Suyun ticarileştirilmesi su kıtlığını daha da arttıracak / Privatization of water will lead to more water scarcity – Gaye Yılmaz

27 Mart 2011 Tarihli Sundays Zaman‘da ingilizce olarak yayınlanan, başta Maud Barlow olmak üzere dünyadaki Su Hareketleri arasında verimli ve önemli bir tartışmaya yol açan röportajın türkçesi aşağıdadır.

Suyun ticarileştirilmesi su kıtlığını daha da arttıracak. Gaye Yılmaz

27 Mart 2011, Pazar / Yonca Poyraz Doğan, İstanbul

2009 yılından bu yana Boğaziçi Üniversitesi’nde politik ekonomi ve küreselleşme konularında part-time (yarı zamanlı) öğretim elemanı olarak ders veren Dr. Gaye Yılmaz, kapitalist üretimin kendisine karşı mücadele edilmediği takdirde su kıtlığının insanlık açısından giderek büyüyen ve uzun sürecek bir sorun haline geleceğini belirtiyor.

SAV Yayınları tarafından 2009 yılında basılan “Suyun Metalaşması: Kıtlığın nedeni kıtlığa çare olabilir mi?” başlıklı kitabın yazarı olan Yılmaz, “Kapitalizmde üretim asla insanların ihtiyaçlarına değil, sistemin sürekli olarak daha fazla daha fazla üretme ihtiyacına bağlıdır. Bu bağlamda kapitalizmde üretim niteliklerin değil miktarların, niceliklerin üretilmesine odaklanmıştır” diyor.

Birleşmiş Milletler’in 2006 yılı İnsani Gelişim Raporundaki veriler gelişmekte olan ülkelerde yaklaşık 1.1 milyar insanın suya yeterli oranda erişimi olmadığının; 2.6 milyar insanın ise en temel sağlık hizmetlerinden yoksun olduğunun altını çiziyor. Suya erişimin olmaması ile yoksulluk arasında öyle organik bir ilişki var ki temiz suya erişimi olmayan her üç kişiden ikisi günde 2 $’ın altında; üç kişiden biri ise günde 1 $’ın altında bir gelirle yaşamak zorunda. En temel sağlık hizmetlerinden yoksun 660 milyondan fazla insan günde 2$’ın altında bir gelir elde ederken; aynı kategorideki 385 milyondan fazla insan da günde 1$’ın altında bir gelir elde ediyor. Rapor ayrıca “Manila’da gecekondu semtinde yaşıyorsanız, su için Londra halkından daha fazla para ödemek zorundasınız” diyor.

Yılmaz, bunun genellikle su kaynaklarının özelleştirilmesi yüzünden böyle olduğunu; özelleştirmenin su hizmetleri yönetiminin sermaye verimliliğini arttırmak için gündeme getirildiğini; fakat özelleştirme sonrasında temel hizmetlerin fiyatlarında görülen artışlar yüzünden yaşanan deneyimlerin dünyadaki yoksulların suya erişimini daha da azalttığını gösterdiğini belirtiyor. Sorularımıza cevap verirken suyun özelleştirme sürecinde halkın giderek artan farkındalığına dair tartışmaları da detaylandırıyor.

2011 Dünya Su Günü 20-22 Mart tarihlerinde kutlandı. Fakat siz, bunun kutlanacak bir şey olmadığını söylüyorsunuz, neden?

Birleşmiş Milletler (BM) dünyada suyun metalaşmasına en fazla öncülük eden uluslar arası kurumlardan biridir. Öyle ki 1992 Rio ve Dublin Konferanslarında suyu ilk kez piyasada alınıp satılabilecek bir meta olarak tanımlayan kurum BM’dir, 1997 yılında ilk kez bir WWC-Dünya Su Konseyi kurulması önerisini gündeme getiren de yine BM’dir. Bu nedenle Dünya Bankası (WB), Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Teşkilatı (OECD) ve Dünya Su Konseyi (WWC)’nin yanı sıra BM de suyun ticarileştirilmesi sürecinde son derece kritik bir rol oynamaktadır. Şurası çok açıktır ki Dünya Su Günü yalnızca halkları su kıtlığının tek çaresinin suyun metalaştırılması olduğuna inandırmak için tasarlanmış bir gündür. Bu tarz girişimler sayesinde BM, WB ve WWC suyun kıt bir kaynak olduğu ve bu nedenle özelleştirilmek zorunda olduğuna dair son derece yanıltıcı tezlerine geniş bir toplumsal onayın verilmesini sağlamaktadırlar.

Suyun özelleştirilmesi sizin de aralarında olduğunuz bazı aktivistleri kaygılandırıyor. Bu neden sizler için bu kadar önemli bir sorun?

Sadece özelleştirme değil, aynı zamanda kamu-özel işbirliği (PPPs) ve hatta kamu-kamu işbirliği (PUPs) son derece ciddi kaygı konusudur çünkü özelleştirme kaynaklar üzerindeki mülkiyet hakkının devredilmesidir. Ancak, kaynak mülkiyeti devlette kalarak su kaynaklarının yönetimi de şirketlere devredilebilir ki bu da su iletiminin yine piyasa kurallarına göre yapılacağı anlamına gelir. En büyük sorun piyasanın kendisidir. Çünkü su gibi doğanın belli bir bileşeni metalaştırıldığında binlerce şirket kar elde edebilmek için bu kaynaklara yatırım yapmaya başlayacaktır. Böyle bir durum, tıpkı Türkiye’de inşa edilmekte olan HES’lerde de tanık olduğumuz gibi temiz su kaynaklarının hızla ve en üst düzeyde tükenmesini beraberinde getirecektir. Projelendiren HES sayısı, pek çok yerli ve yabancı yatırımcının “alternatif enerji üretimi” adı altında su kaynaklarına üşüşmesiyle birlikte yalnızca son bir iki yıl içinde 2000’lerle ifade edilmeye başlanmıştır.

Dünya nüfusunun üçte biri ya tamamen sudan yoksun olan ya da su erişiminin çok sınırlı olduğu bölgelerde yaşadığı için iklim değişikliği ve nüfus artışının bu sayıyı dünya nüfusunun yarısına yükselteceği tahmin ediliyor. Maude Barlow [BM Genel Meclisi Başkanına su ile ilgili konularda kıdemli danışmanlık görevinde bulunan, aktivist ve ünlü yazar] su kıtlığının tek başına aşırı nüfustan kaynaklanmadığını “dünya nüfusunun sadece yüzde 12’sinin dünyada mevcut temiz su kaynaklarının yüzde 85’ini kullandığını, ve bu yüzde 12’nin üçüncü dünyada yaşamadığını” belirtiyor. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Her ne kadar çalıştığı kurum olan BM’in söylemi ile mutabık olmasam da Maude ile tamamen aynı fikirdeyim. Çeşitli istatistikler yayınlayan BM Ticaret ve Kalkınma Konferansı UNCTAD raporlarında OECD Bloğuna dahil ülkelerde sanayinin toplam su kullanımındaki payının 1960’da sadece yüzde 12 iken 2000 yılında yüzde 60’a yükseldiğinin belirtilmesi de oldukça ironik bir durumdur. Bu istatistik, kalan yüzde 40’ın kamuya kaldığını düşündürtebilir, ama böyle olmamaktadır. Çünkü sanayi kendi üretim süreçlerinde kirlettiği suyu da çoğunlukla doğrudan doğaya vermekte, doğada geri kalan temiz suyu da kirletmektedir.

“Suyu bir inan hakkı olarak deklare etmek bir çözüm değil”

Su ve insan arasındaki ilişkinin yeniden tanımlanmasıyla ilgili devam eden bir tartışma var. Halihazırdaki tanımlama ve bu tanımlamada yanlış olan nedir?

İçinde yaşadığımız toplumsal sistemin tüketim davranışlarımızdan, alışkanlıklarımıza ve pratiklerimize kadar her şeyi şekillendirdiği doğru. Fakat, kapitalist toplumda üretim asla toplumların ihtiyaçlarına değil; yalnızca daha fazla daha fazla üretme ihtiyacına dayalı. Bu sistemde üretim niteliklerin değil niceliklerin, miktarların üretilmesine odaklanmış durumda. Aksi söz konusu olsaydı üretilen ama tüketilmeden raflarda duran bütün gıdalar imha edileceği yerde üçüncü dünyada açlıkla yüz yüze, yaşam savaşı veren insanlara dağıtılırdı. Ayrıca kapitalist sistemde toplumların hiçbir zaman ihtiyaç duymayacağı silah sanayi, savunma sanayi gibi üretimler de var. Öyleyse insanın suyla kurduğu ilişkiye bakmadan önce üretim biçiminin kendisini sorgulamak zorundayız.

Mart 2009’da 5. Dünya Su Forumunun kapanışı sırasında 20’den fazla ülke kapanış belgesinin suyu bir insan hakkı olarak değil bir insan ihtiyacı olarak tanımlaması yüzünden forumun resmi bakanlar deklarasyonuna karşı çıktı. Aynı süreçte suya erişimi ve temizlik hizmetlerini birer insan hakkı olarak tanımlayan bir karşı deklarasyona imza toplanmasında Latin Amerika ülkeleri çok önemli bir rol oynadı. Neden suyu bir insan hakkı yapmak gerekiyor? Bu kimin yararına ve kimin zararına?

Aslında ben “insan hakları” kavramının da oldukça sorunlu olduğunu düşünüyorum. Çünkü biz su bir insan hakkıdır ve ticarileştirilemez diyoruz, ancak WB de diyor ki “su bir insan hakkıdır ve bu yüzden özelleştirilmek zorundadır”. Bu zıt duruşları açıklamanın iki yolu var: Birincisi suyun metalaşmasının karşıtları ve yandaşları, her iki tarafın da ortak referansı olan İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin 17. Maddesine göre özel mülk edinmek de temel bir insan hakkıdır. İkincisi, WB, milyonlarca insanın temiz suya erişiminin bulunmadığını bunun nedeninin de bazı devletlerin su altyapısını yapacak mali gücünün bulunmaması olduğunu belirtiyor. Bu nedenle WB yalnızca özel sektörün temiz suya erişimi arttırabileceğini iddia ediyor. Ancak burada gözden kaçırılan nokta şu ki özel sektör suyu piyasa bedelleri karşılığında satacağı için sadece suyu satın almaya parasal olarak gücü yetenlerin suya erişimi sağlanmış olacaktır. Su kıtlığı devam ettiği sürece tek başına suyun bir insan hakkı olduğunun deklare edilmesi çözüm olamayacaktır, çünkü bu deklarasyon ancak halkın en temel ihtiyacının karşılanmasında bir çözüm olabilir ama kapitalist üretim biçiminden kaynaklanan su kıtlığının azalmasına herhangi bir etkisi olamaz.

“İklim değişikliği ve su kıtlığı birbiriyle çok ilintili” Bu konuda pek çok mücadele vermekte oldukları da göz önüne alındığında Latin Amerika ülkelerinin suyun bir insan hakkı olarak talep edilmesi konusundaki önderliği konusunda ne düşünüyorsunuz ?

Latin Amerika ülkeleri yıllardır ABD’nin arka bahçesi olarak kullanıldığı ülkelerdir. Bu nedenle söz konusu ülkeler aynı zamanda belediye sularının özelleştirilmesi gibi neo-liberal politikaların İngiltere’den sonra ilk test edildiği ülkelerdir. Dolayısıyla ilk toplumsal tepkiler de Latin Amerika halklarından gelmiş, bu ülkelerin halkları dünya ölçeğindeki protestoların lideri olmuşlardır.

Gelecekteki savaşların su kıtlığından kaynaklanacak olması iddiası hakkında ne düşünüyorsunuz ?

Bugün için hayatlarımızda su kıtlığını ciddi bir biçimde henüz yaşamadığımız için, yakın gelecekte neler olabileceği konusunda da öngörüde bulunamıyoruz. Ancak, tıpkı Meksika/Chiapas’da sanayi şirketlerinin çiftliklere yeni sulama teknolojileri döşeyerek karşılığında bu çiftliklerdeki suyun bir bölümünün kendilerine transfer edilmesini istemeleri örneğinde olduğu gibi farklı çıkar grupları arasında şimdilik belli uzlaşmalar olduğunu, bu nedenle gelecekteki savaşların su kıtlığı kaynaklı olmasının da o kadar uzak bir ihtimal olmadığını göz ardı etmememiz gerekiyor.

İklim değişikliğinin su kıtlığı üzerindeki etkileri nedir?

İklim değişikliği ve su kıtlığı konuları birbiriyle son derece yakından ilişkilidir fakat bu iki sorun açısından önerilen çözümler her iki sorunla ilgili olarak çok daha fazla riski tetiklemektedir. Örneğin, deniz suyunu tuzdan arındırma sistemleri bu teknolojilerin kullanımında muazzam ölçekte enerji tüketilmesi gerekiyor olması ya da arıtma sonrasında kimyasallarla zehirlenen atık suyun deniz ve okyanuslarda yol açtığı kirlilik gibi kanıtlanmış tehlikeler barındırmasına rağmen su kıtlığına bir çözümmüş gibi önerilmektedir. Benzer şekilde “yenilenebilir enerji” ve atmosferdeki karbon monoksit emisyonlarını kontrol altına alacağı ve azaltacağı iddia edilen Kyoto Protokolü de yanlış okunmaktadır. Protokolun yenilenebilir enerji tanımına baktığımızda tanımın su, rüzgar ve güneşi de kapsadığını görüyoruz. Bu saydıklarımın rekabete açık hale getirilmesi halinde gerçek enerji ihtiyacının ne kadar olduğuna bakılmaksızın yeryüzü güneş panelleriyle, rüzgar gülleriyle ve HES’lerle dolacaktır. Ve Kyoto Protokolü “iklim değişikliğine karşı savaş” adı altında, insanlık ve eko-sistem pahasına tüm doğanın ticarileştirilmesinin uluslar arası hukukunu temsil etmektedir. Karbon kredisi programları şirketlerin “yenilenebilir enerji” ve “temiz üretim” alanlarına yatırım yapmalarını teşvik edecek bir dürtü olarak kurgulanmıştır. Ancak bu yatırımlar tek başına parasal dürtülere bağlı değildir, yanı sıra kapitalizmin eşitsiz gelişim yasasına da bağımlıdır, başka bir deyişle tüm şirketler aynı mali güce sahip olmadıkları için pek çoğu bu yeni alanlara yatırım yapma gücünden yoksundur. Bu aynı zamanda, küresel iklim değişikliği ya da ısınmanın kapitalist toplumlarda durdurulabilecek süreçler olmadığı; ama bu gerçekliğe rağmen doğanın kar ve sermaye birikimi için sonuna kadar tüketildiği anlamına gelir.

“Mevcut barajlar halkın ihtiyaçlarını gidermek için gerek duyulandan çok daha fazla” Türkiye’de nehirler üzerine inşa edilmekte olan barajlar ve HES’lere karşı giderek büyüyen bir toplumsal muhalefet var. Diğer yandan Türkiye’de barajlar da dahil her şeyi destekleyecek kadar yakıcı bir su ihtiyacı içinde kıvrananlar da var. Her iki grubun ihtiyaçlarını karşılayacak, bu ikisini barıştıracak bir yol var mı?

Halkların gerçek ihtiyaçları ile kapitalist şirketlerin yapısal ihtiyaçlarını birbirinden ayırmak zorundayız. Eğer sadece birkaç baraj ve birkaç HES’ten bahsediyorsak bunların kötü olduğunu elbette söyleyemeyiz. Ama daha önce de açıkladığım gibi bu baraj ve HES’ler halkların ihtiyaçlarını karşılamak için inşa edilmiyor, bunlar şirketler arasındaki rekabetin gereğine hizmet ediyor. Bu nedenlerden ötürü bu barajlara da karşıyım, “biz bu barajları ve HES’leri sadece sizin için yapıyoruz” diyerek suya erişimi olmayan halkların yanıltılmasına da karşıyım. Bu gerçekten büyük bir yalan. Diğer yandan ben, turizm ya da endüstriyel tarım gibi diğer kapitalist üretim biçimlerini sanki bu üretimler su kaynaklarının aşırı tüketimini tehdit etmiyormuş gibi öneren ve yerel halkı bunlarla aldatanlara da karşıyım. Hangi amaç için olursa olsun su kaynaklarının piyasaya ve dolayısıyla rekabete açık hale getirilmesi bu kaynakların aşırı derecede tüketilmesine ve kirlenmesine yol açacaktır, çünkü alternatif olarak gösterilen bu üretimler asla birkaç yatırımla sınırlı kalmayacaktır. Her iki grubun ihtiyacını karşılamak ve bu talepleri barıştırmak için yapmamız gereken su kaynaklarımızı kapitalist ilişkilerden tamamen bağımsız hale getirmektir. Sadece şunun hatırlanması yeterli olacaktır: geçmişte yıllar yılı halkların ne barajlarla ne de HES’lerle bir sorunu yoktu. Eğer temiz suya erişimi olmayan halklar varsa elbette bu halkların su ihtiyacının karşılanması için rezervuarlar yapılması gerekir, bunda karşı çıkılacak bir şey yok. Ama biliyoruz ki mevcut barajlar halkın temel ihtiyaçlarını karşılamak için gerekenden çok daha fazladır.

Türkiye’nin özgürce akan nehirlerini yönetip yönetemeyeceği konusunda ne düşünüyorsunuz? Etkin bir şekilde su toplamak için nehirlerin kapasitelerinin kullanılması mümkün mü?

Teknik açıdan mümkün olabilir, ama benim cevabım bunun yapılmaması şeklindedir. Çünkü bu ne gerekli ne de önerilebilir bir şey değildir. Bu yalnızca, doğaya bir başka müdahale anlamına gelir ve Japonya’daki son depremin ardından tanık olduğumuz gibi doğa kendi intikamını alır. Sizin teknolojileriniz doğa ile başa çıkamaz!

Bu yıl Dünya Su Gününde, gelişmekte olan ülkelerde sadece birkaç kent yönetiminin kent sağlığı ve temizlik hizmetleri konusunda sürdürülebilir bir çözüm bulabildiği belirtildi ve kent belediyelerinin ne toplanan atık suları işleme tabi tutabileceği ne de kanalizasyon şebekelerini gecekondu bölgelerine kadar genişletebileceği tespitleri yapıldı. Katı atıklar dünyada kent alanlarının karşı karşıya kaldığı en büyük tehdit. İstanbul’un karşı karşıya bulunduğu temel problemler konusundaki düşüncelerinizi öğrenebilir miyiz?

Başka bir soruyla devam etmek zorundayız: Neden İstanbul, Kahire, Tokyo ve Delhi bu kadar kalabalık kentler haline geldi? Yalnızca şunu hatırlayalım: neden kırsalda yaşayan halklar büyük metropollere göç etmek zorunda kaldı? Bu sorular bizi başka bir soruna götürüyor: son 20 yıldan bu yana gelişmekte olan ülkelerde uygulanmakta olan yeni birikim rejimi. Söz konusu ülkelerde sanayi şirketlerinin fabrikalarını enerji ve ulaşım sorunları dolayısıyla büyük kentler etrafında kurduğu “kalkınmanın” erken aşamalarını hatırlayalım. Başka bir deyişle eğer kırsalda yaşayan halklar kendi topraklarında yaşayabilselerdi asla İstanbul’a göç etmezlerdi. Eğer son 50 yıldır fabrikalarını kentin etrafına kuran sanayi şirketlerinin yapısal ihtiyaçları olmasaydı biz bugün İstanbul’un devasa kent sorunlarını tartışıyor olmayacaktık. Büyük kentlerde standartlara uygun atık işleme sistemlerinin yeterli miktarda bulunmayışının sorumlusu kim? Yaşamak için toprağını bırakıp İstanbul’a göç etmek zorunda bırakılan halklar mı yoksa tamamen eşitsizliklerle dolu bir sistem olan kapitalizm mi? Bazı bölgelerde temiz su bulunmamasının suçlusu kim? Bu bölgelerde on yıllardır doğal kaynaklarla barış içinde yaşamış ama bugün bir damla suya hasret bırakılmış halklar mı yoksa halka götüreceği kamusal hizmetleri genişletmek yerine vergi gelirlerini teşvik adı altında şirketlere aktaran kapitalist devletler mi?

Kaynak: Su Politik Çalışma Grubu

Privatization of water will lead to more water scarcity 

Gaye Yılmaz
 
Water scarcity is going to be a growing and long-lasting problem for humanity if capitalist production systems are not challenged, according to Gaye Yılmaz, a professor of political economy and globalization at Boğaziçi University since 2009.
 
“Production in capitalist societies never depends on the needs of people but only on the need to produce more and more. It is totally based on producing quantity, not quality,” said Yılmaz, author of the 2009 book, “Suyun Metalaşması: Kıtlığın nedeni kıtlığa çare olabilir mi?” (Commodification of Water: Can the reason of scarcity become the solution for scarcity?) published by the Foundation for Social Sciences (SAV).The figures from the 2006 United Nations Human Development Report show that some 1.1 billion people in developing countries have inadequate access to water, while 2.6 billion people lack basic sanitation. The lack of water is closely related to poverty, as almost two in three people lacking access to clean water survive on less than $2 a day, with one in three living on less than $1 a day. More than 660 million people lacking basic sanitation live on less than $2 a day, while over 385 million of people in this category live on less than $1 a day.

Moreover, the report says that “If you live in a slum in Manila, you pay more for your water than people living in London.”

Yılmaz says that this often occurs because of privatization of water resources; privatization is promoted as a means to bring business efficiency into water service management, but experience shows that privatization leads to reduced access for the poor around the world, as prices for these essential services have risen.

Answering our questions, she elaborates on the debate regarding the issue since there is growing public awareness about the privatization of water.

World Water Day 2011 was celebrated in from March 20 – 22. But you say that it is not a day to celebrate. Why not?

The UN is one of the international organizations which is leading the commodification of water around the world, by which I mean that it was the UN which first defined water as commodity in its Rio and Dublin Conferences in 1992 and it was the UN which brought a proposal to establish the World Water Council [WWC] in 1997. Therefore, besides the World Bank, WWC and OECD, the UN also plays a very critical role in the process of commercializing water. It is obvious that World Water Day was designed only to make people believe that commodification would be the only solution for water scarcity. Thanks to these kinds of initiatives, the UN, World Bank and WWC receive broad public recognition for their highly misleading arguments claiming that water is a scarce resource and therefore must be commercialized.

Privatization of water concerns some activists and you are among them. Why is it a big concern for you?

Not only privatization but also public-private partnerships [PPPs] or even public-public partnership [PUPs] are big concerns because privatization means the transfer of ownership rights from the state to corporations. However, water management may also be transferred to corporations without transferring ownership rights, meaning that water delivery will be done according to the dictates of the market. The biggest concern is about the market itself. Because when a specific element of nature, like water, is commodified, then countless numbers of corporations will flood sector to invest and make profits. This will cause the highest degree of depletion in fresh water sources, just like what we saw with hydro power station [HPS] construction in Turkey. The number of projected HPSs increased to 2000s only in the last few years because many domestic and international investors piled on “alternative energy production.”

As some one third of the world’s population is living in either water-scarce, or water-short areas, it is predicted that climate change and population growth will take this number to one half of people in the world. Maude Barlow [renowned author, and activist who volunteered as senior advisor on water issues to Miguel d’Escoto Brockmann, 63rd President of the UN General Assembly] has commented that it is not necessarily overpopulation causing water shortages, saying that “12 percent of the world’s population uses 85 percent of its water, and these 12 percent do not live in the third world.” What do you think of this idea?

I totally agree with Maude although I do not agree with the rhetoric of the organization — the UN — where she works. Ironically it was the United Nations Conference on Trade and Development [UNCTAD] that published statistics saying that the share of industrial water use in the [Organization for Economic Cooperation and Development] OECD bloc increased to 60 per cent in the year 2000, while it was only 12 per cent in 1960. One may consider that the rest, 40 percent, would remain for public use… No, unfortunately this is not the case because industry mostly discharges polluted water in industrial processes directly to the environment.

***

‘Declaring that water is a human right is not a solution’

 

There is a debate going on regarding redefinition of the relationship between water and human beings. What’s the current definition and what is wrong with it?

It is true that the social system we live in shapes our consumption behaviors, customs and practices. But production in capitalist societies never depends on the needs of people but only on the need to produce more and more. It is totally based on the production of quantity, not quality. Otherwise all foods produced, but not consumed, would be distributed to people facing starvation in third world countries instead of being disposed of. There are also developments in capitalist societies, such as armament or defense industry, that people never need. So we must question the manner of production before we question human beings.

As the World Water Forum concluded in March of 2009 in İstanbul, more than 20 countries officially challenged the forum’s ministerial declaration, saying that the document defines water as a human need rather than a human right. In a counter-declaration, Latin American states played a key role in gathering signatures to recognize access to water and sanitation as human rights. Why is there a need to make water a human right? Who would benefit from it and who would not?

Actually I think that the concept of “human right” is also very problematic because we say that water is a human right and it cannot be commercialized; however, the World Bank [WB] says that water must be commercialized because it is a human right. There are two ways to explain these contradictory stands: First, Article 17 in the Universal Declaration of Human Rights, which is the common reference for both opponents and proponents of the commodification of water, defines private ownership also as a basic human right. Secondly, the World Bank claims that there are millions of people who do not have access to clean water and their states are unable to provide access to them. Therefore the World Bank argues that only the private sector can provide access to clean water. However, the missing point here is that only those who are able to pay the cost can access clean water, meaning that the private sector will sell it to people at market prices. Declaring that water is a human right is not a solution as long as water scarcity exists because this declaration can be a solution only for basic needs of people but it doesn’t have any impact on the water scarcity emanating from the capitalist production habits.

***

‘Climate change and water scarcity are very much related’

What would you say about the significance of the Latin American countries’ leadership role in demanding that right for water to be a human right as they have been experiencing many struggles in that regard?

Latin American countries have traditionally been used as the backyard of the US. Therefore, these are also the countries where neoliberal policies like the privatization of municipality waters were tested first, following Great Britain. Thus, the first reactions emerged in the Latin American countries and they took the leadership in protests worldwide.

What do you think about predictions regarding future wars waged over the scarcity of water?

Since we are not seriously experiencing water scarcity in our lives today, we cannot imagine what will happen in near future. However, as there are compromises between different interest groups, like in Chiapas (Mexico), where industrial corporations offer to provide new irrigation technologies for farmers in return for the transfer of a specific amount of surface water from farms, I think water wars are not a remote probability.

What is the effect of climate change on water security?

These two, climate change and water scarcity, are very much related to each other, but the recommended solutions for both also trigger more risk with respect to these two. For instance, desalination systems are being considered as a solution to water scarcity despite the existence of proven liabilities and dangers, such as the incredibly high energy needs of these systems or the level of pollution they generate in seas and oceans. Also the debate on both renewable energy and the Kyoto Protocol, which claims that the protocol was introduced to reduce and control carbon monoxide emissions into the atmosphere, can be misleading. When we look at the definition of renewable energy in the protocol, we see that it includes water, wind and solar energies as well. When these three are open to free competition, the earth will be covered by solar panels, wind tribunes and hydropower generation regardless of the real needs for energy. And Kyoto Protocol represents international law for commercialization of entire nature under the name of fight against global climate change at the cost of nature and humanity. Carbon credit schemes were designed as an incentive for corporations who are expected to invest willingly in renewable energy and clean productions. But this does not depend only on incentives, it also depends on the uneven development of capitalism, meaning that not all corporations are in equal financial positions and therefore many of them are not able to invest in new technologies. This also means that global climate change or warming is not something that you can stop in capitalist societies, but despite this fact nature is being depleted in the name of profit and the accumulation of capital.

***

‘Existing dams are more than sufficient to meet people’s needs’

In Turkey, there is a growing public movement against the construction of dams on rivers or hydro electric power plants. On the other hand, there are people in dire need of clean water and they will support anything, including the construction of dams, to have access to water. Is it possible to reconcile the needs of both groups?

We must distinguish between the real needs of people and structural needs of capitalist corporations. If we are talking about only a few dams and only few hydro power plants, we cannot say that they are bad. But as I explained before, these structures are not to meet the needs of people; they are built to serve the need for competition between corporations. Because of that I am against those dams too. I am also against those who deceive people who are in dire need for clean water by saying, “We construct these dams and hydropower plants only for you.” This is a big lie. I am also against those who deceive local people by offering other capitalist projects, such as tourism or industrial agriculture, as if they are alternatives to the depletion of clean water. As long as these are open to competition, they will also pollute and deplete water resources because they will never be limited to just a few investments. What we need to reconcile the needs of both groups is to make our waters free from capitalist relations. Remember, people didn’t have any problems with HPSs or dam constructions for many years in the past. If there are people who need clean water, reservoirs must be built to meet their needs; this is not something to say no. But we know that existing dams are more than sufficient to meet these kinds of basic needs.

How do you think Turkey can manage its free flowing rivers without damaging the environment? Is it possible to use the capacity of rivers to store water effectively?

It may technically be possible, but my answer is, “don’t do it,” because this is neither necessary nor a recommendable proposal; it is just another intervention in nature which repeatedly takes its revenge as we just have witnessed after the last earthquake in Japan. Your technologies cannot cope with nature!

***

‘Just remember why rural people had to migrate to big cities’

On this year’s World Water Day, it is noted that few urban authorities in developing countries have found a sustainable solution to urban sanitation, and utility companies cannot afford to extend sewers to the slums, nor can they treat the volume of sewage already collected. Solid waste disposal is a growing threat to health and the environment. As İstanbul is one of the biggest urban areas in the world, what would you say about the basic problems that İstanbulites face?

We must start with another question: Why have İstanbul, Kahire, Tokyo and Delhi become so crowded? This takes us to another problem: the new accumulation regime which has been implemented in the last 20 years in the developing world. Just remember why rural people had to migrate to big cities. Remember the early stages of so-called “development” in these countries, when the industrial sector built factories around the big cities because of transportation and energy problems. If rural people were able to survive on their lands, they would never have migrated to İstanbul. If there were no structural needs for industrial corporations, which set their factories around the city in the last 50 years, we wouldn’t be discussing the problems that İstanbul faces today. Who is guilty for the lack of proper solid waste disposal systems in big cities? Is it those who migrated from rural areas in order to survive or the capitalist system itself, which is full of inequalities? Who is guilty for the lack of water in some regions? Is it those people who used to live in peace with natural resources in their local areas for decades but are now desperate for access to clean water, or the capitalist states which transfer tax incomes to big corporations in the name of incentives instead of making public investments for rural people?

Reklamlar

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: