TOBB ve TEMA tarafından ortaklaşa hazırlanan Su Kanunu Tasarısı Taslağının Eleştirisi – Supolitik Çalışma Grubu

TOBB ve TEMA tarafından ortaklaşa hazırlanan Kasım 2010 tarihli Su Kanunu Tasarısı Taslağının Eleştirisi

Su Politik Çalışma Grubu, son birkaç yıldır şirketler tarafından yerelliklerde oluşmaya başlayan su hakkı mücadelelerini suyun metalaştırılması yönündeki politikalara muhalefet etmek yerine destek olmaya ikna etmeye çalışan bir dizi girişimin gerçek hedefini görünür hale getirmeyi amaçlayan çalışmalar yürütmektedir. Bugün TEMA ile başlayan ve yarın Doğa Derneği, WWF ya da Ekolojik Turizm Derneği gibi sermaye STK’ları ile devam edecek olan bu çalışmaların amacı bu yapılarla geçmişte yapılan işbirliklerinin bir eleştirisi ya da reddi değildir. Çünkü sermaye STK’ları da bugün örneğin tüm toplumsal muhalefeti ele geçirmek gibi geçmiştekinden çok farklı yönelimler içersindedir; asıl teşhir edilmek zorunda olunan da bu yeni eğilim ve yönelimlerdir. Başka bir deyişle ne TEMA ne de Doğa Derneği vd. eskiden olduğu gibi kendi kulvarında görece bağımsız olarak yürüyen STK’lar değildir. Söz konusu STK’lar bugün yalnızca yerel mücadeleleri çok sıkı bir şekilde gözlem ve kontrol altına almakla yetinmemektedir. Bu tespitin en çarpıcı kanıtlarının başında ise, suyun ticarileştirilmesinin en önemli ayağı olan “Su Kanunu” gibi bir taslağın TEMA’nın üstelik suyun metalaşmasından en fazla çıkar sağlayacak olan şirketlerin örgütü TOBB ile birlikte hazırlanmış olması gelmektedir.

Bu çalışmada, söz konusu tasarı taslağı madde önerileri üzerinden analiz edilmekte ve her bir önermenin pratikte suyun bir piyasa malı haline getirilmesine nasıl hizmet edeceği gösterilmektedir.

Taslak Madde 1- (1) de kanunun amacı anlatılmakta ve “kaynakların ‘havza yaklaşımı çerçevesinde’ ekonomik ihtiyaçlarla ulusal güvenlik gereksinimlerini karşılayabilecek doğrultularda geliştirilmesinin, doğal ve yapay süreçlerle kaybının önlenerek korunmasının amaçlandığı” belirtilmektedir. Türkiye’deki havza yaklaşımı esas olarak AB Su Çerçeve Direktifi’nden esinlenmekte olup, özetle “tüm su kullanımlarının, işlevlerin ve değerlerin ortak bir politika çerçevesine entegrasyonu : çevre, sağlık ve insan ihtiyacı, sektör ihtiyaçları, ulaşım, rekreasyon için su kullanımı” olarak ifade edilebilir. Bu tanımdan da anlaşılacağı gibi, taslak metin kapitalist firmaların ihtiyaçları ile çevre, sağlık ve insan ihtiyaçlarının ortaklaştırılabileceği iddiasındadır. Buna karşın, kapitalist çıkarlar devrede olduğunda ne insan ihtiyaçlarının ne de ekosistemin sürdürülemeyeceğinin en görünür kanıtı, Munzur’da, Akdeniz’de, Doğu Anadolu’da, Ege’de, Karadeniz derelerinde sayıları her gün artan HES inşaatlarının yol açtığı yıkımlardır. Yasa tasarısında önerildiği gibi akarsuların üstünde “ulusal güvenlik gereksinimlerini karşılayabilecek doğrultuda, insan ihtiyaçlarından bağımsız olarak tek başına “güvenlik” gerekçesi ile baraj ve su rezervuarlarının inşa edilmesinin onaylanması anlamına gelmektedir. Özellikle Fırat ve Dicle havzaları ile Türkiye’nin kuzey doğusundaki uluslar arası nehirleri ilgilendiren bu önerme ile söz konusu coğrafyada su kaynaklarına toplumsal ihtiyaçlardan bağımsız müdahalelerin yapılabilmesi yasallaştırılmaktadır.Bu durumda mücadelelerin karşısına bu kez de “ulusal güvenlik” gerekçesi çıkartılmış olacaktır.

MADDE 2-(2) de de benzer şekilde “sınır oluşturan ve sınır aşan bütün sulara bu Kanun hükümleri uygulanır. Bu sularla ilişkili diplomatik işlemler Dışişleri Bakanlığınca yürütülür” ifadesi yer almaktadır. Uluslar arası suların muhafazakar bir yaklaşımla “sınır aşan sular” şeklinde tanımlanmış olması da başta Fırat ve Dicle nehirleri olmak üzere bütün uluslar arası sularda mutlak egemenlikçi bir anlayışın hakim olacağını göstermektedir. Bu madde ile Türkiye’de doğan sular üzerinde mülkiyet tesis edilmesinin esas olduğu ve bu sular üzerindeki “her türlü” tasarruf hakkının sadece Türkiye devleti ve sermayelerine ait olacağı anlaşılmaktadır. Suyun komşu ülke halklarına karşı bir tehdit gibi de kullanılabileceği ise bu sularla ilgili diplomatik işlemlerin Dış İşleri Bakanlığı’na verilmiş olmasından anlaşılmaktadır. Bu durumda uluslar arası akarsuların yönetilmesinde Dış İşleri Bakanlığı’nın risk ve tehdit algılamaları esas alınacaktır.

Madde 3-(1) b’de “Su varlık ve kaynaklarının her koşulda, her süreçte ve her anlamda korunması esastır.” denerek; “Su kaynaklarımız; doğanın ve çevrenin korunması ve tüm canlı yaşamının sürdürülmesi bakımından, her süreçte korunması, ekonomik doğrultuda geliştirilmesi”nden söz edilmektedir. Gerek kampanyalarda gerekse yasa hazırlık metinlerinde en çok dikkat edilmesi gereken, tıpkı bu maddede yapıldığı gibi birbiri ile uzlaşması mümkün olmayan hedeflerin bir arada telaffuz edilişidir. Gerçekten de bu maddede bir yandan su varlık ve kaynaklarının her koşulda korunması gereğinden, çevreden, canlı yaşamın korunmasından bahsedilirken bir yandan da su kaynaklarının ekonomik doğrultuda geliştirilmesinden söz edilmektedir. Bu ikisinin aynı anda olamayacağı kesindir. TEMA’nın bu taslağı TOBB ile birlikte hazırlamış olmasından, aslında bu iki boyuttan yalnızca birinin, ekonomik olanın uygulanacağı anlaşılmaktadır. Bir doğal varlığın ekonomik doğrultuda geliştirilmesi ise, söz konusu doğal varlığa mutlaka canlı emek ve sermaye ilavesini gerektirir. Tasarının bu maddesinde akarsuların ve diğer sucul sistemlerin kâr getiren birer işletmeye dönüştürülmesinden, tamamen piyasaya açılmasından bahsedilmektedir. Sucul sistemler kâr getirdikçe pek çok tekil kapitalistin hücumuna uğrayacak; orta ve uzun vadede ise buna bağlı olarak su kaynakları tamamen tükenecektir.

Aynı maddenin (c) bendinde ise Belirtilen nedenlerle, su kaynaklarımız “kullanım materyali, ticari meta ve tüketim malı” olarak değerlendirilemez. “Devletin hüküm ve tasarrufu altında olan bir kamu malı” niteliği taşıdığı için bedeli söz konusu olabilir ancak fiyatlandırılamaz ve su kaynakları satılamaz ibaresi ile önceki paragrafta “su kaynaklarının ekonomik doğrultuda geliştirilmesi”nden söz edilen tasarının içsel tutarsızlığı net olarak ortaya çıkmaktadır. Yüzey ve yer altı sularının ekonomik olarak geliştirilmesi suyun ticari meta olarak değerlendirileceğini göstermektedir.

2. Madde c bendinin devamında belirtilen “kamu malı niteliği taşıdığı için bir bedeli söz konusu olabilir ancak fiyatlandırılamaz” şeklindeki ifadeden kamu malı kavramının da TOBB ve TEMA tarafından oldukça farklı algılandığı görülmektedir. Bu iki kuruma göre, kamu malı olanlar için bir bedel ödemek gerekmektedir. Ancak burada daha önemli olan “bedellendirme” onaylanırken “fiyatlandırmanın” reddediliyor olmasıdır. Uluslar arası literatürde bu önermenin adı maliyet fiyatına satıştır (cost recovery) ve kamu mallarını piyasalaştırmanın ilk adımı olarak uygulanan stratejilerin başında gelmektedir. Fiyatlandırmanın reddine gelince, burada muhtemelen devletin geçmişten beri uygulamakta olduğu, piyasa işleyişini bozduğu gerekçesiyle kaldırılması gündemde olan “gölge fiyatlama” yöntemi kast ediliyordur. Suyun metalaşmasının da olmazsa olmazlarından biri olan “gölge fiyatlama yönteminin reddedilmesi” TEMA ve TOBB’un sürece nasıl baktığını ortaya koymaktadır. Aynı bendin son cümlesinde “su kaynakları satılamaz” denmektedir. Bu tümce tek başına alındığında, su hakkı mücadelesi veren pek çok hareketi umutlandırabilir. Ancak suyun piyasa malı haline getirilmesinde kaynak mülkiyetinin kimin elinde olduğunun hiçbir önemi yoktur. Yani suların mülkiyeti devlette kalarak ta suyu metalaştırmak mümkündür. Hatta, doğal varlıkların piyasalaştırılmasında en fazla başvurulan “kamu-özel işbirliği” (public-private partnership); ya da “kamu-kamu işbirliği” (public-public partnership) yöntemleri tam da bunu, yani kaynak mülkiyeti devlette kalırken kaynak çıktısının bir piyasa malı haline getirilmesini amaçlamaktadır. Bir örnek vermek gerekirse Yuvacık Barajının mülkiyeti devlettedir, fakat baraj suyunun iletimi, dağıtımı ve işletilmesi yabancı şirketlere devredilmiştir. Hatta devlet, şirketlere yıllık su tüketimleri için geleceğe dönük rakamsal taahhütlerde bulunmuş; gerçekleşen yıllık su tüketim miktarları taahhüt edilenin altında kaldığında ise devletten aradaki farkı ödemesi talep edilmiştir. Dolayısıyla TEMA ve TOBB bu madde ile aslında halkın, suyun kaynak mülkiyet devri olmadan da piyasalaşabileceği bilgisinden yoksun olduğu hesabını yapmaktadır.

Aynı maddenin (ç) bendinde ise “Yer üstü ve yeraltı su kaynaklarıyla ilgili işlem ve eylemlerdeki kamu yararı değerlendirmesinde; toplumun ve ekosistemin su hakkındaki kamusal yararı üstündür” ifadesi yer almaktadır. Burada toplumun çıkarları çatışan iki sınıftan oluştuğu gerçeği görmezden gelinerek homojen, çıkarları bir ve ortak bir toplum tanımı yapıldığı görülmektedir. Öyle ki, şirketler de o toplumu oluşturan unsurlar (stakeholders) arasındadır. Dolayısıyla şirketlerin çıkarı gerektirdiğinde, yer altı ve yer üstü varlıkları ile ilgili işlem ve eylemlerin kamunun yararına olduğu varsayılacaktır. Bu anlamdaki bir “kamusal yararın” ekosistemin ve alt toplumsal sınıfların kamusal yararı ile uzlaşmasının imkânsızlığı ise apaçık ortadadır.

Yine aynı maddenin (e) bendinde, “Doğal varlık niteliği taşıyan su kaynaklarının ve suyun miktar ve kalitesinin korunması, bu kaynakların geliştirilmesi ve “uygun ve ekonomik kullanılması… temel bir Devlet görevi ve sorumluluğudur” denmektedir. “Doğal kaynakların geliştirilmesi” için yapılan, çoğu zaman doğaya çeşitli biçimlerde müdahale edilmesini gerektiren bu faaliyetler eko sistem üzerinde son derece yıkıcı etkiye sahiptir.

Maddenin (f) bendinde ise bütüncül havza yönetiminin nasıl yapılacağı anlatılmakta ve şöyle denmektedir: “Su toplama havzalarının korunması, su kaynaklarının beslenmesi ve kapasitelerinin geliştirilmesi, su hasadının gerçekleşmesi ve su kalitesinin iyileştirilmesi süreçleri, diğer doğal varlıkların yönetimini de kavrayan “bütüncül bir havza yönetimi” anlayışıyla değerlendirilir” Taslağın bu bölümünde havza yönetimine dair son derece önemli ipuçları açığa çıkmaktadır:

  • Havza yönetimi havzadaki toprak varlığı başta olmak üzere bütün yer altı ve yer üstü doğal varlıklarının da yönetimini ve piyasalaştırılmasını gerektirmektedir.
  • Başka bir deyişle havza sularının işletme hakkını alan şirketler aynı havzada yer altı su kaynakları üzerinde de söz ve hak sahibi olacaklardır.

Bütüncül havza yönetimi ile ilgili olarak maddede sayılanların tamamı ekonomik ve ticari süreçleri zorunlu hale getirmektedir.Şirketler havzadaki doğal varlıklara kaynak olarak bakmakta ve ticarileştirecekleri doğal varlıkların kaynak kapasitelerinin geliştirilmesini hedeflemektedir. Her bir kaynaktan daha fazla su çıktısı elde edilmesi ya da havzalar arası su transferleri bu başlık altında yapılacak belli başlı işler arasındadır. Metinde bahsi geçen “su hasadı” ile yağmur sularının toplanması için kullanılacak yeni teknikler kast edilmektedir. Havzanın en temel beslenme kaynağı olan yağmur sularını hasat etmek, yani belli rezervlerde toplamak toprağa giden yağmur suyu miktarının da aynı oranda azalması anlamına geleceği için söz konusu havzalarda yapılmakta olan tarım faaliyeti bu durumdan doğrudan etkilenecektir. Bu “hasat” işleminin nasıl yapılacağına dair tespitlerimiz ise maddenin g bendinde doğrulanmaktadır: “Yüzey akışın biriktirilmesi temelinde ‘su hasadı’, suların depolanma düzeylerinin artırılması ve yüzey buharlaşmasının azaltılmasına yönelik toprak ve araziyle ilgili yöntem ve tekniklerin uygulanması kapsamında bir ‘su kaynağının geliştirilmesi’ anlayışı geçerli kılınır.

Maddenin (ı) bendinde “su ekonomisini sağlayacak ‘sulama, tarımsal üretim ve arazi yönetimi’ sistemlerini öngören, içme, kullanma ve sanayi suyu tüketiminde kullanıcılara sorumluluklar getiren ve tüm bu süreçlerde demokratik sivil katılımcılığı gerçekleştiren bir ‘havza esaslı su yönetimi anlayışı’ yaşama geçirilir” ifadesi yer almaktadır. Bütüncül havza yönetiminin bir kez daha detaylandırıldığı bu bölümde yalnızca havzadaki su varlığının değil, tüm bir havzanın metalaşmasının öngörüldüğü anlaşılmaktadır. Gerek sulama, gerek sanayi, gerek evsel kullanım ve gerekse tarımsal üretimde “su ekonomisini sağlayacak bir” havza yönetimi amaçlanmakta; tüm kullanıcılara belli sorumluluklar yükleneceği belirtilmektedir. Bu sorumlulukların ne olacağı tam olarak belirtilmemiş olsa da, tarımsal sulamanın piyasa fiyatlarına endeksleneceği (AB Su Çerçeve Direktifi ve Dünya Bankası Raporlarındaki ‘kullanan öder’ ilkesinin gereği!) ve su kullanımında bu yolla bir tasarrufa gidileceği öngörüsü sezilmektedir. Bu süreçlerde “demokratik sivil katılımcılığı gerçekleştiren bir havza esaslı su yönetimi” cümlesi ise, sermaye STK’larının bir yılı aşkın bir zamandan beri yerelliklerde “mücadele” adı altında yapmakta oldukları çalışmaları hatırlatmaktadır. Suyuna ve toprağına sahip çıkmaya çalışan halklar sermaye STK’ları tarafından önce ÇED süreçlerine dahil edilmekte; ardından davalar açılmakta, böylece “demokratik sivil katılımcılık” sağlanmış olmaktadır. Açılan davalar kazanımla sonlansa bile şirketler tarafından temyize gidilmesi ya da yasaların güçlü cezai yaptırımlara bağlanmamış olması yüzünden genelde uygulamaları durdurucu bir etkisi olmamakta; ancak hukuk süreçleriyle aylarca oyalanan mücadeleler bir yandan kazanımlar dolayısıyla hukuk süreçlerine daha fazla bel bağlarken bir yandan da kararlılıkla mücadele etme güçlerini kaybetmektedirler.

Maddenin (i) bendinde ise “Bu Kanunun uygulanması sürecinde, AB normlarına uyum sağlanması ve tarafı olduğumuz uluslar arası sözleşmelerin getirdiği yükümlülüklerin gözetilmesi gereklidir.” Hatırlanacağı gibi Su Politik Çalışma Grubu, su mücadelelerinin içine sızan sermaye STK’larını teşhir çalışmalarının erken aşamalarında Türkiye Su Meclisi’nin (TSM) ilk yönergesinde AB Su Çerçeve Direktifi’ne olumlu göndermelerde bulunulduğu eleştirisini getirmiş ve bu yönergeden alıntılar yaparak eleştirisini doğrulamıştı. T. Su Meclisi ise getirilen bu eleştiriye “başlangıçta böyle bir yönergemiz vardı, ama Haziran 2010’da yaptığımız toplantıda AB Su Çerçeve Direktifi konusunda bir belirsizlik olduğunu gördüğümüz için bu yönergeyi hiç uygulamadık” şeklinde bir cevap geliştirmişti. Yine hatırlanacağı gibi TEMA Türkiye Su Meclisi’nin ilk yönetim kurulunda Doğa Derneği ile birlikte yer alan kurumlardan biridir. Dolayısıyla maddenin bu bölümünde TSM’nin “yapmıyoruz” dediği bir şeyin (AB Su Çerçeve Direktifine uyum şartı!) TSM’nin asli bileşenlerinden biri olan TEMA tarafından açık bir şekilde savunulduğu dikkat çekmekte; bu da TSM’nin cevap niteliğindeki açıklamalarının son derece kuşku götürür olduğunu göstermektedir. Diğer yandan TEMA ve TOBB tarafından hazırlanan su kanunu tasarı taslağına bir gereklilik olarak giren “AB normları” Avrupa’daki su hakkı hareketleri tarafından şiddetle eleştirilen ve tek tek üye devletlerde suyun piyasalaştırmasının en önemli adımı olarak tanımlanan bir direktifin içeriğini oluşturmaktadır. AB Su Çerçeve Direktifi’nin su kaynaklarını metalaşmaktan koruyacak bir içeriği olsaydı, öncelikle Almanya’da göllerin satışı, ardından İtalya’da su kaynaklarının özelleştirilmesiyle ilgili yasalar çıkarılmaz, bu ülkelerin ilgili Bakanları da suyu piyasalaştıran yasalarını AB Direktifi ile açıklamazlardı. Dolayısıyla TEMA ve TOBB’un bu taslakla yapmaya çalıştığı şey, bir yandan doğadan, ekosistemden, haklardan bahsederken bir yandan da suyun bir piyasa malına dönüşmesini sağlayacak önermelerde bulunarak kafaları karıştırmak ve gerçekte yaptıkları şeyin net bir biçimde görülmesini engellemektir.

Maddenin (l) bendinde “kamu kaynaklarıyla gerçekleştirilen su kaynaklarının geliştirilmesi, içme-kullanma, sulama ve sanayi suyu kullanımı amaçlı yatırımlara ilişkin harcamalarla, işletme-bakım giderlerinin, bu yatırım ve tesislerden yararlananlarca geri ödenmesi esastır.” Aslında tasarının bu bölümünün, yukarıda açmaya çalıştığımız aynı maddenin (c) bendindeki şu cümle ile birlikte okunmasında yarar vardır: su kaynaklarımız “kullanım materyali, ticari meta ve tüketim malı” olarak değerlendirilemez… Bu tasarının (c) bendinde suyun bir ticari meta olarak değerlendirilemeyeceği belirtilirken; (l) maddesinde açıkça metalaşmanın erken bir aşamasının (cost recovery) alt başlıkları sayılmaktadır. Bugün harcama maliyetleriyle sınırlandırılan su kullanımlarının bir sonraki aşamada piyasa değerlemesine tabi tutulacağını öngörmek zor değildir. Diğer yandan bu maddede gözden kaçırılmaması gereken bir diğer husus da yatırımların kamu ve özel olarak örtük bir biçimde ikiye ayrılması ve maliyet fiyatına satış önermesinin sadece kamu tarafından gerçekleştirilen yatırımlar için yapılıyor olmasıdır. Başka bir deyişle taslak su kaynaklarını geliştirme amaçlı özel sektör yatırımlarında fiyatlandırmanın nasıl yapılacağına dair bir açıklama getirmemektedir. Bu zaten mümkün de değildir, zira özel sektör yalnızca kar amacıyla çalışır ve üretimini maliyet fiyatına satması beklenemez. Buradan çıkarılması gereken sonuç, yer altı ve yer üstü sularına hem özel hem kamusal yatırımların olacağı; kamusal yatırımların kullanıcılarının işletme ve bakım giderleri de dahil olmak üzere yatırım bedellerini ödemek zorunda olacaklarıdır. Ancak sorun bu kadar basit değildir kuşkusuz. Çünkü bu aynı zamanda tarımsal sulamadan, evsel kullanıma kadar bütün su kullanıcılarının hem piyasa bedellerini (özel sektörün devrede olması halinde) hem maliyet bedellerini (kamusal yatırımlar olması halinde) ödemek zorunda olacakları anlamına gelmektedir. Aslında bu ikisinin aynı anda söz konusu olması da mümkün değildir, çünkü devlet tarafından yapılan yatırımlar daha düşük bedelle halka satılırken aynı anda özel sektörün daha yüksek olan piyasa fiyatları üzerinden satış yapması beklenemez. Dolayısıyla rekabeti gerekçe göstererek şirketler devletten de aynı koşullarda hizmet üretimi ve sunumu yapmasını talep edeceklerdir. Sonuç olarak bu madde geniş halk kesimleri için suyun bir piyasa malı haline getirilmesinin yasal kılıfını oluşturacaktır.

Tasarının bir sonraki bölümünde (Madde 4) tanımlara geçilmekte ve kanun tasarısında kullanılan bütün kavramlar tek tek açıklanmaktadır. Bu bağlamda madde 4-(1) (f) bendinde bütüncül havza yönetiminin nasıl yapılacağı bir kez daha açıklandıktan sonra şu ifadeye yer verilmektedir: “Devlet ve özel kesim tarafından gerçekleştirilecek bütün çalışmaları, demokratik sivil katılımcılığın katkılarıyla planlamak, programlamak, projelendirmek, yönlendirmek, yönetmek, uygulamaları izlemek, denetlemek, gerektiğinde yaptırım uygulamak”. Yer altı ve yer üstü sularının mülkiyetinin kesinlikle devlette kalacağının belirtildiği daha önceki bölümlerde mülkiyetin devlette kalmasının tek başına suyun metalaşmasını önleyemeyeceğini belirtmiş ve “kamu-özel işbirliği” projelerinin bu amaçla kurgulandığı açıktır. TEMA ve TOBB’nin hazırladıkları kanun taslağı ile-satır aralarına serpiştirilmiş muhalif kavramlara rağmen- asla suyun metalaşmasını önlemeyi/metalaşma sürecine karşı koymayı amaçlamadığını bir kez daha ortaya koymaktadır. Yukarıdaki madde “sivil topluma” biçilen rol bakımından da son derece önemlidir. Sivil toplum üzerinden toplumsal muhalefetin metalaşma sürecine içerilmesi Birleşmiş Milletler tarafından çeşitli Asya ve Afrika ülkelerinde “kalkınma” başlığı altında daha önce denenmiş bir yöntemdir.

Su Hukuku başlığıyla ele alınan Madde 6- (1) de Su kaynakları “doğal kamusal varlık” özelliğindedir. Bu nitelikten ötürü; bütün sular bulunduğu yerden bağımsızdır ve Devletin hüküm ve tasarrufu altındadır” denirken; aynı maddenin 2. bendinde de “Kaynak suyu bulunduğu arazinin bütünleyici unsuru değildir. Taşınmaz malikliği veya zilyetliği, kaynak suyu üzerinde bir hak oluşturmaz. Ancak, arazi sahibi veya zilyedinin, bu taşınmaz için kaynaktan, özel su tanımı kapsamında, öncelikle yararlanma hakkı vardır.Arazi sahibi bu kaynak suyundan, doğduğu tarlasının cazibe ile sulandığı kadarı üzerinde hak sahibidir.” Bu madde her ne kadar ilk okunduğunda su kaynakları üzerinde mülkiyet tesis edilmesinin önlendiğini düşündürüyor olsa da, gerçekte, su kaynaklarının, üzerinde bulunduğu toprağın mülkiyetinden bağımsız olarak şirketlere verilebileceği belirtilmektedir. Meksika’nın Chiapas bölgesinde çiftliklerde mevcut yer üstü ve yer altı sularının belli bir bölümünü sanayi şirketlerine devredilmesi karşılığında bu çiftliklere şirketler tarafından damlama sulama sistemleri döşenmiş ve şirketlere devredilen su miktarları piyasada fiyatlanmak suretiyle suyun metalaşması sağlanmıştır. Bu maddenin amacı da suların parçalı ya da bütünsel olarak toprak mülkiyetinden bağımsızlaştırılarak satılabilmesidir. Kanun taslağının bu işleme karar verme yetkisini devlete vermesi suyun metalaşmasını önleyecek bir yetki devri gibi değil; tersine kamu-özel işbirliği projeleri, “kamulaştırma” tarzı devlet yaptırımlarının devreye girmesiyle suyun bir piyasa malı haline getirilmesinin yasal zemini gibi okunmalıdır. Bu tespitimizin doğruluğu ise taslağın aynı madde altındaki (2.) bendinden anlaşılmaktadır: Arazisinde faydalı ihtiyaçları için yeterli miktarda su bulamayan veya bu suyu aşırı güçlüklere ve gidere katlanmaksızın başka yollardan sağlayamayan kişiler, komşu arazideki faydalı ihtiyaçtan fazla olan sulardan yararlanır. Komşu arazideki sudan faydalanma koşulları yönetmelikle düzenlenir.

Bu anlamda MADDE 7-(1) de “Devlet sularla ilgili irtifak hakları oluşturabilir. İrtifak hakkının devrinde arazi sahibine öncelik tanınır.” denmektedir. Farklı mülkiyetler altındaki toprakların altında ve üstünde mevcut suların şirketlere satılabilmesi için önce kullanım ve sahiplenme haklarının tesisi, bunun yapılabilmesi için de “kamulaştırma” işlemleri gerekecektir ve bu görev de elbette devletindir. Bu madde ile ticarileştirme irtifak hakları üstünden sağlanacabilecektir.

Maddenin 3. bendinde ise “Kendisine yeraltı suyu tahsis edilen gerçek veya tüzel kişi, bu suyun ancak kendi faydalı ihtiyacına (!!!) yetecek miktarını kullanma hakkına sahiptir.” denmektedir. Örneğin bir çiftliğin topraklarında akan bir nehrin sularının belli bir bölümü Coca-Cola ya da Cargill şirketine satılacak ama bu şirketler kendilerine tahsis edilen suyun ancak kendi “faydalı ihtiyaçlarına” yetecek miktarını kullanabilecektir. Peki, şirketler için faydalı ihtiyaçlar nasıl, neye göre belirlenecektir? Her iki şirket de gıda malı ürettiklerini ileri sürerek üretimlerinin “faydalı ihtiyaçlar” kategorisine alınmasını sağlayacak, tahsis edilen su miktarları açısından ise -ölçekleri ve kullandıkları ileri teknolojilerden ötürü- bu şirketler diğer su kullanıcıları aleyhine daha ayrıcalıklı konumda olacaklardır.

Madde 8- (1) de su kaynakları yönetimi yetkisinin devlette olacağı, Devletin de bu yetkiyi “Anayasamızın konuya ilişkin hükümleri doğrultusunda ‘ulusal güvenlik, toplumsal ve ekonomik zorunlulukları’ gözeterek, ‘kaynak belirleme – kaynak geliştirme – kaynak koruma – tahsis ve kullanım ve izleme denetim’ fonksiyonları kapsamında ve bütünleşik havza yönetimi yaklaşımıyla yerine getireceği”. bir kez daha belirtilmektedir. Aynı maddenin devamında Madde 8- (2) (b) de ise devletin su yönetimindeki görevleri başlığı altında “kaynakların geliştirilmesi amacıyla; yüzey akışın biriktirilmesi, akarsuların depolanması, yüzey buharlaşmasının azaltılması ve yeraltı sularının beslenmesi için projeler tasarlamak ve gerekli yatırımları yapmak ve yaptırmak” olarak belirlenmekte; Madde 8- (2) (e) de ise “İçme, kullanma, doğal yaşamı sürdürme, tarımsal sulama, sanayi suyu sağlama ve hidrolojik enerji üretimi önceliklerine göre tahsis, kullandırma, izleme ve denetim uygulamalarını yapmak,” denmektedir. Tek başına bu 2 madde alt başlığı bile, baraj, HES ve rezervuar inşaatlarının önümüzdeki dönemde yasal meşruiyet de sağlanmış olacağı için büyük bir hız kazanacağını; açılan karşı davaların kazanımla sonuçlanma olasılığının ise hızla azalacağını ortaya koymaktadır. Başka bir deyişle, bugüne kadar bazı davaların halklar lehine sonuçlanması kısmen de olsa böylesine kapsamlı bir su kanunun bulunmamasından kaynaklanmıştır.

Kanun tasarısında tarımsal sulama da ihmal edilmemekte ve 8. Maddenin (2) (g) bendinde tarımsal sulamanın piyasa fiyatlarına endekslenmesi amacıyla “Tarımsal sulama amaçlı yatırımlarla su ekonomisini sağlayan sulama sistemlerini projelendirmek, gerektiğinde sulama alanlarında arazi toplulaştırması ve tarla içi geliştirme hizmetlerini yapmak ve yaptırmak ve bu amaçla tarım üreticilerinin eğitimini gerçekleştirmek” ten söz edilmektedir. Bugüne kadar suyu ve doğal kaynaklarıyla barış içersinde yaşamış küçük çiftçiler, tarlalarına gelişmiş sulama teknolojilerinin getirilmesinin sevinciyle muhtemelen bu sürecin sularının piyasalaşmasının ön adımları olduğunu fark etmeyeceklerdir. Tıpkı kısır tohumların (suicide seeds) Türkiye’ye ilk geldiği yıllarda çiftçiler tarafından büyük rağbet görmesi, takip eden yıllarda ise gerek orijinal tohumları saklamamalarından gerekse kısır tohumların fiyatlarındaki astronomik artışlar yüzünden büyük zararlara uğraması gibi.

Madde 9-(1) Su ve Sulama Yönetiminde Katılımcılık konusunu detaylandırmakta ve şöyle demektedir: “Bu katılımcılık, ilgili sivil toplum kuruluşları katkılarının yanında, özel olarak da iller ölçeğinde oluşturulacak ve kamu kesimi ile sivil toplum katılımcılığının ilkece eşit sayıda üye ile temsil edileceği, Su Kaynakları Koruma Kurulları aracılığıyla yerine getirilir. Bu kurullarda görev alacak sivil toplum kuruluşlarından en az birisinin, toprak, su ve orman konularında görev yapan ve ülke çapında örgütlenmiş kuruluşların temsilcilerinden seçilmesi ile TMMOB ve TOBB’den de birer temsilcinin bulunması esastır. Kurulların yapısı ve işleyiş biçimi yönetmelikle düzenlenir. Bu maddede gönderme yapılan sivil toplum kuruluşlarının ne derece “sivil” olacağı tanımdan ötürü şüphe götürür bir konumdadır. Başka bir deyişle 1 TMMOB temsilcisinin karşısına biri TOBB diğeri sermaye STK’larından örneğin TEMA, Doğa Derneği ya da WWF’den olmak üzere 2 tane sermaye temsilcisinin çıkarılacağı anlaşılmaktadır.

Su Kaynakları Koruma Kurulları’nın nasıl işleyeceğini anlatan 10- (1) (d) bendinde “Sulama yatırımları konusunda yerel halkın eğilimlerini ilgililere yansıtmak, sulama yatırımları konusunda özerk ve örgütlü halk girişimciliğini özendirmek” den söz edilmektedir. Görünüşe bakılırsa sermaye STK’ları su kanununun çıkmasını beklemeden “özerk ve örgütlü halk girişimciliğini” bugünden hazırlamaktadırlar.

Kurulların bir başka görevi de su kullanımıyla gerçekleşecek yeşil enerji yatırımları için çevresel değerlendirmeler yaparak, toplum adına kamu kesimine görüş bildirmek olarak belirlenmiştir: Su kullanımıyla gerçekleştirilecek verimli ve ekosisteme uyumlu enerji amaçlı yatırımlar için, çevresel değerlendirmeler yapmak, toplum adına kamu kesimine görüş bildirmek, [Madde 10- (1) (e)].Bu madde, gerek TEMA’nın da asli bileşenlerinden biri olduğu Türkiye Su Meclisi’nin gerekse TEMA, Doğa Derneği ve WWF gibi sermaye STK’larının HES karşıtı yerel mücadelelere neden bu kadar yakın bir ilgi gösterdiklerini de açıklamaktadır. Karşıtlık adı altında yerel halkla sıcak ilişkiler geliştirildikten sonra halkı “her şeye karşı çıkmamaları, kabul edilebilir HES projelerine destek olmaları gerektiğine” ikna etmeye çalışacaklarını bugünden öngörmek yanlış olmayacaktır. Toplum adına devlete görüş aktarma rolü biçilen bu STK’ların tesadüfen belirlenmeyeceği; bu görevin sadece bugün de devletle organik ilişki içinde olan, Devlet projelerinde kar amaçlı işletmeler sıfatıyla görev almış TEMA, WWF ve Doğa Derneği gibi sermaye STK’larına verileceği açıktır.

Su kaynaklarının geliştirilmesi konusunun ele alındığı Madde 14- (1) de “yüzey akışın biriktirilmesini ve tüm akarsuların depolanabilmesiniön gören ‘su hasadı’ amacıyla;

  1. koşulların elverdiği her ortamda depolama tesis ve yatırımlarınıngerçekleştirilmesi,
  2. elverişli alanlarda bu amaçla teraslamaların yapılması, yeraltı sularının doğal ve yapay yollarla beslenmesi ve bu amaçla suni besleme, yeraltı barajlarının inşası,
  3. bu kaynakların verimini artıracak tekniklerin uygulanması, yeraltı suyu barajlarının oluşturulmasıve kontrol altına alınması, yüzey buharlaşmasını azaltacak yöntem ve tekniklerin uygulanması,
  4. zorunluluk olması durumunda havzalar arası su transferlerinin yapılması ve benzeri uygulamalar Devletçe yerine getirilir.

” denmektedir.

Yukarıda başlıklar halinde aktarılan maddeden, bugün sayılarla ifade ettiğimiz ve karşı çıktığımız HES’ler ve barajların bu tasarının yasalaşmasından itibaren istisnasız tüm yüzey ve yer altı sularını kapsayacağı anlaşılmaktadır. Yer altı barajlarının bile gündemde olduğu bu devasa proje havzalar arası su transferlerine de yeşil ışık yakarak sadece TEMA’nın değil; yanı sıra TEMA benzeri bütün STK’ların ve en önemlisi Türkiye’deki su hakkı muhalefetini kendi şemsiyesi altında toplamaya çalışan şirketlerin T.Su Meclisi’nin gerçek yüzünü de ortaya koymaktadır.

Taslağın Madde 18- (7) bendinde yer altı su kaynaklarının korunması yetkisi Bakanlığa (Su Bakanlığı???) verilmekte ve şöyle denmektedir: “Yer altı suyu kullanma belgesi sahipleri su verimini artırmak ve benzeri gerekçelerle yeraltı su yapılarına müdahale edemez ve su yapısını değiştiremez. Bu amaca dönük faaliyetler ancak Bakanlık izniyle yapılabilir.” Bakanlık yetkilendirmesiyle adeta topun taca atıldığı bu düzenlemenin, şirketlerin yer altı sularını talan etmesini engelleme değil kolaylaştırma amacıyla yapıldığı açıkça görülmektedir. Yapılan sadece işlemin çok kolayca alınabilecek bir izne bağlanarak toplumun ikna edilmesi amacını taşımaktadır. Bakanlığın suyun metalaşmasını sağlayan birincil otorite olduğu artık herkesin malumudur.

Aynı maddenin bir sonraki bendinde ise “(8) “Kuyu açan kişi, bulunan suyun ancak faydalı ihtiyaçlarına yetecek miktarını kullanmaya yetkilidir. Bu miktarı aşan sular ile sulama, kullanma ve işlenerek veya doğal hali ile içme suyu olarak satılmak üzere çıkarılan yer altı suları, ilgili kanun hükümlerine göre Maliye Bakanlığı tarafından kiraya verilir!!!” İfadesine yer verildiği dikkat çekmektedir. Bütün kuyuların ve su kullanımlarının kayıt altına alınması suyun alınıp satılabilen bir piyasa malı haline getirilmesinde oldukça kritik bir aşamayı temsil etmektedir. Çünkü bu, hem su arzını hem de su talebini doğrudan ilgilendiren bir durumdur. Maliye Bakanlığı’nın sulama, kullanma ve doğal hali ile içme suyu olarak kiraya verebilmesi ve kira bedellerinin piyasa rayicinde belirlenmesi kullanılan ve geri kalan su miktarlarının bilinmesini, takip edilmesini gerektirir. Dahası, yer altı sularının bütünüyle ticari amaçlarla kiralamaya açılmasıdır. Su ticaretinin ne denli kar getiren bir sektör olduğu anlaşıldığında binlerce su şirketi sektöre giriş yapacak ve bu da yer altı su rezervlerinin hızla yok oluşuna neden olacaktır. Özellikle yer üstü ve yer altı su akışlarının birbirini var ettiği ve beslediği; biri olmadan diğerinin var olamayacağı hatırlandığında bu sürecin ne denli yıkıcı olacağını bugünden öngörmek zor değildir.

Maddenin takip eden (10.) bendinde “Yeraltı sularının gerçek ve tüzel kişilere tahsisi sonrası kullanımında, ön görülen amaca uygunluğun denetimi ve çekilen suyun miktarının kontrolü için, Bakanlıkça belirlenmiş su sayaçlarının takılması zorunludur.” İfadesi yer almaktadır. Dünya Bankası ve Birleşmiş Milletler’in “Kullanan öder” ilkesi yer altı su kaynaklarına da uygulanmakta; illerde evlere takılanların ardından bu kanunla yer altı sularının da kontörlü su sayaçlarıyla kelepçeleneceği anlaşılmaktadır. Maddenin 11. Bendinde sermaye STK’larına ise bu süreçlerin izleyicisi olma rolü verilmiştir.

Taşkın sularla ilgili Madde 19-(6) da “Dere yatakları üzerine her ne sebeple olursa olsun, yapılacak köprü ve menfez gibi sanat yapıları ile dere yatakları üzerinde veya sınırlarından geçirilecek enerji nakil hattı, yol, petrol ve doğalgaz boru hattı, telefon, içme suyu ve kanalizasyon hatları ve benzeri çeşitli kuruluşlarca değişik maksatlı yapılar için proje aşamasında Bakanlıktan uygun görüşü alınarak inşası sağlanacaktır.” İfadesi yer almaktadır. Bu bağlamda dere yatakları üzerine yapılacak yalnızca HES’ler değil her türlü inşaata vize verildiği ve bu vizenin “Bakanlık görüşü(izin bile değil)gibi son derece zayıf, işlevsiz ve göstermelik bir yaptırıma bağlandığı görülmektedir Böylece Su Meclisi’nin HES karşıtlığının da ne denli yapmacık ve gerçek dışı olduğu anlaşılıyor.

Benzer şekilde Madde 19- (7)de de “Akarsu yatağı içinde veya bitişik alanlarda yapılan her türlü madencilik, kum, çakıl ve stabilize malzeme ocağı işletme faaliyetleri Bakanlığın görüşüne uygun olarak yapılacaktır.” denmektedir. Bakanlıktan yalnızca bir “görüş” alma koşuluna bağlanarak dere yatakları içinde ve etrafında her türlü madenciliğe yeşil ışık yakılmaktadır. Bu madde de diğerleri gibi Kanun taslağında zevahiri kurtarmak için kullanılan “su doğanındır” vb. kelimelerin, çevre ve doğa mücadelesi verdiklerini iddia eden sermaye STK’larının inandırıcılıktan ne denli yoksun olduğunu açık bir biçimde ortaya koymaktadır.

Sulama sularıyla ilgili Madde 20- (1) de “Geliştirilecek sulama projelerinde öncelikle su tasarrufu sağlayan modern sulama sistem ve yöntemlerinin kullanılması esastır.” cümlesi dikkat çekmektedir. Sermaye STK’larının son yıllarda yerelliklerde yeni sulama teknolojilerinin kullanımı için yaptıkları projeler bu madde ile daha bir görünür hale gelmektedir… Yerel halkı sulama suyunun paralı hale getirilmesine alıştırmak için bir tür “ödüllendirme” yönteminin kullanıma sokulacağı anlaşılmaktadır. Bu projelere köylünün başlangıç katkısı ile uygulama başladıktan sonraki düzenli ödeme miktarlarının takip edilmesi ve su kullanımının piyasaya endekslenme sürecinin çok daha yakından izlenmesi su mücadeleleri açısından kaçınılmaz bir zorunluluk olarak ortada durmaktadır.

Madde 20- (2) deki tespit ve önerme ise şöyledir: “Gerek dünyada gerekse ülkemizde tüketilen suyun büyük bölümünün sulamada tüketildiği gözetilerek, basınçlı denetimli sulama sistemlerini ülke kapsamında zorunlu olarak uygulamak ve çok zorunlu koşullar dışında kanalet tipi açık sulama yöntemlerini engellemek Bakanlığın görevidir. Bakanlık bu görevini yerine getirirken, Tarım ve Köyişleri Bakanlığının uygunluk görüşünü almak zorundadır.” Taslağın bu maddesinin, sulama sistemleri üreticilerinin kapitalist çıkarları düşünülerek tasarlandığı anlaşılmaktadır. Bu madde BASUSAD gibi basınçlı su sanayicileri derneği benzeri kapitalist yapıların Türkiye Su Meclisi içinde yer alıyor olmasını da anlaşılır kılmaktadır. Basınçlı sulama sistemlerini üreten kapitalist işletmelerin bu üretimlerini amme hizmeti biçiminde yapmayacakları, asıl amaçlarının kar etmek olduğu gayet açık ve herkes tarafından bilinen bir gerçektir. Öyleyse Bakanlık aslında neyi zorla uygulatmış, neyi önlemiş ve neyi teşvik etmiş olacaktır? Bakanlık tarafından çıkarılacak kanun ve yönetmeliklerle çiftlikler basınçlı sulamaya geçmeye mecbur edilecek, sonuç olarak ta hem tarımsal sulamanın piyasalaşması sağlanmış hem de basınçlı su sistemlerinin üreticilerinin sermaye birikim hızı artmış olacaktır.

Hidroelektrik enerji suyu kullanım kural ve koşulları ile ilgili MADDE 26- (1) de “Ülke su potansiyelinden yararlanarak hidroelektrik enerji üretimi amacıyla tasarlanan her türlü su yapısının etüdü, planlanması, projesi ve gerçekleştirilmesi Bakanlıkça yapılır veya yaptırılır.” denmektedir. Aslında HES’ler bugün de ya doğrudan Bakanlık tarafından yapılmakta ya da özel sektöre verilen Bakanlık lisansları ile “yaptırılmaktadır”. Burada belki de pek çok aktivist ve mücadele açısından asıl şaşırtıcı olan, bu kanun taslağının kendisini HES karşıtı olarak tanıtan Türkiye Su Meclisi’nin asli bileşenlerinden biri olan TEMA’nın katkılarıyla hazırlanmış olmasıdır.

Taslağın “Özendirme” başlığı altındaki MADDE 27- (1) de “Su kaynaklarının korunması, geliştirilmesi ve amaca uygun kullanılmasına yönelik “korumacı ve denetimli tarımsal sulama yapan, suyu verimli kullanan tarla içi geliştirme ve arazi toplulaştırması yöntemlerini uygulayan ve suyu az tüketen ve kurağa dayanıklı bitki deseni tekniklerini gerçekleştiren üretici ve kullanıcılara, 5488 sayılı Tarım Kanunuyla düzenlenmiş olan tarımsal desteklemelerde öncelik tanınır.” denmektedir. Bu tarz teşvikler, Dünya Su Konseyi, Dünya Bankası ve Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Teşkilatı tarafından suyun metalaşma sürecini hızlandırma amacıyla geliştirilmiş ödüllendirme mekanizmaları arasında sayılmaktadır. TOBB ve TEMA’nın taslağı hazırlarken hangi kaynaklardan feyz aldığı açıkça görülmektedir. Metalaşma sürecini kimler tepkisiz olarak kabul ederse, bu kesimler tarımsal desteklemelerle ödüllendirilecektir.

Aynı maddenin takip eden bendinde ise (2) “Su ekonomisini gözeten ve başta basınçlı sistemler olmak üzere denetimli sulama yatırımı yapan tarım üreticilerine, 5488 sayılı Tarım Kanununun on sekizinci maddesinde sayılan ilkeler gözetilerek, teşvik edici özel destekleme uygulamaları yapılır.” denerek, yeni teknolojileri kullanan çiftçilerin de teşvik kapsamına alınacağı belirtilmektedir. Sayılan bu ödüllendirmelerin, yerelliklerdeki muhalefeti nasıl etkileyeceğini öngörmek zor değildir.

SONUÇ VE DEĞERLENDİRME:

Türkiye’deki bütün yasalar her zaman uygulamanın ardından gelmekte, genelde fiili uygulama başladıktan sonra yasaların çıkarılmaktadır. TOBB ve TEMA tarafından hazırlanan su kanunu tasarısı yer altı ve yer üstü suları ile havzaların ticarileşmesini hızlandıracak olması ve bu amaçla dağıtılan HES lisansları, maden arama ruhsatları, yer altı suyu şişeleme izinleri gibi uygulamaların yasa ile desteklenmesi ve muhalefet yapma araçlarını zayıflatması bakımından son derece önemlidir.

Ayrıca, alıntıladığımız maddeler ve bu maddelere getirdiğimiz açıklamalar bu kanun taslağının yasalaşması halinde su kaynaklarının talan edilme sürecinin çok büyük bir hız kazanacağını göstermektedir. Kanun taslağının ortaya koyduğu bir diğer gerçeklik ise TEMA, Doğa Derneği, WWF vb. sermaye STK’larının bu süreçte nasıl bir rol üstlendiklerini açıkça ve bütün boyutlarıyla gösteriyor olmasıdır. Tabiatı ve Biyoçeşitliliği Koruma Yasası’nın su hakkı mücadelelerinin önüne adeta bir “Truva atı” gibi konduğu, muhalif hareketler bütün enerjilerini bu yasaya karşı çıkma yolunda harcarken onu çok daha aşan bir yıkım yasasının su ve su havzalarının ticarileştirilmesi üzerinden hazırlandığı anlaşılmaktadır. Kanun taslağını hazırlayanın TEMA gibi toplumda STK kimliği ile tanınan, muhalif dili kullanmada son derece usta, doğayı koruma konusundaki iddialarına ülke çapında meşruiyet sağlamış bir kurumun olmasının ise kanunun yasalaşma sürecindeki olası karşı çıkışları zayıflatacağını bugünden öngörmek hiç zor değildir.

SUPOLİTİK ÇALIŞMA GRUBU

26 Nisan 2011

Reklamlar

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: