Dünya Su Konseyi (WWC) ve Dünya Su Forumları (WWF)

Temel ihtiyaçlarımızdan ve aynı zamanda haklarımızdan biri olan su, insanlığın üretim biçiminin kârlılık üzerinden belirlendiği günümüzde, kâr edilebilir bir mal olarak değerlendiriliyor. Tüm kamusal haklar gibi su hakkımız da elimizden alınarak, devletler ya da özel şirketler eliyle alınıp satılabilir ve işletilebilir bir meta haline getiriliyor.

Bu metalaştırma sürecinde, sürecin aktörleri olan devletler ve özel şirketler, suyun piyasaya açılmasının ideolojik altyapısını oluşturmak, sürecin planlamasını yapmak,  bu doğrultuda atılan adımları merkezileştirerek hızlandırmak ve piyasayı aralarında paylaşmak üzere bir araya gelerek uluslararası kurumlar oluşturmuş, dünyanın değişik yerlerinde konferanslar, forumlar düzenlemiştir. Kapitalist-emperyalist sistem bu çabalarla suyun ticarileştirilmesini, su da ticari bir maldır/metadır ve piyasada herhangi başka bir mal gibi alınıp satılmalıdır (“kullanan öder” yaklaşımı) görüşüyle meşrulaştırmaya çalışmaktadır.

Küresel ölçekte suyun yönetimi için oluşturulan ilk yapı, 1972 yılında kurulan IWRA-Uluslararası Su Kaynakları Birliği’dir. ABD’de kurulan, Dünya Su Konseyi’nin kurucu kurumlarından biri olan IWRA’nın oluşturulmasının ardından suyun küresel ölçekte yönetimi için toplantılar gerçekleştirilmiş ve IWRA, bu görev için yeni yapılar kurulmasına ön ayak olmuştur. Günümüzde ise IWRA 110 ülkeden 1400 civarında şirket, kurum ve birey statüsünde üyeye sahiptir.

İlk kez hükümetler arası bir su konferansı Birleşmiş Milletler tarafından 1977 yılında düzenlenmiştir. Ardından 1980 yılında Birleşmiş Milletler, takip eden on yılı, “Uluslararası İçme Suyu Arzı ve Hijyen Koşullarının İyileştirilmesi” on yılı olarak deklare etmiştir.
 
1992 yılına gelindiğinde,  uluslararası bir su konseyi kurma fikri ilk kez olarak Dublin’de yapılan BM Uluslararası Kalkınma ve Çevre Konferansı’nda ve Rio de Janerio’da yapılan Yeryüzü Zirvesi’nde öne sürülmüştür. IWRA, 1994 yılında Kahire’de düzenlediği 8. Dünya Su Kongresi’nin özel bir oturumunu bu konuya ayırmış ve bu oturum Dünya Su Konseyi (DSK) kurulması yönünde bir önergeyle sonuçlanmıştır. Böylece küresel su yönetimi konusunda verilmekte olan dağınık, birbirinden kopuk ve etkisiz çabaların bir şemsiye kurum altında birleştirilmesi gerekliliği fikrinde ortaklaşılmıştır. 1995’te kuruluş komitesini oluşturan Dünya Su Konseyi’nin merkezi Fransa-Marsilya’da açılmıştır. Konsey, ilk toplantısını Mart 1995’te Kanada-Montreal’de, ikinci toplantısını da İtalya-Bari’de gerçekleştirmiştir. Bu iki toplantıda Dünya Su Konseyi’nin amaç ve hedefleri tanımlanmıştır. Temmuz 1996’da Dünya Su Konseyi’nin ilk geçici Guvernörler Heyeti İspanya-Granada’da toplanmıştır.
 
Dünya Su Konseyi, belirlediği politikaların hayata geçirilmesi için her üç yılda bir periyodik olarak yaptığı Dünya Su Forumları’nın birincisini Mart 1997’de Fas-Marakeş’te gerçekleştirmiştir. Marakeş Deklarasyonu’nun yayınlanması ile su sorununda Dünya Su Konseyi’nin liderliği kesin olarak belirlenmiştir. Dünya Su Konseyi, “21. Yüzyılda Yaşam ve Çevre için Dünya Su Vizyonu” geliştirme görevini üstlenmiştir. Konsey, Mart 1998’de Paris’te, Fransız Hükümeti’nin işbirliği ile gerçekleştirilen Uluslararası Su ve Sürdürülebilir Kalkınma Konferansı’nın organizasyonunda yer almıştır.

2. Dünya Su Forumu (DSF) 2000 yılında Hollanda-Lahey’de yapılmıştır. Lahey’de yapılan ikinci DSF, DSK’nin su politikalarında belirleyici olacak kararlar almıştır. Bu kararlar şunlardır:

    Bütünleşik yönetime bütün paydaşları katmak (Bütünleşik Su Kaynakları Yönetimi),
    Su hizmetlerinin fiyatlandırılmasına bütün maliyetleri dahil etmek,
    Araştırma ve yenileştirme için kamusal fonları arttırmak,
    Uluslararası su havzalarında işbirliğini arttırmak,
    Su yatırımlarını büyük oranda arttırmak.

2000 Lahey DSF’nun suyun ticarileştirilmesi konusunda en önemli kararı “Bütünleşik Su Kaynakları Yönetimi”dir. Bütünleşik Su Kaynakları Yönetimi, AB Su Çerçeve Direktifi temelinde bir kavramdır. Bu kavramla doğal su kaynaklarının kendi doğal coğrafi sınırları içerisinde yönetilmesi ve bu yönetimde tekelleri egemen kılmak hedeflenmektedir.

Üç yılda bir toplanan Dünya Su Forumları’nın üçüncüsü ise Mart 2003’te Japonya-Osaka’da yapılmıştır. Bu forumda Dünya Su Konseyi, 2. Dünya Su Forumu’nun taahhütlerine uygun olarak Dünya Su Faaliyetleri Raporu’nu yayımlamıştır.

4. Dünya Su Forumu 2006 yılında Meksika-Mexico City’de yapılmıştır. Dünya Su Forumu’nun suyun küresel ölçekte ticarileştirilmesi amacının halklar tarafından anlaşılmaya başlaması sonucu 4. Dünya Su Forumu, yüz bini aşkın insan tarafından yapılan büyük protestoların hedefi olmuştur.

Küresel ölçekte suyun yönetiminin merkezi olan Dünya Su Konseyi’nin kurucu kuruluşları, Uluslararası Su Kaynakları Birliği (IWRA), Uluslararası Sulama ve Drenaj Komisyonu (ICID), Kanada Uluslararası Kalkınma Ajansı (CIDA), Dünya Bankası (WB), Uluslararası Su Kalitesi Derneği (IAWQ), Uluslararası Su Birliği (IWSA), Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) ve Dünya Konservasyon Birliği (IUCN)’dir.  

Günümüzde ise Dünya Su Konseyi’nin 65 ülkeden 340 üyesi bulunmaktadır. Dünyadaki en büyük yatırım bankaları ve en büyük su şirketleri, hükümet kuruluşları, STK’lar, meslek birlikleri ve akademik kurumlar Konsey’in üyeleri arasındadır. Avrupa Yatırım Bankası, Afrika Yatırım Bankası, Lyonnaise des Eaux, Group Suez, Price Waterhouse Coopers, Suez Environment, AREVA bu üyeler arasında göze çarpanlardandır.

Fransız şirketi olan Suez, 130’u aşkın ülkede faaliyet göstermekte ve 115 milyon kişiye su satmaktadır. Yine bir Fransız şirketi olan Vivendi ile birlikte, özel şirketlerin pazarladığı suyun yüzde 70’ini satmakta ve yıllık ciroları toplamı 70 milyar doları aşmaktadır. Çin’de, Hindistan’da, Güney Kore’de, Vietnam’da, Filipinler’de, Güney Amerika’da ve daha birçok ülkede yapılan özelleştirmelerde su kaynaklarını satın alan ve işleten, bu iki şirkettir.(1) Antalya Belediyesi’nin yaptığı su özelleştirmesinde de yine Suez Lyonnaise des Eaux karşımıza çıkıyor.

Konsey’de yer alan Dünya Bankası ve Kalkınma Bankaları da geri dönüşüm (suyun fiyatlandırması) ve özelleştirme amaçlı kredi finansörleridir. Örneğin Çin’in Tianjin kentinin su tesislerinin yenilenmesi işlerinin özel sektöre devrinde, projenin finansmanı için Asya Kalkınma Bankası 130 milyon dolar kredi vermiştir.(1) Dünya Bankası da “son on yılda su projelerine verdiği 20 milyar dolar ile özelleştirmelerin temel finansörü olmuştur. Hükümetlere verdiği borç anlaşmalarına koyduğu su özelleştirilmesi hükümleri ve özel sektörle ilgili yan kuruluşu IFC aracılığı ile su şirketlerinin amaçlarına hizmet etmiştir.”(2)

Konsey’de Türkiye 41 üye ile en çok üyesi olan üçüncü ülke konumundadır. Dünya Su Konseyi üyelerinin %13’ünü Türkiye’den kurumlar oluşturmaktadır. Türkiyeli kurumların büyük bir çoğunluğu inşaat, mühendislik ve müteahhitlik alanlarında faaliyet gösteren şirketlerden oluşmaktadır. Ceylan İnşaat, Doğuş İnşaat, Ecetur, Eren İnşaat, Güriş İnşaat, İçtaş İnşaat, Kiska İnşaat, Limak İnşaat, Nurol İnşaat, Peker İnşaat, Tefken Holding, Yüksel İnşaat ve Ünal Şirketler Grubu bunlardan yalnızca birkaçıdır. Bu şirketlerin ortak özelliği, baraj inşaatı, su altyapı hizmetleri, atık su arıtım tesisleri inşaatı gibi alanlarda yatırımlarının olması ve dünyanın en büyük su şirketleriyle ortak çalışıyor olmalarıdır. 5. Dünya Su Forumu’nun Su Köprüsü bültenine göre, “Önümüzdeki 15 yılda çevre teknolojilerine, tesislere 70 milyar Euro yatırım yapılacaktır. Bu yatırımlar esas olarak katı atık, tehlikeli atık, atık su ve yenilenebilir enerji alanında olacaktır.”(3) Bu alanlardan kâr etme hedefi olan inşaat ve su şirketlerinin iştahlarının kabarması ve Dünya Su Konseyi organizasyonunda yer alarak bu paylaşımda belirleyici olmak istemeleri çok doğaldır. Bu şirketlerin yanı sıra GAP, Devlet Su İşleri ve İSKİ gibi resmi kuruluşlar ve Türk Su Vakfı da Dünya Su Konseyi’nin üyeleri arasındadır.

Dünya Su Konseyi amacını “Su kaynaklarının sürdürülebilir olarak kullanımı konusunda çeşitli eylem programlarının hazırlanması, su kaynaklarının ve çevrenin gelecekteki durumuyla ilgili olarak değişik senaryoların geliştirilmesi, su konularının daha uzun vadeli ve daha kapsamlı bir şekilde ele alınarak küresel bazda bir ‘düşünce kuruluşu’ olarak çeşitli faaliyetlerin gerçekleştirilmesi” olarak tanımlamaktadır. Ancak su kaynaklarının sürdürülebilirliği ve herkese sürdürülebilir, güvenli su hizmeti sağlanması konularında sorun olarak saptanan nokta, geri bıraktırılmış ülkelerin devletlerinin bu alanlarda gerekli olan yüksek maliyetli yatırımları yapamaması, yerel yönetimlerin bu hizmetleri eksik olarak yerine getirmesi olunca; bu yatırımları yapabilecek, hizmetlerin daha “kaliteli” sağlanmasını başarabilecek olan özel sektörün su piyasasında daha etkin olması, Konsey tarafından sorunun çözümü olarak sunulmaktadır. Bu “düşünce kuruluşu”, böylece, üyesi olan büyük su tekellerinin çıkarları doğrultusunda su piyasasını özel sektöre açmaya ve bu tekellerin sektördeki payını ve kârlılığını yükseltmeye, suyu piyasalaştırmaya ön ayak olan bir kuruluş olmaktadır. Bunu yaparken halkların da görüşlerine yer veren, dünya için en iyisini bulmaya çalışan bir “düşünce kuruluşu” görüntüsünde olmak için forumlar düzenleyerek bir toplumsal meşruiyet kazanmaya çalışmaktadır. Bu forumlarla suyu piyasalaştırmanın ideolojisini yaymakta; ticarileştirme ve özelleştirme uygulamalarına karşı gelişecek toplumsal muhalefetin önünü almak için gerekli toplumsal, ideolojik altyapıyı hazırlamak için forumları kullanmaktadır.

Dünya Su Konseyi Başkanı, aynı zamanda dünyanın en büyük su şirketinin (Suez’e bağlı Marseilles Water Supply Company) CEO’su Loic Fouchon’un “Su faturasına, cep telefonu kadar ödeme yapmaya razı olursak hiçbir sıkıntı kalmayacak. Tüm insanlık olarak bir tercih yapmamız lazım. Yani arabaların benzini için harcadığımız paranın yüzde 5’ini suya harcasak dünyada su sorunu yaşanmaz” sözleri Dünya Su Konseyi’nin su sorununu ele alış perspektifini açıkça ortaya koymaktadır. Dünya Su Forumu’na göre, suyun tamamen ticarileştirilmesinin başarılmasıyla su sorunu çözülecektir. Milliyet gazetesi yazarı Meral Tamer’in Dünya Su Forumu’na ilişkin tanımı da çok etkileyicidir: “Dünya Su Forumu, su ile ilgili küresel ortak aklı ortaya çıkartmak için oluşturulmuş bir girişim. Formatı forum olan diğer tüm toplantılarda olduğu gibi herkesin fikrini söyleyebileceği bir pazar yeri; hiçbir kriteri yok”(4). Foruma ilişkin yapılan “pazar yeri” benzetmesi, su sorununun çözüm platformu olarak malların alınıp satıldığı bir pazar tanımı yapılması, Dünya Su Konseyi cephesinden çözümü açıklıyor. Bu çözüm, uluslararası su tekellerinin çözümüdür, halkların değil. Bu çözüm, halkların su hakkını garanti altına almıyor; su tekellerinin kârını garanti altına alıyor.

Suyun piyasalaştırılmasının ideolojik platformu olan Dünya Su Forumları’nın 5.’si 16-22 Mart 2009 tarihlerinde İstanbul’da, Sütlüce’de gerçekleştirilecek. 5. Dünya Su Forumu’nun ele alacağı başlıklar arasında dikkati çekenler, Küresel Değişimler ve Risk Yönetimi, İnsani Kalkınmanın ve Binyıl Kalkınma Hedeflerinin Geliştirilmesi, İnsani ve Çevresel İhtiyaçlar Dikkate Alınarak Su Kaynaklarının Korunması ve Yönetimi, İdare ve Yönetim başlığı altında “Su hizmetinde kamu ve özel sektörün optimizasyonu”, Finans, Eğitim, Bilgi ve Kapasite Geliştirme konularıdır. Görüldüğü gibi, başlıklar arasında forumun ana hedeflerinden biri olan su hizmetlerinin özelleştirilmesi konusu yoktur. Ancak bu bize yalnızca forumda, halkların tepkisini azaltmaya yönelik kavram seçimleri yapıldığını gösterir. Örneğin su hizmetlerinin özelleştirilmesi değil, “kamu-özel sektör ortaklıkları” ya da suyun piyasalaştırılması değil, “herkese sürdürülebilir, güvenilir su sağlanması” denmekte; su kaynaklarını işleten ve buradan büyük kârlar elde eden şirketlerin su kaynaklarına “sahip olmadıkları”, yalnızca bu kaynakları “yönettikleri” söylenmektedir.

Forum, ulaşma ve temsil etme iddiasında olduğu dokuz temel grup tariflemiştir. Bunlar; kadınlar, gençler ve çocuklar, iş dünyası ve sanayi, yerel yönetimler, bilim ve teknoloji, işçiler ve işçi sendikaları, yerli halk, çiftçiler ve STK’lardır. 5. Dünya Su Forumu’nun bugüne kadar yukarıda bahsedilen bileşenlerin birçoğundan bağımsız örgütlendiği aşikârdır. Bu gruplardan iş adamları ve sanayinin, yani uluslararası şirketlerin ve hükümetlerin katılımcı ve karar verici olarak ağır bastığı, halkın ve işçi, köylü, kadın, genç gruplarının hiç yer almadığı kolayca anlaşılmaktadır. Foruma kayıt ücretleri de bu durumu çok net yansıtmaktadır. Foruma bir günlük kayıt ücreti 100 Euro’dur. Halkın sözü geçen kesimlerinin bu ücreti karşılayamayacağı ve bugüne kadar forum bileşenleri arasında olmayan bu kesimin parayı ödemeleri koşulunda bile her şeyi belirlenmiş bir forumda etkili olamayacakları ortadadır.

5. Dünya Su Forumu’nun yapılacağı yer olarak Türkiye’nin seçilmesinin nedeni, Türkiye’nin bölgede su kaynakları bakımından en zengin ülke olmasıdır. Bu seçim göstermektedir ki ülkemizde forum organizasyonunda yer alan su tekellerinin ve işbirlikçilerinin piyasaya açmak ve işletmek istedikleri zengin su kaynakları mevcuttur. Forum’un burada düzenleniyor olması, Türkiye’deki su kaynakları ve hizmetlerinin özel sektöre devri açısından anlamlıdır. Suyun ticarileştirilmesine duyulan istek gerek Türkiye’nin sermaye kuruluşları gerekse de hükümetçe paylaşıldığı için, Türkiye forumun hedeflerinin uygulanabileceği bir ülke olarak düşünülmektedir. Aynı zamanda Türkiye IMF, Dünya Bankası, GATS gibi uluslararası kurum ve anlaşmalar tarafından ve AB uyum süreci gereği, tüm hizmetlerde olduğu gibi, su altyapı hizmetlerini ve su kaynaklarını da ticarileştirerek piyasaya açmaya mecbur bırakılmıştır. 1995 yılında imzalanan GATS’ın önemli maddelerinden bir tanesinde, “Bu anlaşma hiçbir zaman ulus devletleri kamu hizmetlerini özelleştirmeye zorlama hedefi gütmemektedir. Ama kamu hizmetleri piyasa ölçeğinde ticarileştirilmek, rekabete açık hale getirilmek zorundadır” denmekte, böylece imzacı ülkelerin tüm kamu hizmetleriyle birlikte su hizmetlerini de piyasaya açmaları zorunlu tutulmaktadır.

Bu nedenle, 5. Dünya Su Forumu’nun Türkiye’de yapılacak olması, suyun ticarileştirilmesi yolunda atılan adımların hızlanacağına dair bir gösterge olması açısından anlamlıdır. TÜSİAD’ın Eylül 2008’de yayınladığı raporda, “Özellikle gelişmekte olan ülkelerde gözlenen temel sorunlar; su kaynaklarının etkinlikten uzak yönetilmesi, hizmet kalitesinin düşüklüğü ve bunun sonucunda ortaya çıkan negatif dışsallıklar, karşılaşılan sorunlara kısa sürede çözümler üretilememesi, su ve atık su hizmetlerinin kamu tarafından desteklenmesi sonucunda maliyeti yansıtmayan düşük fiyatlar nedeniyle suyun israf edilmesi, hizmetin getirisinin maliyetlerin altında kalması, aşırı istihdam ve gerekli altyapı yatırımlarının hayata geçirilememesi olarak sıralanmaktadır”(5,6). TÜSİAD, sorunun çözümü olarak, “Şebeke suyu hizmetinin bir ekonomik mal olarak piyasa içinde fiyatlandırılması yaklaşımı ile birlikte söz konusu hizmetin özel teşebbüsler eliyle yürütülmesi”ni sunmaktadır(7). Hükümet de TÜSİAD gibi Dünya Su Forumu ile paralel adımlar atmakta, nehirlerin özelleştirilmesini, kontörlü sayaç uygulamalarını gündeme getirmektedir.

Tüm bunlar gösteriyor ki su kaynaklarımızın özelleştirilmesi, su hizmetlerinin özel sektör tarafından yönetilmesi sonucu su fiyatlarının yükselmesi ve yoksulların, halkın büyük çoğunluğunun suya erişiminin engellenmesi, dünyanın birçok yerinde olduğu gibi, ülkemizde de çok yakın bir gelecekte karşı karşıya kalacağımız sorunlar olacaktır. Suyun ticarileştirilmesine ve su hakkımızın elimizden alınmasına yol açan bu politikaların mimarı ise Dünya Su Konseyi ve onun düzenlediği Dünya Su Forumları’dır. Meksika’da 4. Dünya Su Forumu’na karşı gelişen protestolarda olduğu gibi, Bolivya’da ve dünyanın birçok farklı coğrafyasında verilen su mücadelelerinde olduğu gibi, Mart’ta İstanbul’da yapılacak olan 5. Dünya Su Forumu’na ve suyun ticarileştirilmesine karşı, su yaşamdır, haktır, halkındır, satılamaz temelinde örgütlenerek mücadele etmeliyiz.

NOTLAR
(1)     “European Water Corporations and Privatization of Asian Water Resources”, Santiago Charles, 2002.
(2)     “Water Privatization: The World Bank’s Latest Market Fantasy”, Barlow Maude ve Clarke Tony, 2004.

(3)     5. Dünya Su Forumu Bülteni, No:2, Eylül 2008
(4)    Dünyada Suyun Patronu Türkiye Olabilir Mi?, Meral Tamer, Milliyet Gazetesi, 9 Ocak 2009 
(5)    Su Politiktir: Küresel Su Politikalarının Ulusal ve Yerel Ölçekte Yansımaları, Esra ERGÜZELOĞLU KİLİM, Mustafa ŞENER 
(6)    Küresel Su Krizine Çözüm Arayışları: Şebeke Suyu Hizmetlerine Özel Sektör Katılımı: Dünya Örnekleri Işığında Türkiye İçin Öneriler, TÜSİAD, 2008.
(7)    Türkiye‘de Su Yönetimi: Sorunlar ve Öneriler, TÜSİAD, 2008.
KAYNAKÇA
1.    http://www.worldwaterforum5.org/
2.    http://www.worldwatercouncil.org/
3.    http://www.supolitik.org/

Sayı 7 Su Sayfa 21-26

İvme Dergisi yazısıdır. Kaynak gösterilmeden kullanılamaz.

http://www.ivmedergisi.com/d%C3%BCnya-su-konseyi-d%C3%BCnya-su-forumlar%C4%B1.html

Reklamlar

Su: Bir İhtiyaç Mı? Bir Hak Mı? Yoksa Bir Kullanım Değeri Mi? Gaye Yılmaz

Şubat 2009

Temiz ve kullanılabilir suyun kıtlaşmasının son dönemde bütün dünyada başat duruma gelen bir tartışma halini aldığı bilinmektedir. Kimilerine göre suların ve su dağıtım hizmetlerinin özelleştirilmesi için kullanılan fakat gerçeklikle ilgisi olmayan bu tez; bazılarına göre de tamamen doğa süreçlerinin değişmesinden kaynaklanan bir durumdur. Bu farklı düşünce biçimleri karşısında öncelikle, hem temiz suyun miktarsal olarak azalmasının nedenlerine,  hem de doğadaki değişimi tetikleyen süreçlere bakılmasında yarar vardır.

Dünyanın bugünkü duruma nasıl geldiğine bir göz atıldığında tarımdan, sanayiye ve toplumların değişen kültür ve alışkanlıklarına kadar yaşamın bütün alanlarında meta üretimine endeksli kapitalist sistemin yapısal etkileri görülmektedir. Bu bağlamda, örneğin, kapitalizmde meta üretimi ihtiyaçlardan bağımsız olarak yalnızca metaların değişimine, yani sermaye birikimine odaklandığı için toprağın aşırı tüketimi söz konusu olmakta; bu da tarımsal sulamanın giderek artması anlamına gelmektedir. Bunun en temel göstergesi ise, tarım üretimindeki muazzam artışların nüfus artışlarından çok daha fazla olmasına karşın dünyadaki açlık olgusunun azalmadığı gibi ciddi oranda artmış olmasıdır. Tarım alanlarında nehir suları neredeyse tamamen kullanılmış olduğundan, son on yıllarda sulanan arazileri büyütebilmek için yer altı sularına dönülmüştür. Sonuç olarak su için artan talep, pek çok yer altı su kaynağının doğal dolum hızını aşmış durumdadır. Bu gelişmenin en çarpıcı örneğini dünyadaki toprakların verimliliğindeki azalış eğilimlerinden takip etmek mümkündür:

“1950’den 1990 yılına kadar dünya tahıl üreticileri topraklarının verimliliğini yıllık %2,1 oranında arttırdılar. Aynı dönemde dünya yıllık nüfus artışı %1,9 kadardı. Ancak, 1990’dan 2000’e kadar geçen sürede bu oran yıllık nüfus artışının ancak yarısına, %1,2’ye kadar geriledi. 2004 yılında yapılan projeksiyonlarda  2000-2010 yılları arasında tahıl üretimindeki artışın yüzde 0,7 gibi bir orana, yani önceki on yıllık artışın yarısına düşeceği belirtilmektedir. Toprak verimliliğinin arttırılmasındaki hız kaybı yalnızca teknolojik desteğin azalmasına değil, pek çok ülkede sulama suyunun kaybedilmesine bağlıdır ”

Yukarıdaki alıntıda, nüfus için verilen yüzdelerin doğrudan nüfus artışını ifade ederken; buna karşın tarımsal üretim için verilen yüzdelerin birim toprak miktarından elde edilen ürünlerin miktarsal artışları arasındaki farkı ifade ettiğini hatırlatmakta yarar vardır. Başka bir deyişle toprak verimliliğinin %2,1 artması, tarımsal üretimin %2,1 arttığı anlamına gelmemekte; verili bir ürün artış hızında %2,1 lik bir yükselmeye; ya da örneğin %5 olan ürün artış hızının %7,1’e yükseldiği anlamına gelmektedir. Sonuçta ise, aşırı üretime dayalı kapitalist sistemde gerek toprak gerekse su aşırı ölçüde tüketilmiş ve insan-doğa ilişkisinin sınırlarına ulaşılmıştır. 2007, 2008 yıllarında tarımsal gıda üretiminde yaşanan ciddi daralma, yukarıda alıntıyla aktardığımız projeksiyonların oldukça doğru olduğunu ortaya koymaktadır.

Buna karşın, toplumlarda üretim iki farklı amaçla yapılabilir. Bunlardan biri toplumun ihtiyaçlarını gidermek için yapılan üretimdir. Ana güdü, ihtiyaçların giderilmesi olarak belirlendiğinde, üretim ihtiyaçlarla sınırlıdır. Bir planlamanın gerekli olduğu böyle bir toplumda, örneğin, yukarıda alıntıyla aktarılan nüfus artış hızını aşan üretim artışları söz konusu olamayacağı gibi; üretimin bütün toplumun ihtiyaçları göz önüne alınarak yapılıyor olması dolayısıyla bölüşümde de bir adaletsizlik olması mümkün değildir.

Ancak, üretim toplumun ihtiyaçlarından bağımsız olarak yalnızca üretilen meta miktarlarının sürekli olarak arttırılmasına odaklanılarak da yapılabilir. Kapitalist toplum düzeni, yukarıda işaret edilen ikinci tarz üretimin yapıldığı bir sistemdir. Öyle ki kapitalist üretim biçimi, yalnızca kendisi bir meta olmadığı halde sistem tarafından meta formuna sokulmuş insan emek gücünün aşırı tüketimiyle sınırlı kalmaz, aynı zamanda, emek gücünün üretim süreçlerinde karşılıklı ilişki içine girdiği doğal kaynakların da aşırı sömürüsünü gerektirir. Ancak, -insan emek gücünün yarattığı değerlerin kapitalistlere aktarılmasının bir sonucu olarak- işsizliği arttırarak sömürülebilecek emek gücünü bollaştıran sermaye birikim süreçlerinin, doğal kaynakları metalaştırmasının sonuçları birbirinden oldukça farklıdır. Diğer bir deyişle, emek gücü rezervini (işsizliği) sürekli olarak arttıran sermaye, bunu yaparken bir yandan da doğal kaynaklar rezervini sürekli olarak tüketir, kirletir ve böylece daraltmış olur. Mesela, ekilebilir toprakların verimliliğindeki düşüş ancak sulama ve kimyasalların kullanımı ile yavaşlatılabildiği için, bunu, su rezervlerindeki azalma izler. Su rezervleri azaldıkça, sulama ile tarım yapılan topraklardan ürün alınamamaya başlar, toprak verimliliği daha da düşer.

Üretimine suyun dahil olmadığı hiçbir sanayi ürününün olmaması dolayısıyla, su, endüstride de çok yoğun bir şekilde kullanılmaktadır. Endüstrideki su kullanımının boyutları hakkında fikir veren en çarpıcı veri ise OECD-Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Teşkilatı’na üye ülkelerde 1960 yılında kullanılan temiz su toplamının sadece %12’si endüstriye giderken; 2000 yılında bu oranın %59’a çıkmış olmasıdır. Bilindiği gibi OECD’ye üye toplam 33 ülke vardır ve bu üyelerin %90’ı merkez kapitalist ülkelerdir. Ne var ki uluslararası kapitalist kurumlar ölçeği, bölge düzeyinden ziyade dünya düzeyinde ele almakta ve böylelikle  endüstride su kullanımının ulaştığı boyutları gözlerden saklamayı olanaklı hale getirmektedirler. Bu bağlamda en yaygın olarak kullanılan istatistiklerde, dünyada kullanılan tüm suların %69’unun tarımda, %21’inin endüstride, %6’sının evsel tüketimde ve %4’ünün de rezervuarlarda harcandığı belirtilmektedir. Tarımda su kullanımının ne kadar yüksek olduğunu ortaya koyan bu istatistikler, suyun metalaşması yönünde çalışmalar yürüten uluslararası kuruluşlar tarafından oldukça sık bir biçimde kullanılmaktadır. Sulamadan kaynaklanan tuzlanmadan, bitki köklerinin su içinde kalarak zarar görmesine ve yer altı sularının aşırı oranda kullanılmasına kadar eleştiri bombardımanına tutulan tarımsal sulama, bu yöntemin ülke yönetimleri tarafından sübvanse edilmesi dolayısıyla da mahkum edilmektedir. Suyun metalaşmasının kaçınılmazlığına vurgu yapan teorisyenler “tarımsal sulama suyunun çiftçilere girdi maliyetlerinin çok altında verilmesinin suyun verimsiz kullanılmasına yol açtığını” belirtmektedir. Bu çalışmalarda, suyun kamusal bir mal olduğu düşüncesinin ve su kullanım fiyatlarına çevresel kayıpların katılmamasının bu verimsiz kullanımı kamçılamakta olduğu ve piyasa mekanizması içinde suyun gerçek değerine ulaşmasını önlediği vurgularına sıkça rastlamak mümkündür. Bu tür eleştirilerin en temel nedeni ise suyun farklı kullanımlar arasındaki paylaşımının yeniden düzenlenmesi yönündeki güçlü eğilimlerdir.  Diğer bir boyut ise suyun metalaşması süreci kullanılarak tarımdaki kapitalistleşme sürecine ivme kazandırma çabalarıdır. Tarımsal su kullanımının fazlalılığı ile küçük ölçekli tarım arasında bir ilişki kurulduğu ve tarım üretiminde küçük çiftçilik tasfiye edilerek büyük tohum tekellerinin alanlarının genişletilmeye çalışıldığı görülmektedir.

Su konusunda bir kamuoyu oluşturmak, devletlerin suyun metalaşması sürecinde kapitalist sınıfın çıkarlarına ters düşecek adımlar atmasını önlemek ve sürece toplum nezdinde bir meşruiyet sağlamak amacıyla oluşturulan uluslararası yapıların sayısı bir hayli fazladır. Bu yapıların çoğu ya BM-Birleşmiş Milletler altında ya da BM’in tavsiyesi ve sponsorluğunda kurulmuştur. Dünya Bankası ve IMF’nin suyun metalaşma sürecine dahil oluşu ise çeşitli biçimlerdedir. Uluslararası kuruluşlar tek tek ülkelerle kredi anlaşması yaparken suyun ticarileşmesinin anlaşma koşullarından biri haline getirilmesi dünyada çok sık rastlanan bir durumdur. Ya da standart kalkınma verileri üzerinden yapılan karşılaştırmalarla üye ülkeler suyu metalaştırmaya özendirilmektedir. Dünya Bankası raporlarında merkez ülkelerin yeterli alt yapıya sahip oldukları için temiz enerjiden en üst düzeyde yararlanabildiklerine işaret edilmekte, buna karşın çevre ülkelerin alt yapı finansmanı eksikliği yüzünden böylesi tercih edilebilir bir enerji kaynağından mahrum olduğunun altı çizilmektedir. Bu bağlamda Dünya Bankası, ihtiyaç duyan ülkelere, suya bağlı enerji kaynaklarının alt yapısını geliştirmek için kamusal ve özel kaynakların seferber edilmesi konusunda gerekli desteği sunacağını da vaat etmektedir.

Uluslararası kuruluşların suya olan ilgisindeki bu artışın gerisinde ikili bir dinamiğin söz konusu olduğu görülmektedir:
1.    Mevcut su kaynakları kapitalist üretimin ihtiyaçlarını karşılamakta zorlandığı ölçüde, artık, suyun farklı kullanımlar arasındaki paylaşımı önemli hale gelmiştir. Diğer bir deyişle, sermaye birikimine katkı sunmayan su kullanım biçimlerinin olabildiğince kısıtlanması ve bu tasarruftan sağlanacak artık su miktarlarının kapitalist üretimin emrine tahsis edilmesi gerekmektedir. Bu hedefe ulaşmada en etkili olacak strateji, suyun piyasada alınıp satılan ve değeri piyasada belirlenecek olan bir metaya dönüştürülmesidir. Böylece, yaşamsal su kullanımının sınırlanması olanaklı hale gelecek, toplumun büyük bölümünün gelir düzeyi düşük olduğu için halklar ihtiyaç duydukları miktarlarda su kullanmak yerine, gelirlerinin imkan verdiği miktarlarda su kullanacaktır. Bu hedef, tüm bir kapitalist sınıfın ortak çıkarını temsil etmektedir.   
2.    Kendisi de bir metaya dönüşen su, diğer metaların üretiminde yer aldığı ölçüde meta-değer oluşumuna dahil olacak ve böylelikle sermaye birikimi hız kazanacaktır.

Sürecin işçi sınıfı üzerindeki olası yansımalarıyla ilgili olarak konuyu işçi sınıfının farklı katmanları üzerinden ele almakta yarar vardır. Örneğin, işini koruyabilen ücretliler açısından bakıldığında,  ücretli kesimin yaşamsal ihtiyaç olarak suya erişimleri, diğer herkes gibi, piyasa fiyatlarına endeksleneceği için, bu durumun, işçi, memur ve tüm ücretlilerin ücret gelirlerine bir düşüş biçiminde yansıyacağını öngörmek yanlış olmayacaktır. Hiçbir kapitalist işletmenin suyun bir piyasa malı haline gelmesi dolayısıyla çalışanlarına ekstra bir zam yapmadığı bilinen bir durumdur. Mevcut ücret düzeylerinde geçimini sağlamakta zaten zorlanan emekçiler, ya su tüketimlerini kısmak ya da diğer yaşamsal ihtiyaçlarında kısıntıya gitmek gibi, her ikisi de yaşam kalitesini daha da geriletecek iki seçenekten birini tercih etmeye zorlanacaktır.  Ancak, ücretli kesimi bekleyen bir diğer tehlike daha vardır ki çok fazla bilinmemektedir. Metalaşan bütün ürünler gibi, su için de bir borsa, yani bir finansallaşma süreci öngörülmektedir. Mevcut finans piyasalarında krizleri tetiklemesiyle ün yapan türev ürünlerine, suya endeksli yeni finansal araçların eklenmesi gündemdedir. Özellikle 1997 yılından beri her üç yılda bir toplanan, beşincisi de Mart 2009’da İstanbul’da düzenlenecek olan WWF-Dünya Su Forumları’nın basına kapalı toplantılarında tartışılan ve çeşitli raporlarına da girmiş olan bu planın topluma olası yansımaları oldukça ciddi sonuçlara yol açacaktır. Bilindiği gibi, bütün meta piyasalarında fiyatın belirlenmesinde rekabet kadar etkin olan bir diğer durum da arz-talep dengeleridir. Yağışların bol olduğu mevsimlerde su arzı talebe oranla daha yüksek olacağı için piyasa fiyatında belli düşmeler olabileceği gibi fiyatların birkaç ay süreyle istikrarlı bir seyir izlemesi de görülebilecektir. Ancak, kurak mevsimlerde piyasa fiyatları ikili bir baskı altında olacaktır: bir yandan arz daralırken, diğer yandan da sıcaklıktaki yükselmeler dolayısıyla suya yönelik talep artmış olacaktır. Dolayısıyla, halkların suya en fazla ihtiyaç duydukları aylarda su fiyatlarında çok ciddi artışlar görülebilecek; bu süreçlerde suyun kısıtlı verilmesi suretiyle, halklar, fiyat artışları karşısında tepkisizleştirilmeye çalışılacaktır. Finansal spekülasyonlar ise piyasa fiyatında kısa süreli ve çok sert iniş çıkışların olmasına yol açacağı için, olası fiyat değişmelerinden en fazla ücretli ve işsiz kesimlerin zararlı çıkacağını öngörmek yanlış olmayacaktır.

Suyun metalaşması karşısında oluşan toplumsal muhalefet denince akıllara öncelikle Bolivya/Cochomamba mücadelesi gelmektedir. Geride bıraktığımız son on yıla damgasını vuran bu mücadeleyle birlikte, dünyanın diğer ülkelerinde olup bitenler daha kolay izlenmeye başlamış, başka bir deyişle Bolivya mücadelesi toplumsal tepkinin oluşmasında öncü bir rol üstlenmiştir. Bugün, pek çok Latin Amerika ülkesinden, Afrika, Asya, Kuzey Amerika ve Avrupa’ya kadar bütün kıtalarda esas olarak STK’lar ve networkler üzerinden yürütülen mücadeleler bulunmaktadır. Dünyadaki su hareketlerinin çalışmaları ve söylemleri analiz edildiğinde bu mücadelelerin oldukça parçalı bir görünüm arz ettiği ve gruplar içerisinde “ihtisaslaşmanın” son derece egemen konumda olduğu görülmektedir. Neredeyse her su hareketi, yukarıda aktarılan farklı boyutlardan sadece bir tanesine odaklanmış durumdadır. Toplumsal hareketlerin bu aşırı uzmanlaşmış konumlanışına karşı, suyun metalaşması sürecini hızlandıran uluslararası kuruluşların hepsinin ortaklaştığı strateji “bütünleşik havza yönetimi”dir. Başka bir deyişle, su hareketlerinin alabildiğine parçalanmış ve ihtisaslaşmış konumuna karşın, sermaye sınıfı, kendi sınıfsal çıkarları dolayısıyla metalaşma sürecinin bütün boyutlarını kapsayan, son derece bütünsel bir yaklaşım sergilemektedir. Uluslararası kuruluşlar bu stratejiyi, suyun yukarıda detaylandırdığımız farklı boyutlarıyla açıklamakta ve bu boyutların tamamının bütünsellik içinde ele alınması gerektiğini söylemektedirler. Gerçekten de metalaşma söz konusu olduğu ölçüde, bu boyutların bir tanesinin bile süreç dışında düşünülebilmesi mümkün değildir. Dolayısıyla, toplumsal muhalefetteki verili parçalanmış ve aşırı uzmanlaşmış yapı, metalaşma sürecinin doğasına da sermaye örgütlerinin olayı ele alış şekline de uygun düşmemektedir. Bu bağlamda örneğin, kendilerini “uluslararası nehirler” olarak isimlendiren bir çevre hareketi için su sorunu yalnızca sınır aşan sulardan ve muhalefet ise su akışını etkileyebilecek büyük barajlara karşıtlıktan ibarettir. “Kamu Suyu Networkü” adındaki Avrupa çıkışlı bir başka networkün temel talebi ise, su kaynaklarının mülkiyeti ile suyun iletim ve dağıtımının devletlerin elinde kalmasıdır. Oysa, kaynak mülkiyetinin özele geçmesinin muhalefeti güçlendirdiğini fark eden sermaye grupları daha bugünden bu ısrarlarından vazgeçmiş ve mülkiyetin devletlerde kalmasının onlar açısından hiçbir sorun yaratmadığını deklare etmeye başlamıştır. Gerçekten de metalaşma sürecinde yapılandırılmış mülkiyet yasaları vazgeçilmez özelliğe sahiptir ama tek başına mülkiyet, metalaşmanın belirleyenlerinden biri değildir. Su kaynaklarının mülkiyeti devletlerde kalmaya devam ederek ve su dağıtımında asli aktör yine devlet olmak suretiyle de metalaşma gerçekleştirilebilir. Halihazırda tanıtımı yapılmakta olan “kamu-özel işbirliği” de tam bunu amaçlamaktadır. Hatta, sermaye grupları artık “kamu-kamu işbirliğinden” bahsetmekte, sürece özel sektörün hiç dahil olmadığı bir modeli de kabul edebileceklerinin sinyallerini vermektedir. Kamu-Kamu işbirliği modeline örnek teşkil edebilecek birkaç uygulamada, devlet su işletmelerinin kapitalist firmalar gibi ticarileştiği ve uluslararasılaştığı dikkat çekmektedir.

Su hakkı için mücadele eden hareketlerin bir diğer tepkisi ise “yoksulların suya erişimi” ile ilgilidir. Bu tepkiye karşı, OECD ve Dünya Bankası’nın halihazırdaki önermeleri ise, toplumlarda en düşük gelirli kesime devletlerin bir tür su destek ödemesi yapabilecekleri şeklindedir. En yoksul kesimin de suya piyasa fiyatları üzerinden erişmesi gerektiğini belirten sermaye örgütleri, çözüm olarak, devletlerin piyasa fiyatına müdahale etmeden alt gruplara para yardımı yapmasını önermektedir. Dolayısıyla, en düşük ücretli işçi ya da işsizlerin suya ödediği bedel ile en yüksek gelir gruplarının suya ödediği bedel arasında hiçbir fark olmaması, düşük gelir gruplarının bir tür “sadaka yardımı” ile desteklenmesi önerilmektedir. Su hareketlerinin süreç karşısındaki talepleri ile suyu metalaştırmak isteyen güçlerin yönelimleri arasındaki benzerliği gösteren bir diğer örnek ise Meksika’daki Alternatif Su Forumu’nun ardından yayınlanan deklarasyondan verilebilir. Bu deklarasyonda, doğadaki su kaynaklarını kirleten şirketlerden belli bir tazminat istenmesi talebi yer almaktadır. Bu talebin, suyun metalaşması sürecinin öncü örgütlerinden WWC ve OECD gibi yapıların söylemindeki karşılığı ise “Kullanan Öder!” ilkesidir. Başka bir deyişle, suyu metalaştırmak isteyenler de buna karşı çıktığını iddia edenler de gerçekte aynı ya da benzer talepleri dile getirmektedirler.

Diğer yandan muhalif hareketler kendilerini Dünya Su Konseyi ve Dünya Su Forumlarına (WWF) karşı konumlandırmakta ve WWF toplantılarını topluma kapalı bir biçimde yapıldığı, halkı karar süreçlerine dahil etmediği için “gayrı meşru” ilan etmektedirler. Fakat, Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu, basın aracılığıyla Türkiye’nin ev sahipliğini yapacağı 5. Dünya Su Forumu’na bütün muhalif hareketleri davet ettiklerini deklare etmiştir. Gerçekten de günümüzde kapitalist sistemin en belirgin eğilimlerinden biri de “karşıtını içererek yoluna devam etmek”tir. Karşıtlar, karşı durduklarını iddia ettikleri sürece yakınlaştıkça, yani kökten bir karşı duruş sergilemekten kaçındıkça, sistem tarafından içerilmeleri de kaçınılmaz hale gelmektedir. Bu “karşıtını içerme” stratejisinin en çarpıcı örneklerinden biri de Ekonomik ve Sosyal Konsey – ESK benzeri sosyal diyalog kurumlarıdır. Sermayenin karşıtını içerme stratejisi günümüzde öyle bir aşamaya ulaşmıştır ki artık “alternatif” yapılarını da sistem kendisi oluşturmaktadır. Bu bağlamda, Dünya Su Forumlarının toplandığı ülkelerde “Alternatif Su Forumu” toplantılarının yapılmakta olduğu en azından 2006’daki Meksika Dünya Su Forumu’ndan bu yana bilinmektedir. Oysa “Alternatif Su Forumu” adı, ilk kez 2003 yılında ve çok uluslu şirketler tarafından Bradford’da düzenlenen bir toplantı için kullanılmıştır. Bu toplantıda, Dünya Su Forumu’nun suyun metalaşması konusunda yeterince hızlı davranamadığı ve radikal adımlar atamadığından şikayet edilmiş ve alternatif çalışmalar yapma ihtiyacı örgütte tespit edilen bu zaaflara dayandırılmıştır. Ulusötesi şirketler 2. Alternatif Su Forumu toplantılarını ise 2005 yılında Cenevre’de düzenlemişlerdir. Buna karşın, muhalif hareketler “alternatif” adı altındaki ilk toplantılarını 2006 yılında Meksika’da yapmışlardır. Başka bir deyişle, sistem, kendi karşıtını içermek için öyle stratejilere başvurmaktadır ki şu anda dünyada aynı isimle bilinen iki alternatif su forumu vardır. Burada asıl sorun ise, suyun metalaşması olgusunun kapitalist sistemin yapısal gereksinimleriyle nasıl örtüştüğünü ve su sorununu aşmanın kapitalist toplumsal sistemi aşmaya bağlı olduğunu görmemekte direnen karşıt hareketlerin kendisiyle ilgilidir.

Su kaynakları üzerinde oynanan oyunların sadece Türkiye’de değil, bütün dünyada daha görünür hale geldiği son on yıllık süreçte, suyun bir hak mı ya da ihtiyaç mı olduğu sorusu da sıkça sorulmaya başlamıştır. İki seçenek arasına sıkıştırılan ve toplumun, üçüncü bir seçenek daha olabileceğini düşünmesi önünde engel oluşturan bu tarz soruların ne denli yanıltıcı olduğunu ortaya koyan en somut örnek ise su konusunda süregiden tartışmalardır. Dünyada suyun ticarileşmesine karşı çıkan pek çok harekete göre su temel bir haktır ve bütün sorun suyun son on yılda hak olmaktan çıkarılıp bir ihtiyaç gibi tanımlanmaya başlanması ile ilişkilidir. Öte yandan, hak kavramı yalnızca insana dair ve tümüyle politik bir kavramdır. Başka bir deyişle, örneğin, “güneş ışığı almak bitkilerin ve tüm canlı yaşamın hakkıdır” benzeri bir savın hiçbir gerçekliği yoktur. Çünkü, insan dışındaki canlı organizmaların hiçbiri yaşam koşullarını sağlamak için bilinçli bir mücadele veremez. Güneş ışığı bitkiler için bir hak olarak tanımlansa da tanımlanmasa da bitkiler, doğaları gereği yüzünü güneşe dönecektir. Oysa, suyun metalaşması sürecinde de görüldüğü gibi, haklar, çıkarları birbiriyle çatışan sınıflar arasında bir dizi mücadeleyi zorunlu kılar. Üstelik, hak, eşitlik gibi kavramlar ancak karşıtlarının da bulunduğu toplumlarda söz konusu olabilir. Yani, bir toplumda eşitsizlikler varsa eşitlik talebi de vardır; ya da haksızlıklar yaşanıyorsa haklarla ilgili taleplerden söz edilebilir. Toplumda çatışmaların olması ise toplumların sınıflı olup olmamasına bağlıdır. Sınıfsız toplumlarda bütün alanlarda bir çıkar ortaklığı olacağı için toplumu oluşturan bireylerin kafasında ne haklar ne de hak ihlallerine dair kavramlar yer almaz. Bir diğer sorun ise hak kavramının kendisinin hiçbir sınıfsal vurgu taşımıyor olmasıdır. Herhangi bir konu hak olarak tanımlandığında ve hatta mücadeleler sonucunda uygulanabilir bir hak biçimini aldığında, sınıfsal bir ayırım gözetilmeksizin bütün insanlar için geçerli sayılmaktadır. Uygulamaya bakıldığında ise, verili haklardan sadece bir bölüm insanın yararlandığı, büyük bir çoğunluğun ise bu “verili haklara” ulaşamadığı görülür. Literatürde mevcut bütün hak kavramları için geçerli olan bu tespiti örneklendirmek gerekirse, örneğin “sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı” temel haklar kapsamında ele alınan bir kavramdır. İçinde yaşadığımız toplumda bu hakka erişebilenler ise sadece paraya, dolayısıyla güce sahip olan azınlıkla sınırlıdır. Sonuçta, kapitalist toplumlarda herhangi bir talep “hak” olarak tanımlandığında söz konusu talebin sadece bir azınlık tarafından hak gibi kullanılabileceği daha baştan verilidir.  

Dolayısıyla, su bir hak gibi tanımlandığı zaman suya erişimin her iki sınıfa birden bir hak gibi sağlanması önerilmiş olur. Buna karşın, gerek temiz suyun giderek kıtlaşması gerekse bu gelişmeye de bağlı olarak suyun bir meta biçimini alması yönündeki süreçler bu sınıflardan yalnızca birinin, sermaye sınıfının birikim ihtiyacının bir sonucudur. Diğer bir deyişle, haklar parayla ifade edilemeyeceği ya da alınıp satılamayacağı için, suya erişimin bir hak olarak tanımlanması halinde su kaynakları, kapitalizmin aşırı üretim süreçlerinde son damlasına kadar sömürülmeye devam edecektir.

Yukarıdaki tespitler aynı zamanda şöyle bir gerçekliğe de işaret etmektedir: Dünyanın bugün karşı karşıya bulunduğu sorun, ne tek başına suyun parayla alınıp satılması, ne sadece baraj göletlerinin altında kalacak olan tarihi ve kültürel miraslar, ne de küresel iklim değişikliği ile sınırlı değildir. Öyle ki sermaye sınıfının üretim araçları üzerindeki mülkiyetinin hak olarak tanımlandığı bir toplumsal sistemde suya erişimin bir hak olarak tanımlanması, su eşitsizliğini azaltmadığı gibi çok daha derinleştirecektir. Su, tarım, endüstri ve hizmetler sektörlerinin tamamında üretime bir girdi olarak dahil olduğu ve üretim, toplumların ihtiyaçlarını gidermeyi değil birikimi hedeflediği için suyun aşırı tüketimi devam edecektir.

Suyun bir ihtiyaç olarak tanımlanması halinde ise, kapitalist sistemde ihtiyaçlar meta üretimine ve dolayısıyla paraya endekslenmiş olduğu için doğrudan ticarileşme sürecine gönderme yapılmaktadır. Sonuç olarak en sağlıklı talep tanımlaması “değişim değeri olarak değil; kullanım değeri olarak su” gibi görünmektedir. Çünkü, bugün gelinen noktada suya bir kullanım değeri olarak erişmenin yegane koşulu meta üretimine dayalı kapitalist toplum biçiminin ortadan kalkmış olmasıdır. Gerçekten de bu talebe ulaşıldığında su artık sadece toplumun ihtiyaçlarını giderme amacıyla yapılacak üretimde kullanılacağı için suyun aşırı tüketimi söz konusu olmayacak, aşırı üretimin olmadığı bu yeni toplumsal düzende insanın doğa ile kurduğu ilişki de bugünkü birikim odaklı biçiminden kurtarılmış olacaktır. 

 Bu çalışma, Gaye Yılmaz’ın Kimya Mühendisleri Odası dergisinin Ocak 2009 sayısında yayınlanan ve JMO’nun Şubat 2009 sayısında yayınlanan iki makalesinden yararlanılarak hazırlanmıştır.

Sayı 7 Su Sayfa 14-21

İvme Dergisi yazısıdır. Kaynak gösterilmeden kullanılamaz.

http://www.ivmedergisi.com/su-bir-ihtiya%C3%A7-m%C4%B1.html

Suyun Ticarileştirilmesine Genel Bir Bakış

Su kaynaklarının azalması ve kirletilmesi sonucu çok da uzak olmayan bir gelecekte dünyada  susuzluk sorunu yaşanacağı tespitleri yapılmakta ve su gibi tüm canlı varlıklar için yaşamsal  önem taşıyan bir konuda karşılaşılacak kıtlık sorununun aşılmasının insanlığın en önemli problemlerinden biri olduğu ileri sürülmektedir. Sermaye ve hükümetler gelecekte yaşanacak olası susuzluğu gerekçe göstererek su kaynaklarının ve su dağıtım şebekelerinin ticarileştirilmesi ve özelleştirilmesini gündeme getirmiştir.

Suyun ticarileştirilmesi politikaları ile sermayenin özellikle küresel ısınma konusuna bağlayarak tartışma konusu ettiği su kıtlığı aynı zamanlarda gündem olmuştur. Suyun ticarileştirilmesi polikası, kuraklık senaryosu üzerine oturmaktadır. Ancak su kaynaklarının kapitalist üretim biçiminin doğaya duyarsız sanayileşme politikaları sonucunda kirletildiği, korunmadığı da bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır.

Susuzluk sorunu karşısında duyarsız olmak elbette mümkün değildir. Su tüm canlıların yaşaması için vazgeçilmezdir. Bu nedenle Birleşmiş Milletler’in aşağıdaki verileri, her geçen gün dünya genelinde bir kuraklaşma olduğunu ve susuzluk yaşanacağını göstermesi bakımından önemli ve dikkate değerdir.

Birleşmiş Milletler Çevre Programı’nın (UNEP) 2002 yılında yayımladığı 3. Küresel Çevre Raporu’na göre, dünya üzerinde 1.1 milyar insan güvenli içme suyundan, 2.4 milyar insan ise güvenli arıtma hizmetlerinden yoksun durumdadır. Bu gidişin olumsuz yönde artarak devam ettiği belirtilerek “2050 yılında  başta Ortadoğu ülkeleri olmak üzere 54 ülkede su sıkıntısı çekileceği öngörülmektedir” deniyor(1).  

Ülkemizde ise ekonomik olarak kullanılabilen su miktarı yaklaşık 107 km3’tür. Kişi başına düşen su miktarı 1990 yılında 3.625 m3, 2000 yılında ise 3.250 m3’tür. 2025 yılında bu sayının 2.186 m3’e ineceği öngörülmektedir. UNEP’in raporuna bakıldığında, “dünya ortalaması 7000 m3 olarak belirlenmiş olup, Türkiye 2006 yılı itibarı ile kişi başına 1430 m3 tatlı su kaynağı ile düşük sınıfta yer almaktadır”.(1)

Su kaynaklarındaki azalmanın en önemli nedenlerinden biri sanayideki aşırı ve dengesiz su tüketimidir. Gelişmiş ülkelerde kullanılan temiz suyun yaklaşık %59’unu tek başına sanayi tüketmektedir. Ayrıca sanayi atıklarının arıtılmadan ırmaklara, göllere verilmesi temiz su kaynaklarının başlıca kirlenme nedenidir. Sanayide tatlı su kullanımı engellenmelidir. Deniz suyunun arıtılarak sanayide kullanılması mümkündür ancak ek bir maliyet getirdiği için sermaye tarafından tercih edilmemektedir.

Öte yandan kapitalist sistemde üretimin toplumun ihtiyaçlarına göre yapılmadığı ve her zaman aşırı olduğu bilinen bir gerçektir. Kapitalist üretimin su üstündeki olumsuz etkisine verilecek en güzel örnek savaş sanayidir. Kesinlikle toplumsal bir ihtiyaç olmayan ama sermayenin yayılmacılığı ve kâr hırsı dolayısıyla çok yoğun üretimin yapıldığı bu sanayi aynı zamanda aşırı temiz su tüketen bir sanayidir. Ancak su kıtlığı gerekçesiyle su konusunda düzenlemeler yapılmasının şart olduğunu ileri süren sermaye, kapitalist üretim biçiminin su kaynaklarının azalmasındaki ve kirlenmesindeki sorumluluk payını tartışma konusu bile etmemektedir.

Ülkemizde de Çorlu’da, Çerkezköy’de ve daha birçok yerde nehirler ve dereler sanayi atıkları ile kirletilmiş durumdadır. Aşırı kirlenme ve nehir sularının sanayi kuruluşları tarafından çekilmesi, sözü geçen bölgelerdeki akarsuları kuruma noktasına getirmiştir. Örneğin Elbistan-Afşin termik santralleri su ihtiyacını Ceyhan nehrinden sağladığı için bu nehir kuruma noktasındadır. İstanbul’da ve birçok büyük kentte su havzaları yapılaşmaya açılmakta,  kirlenmesine göz yumularak havzalar yok edilmektedir. Örneğin Düzce su havzası sanayiye teşvik bölgesi ilan edilmesi sonucu havza özelliğini yitirmiştir. Sermaye kesiminin tüm halkın malı olan su kaynaklarını, havzaları kendi çıkarına kullanmasına ve kirletmesine hükümetlerin göz yumması ve yardım etmesi kapitalist sistemin işleyişinin hem bir gereği hem de bir göstergesidir.    

Su kaynaklarının diğer kirleticisi evsel atıklar içinde bulunan kimyasallardır. Bu kimyasal atıkların su kaynaklarına karışması önlenebilir, bu atıklar arıtılabilirdir. Ayrıca doğaya zararsız temizlik maddelerinin kullanımı da teşvik edilebilir.

Tarım alanlarındaki ilaçlama ve gübreleme yoluyla meydana gelen kirlenmeler de  önlenebilirdir.  Organik tarımın desteklenmesi ve yaygınlaştırılması bir önlem olabilir.

Tüm bu örnekler, dünyada ve ülkemizde tatlı su kaynaklarının sermaye tarafından sorumsuzca kirletildiğini, hükümetlerin ise bunu görmezden geldiğini anlatmak için yeterlidir. Su kaynaklarının kirlenmesini engelleyecek bilimsel/teknolojik altyapı mevcuttur ama kâr oranlarını düşürecek ek maliyetler ortaya çıkaracağı için sermaye kesimi bu önlemlere rağbet etmemektedir. Öte yandan su kaynaklarının kirletilerek yok edilmesi sermayenin sözcüsü olan Dünya Su Konseyi’nin suyun ticarileştirilmesi politikasına hizmet ettiği için de  önlenmemektedir. Sorunların kaynağı, kapitalistlerin doğayı ve çevreyi değil, yalnızca kârlarını düşünen üretim anlayışıdır.

Suyun Ticarileştirilmesinin Neresindeyiz?  

Suyun ticari bir “meta” olarak ilk tanımlanması 1992’de yapılan Uluslararası Su ve Çevre Konferansı’nın Dublin beyanındadır. Yine 1992’de Rio’da yapılan Çevre ve Kalkınma konulu BM Konferansı’nda da suyun “eko-sistemin bir parçası, doğal bir kaynak ve sosyal ve ekonomik bir mal” olması gerektiği belirtilmiştir.

İçinde Dünya Bankası ve Birleşmiş Milletler’in de olduğu kurucular tarafından 1996 yılında oluşturulan Dünya Su Konseyi’nin kuruluş amacı tüm dünyada su ile ilgili temel politikaları belirlemektir. Dünya Su Konseyi’nin her üç yılda bir düzenlediği Dünya Su Forumları’nda su sorununun çözümü için önerilen yol suyun ticarileştirilmesi ve özelleştirilmesi olmaktadır.

Dünya Su Forumu 2001 yılındaki toplantısında suyun “bir insan hakkı” olduğu kavramını değiştirerek “bir insan ihtiyacı” kavramını kabul etmiştir. Kapitalizmin temel iktisat anlayışı  kaynakların kıt, insan ihtiyaçlarının ise sınırsız olduğu kabulüne dayanır. Suyun dünya üzerinde kıt bir kaynak ve bir insan ihtiyacı olarak tanımlanması, liberal iktisat kuramları gereği, suyun kullananın karşılığını ödemesi gereken ticari bir mal olması sonucunu beraberinde getirir. Böylelikle uluslararası sermaye açısından suyun ticarileştirilmesinin teorik altyapısı oluşmuş olur. Sıra hızla su kaynaklarının denetimini ele geçirmeye gelmiştir.

Dünya Su Konseyi, Dünya Bankası ile doğrudan bağlantılı uluslararası tekeller tarafından yönlendirilmektedir. Bu tekellerden Suez ve Vivendi su pazarının %70’ini kontrol etmektedir. Suez 130, Vivendi 90’dan fazla ülkede faaliyet yürütmektedir.  

DB ve İMF tarafından desteklenen uluslararası tekeller dünyanın birçok ülkesinde hükümetlerin de desteği ile su dağıtm şirketlerini ele geçirmişlerdir. Dünyadaki içme suyunun %5’inin sermaye denetimine geçmiş olmasına karşın, su ticaretinde elde edilen kâr tüm petrol karının %40’ı kadar olmuştur. Sermaye açısından su ticareti bir “mavi altın” demek olurken, tüm bu gelişmeler dünya yoksulları açısından ucunda ölümlerin olduğu felaketlere gebedir. Su kaynaklarının sermaye denetimine geçmesi ile “kullanan öder” işleyişi gereği, parası olan suya erişebilecek, parası olmayanlar susuz kalacaktır. Suyun ticarileştirilmesi politikası bu gerçek üzerine oturmaktadır.

Su dağıtım şebekeleri uluslararası su tekellerine satılan ülkelerde su fiyatlarının nasıl hızla yükseldiği açık bir şekilde görülmüştür. Gana’da ticarileştirilmesinden sonra su ücretleri %95 yükselmiştir. Hindistan’da aile bütçesinin %25’i su faturalarına gitmeye başlanmıştır. Peru’nun yoksul halkı ABD halkından altı kat pahalıya su tüketmeye başlamıştır. Güney Afrika’da halk faturalarını ödeyemediği için suları kesilmiş, susuzluk ve kolera salgını başlamıştır. Bolivya’da su fiyatları %200 artmıştır. Fas’ın Kazablanka kentinde su dağıtım şebekelerinin özeleştirilmesinden sonra su fiyatları üç kat artmıştır. Kanada’nın Ontorio Walkerton kentinde laboratuar hizmetinin (su tahlilleri için) ticarileştirilmesinden sonra yedi kişi sudan bulaşan E.Coli bakterisi nedeni ile ölmüştür. Su şebekelerinin özel şirketlere devredildiği bu ülkelerde yaşanan sorunlar, suyun ticarileştirilmesinin halk açısından ne anlama geldiğini gayet iyi anlatmaktadır.

Suyun ticarileştirilmesinden zarar gören yalnızca insanlar da değildir. Su kaynağının yanısıra kaynağın çevresindeki karasal alanın da özel şirketlerin egemenliğine gireceği gözden kaçırılmamalıdır. Sermaye bu alanlarda istediği faaliyetlerde (örneğin maden arama vb.) bulunabilecektir. Bundan hem doğa hem de o bölgede yaşayan tüm canlılar elbette etkilenecektir. Suyun ticarileştirilmesi, insanlara getireceği sıkıntıların yanında, doğaya ve tüm canlı yaşamına da zarar verecektir.

Türkiye’de bu konudaki gelişmelere bakıldığında; ülkemizde suyun ticarileşmesine ilk adım 1981 yılında çıkarılan 2560 sayılı İSKİ kanunudur.  Büyükşehir Belediye Kanunu ile İSKİ idare tipi büyükşehirlerin tamamında kurulmuştur. Bu kuruluşların en önemli özelliği, uluslararası sermayenin yeni su yönetimi anlayışının altyapısını oluşturmuş olmalarıdır. Bunlar Maliye Bakanlığı izni ile uluslararası finans kuruluşlarından borç alarak su ve kanalizasyon yatırımı yapabilmektedir, ancak alınan kredilerde DB’nın suyun ticarileştirmesi ile ilgili koşulları bulunmaktadır.

Ayrıca İSKİ, ASKİ ve diğer benzer kuruluşlarda su dağıtımı ve kanalizasyon hizmetleri bir kamu hizmeti gibi verilmemektedir. Yaptıkları hizmetlerin ücretlendirilmesinde kâra dayalı bir anlayış esas alınmaktadır.

Ülkemizin birçok şehrinde su ve kanalizasyon işletmesi imtiyazlarla uluslararası tekellere devredilmiştir. Antalya Belediyesi 1996 yılında su işletmeciliğini uluslararası bir tekel olan Suez’e 10 yıllık süre devretmiştir. Suyun fiyatında aylık %7 artış olunca tepkiler doğmuş, bunun üzerine belediye Suez’in faaliyetlerine 2002 yılında son vermiştir. Suez ise Antalya Belediyesi’ni uluslararası tahkim kuruluna şikayet etmiştir.

İzmit Belediyesi, Yuvacık Barajı’nın işletme imtiyazını 16 yıllığına uluslararası bir tekele devretmiş, kamu kaynakları bu proje ile şirketin kasasına akıtılmış, İzmit halkının payınaysa susuzluk düşmüştür.

Dünyanın ikinci su tekeli olan Vivendi  İzmir Çeşme’de ortaya çıkmıştır. Vivendi’nin büyük ortak olduğu Vivendi-Çalbir ortaklığı Çeşmelilere suyu 3 kat pahalıya satmıştır.

Birçok belediye, Dünya Bankası’nın, özel bankaların ve çeşitli ülkelerin yatırım bankalarının fonlarını kullanarak atık su arıtma, içme suyu arıtma, su dağıtım şebekelerinin yenilenmesi, baraj inşaatı gibi projeleri uluslarası tekeller aracılığı ile yaptırmaktadır. Uluslararası tekeller verdikleri şartlı kredilerle su kaynaklarını denetimleri altına almaktadırlar.

Ayrıca belediyelerin hizmetleri, su, atıksu ve çöp toplama işleri piyasaya açılmış; su işletmeciliğinin bütünü özelleştirilmeyip hizmetin sayaç okuma, su ve kanal arızaları, borçtan dolayı su açma- kapama ve istasyon bakımı gibi hizmetlerinin taşeron firmalara ihale edilmesi yoluna gidilmiştir. Asli görevi hizmet üretimi olan belediyeler, kentsel hizmetlerin tamamını bir bedel karşılığında özel sektöre yaptırmaktadırlar.

Görüldüğü gibi, ülkemizde suyun ticarileştirilmesi konusunda bir hayli yol alınmıştır. 16-22 Mart 2009 tarihlerinde İstanbul’da toplanacak olan Dünya Su Forumu bu süreci yaygınlaştırma ve hızlandırma amacını taşımaktadır.  

Dünya Su Forumu’nun Meksika’daki dördüncü toplantısında bir sonraki toplantının İstanbul’da yapılması kararı alınmış, ardından hükümet su kaynaklarının ticarileştirilmesi için gerekli fizibilite çalışmalarını başlatmıştır. Basına yansıdığı kadarıyla çalışmalarını tamamlamış olduğu da anlaşılmaktadır. Su kaynaklarının satılması ile elde edilecek para miktarı bile belirlenmiş durumdadır. Bu konuda gazetelerde çıkan haberler dikkat çekicidir.

4 Mayıs 2006 tarihli Hürriyet gazetesinde Yalçın Doğan köşesinde “Başkentte dün bir kurye trafiği yaşanıyor. Merkezde Çevre ve Orman  Bakanlığı var. Bir kol Başbakanlığa, ikincisi Maliye Bakanlığına, üçüncüsü de ekonomiden, aynı zamanda AB’den sorumlu devlet bakanlığına uzanıyor. Gizli dosyalar, Çevre Bakanlığı’ndan bu kurumlara kuryelerle gönderiliyor. Ne var o dosyada? Önümüzdeki üç yıl içinde nasıl 60 milyar Euro’luk kaynak yaratabiliriz sorusu var. O soruyla birlikte, bunun çözümü üzerine geliştirilen projeler var. (…) Çevre Bakanlığı nüfusu yüz binden fazla belediyelere talimat gönderiyor. 
Sıvı ve katı atıklarların tasfiyesi için bu belediyeler üç ay içinde yatırım programı sunmak zorunda. Sundukları programı da, üç yılda gerçekleştirmek zorunda. Üç yılda, nasıl olacaksa! Hangi parayla? Para nerede? İşte, o gizli dosyadaki ilk emir. Su parasıyla ilgili.” (2)

7 Temmuz 2007 tarihinde  Hürriyet gazetesinde Yalçın Bayer köşesinde  12-13 akarsuyun satış kapsamında bulunduğunu ve bunlardan metreküp hesabıyla yaklaşık 3,1 milyar dolar beklendiğini yazmıştır. Aynı yazıda Fırat’ın sularının üzerindeki Atatürk ve Keban gibi barajlara giden suların da bu özelleştirme kapsamı içinde olacağı, DSİ’de yapılan ön çalışmalara göre Fırat’ın 29 yıllık satış değerinin 950 milyon dolar, Dicle’nin 650 milyon dolar olacağı söylenmektedir. (3)

Kısacası gazetelere yansıyan bilgilere bakıldığında hükümetin akarsuları, gölleri satışa çıkaracağı, satış sonucunda elde edeceği para miktarını bile belirlemiş olduğu anlaşılmaktadır.

Suyun Ticarileştirilmesine Karşı Mücadele

Önümüzdeki yıllarda temiz suya ihtiyacın artacağı, dolayısıyla suyun bol kâr getirecek bir alan olabileceği düşüncesi sermayenin iştahını kabartmış, bu yöndeki çabalarını ve girişimlerini  hızlandırmışken, emekçiler ise temiz suya erişimin bir  insan hakkı olduğunu, herhangi bir meta gibi kâr amaçlı alınıp satılamayacağını söylemektedirler. Bu haklarının sermaye tarafından gasp edilmesine karşı emekçilerin cevabı, suyun ticarileştirildiği ülkelerdeki mücadelelerde kendini somutlamıştır.

Suyun ticarileştirilmesine karşı mücadele dünya genelinde sürmekte ve bu politikaların uygulanmaya çalışıldığı her yerde direnişler ortaya çıkmaktadır.  Su dağıtım şebekeleri ticarileşen ülkelerde su fiyatlarının aşırı yükselmesi ve suların sağlıksız sunulması bu direnişlerin başlıca nedenleridir.

Tekellerin ve hükümetlerin su politikalarına en büyük karşı çıkış Bolivya’da örgütlenmiştir. Bolivya’da 1999 yılında Cocahamba’nın su dağıtım şebekesi, merkezi ABD’de bulunan bir uluslararası tekel olan Bechtel şirketine 40 yıllığına devredilmiştir. Su işletmesi Bechtel’e geçer geçmez üç hafta içinde su fiyatları 2 kat, iki ay sonra da 3 kat arttırılmıştır. Bunun üzerine halk protestolara başlamıştır. Göstericiler “su tanrının armağanıdır, su hayattır” sloganıyla direnişe geçmiştir. Direniş yaygınlaşınca sıkıyönetim ilan edilmiştir. Göstericilere ateş açılmış, yüzlerce kişi yaralanmış, 17 yaşındaki Hugo Daza öldürülmüştür. Direniş saldırılara rağmen devam ettiği için Bolivya hükümeti sözleşmeyi iptal etmek zorunda kalmıştır.  Yani Bolivya’da direniş kazanmıştır.

Kolombiya’da ise Cali belediyesine ait olan Emcali 3 milyon kişiye su, kanalizasyon, elektrik ve telekomünikasyon hizmeti sağlamaktaydı. Su işletmesinin ticarileştirilmesi istenmiş, sendikanın grev, işgal gibi direnişleri uluslararası kampanyaların da desteğiyle suyun ticarileştirilmesi engellenmiştir.

Daha bir çok ülkede suyun ticarileştirilmesine ve özelleştirilmesine karşı çeşitli biçimlerde verilen mücadelelerin ayrıntılarını dergimizde okuyacaksınız. Ülkemize gelindiğinde ise; Türkiye’de de suyun ticarileştirilmesine karşı bir mücadele yürütülmektedir. Dergimizin de içinde olduğu, sendikalardan, meslek odalarından, siyasi partilerden, DKÖ’lerden, çeşitli platformlardan, dergi gruplarından oluşan geniş bir kesimce kurulmuş olan Suyun Ticarileştirilmesine Hayır Platformu bu alandaki mücadele dinamiklerini bir merkezde toplamaya çalışmaktadır. Platform faaliyetlerine 2008 yazından bu yana devam etmektedir. Yapılan çalışmalarla bir yandan kamuoyu suyun ticarileştirilmesi konusunda bilgilendirilmeye ve uyarılmaya çalışılırken bir yandan da pratik bir mücadele örgütlenmektedir.

Sonuç

Dünya Su Konseyi ve Dünya Su Forumları kendilerini her ne kadar olası bir su kıtlığını tüm dünya halklarının iyiliğine önlemeye, bu konuda bir küresel akıl oluşturmaya çalışan kurumlar olarak sunsalar da su kaynaklarının azalmasına ve kirlenmesine yol açan temel ekonomi politikalarını hiçbir şekilde sorgulamadıkları için inandırıcı değillerdir. Susuzluk sorununu su kaynaklarının, dağıtım şebekelerinin ve su hizmetlerinin ticarileştirilmesi ve özelleştirilmesine meşruluk kazandırmak için kullanmaktadırlar. Oysa yapılmak istenen, üzerinden yüksek kârlar elde etmeyi vaat eden suyu, sermayeye yeni bir birikim aracı olarak sunmaktır.

16-22 Mart’ta İstanbul’da toplanacak olan 5. Dünya Su Forumu’nun amacı, ülkemizdeki su kaynaklarının sermaye denetimine geçirilmesi için oluşturulan plana son rötuşların yapılması, planın uygulamaya sokulması için gerekli yasal düzenlemelerin hazırlanmasıdır.

Üretimin, üretim araçlarını ellerinde bulundurulanların daha fazla kâr edebilmeleri amacıyla değil, insanların ihtiyaçlarını karşılamak için yapıldığı bir sistemde suyun kıtlığı söz konusu değildir ve insanlara bedava sağlanması da mümkündür. Su kaynaklarının kirlenmesinin önüne geçilmesi de eldeki teknik olanaklarla mümkündür. Bütün bunların yapılmaması sisteme ilişkin bir tercihtir.      
   
Dünya Su Konseyi’nin önerdiği su politikaları sermayenin aslında 1970’li yıllardan beri içinde bulunduğu ve bugün giderek derinleştiği görülen krizinden çıkmak için yaratmaya çalıştığı çözüm yollarından biridir. Sermayenin krizini aşmak için getirdiği her yeni düzenleme gibi emekçilerin aleyhinedir. Su gibi yaşamın sürdürülmesi için mutlaka gerekli olan bir şeyin ticarileştirilerek sermayenin egemenliğine girmesini emekçiler asla kabul etmemelidir. Suyumuza yönelik saldırılar devam ederse, sıkça sözü edilen “su savaşlarının” emekçiler ile sermaye arasında yaşanacağı kesindir.  

NOTLAR

(1)    2007 Su Raporu, Çevre ve Mühendis dergisi, “Su ve Havza Yönetimi” sayısı, no: 28, 2007, Çevre Mühendisleri Odası
(2)    Suyu Parayla Satın Emri, Yalçın Doğan, Hürriyet gazetesi, 4 Mayıs 2006
(3)    Nehirlerimiz de ‘satılıyor’, Yalçın Bayer, Hürriyet gazetesi, 7 Temmuz 2007 

Sayı 7 Su Sayfa 9-14

İvme Dergisi yazısıdır. Kaynak gösterilmeden kullanılamaz.

http://www.ivmedergisi.com/suyun-ticarile%C5%9Ftirilmesine-genel-bir-bak%C4%B1%C5%9F.html

%d blogcu bunu beğendi: