dünya Su Konseyi, Dünya Bankası ile doğrudan bağlantılı uluslararası tekeller tarafından yönlendirilmektedir. Bu tekellerden Suez ve Vivendi su pazarının %70’ini kontrol etmektedir. Suez 130, Vivendi 90’dan fazla ülkede faaliyet yürütmektedir.  

DB ve İMF tarafından desteklenen uluslararası tekeller dünyanın birçok ülkesinde hükümetlerin de desteği ile su dağıtm şirketlerini ele geçirmişlerdir. Dünyadaki içme suyunun %5’inin sermaye denetimine geçmiş olmasına karşın, su ticaretinde elde edilen kâr tüm petrol karının %40’ı kadar olmuştur. Sermaye açısından su ticareti bir “mavi altın” demek olurken, tüm bu gelişmeler dünya yoksulları açısından ucunda ölümlerin olduğu felaketlere gebedir. Su kaynaklarının sermaye denetimine geçmesi ile “kullanan öder” işleyişi gereği, parası olan suya erişebilecek, parası olmayanlar susuz kalacaktır. Suyun ticarileştirilmesi politikası bu gerçek üzerine oturmaktadır.

Su dağıtım şebekeleri uluslararası su tekellerine satılan ülkelerde su fiyatlarının nasıl hızla yükseldiği açık bir şekilde görülmüştür. Gana’da ticarileştirilmesinden sonra su ücretleri %95 yükselmiştir. Hindistan’da aile bütçesinin %25’i su faturalarına gitmeye başlanmıştır. Peru’nun yoksul halkı ABD halkından altı kat pahalıya su tüketmeye başlamıştır. Güney Afrika’da halk faturalarını ödeyemediği için suları kesilmiş, susuzluk ve kolera salgını başlamıştır. Bolivya’da su fiyatları %200 artmıştır. Fas’ın Kazablanka kentinde su dağıtım şebekelerinin özeleştirilmesinden sonra su fiyatları üç kat artmıştır. Kanada’nın Ontorio Walkerton kentinde laboratuar hizmetinin (su tahlilleri için) ticarileştirilmesinden sonra yedi kişi sudan bulaşan E.Coli bakterisi nedeni ile ölmüştür. Su şebekelerinin özel şirketlere devredildiği bu ülkelerde yaşanan sorunlar, suyun ticarileştirilmesinin halk açısından ne anlama geldiğini gayet iyi anlatmaktadır.

Suyun ticarileştirilmesinden zarar gören yalnızca insanlar da değildir. Su kaynağının yanısıra kaynağın çevresindeki karasal alanın da özel şirketlerin egemenliğine gireceği gözden kaçırılmamalıdır. Sermaye bu alanlarda istediği faaliyetlerde (örneğin maden arama vb.) bulunabilecektir. Bundan hem doğa hem de o bölgede yaşayan tüm canlılar elbette etkilenecektir. Suyun ticarileştirilmesi, insanlara getireceği sıkıntıların yanında, doğaya ve tüm canlı yaşamına da zarar verecektir.

Türkiye’de bu konudaki gelişmelere bakıldığında; ülkemizde suyun ticarileşmesine ilk adım 1981 yılında çıkarılan 2560 sayılı İSKİ kanunudur.  Büyükşehir Belediye Kanunu ile İSKİ idare tipi büyükşehirlerin tamamında kurulmuştur. Bu kuruluşların en önemli özelliği, uluslararası sermayenin yeni su yönetimi anlayışının altyapısını oluşturmuş olmalarıdır. Bunlar Maliye Bakanlığı izni ile uluslararası finans kuruluşlarından borç alarak su ve kanalizasyon yatırımı yapabilmektedir, ancak alınan kredilerde DB’nın suyun ticarileştirmesi ile ilgili koşulları bulunmaktadır.

Ayrıca İSKİ, ASKİ ve diğer benzer kuruluşlarda su dağıtımı ve kanalizasyon hizmetleri bir kamu hizmeti gibi verilmemektedir. Yaptıkları hizmetlerin ücretlendirilmesinde kâra dayalı bir anlayış esas alınmaktadır.

Ülkemizin birçok şehrinde su ve kanalizasyon işletmesi imtiyazlarla uluslararası tekellere devredilmiştir. Antalya Belediyesi 1996 yılında su işletmeciliğini uluslararası bir tekel olan Suez’e 10 yıllık süre devretmiştir. Suyun fiyatında aylık %7 artış olunca tepkiler doğmuş, bunun üzerine belediye Suez’in faaliyetlerine 2002 yılında son vermiştir. Suez ise Antalya Belediyesi’ni uluslararası tahkim kuruluna şikayet etmiştir.

İzmit Belediyesi, Yuvacık Barajı’nın işletme imtiyazını 16 yıllığına uluslararası bir tekele devretmiş, kamu kaynakları bu proje ile şirketin kasasına akıtılmış, İzmit halkının payınaysa susuzluk düşmüştür.

Dünyanın ikinci su tekeli olan Vivendi  İzmir Çeşme’de ortaya çıkmıştır. Vivendi’nin büyük ortak olduğu Vivendi-Çalbir ortaklığı Çeşmelilere suyu 3 kat pahalıya satmıştır.

Birçok belediye, Dünya Bankası’nın, özel bankaların ve çeşitli ülkelerin yatırım bankalarının fonlarını kullanarak atık su arıtma, içme suyu arıtma, su dağıtım şebekelerinin yenilenmesi, baraj inşaatı gibi projeleri uluslarası tekeller aracılığı ile yaptırmaktadır. Uluslararası tekeller verdikleri şartlı kredilerle su kaynaklarını denetimleri altına almaktadırlar.

Ayrıca belediyelerin hizmetleri, su, atıksu ve çöp toplama işleri piyasaya açılmış; su işletmeciliğinin bütünü özelleştirilmeyip hizmetin sayaç okuma, su ve kanal arızaları, borçtan dolayı su açma- kapama ve istasyon bakımı gibi hizmetlerinin taşeron firmalara ihale edilmesi yoluna gidilmiştir. Asli görevi hizmet üretimi olan belediyeler, kentsel hizmetlerin tamamını bir bedel karşılığında özel sektöre yaptırmaktadırlar.

Görüldüğü gibi, ülkemizde suyun ticarileştirilmesi konusunda bir hayli yol alınmıştır. 16-22 Mart 2009 tarihlerinde İstanbul’da toplanacak olan Dünya Su Forumu bu süreci yaygınlaştırma ve hızlandırma amacını taşımaktadır.  

Dünya Su Forumu’nun Meksika’daki dördüncü toplantısında bir sonraki toplantının İstanbul’da yapılması kararı alınmış, ardından hükümet su kaynaklarının ticarileştirilmesi için gerekli fizibilite çalışmalarını başlatmıştır. Basına yansıdığı kadarıyla çalışmalarını tamamlamış olduğu da anlaşılmaktadır. Su kaynaklarının satılması ile elde edilecek para miktarı bile belirlenmiş durumdadır. Bu konuda gazetelerde çıkan haberler dikkat çekicidir.

4 Mayıs 2006 tarihli Hürriyet gazetesinde Yalçın Doğan köşesinde “Başkentte dün bir kurye trafiği yaşanıyor. Merkezde Çevre ve Orman  Bakanlığı var. Bir kol Başbakanlığa, ikincisi Maliye Bakanlığına, üçüncüsü de ekonomiden, aynı zamanda AB’den sorumlu devlet bakanlığına uzanıyor. Gizli dosyalar, Çevre Bakanlığı’ndan bu kurumlara kuryelerle gönderiliyor. Ne var o dosyada? Önümüzdeki üç yıl içinde nasıl 60 milyar Euro’luk kaynak yaratabiliriz sorusu var. O soruyla birlikte, bunun çözümü üzerine geliştirilen projeler var. (…) Çevre Bakanlığı nüfusu yüz binden fazla belediyelere talimat gönderiyor. 
Sıvı ve katı atıklarların tasfiyesi için bu belediyeler üç ay içinde yatırım programı sunmak zorunda. Sundukları programı da, üç yılda gerçekleştirmek zorunda. Üç yılda, nasıl olacaksa! Hangi parayla? Para nerede? İşte, o gizli dosyadaki ilk emir. Su parasıyla ilgili.” (2)

7 Temmuz 2007 tarihinde  Hürriyet gazetesinde Yalçın Bayer köşesinde  12-13 akarsuyun satış kapsamında bulunduğunu ve bunlardan metreküp hesabıyla yaklaşık 3,1 milyar dolar beklendiğini yazmıştır. Aynı yazıda Fırat’ın sularının üzerindeki Atatürk ve Keban gibi barajlara giden suların da bu özelleştirme kapsamı içinde olacağı, DSİ’de yapılan ön çalışmalara göre Fırat’ın 29 yıllık satış değerinin 950 milyon dolar, Dicle’nin 650 milyon dolar olacağı söylenmektedir. (3)

Kısacası gazetelere yansıyan bilgilere bakıldığında hükümetin akarsuları, gölleri satışa çıkaracağı, satış sonucunda elde edeceği para miktarını bile belirlemiş olduğu anlaşılmaktadır.

Suyun Ticarileştirilmesine Karşı Mücadele

Önümüzdeki yıllarda temiz suya ihtiyacın artacağı, dolayısıyla suyun bol kâr getirecek bir alan olabileceği düşüncesi sermayenin iştahını kabartmış, bu yöndeki çabalarını ve girişimlerini  hızlandırmışken, emekçiler ise temiz suya erişimin bir  insan hakkı olduğunu, herhangi bir meta gibi kâr amaçlı alınıp satılamayacağını söylemektedirler. Bu haklarının sermaye tarafından gasp edilmesine karşı emekçilerin cevabı, suyun ticarileştirildiği ülkelerdeki mücadelelerde kendini somutlamıştır.

Suyun ticarileştirilmesine karşı mücadele dünya genelinde sürmekte ve bu politikaların uygulanmaya çalışıldığı her yerde direnişler ortaya çıkmaktadır.  Su dağıtım şebekeleri ticarileşen ülkelerde su fiyatlarının aşırı yükselmesi ve suların sağlıksız sunulması bu direnişlerin başlıca nedenleridir.

Tekellerin ve hükümetlerin su politikalarına en büyük karşı çıkış Bolivya’da örgütlenmiştir. Bolivya’da 1999 yılında Cocahamba’nın su dağıtım şebekesi, merkezi ABD’de bulunan bir uluslararası tekel olan Bechtel şirketine 40 yıllığına devredilmiştir. Su işletmesi Bechtel’e geçer geçmez üç hafta içinde su fiyatları 2 kat, iki ay sonra da 3 kat arttırılmıştır. Bunun üzerine halk protestolara başlamıştır. Göstericiler “su tanrının armağanıdır, su hayattır” sloganıyla direnişe geçmiştir. Direniş yaygınlaşınca sıkıyönetim ilan edilmiştir. Göstericilere ateş açılmış, yüzlerce kişi yaralanmış, 17 yaşındaki Hugo Daza öldürülmüştür. Direniş saldırılara rağmen devam ettiği için Bolivya hükümeti sözleşmeyi iptal etmek zorunda kalmıştır.  Yani Bolivya’da direniş kazanmıştır.

Kolombiya’da ise Cali belediyesine ait olan Emcali 3 milyon kişiye su, kanalizasyon, elektrik ve telekomünikasyon hizmeti sağlamaktaydı. Su işletmesinin ticarileştirilmesi istenmiş, sendikanın grev, işgal gibi direnişleri uluslararası kampanyaların da desteğiyle suyun ticarileştirilmesi engellenmiştir.

Daha bir çok ülkede suyun ticarileştirilmesine ve özelleştirilmesine karşı çeşitli biçimlerde verilen mücadelelerin ayrıntılarını dergimizde okuyacaksınız. Ülkemize gelindiğinde ise; Türkiye’de de suyun ticarileştirilmesine karşı bir mücadele yürütülmektedir. Dergimizin de içinde olduğu, sendikalardan, meslek odalarından, siyasi partilerden, DKÖ’lerden, çeşitli platformlardan, dergi gruplarından oluşan geniş bir kesimce kurulmuş olan Suyun Ticarileştirilmesine Hayır Platformu bu alandaki mücadele dinamiklerini bir merkezde toplamaya çalışmaktadır. Platform faaliyetlerine 2008 yazından bu yana devam etmektedir. Yapılan çalışmalarla bir yandan kamuoyu suyun ticarileştirilmesi konusunda bilgilendirilmeye ve uyarılmaya çalışılırken bir yandan da pratik bir mücadele örgütlenmektedir.

Sonuç

Dünya Su Konseyi ve Dünya Su Forumları kendilerini her ne kadar olası bir su kıtlığını tüm dünya halklarının iyiliğine önlemeye, bu konuda bir küresel akıl oluşturmaya çalışan kurumlar olarak sunsalar da su kaynaklarının azalmasına ve kirlenmesine yol açan temel ekonomi politikalarını hiçbir şekilde sorgulamadıkları için inandırıcı değillerdir. Susuzluk sorununu su kaynaklarının, dağıtım şebekelerinin ve su hizmetlerinin ticarileştirilmesi ve özelleştirilmesine meşruluk kazandırmak için kullanmaktadırlar. Oysa yapılmak istenen, üzerinden yüksek kârlar elde etmeyi vaat eden suyu, sermayeye yeni bir birikim aracı olarak sunmaktır.

16-22 Mart’ta İstanbul’da toplanacak olan 5. Dünya Su Forumu’nun amacı, ülkemizdeki su kaynaklarının sermaye denetimine geçirilmesi için oluşturulan plana son rötuşların yapılması, planın uygulamaya sokulması için gerekli yasal düzenlemelerin hazırlanmasıdır.

Üretimin, üretim araçlarını ellerinde bulundurulanların daha fazla kâr edebilmeleri amacıyla değil, insanların ihtiyaçlarını karşılamak için yapıldığı bir sistemde suyun kıtlığı söz konusu değildir ve insanlara bedava sağlanması da mümkündür. Su kaynaklarının kirlenmesinin önüne geçilmesi de eldeki teknik olanaklarla mümkündür. Bütün bunların yapılmaması sisteme ilişkin bir tercihtir.      
   
Dünya Su Konseyi’nin önerdiği su politikaları sermayenin aslında 1970’li yıllardan beri içinde bulunduğu ve bugün giderek derinleştiği görülen krizinden çıkmak için yaratmaya çalıştığı çözüm yollarından biridir. Sermayenin krizini aşmak için getirdiği her yeni düzenleme gibi emekçilerin aleyhinedir. Su gibi yaşamın sürdürülmesi için mutlaka gerekli olan bir şeyin ticarileştirilerek sermayenin egemenliğine girmesini emekçiler asla kabul etmemelidir. Suyumuza yönelik saldırılar devam ederse, sıkça sözü edilen “su savaşlarının” emekçiler ile sermaye arasında yaşanacağı kesindir.  

NOTLAR

(1)    2007 Su Raporu, Çevre ve Mühendis dergisi, “Su ve Havza Yönetimi” sayısı, no: 28, 2007, Çevre Mühendisleri Odası
(2)    Suyu Parayla Satın Emri, Yalçın Doğan, Hürriyet gazetesi, 4 Mayıs 2006
(3)    Nehirlerimiz de ‘satılıyor’, Yalçın Bayer, Hürriyet gazetesi, 7 Temmuz 2007 

Sayı 7 Su Sayfa 9-14

İvme Dergisi yazısıdır. Kaynak gösterilmeden kullanılamaz.

http://www.ivmedergisi.com/suyun-ticarile%C5%9Ftirilmesine-genel-bir-bak%C4%B1%C5%9F.html

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: