Cochabamba Su Savaşları’nın Öyküsü: Yağmuru Bile

 

Dünya çapında her geçen gün daha da büyük bir sorun olmaya başlayan temiz su temini, kapitalizmin bu alandan da kar elde etme hırsı ile bir insan hakkı olmaktan çıkalı çok oldu. Yaşamın kaynağı olan su dünya tekellerince paylaşıladursun, insanlık cevabını yaşam hakkı için mücadele göstererek veriyor. Türkiye coğrafyasında da son zamanlarda yakıcılığını HES projeleri, termik santral projeleri ve bu yolla suyun ticarileştirilmesiyle hissettiren su sorunu sermayenin açık bir savaş ilanıdır. AKP hükümetinin doğayı, insanı ve insan haklarını talan eden azgın neoliberal politikaları, insan için hayati önemi olan suyu meta haline çevirmekte ancak doğanın talanını engellemek için yeni bir mücadele alanı da ortaya çıkmakta. Öyle ki Metin Lokumcu derelerini sermayenin talanına karşı korurken gövdesini siper etmiş, bu uğurda şehit olmuştu. Termik santrallere karşı direniş başlatan Gerze halkı da benzer bir militanlıkla mücadelelerine devam ediyorlar.

Suyun ticarileştirilmesi süreci dünyanın pek çok bölgesinde çok ciddi direnişlerle karşılaştı. Bu direnişlerden en militanı, ilk su savaşı olarak bilinen Bolivya’nın üçüncü büyük şehri olan Cochabamba’da,emekçilerin öz örgütlenmeleri ile gerçekleşti. Yıl 2000 idi ve çokuluslu tekellere karşı verilmeye başlanan mücadele, 5 ay içinde bir milyon insanı sokaklara dökmeyi başarmıştı. Sokaklarda insanların katledildiği, sıkıyönetim ilanına kadar giden devasa bir mücadele ile Bolivya halkı suyun ticarileştirilmesini durdurmayı başardı.

Yönetmenliğini Ichar Bollain’in yaptığı “Yağmuru Bile” filmi Cochabamba halkının bu destansı direnişlerini konu alıyor. Çok özel bir senaryo ile basitliğe düşmeden mücadeleyi izleyicilere ulaştırmayı başarıyor. Film üzerine konuşmaya geçmeden önce Cochabamba direnişini anlatmak, filmin direnişle olan bağlarını açıklamak ve filmi anlamak için yararlı olacaktır.

Cochabamba Su Savaşları

Bolivya asgari ücretin yüz doların altında olduğu, Latin Amerika’nın en yoksul ülkelerinden birisi. İnka medeniyetinin bulunduğu topraklar olan Bolivya’da özellikle İnka yerli halkı bu yoksulluğu yüzyıllardan beri yaşamakta. Beş yüz yıldır emperyalizmin ayaklarının altında kıvranan halklar kölelikten modern köleliğe uzun bir sömürü tarihine sahip.

Suyun ticarileştirilmesinin Bolivya’da uygulanmaya konulmaya çalışılması 90’lı yılların sonuna tekabül ediyor; 1997-2001 yılları arasında iktidarda bulunan başkan Hugo Banzer tarafından Dünya Bankası’nın talimatları üzerine hızlı bir şekilde başladı. 1999 yılında ilk özelleştirme gerçekleşti. Özelleştirmelerin hemen ardından toplumsal muhalefet yükselmeye başladı. 2000 yılının Nisan ayında suları ilk olarak özelleştirilen Cochabamba’da baş gösteren isyan dalgası, 2005’te La Paz’da sürdü.

Yarı çöl olan Bolivya’da büyük çoğunluğu yoksul olan köylülük için hayati önemdeki su, şehirlerdeki büyük orandaki işsizlik ve düşük ücretli çalışma koşulları ile toplumun emekçi kesimini birleştirdi. Talepler su hakkının yanında işsizliğin son bulması ve düşük ücretlerin yükseltilmesi olarak genişledi. Ülkenin tüm şehirlerine yayıldı. Özelleştirme sonucu aylık su gideri %300 artışla 20 dolara ulaştı; yani dört kişilik bir ailenin bir aylık yiyecek giderine. Bunun üzerine köylüler dağlardaki kaynaklardan köylerine kilometrelerce hendekler kazarak bedava su kullanma yoluna gitmeye başladılar ancak özelleştirme yasası yağmur suyunun biriktirilmesini dahi yasaklıyordu. Çünkü yağmur suyu özelleştirilmiş olan su havzalarına gidecekti ve köylüler tarafından tutulması, şirketin “özel mülkiyeti” haline gelmiş olan bir malı çalmak anlamına geliyordu. Şirketler, nehirlerle birlikte bulutları da satın almış bulunuyorlardı.

Bolivya emekçileri için gerçek bir isyan ilmek ilmek örülmeye başlandı. Ocak ayında “La Coordinardora de Defansa del Agua y del la Vida” yani “Suyu ve Doğayı Savunma Birliği” adını verdikleri bir örgütlenme ile beş ay içerisinde bir milyon kişiye ulaştılar ve Şubat’tan Nisan’a kadar birçok militan eyleme imza attılar. Şehir meydanında toplanıp aylardır ödemedikleri su faturalarını yaktıktan sonra özelleştirmelerin geri çekilmemesi halinde ülkede hayatı durduracaklarını ilan ettiler. Ulaşımın tamamen durdurulduğu şehirde Şubat ayında sıkıyönetim ilan edildi. Polis sokaklarda gerçek mermilerle eylemci avladı. Üç kişinin öldürüldüğü eylemlerden sonra şirket, su idaresini çalışanları ile birlikte devretti. Ancak özelleştirme yasası halen geri çekilmemişti. Hükümetin uzun süre askeri tehditler savurmak dışında kitlelerin taleplerine sessiz kalan tavrı karşısında emekçiler 4 gün boyunca şehrin tüm yollarını kapattılar. Çatışmalar bir ay içinde milyonlarca Bolivyalının Cochabamba’ya yürümesine neden oldu. Ülke genelinde bir günlük genel grev ilan edildi. Ve en nihayetinde emekçiler savaşı kazandı ve özelleştirme yasalarını geri çektirdi.

Bu arada belirtmekte fayda var Bolivya sularını mülkiyetine alan şirketler Bechtel Holding’e ait. Holdingin başındaki isim ise Ronald Reagon’ın sekreterlerinden olan George Shultz. Bechtel, ABD’nin Irak yıkımından sonra yeniden inşa sürecinde 650 milyon dolarlık bir anlaşmaya imzasını atmış durumda. 140 ayrı ülkede 190 bin projesine sahip bu çokuluslu tekel, 200 su ve atık su anlaşmasından milyonlarca dolar kazanıyor.

Yağmuru Bile

Temmuz ayında Türkiye’de çok az sinemada gösterime girebilmiş “Yağmuru Bile” filmi, bir film ekibinin Bolivya’ya gitmesiyle başlar. Film, Kristof Kolomb’un Amerika’ya gelişiyle başlayan sömürgeleştirmeyi anlatacaktır. Kızılderililerin köleleştirilmesine karşı gelen bir rahibin hikayesini de imparatorluğa karşı gelen Kızılderililerin direnişi ile birlikte anlatmayı hedeflemektedir yönetmen. Ancak yapımcılar Kızılderililer yerine hem onlara fiziksel olarak çok benzeyen hem de çok ucuza çalıştıkları için Bolivya’ya gelip İnkalıları günde 2 dolara oynatmaya karar vermişlerdir.

Yapımda 500 yıl önce altın için gelen “beyaz adam”ın yerlileri köleleştirmesine karşı duran Kızılderili’yi canlandıran Daniel aynı zamanda su mücadelesinin önde gelenlerinden militanlarından biridir.Bu nedenle devamlı olarak yönetmen tarafından film için önemli bir rol oynadığı gerekçesiyle üç hafta eylemlerden uzak durması konusunda uyarılmaktadır.

Ancak Daniel, çocukları için mücadele etmek zorundadır ve bütün eylemlerde en önde yürümektedir. Daniel’in filmde her iki mücadele içinde de lider olarak resmedilmiş olması filmin asıl temasını ortaya çıkartıyor; altın için köleleştirenler modern zamanlarda suyu çalanlarla aynıdır ve beş yüz yıldır insanlığın sömürüsü devam etmektedir! Gerçek hayatla film içinde anlatılan sömürü öyküsü birbirlerine film boyunca öylesine sıkı bağlıdır ki izleyici kendisini imparatorluklar çağından 21. yüzyıla bağlayan bir zaman tüneli içerisinde bulur.

Film içinde film örgüsü halinde devam eden sahneler, çok büyük bir incelikle verilirken beş yüzyıl öncesi ile 2000 yılı birarada müthiş geçişler yaparak yansıtılmıştır. Filmden birkaç sahne ile açıklayalım.Çekimler sırasında Daniel’in de aralarında bulunduğu Kızılderilililerin yakıldığı bir sahne çekildikten sonra verilen arada, Kızılderili kostümleri içindeki Daniel film setine gelen polislerce tutuklanmaya çalışılır. Fakat yerli oyuncular (aslında aynı zamanda her biri su mücadelesinin bir parçası olan yerliler), bir direnişle Daniel’i polisin ellerinden kaçırmayı başarırlar.

Bir başka sahnede ise çekimler esnasında kucaklarında bebekleri ile kadınların, kendilerini köpeklerle takip eden askerlerden kaçarken nehirde bebeklerini boğmaları istenmektedir. Yönetmen her ne kadar boğma sahnesinde oyuncak bebeklerin kullanılacağından bahsetse de kadınlar oynamayacaklarını Daniel aracılığıyla yönetmene iletirler. Çocuklarını hiçbir şey için tehlikeye atmayacaklarını söyleyen İnka kadınları, kendilerinden çok daha başka değerlerle, para üzerine kurulmuş hayatlar yaşayan film ekibini hayretler içerisinde bırakırlar. Ekip, bu süreçte çevrelerinde olan bitenlerden etkilenmekte, taraf seçmeye mecbur kalmaktadır. Her kuruşun hesabını yapan yönetmen (Luis Tosar) ve yardımcı yönetmen (Gael Garcia Bernal) ve oyuncular insanların yoksulluğunun karşısında üzülmekte ancak kendi burjuva yaşantılarına dokunmayacak şekilde uzaktan izlemekte hatta çatışmalardan korkmaktadırlar. Karşılaştıkları her engeli para ile aşmaya çalışmakta ve filmi çekerken karşılaştıkları her zorluğu bu yolla aşmaktadırlar. Örneğin Daniel’in bir çatışmadan sonra tutuklanması ile birlikte polise para teklif ederek çekimler için Daniel’in çok önemli olduğunu bu nedenle salıverilmesini talep ederler polis şefi ise çekimler bittikten sonra Daniel’i geri alacağını söyler. Yönetmen ise böyle bir pazarlığı kabul eder çünkü onun için milyonlar yatırdığı filmin bitmesi, Daniel’in özgürlüğünden çok daha önemlidir. Daniel’i “kurtaran” beyaz adam, neden filmi riske attığını sorar ve Daniel yanıtlar: “Anlamıyorsunuz, su hayattır.”

Cochabamba halkının başlattığı Bolivya sathına yayılan direnişin tam ortasında kalan film ekibi can güvenlikleri olmadığını düşünerek uzaklaşmaya karar verirler. Yollar eylemciler tarafından kesilmiş, ulaşım tamamen durmuş, hükümet sıkıyönetim ilan etmiştir; sokaklarda çatışmalar devam etmekte insanlar vurulmakta, insanlar çatışmakta, insanlar kazanmaktadır… Küçük burjuva tavırlarıyla oyuncular sokaklardaki vahşete öfke duysalar da ülkeyi terk ederek kendilerini kurtarmanın peşine düşmektedirler. Aynı anda yönetmense ağır yaralı olan Daniel’in kızına yardım etmek için eylemlerin tam ortasından geçmekte, kadınların eteklerinde topladıkları taşlarla barikat kurduğuna tanıklık etmektedir. Yönetmen, gördükleri karşısında günlüğü 2 dolara çalıştırdığı insanların hayata tutunma savaşına tanık olmaktadır.

Ve veda vakti gelmiştir. Çatışmalar son bulmuş, sokaklar derin bir sessizliğe gömülmüştür. Yönetmen, Daniel’e bundan sonra ne yapacağını sorar cevap bellidir; “Hayatta kalmaya çalışacağım. En iyi yaptığım şeyi yani” der. Küçük burjuva hayatına kaçan yönetmen, kalıp mücadele etmek zorunda kalan bir emekçi ile yüz yüzedir. Özellikle bu sahneyi izlerken fark ediyorsunuz; gitme şansı ve imkanı olanlar değil, kalıp savaşmak zorunda olanlar dünyayı değiştiriyorlar.

Bolivya halkı 2000 yılında verdiği bu destansı mücadelenin iyi bir senarist olan Paul Laverty’nin (Özgürlük Rüzgarları, Ekmek ve Güller, Ülke ve Özgürlük filmlerinin senaristidir) konuya sıra dışı yaklaşımı sayesinde çok çarpıcı bir film ortaya konulmuş.

‘Yağmuru Bile’ mutlaka izlenilmesi ve izletilmesi gereken bir film olmakla birlikte mücadelenin biraz yüzeysel aktarıldığını belirtelim. Mücadele filmde film ekibinin ve yönetmenin tanık olduğu kadarı ile gösteriliyor. Daniel’in hayatı da aynı yüzeysellikle geçiştiriyor. Bu nedenle gerçekten Bolivya’da ne olduğunu bilmeyen bir izleyici için detaylar silinip gidebilir.

Filmi izlerken Gerze halkını, Hopa halkını anımsıyor; sermayeye karşı verilen insanlık mücadelesini gözlerimizin önünden geçiriyoruz. Amerika’dan Ortadoğu’ya, Daniel’den Metin Lokumcu’ya…

Ekin Akçay

Su savaşı daha yeni başlıyor!.. Ebru Erbaş

Kahir ekseriyet, 31 Mayıs günü Erdoğan’ın Hopa mitinginde patlayan ve HES karşıtlarına yönelik olarak artarak sürmekte olan devlet terörünü anlamlandırmakta güçlük çekti:  Bir oy için kapı kapı makarna taşıyan bir siyasetçi, tam da seçim arifesinde nasıl böyle rezaletini çıkartmış, bu kadar tepki çekmeyi göze alabilmişti? Bu garip ve meraklı vaziyet karşısında belki seçim sathı mahallinin kaygan zemininde iddialı sayılabilecek siyasi analizlere girişmek fazlaca netameli göründüğünden, belki bizzat HES patronları olan ana akım medya kaynaklı beslenme bozukluğundan, yapılan yorumlar genel itibariyle “faşist devlet”, “imamın ordusu”, “kınıyoruz/ anıyoruz” kalıplarının sıkça tekrarından ibaret kaldı.

Oysa mücadelenin en sıcak aşamalarının daha yeni başlayacağını önceki sayılarda haber vermiştik; kavganın neferleri böylesi bir taarruzu bir zamandır bekliyor, esasen kendileri üzerinden yazılan mektubun adresinin de su kaynaklarının talanına girişen şirketler olduğunu biliyorlardı. Hatta Erdoğan’ın insaniyet sınırını zorlayan beyanlarında ifadesini bulan hezeyanı da çok şaşırtıcı değildi; ne de olsa vahşi şirket emperyalizminin tersiyle daha yeni tanışıyordu. Mesela olayların akabinde hükümet sözcüsünün aldatılmış bir sevgili hüsranıyla “hiçbir seçim döneminde bu kadar adileşmemişlerdi” dedikleri de aslında CHP ya da Hopa halkı değil, beynelmilel finans kapital çevreleriydi[1]. Evet, Erdoğan’ı tam da seçimlere girerken asıl çileden çıkartan, efendisi sermaye iktidarının üzerini çizme baskısıydı.

Oysa her şey ne ince kurgulanmıştı, HES projeleri hem kapitalizmin sermayeyi en hızlı biriktirebileceği “barajlar” hem de su kaynaklarına şirketler tarafından el konulmasının vesilesi olarak ne parlak bir icattı. Üstelik mazruf da “yıkılıyordu”: “Memleketin enerji ihtiyacını yerli kaynaklarla karşılamak” hedefi vardı, HES’ler için “yenilenebilir enerji kaynağı” sınıflandırması vardı, HES lisanslarının karbon emisyonu piyasalarında finansallaştırması vardı, arıza çıkarana “Moskof ajanı”nın yeni sürümü olarak “doğalgaz lobisinin beslemesi” yaftası vardı…

2000’de BM, AB gibi üst kuruluşların suyu temel bir hak olmaktan çıkartıp ‘ekonomik bir kaynak/ meta’ya dönüştürmesi ve su kaynaklarının yönetiminde yeni ilişkiler tarif etmesiyle başlayan sürecin Türkiye ayağı, 2005 yılında çıkartılan Yenilenebilir Enerji Kaynakları Kanunu ile start aldı. Yenilenebilir enerji pazarının toplam portesi 50 milyar Dolar olarak tahmin edilen ve bu yeni dönemin pilot hedeflerinden biri olarak seçilen Türkiye’de takip eden düzenlemelerle doğa varlıklarının piyasalaştırılması ve finansal birikim aracı olarak kullanılması mekanizması oluşturuldu.

2009 yılında Türkiye’nin Kyoto Protokolü’ne taraf olması hisli duygulu yeşilliklerimizin tezahüratı ile karşılanırken, bu imza aslında Dünya Bankası başta olmak üzere kredi kuruluşlarınca yenilenebilir enerji için temin edilen kredilerden yararlanmanın önünü açıyordu. 2009 itibariyle HES lisanslarının sayısındaki patlamanın temel nedenleri HES’lere tanınan kredi olanakları, alım garantileri, ödemelerdeki kolaylıklar ve diğer yatırımları finanse etme potansiyeliydi. Bu kredilerin miktarı, aynı yıl içinde Dünya Bankası kaynaklı 1.260 milyon Dolar, CTF (Temiz Teknoloji Fonu) kaynaklı olarak da 420 milyon Dolar’a ulaşmıştı.  

Başrol oyuncuları olan dünya su tröstleri ise, bu tip yerel pazar istilalarında ortaya çıkabilecek pürüzlerle, “yabancılara satılıyor” tepkileri ve benzerleriyle muhatap olmamak için  mutad olduğu üzere, taşeronluğu yerli şirketlere bırakmıştı. “Sizin yerel pazardaki tecrübeniz…” gazları ve bir avuç döviz karşısında salyaları akıtan yerliler de “çokulusluyla iş yapıyoruz” havalarıyla balıklama daldılar. Tabi en büyükler biraz daha ihtiyatlı olmak suretiyle ve ortaya çıkan manzara: Misal, Doğuş Grubu gibi bir büyük baş, Öztürk Enerji namıyla ufak çaplı bir paravan şirket kurar, Öztürk Enerji HES lisansını alır, kredileri bağlar ve vadiye dalar. Bir eşkıya da merak edip ticaret siciline bakarsa bu özÖztürk Enerji’nin hisselerinin   %98’i İspanyollarda olduğunu görür. Böyle böyle Anadolu’nun derelerinin dörtte üçü Avusturyalı şirketlerin yatırımına açılmış olur: http://www.wirtschaftsblatt.at/archiv/energiehunger-der-tuerkei-sorgt-fuer-volle-auftragsbuecher-470781/index.do

Ama yaşam alanlarının talanına isyan eden taban hareketleri yükselişe geçmiş, “eşkıyanın” zoru oyunu bozmaya başlamıştır. Protesto gösterileri, mitingler, vadi nöbetleri, şantiye baskınları, büyük şehirlerdeki şirket merkezleri önünde oturma eylemleri, deşifreler ve davalardan alınan iptal ve durdurma kararlarıyla HES’çiler fiilen iş göremez hale getirilmiştir. 2010 itibariyle çeşitli platformların HES yapımlarının durdurulmasına yönelik açmış oldukları 74 davadan 34’ü sonuçlanmış, 33’ünden yürütmeyi durdurma veya iptal kararı çıkmıştır. Yerel halkı parayla satın alma girişimleri, sermayenin Truva Atı sözde çevreci (Erdoğan’ın deyimiyle “daniskası”) örgütlerin uzlaştırma gayretleri, patron medyasının sansür ve mizenformasyon bombardımanı, engel çıkaran mevzuatı değiştirme çabaları, kiralık katiller, gizli ve açık tehditlerden de anlamlı bir sonuç alınamadığı noktada patronların arızaları artık açıktan yükselmeye başlamıştır. Tüsiad toplantısında “Hes  eylemleri yatırımcıyı ürkütüyor, hiç bir şey yapılamayacak noktaya gidiliyor” uyarıları basına yansıyor (http://www.haberturk.com/yazarlar/625053-hes-eylemleri-tusiadi-urkutmus ), Cide HES Projesi Sarıyazmalılar’ın isyanıyla elinde patlayan Orya Enerji’nin sözcüsü aynı günlerde http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=17797075&yazarid=44&tarih=2011-05-16 “işin %40’ını bitirdim, elimde patladı, 10 milyon masrafım var!” diye feryad ederken Eroğlu’na konuşuyordu. Patronlar kendilerini yerden göğe kadar haklı ve de kazıklanmış, hissediyorlardı: “Bize legal şekilde sattığın işi yapmamızı sağlayamıyorsun, bizi kazıkladın, o kadar da masrafa soktun, kredi geri ödemeleri bastırdı, yabancı ortaklar “it is your problem” deyip anlaşmaları bozmaya, tazminat istemeye başladı,  üstelik bizi halka kötü kişi ettin, altın adımızı bakır ettin…”

                Ağır abiler de sadece yerli taşeronların harcanmasıyla Türkiye pazarını gözden çıkartacak değildi.  Güzelim işi bok eden Erdoğan tayfasına Brütüs’lüklerini göstermekte gecikmediler: Birleşmiş Milletler, 20 Mayıs’ta yayımlanan Türkiye’ye ilişkin raporunda bu kez Baraj ve HES projeleri ile Türkiye’nin ekonomik, sosyal ve kültürel hakları ihlal ettiğine dikkat çekiyor, yasa ve yönetmeliklerin hızla gözden geçirilmesi gerektiğinin altını çiziyordu. Tam da seçime girerken devran dönmüş, The Economist – suların satışı konusunda ön mutabakatın sağlanmış olduğu- “CHP’ye oy verin!” demeye (http://www.economist.com/node/18774786), The Observer “Erdoğan hala bir baba figürü mü” diye sormaya başlamıştı (http://www.guardian.co.uk/theobserver/2011/jun/05/observer-profile-recep-erdogan-turkey , http://www.ntvmsnbc.com/id/25220136/)

                Erdoğan, zamanında 24 Ocak kararlarını uygulamayı beceremeyen Demirel’e “sen çekil bakalım kenara” deyip darbe marifetiyle iktidara taşıdığı Özal’a işini gördüren sermaye iktidarının niyetinin bozulduğunun farkındaydı. Artık seve seve olmazsa döve döve bu işi becerebileceğini ispat etmek zorundaydı. Gücünü ve azmini göstermek için fiili savaşın ilk cephesini mücadelenin en sağlam kalesi konumundaki Hopa’dan açacaktı…  

İşte Hopa miladından bu yana, Bülent Arınç’ın “yaralı halde bırakmak çok tehlikeli olur,” dediği güçleri tamamen ezmek azmiyle film hızlandırılmış olarak akıyor:

–       Ablukaya alınan Hopa’da fiili OHAL devam ediyor. Ev ve kafe baskınları ile başlayan insan avı sürüyor. Kaçabilenler dağlarda saklanıyor. Gün itibariyle 65 kişi gözaltına alındı, 13 kişi tutuklandı. Dosya özel yetkili savcılara devredildi ve tutuklular Hopa’ya 300 km. uzaklıktaki Erzurum E Tipi Cezaevi’nde, ağır baskı koşullarında tutuluyor. Gönüllü avukat ordusu yaklaşık 300 kişiye vardı ancak savunma hakkının açıkça ihlal edilmesine neden olan kısıtlılık kararına yapılan itirazlardan sonuç alınamadı, tutuklama kararına ve dosyalardaki bilgi ve belgelere ulaşılamıyor. Diğer şehirde yapılan protestolarda da polisin tavrında radikal bir değişiklik yaşandığı görüldü. Gaz bombalarından kalp krizi geçirenler, polis coplarıyla sakat bırakılanların yanı sıra onlarca kişi tutuklandı ve hayali suç örgütleriyle ilişkilendirilmeye çalışılıyor. Gözaltıların durdurulması, Çevik Kuvvet’in ilçeyi terk etmesi, tutukluların mahkeme tarihinin belirlenmesi ve serbest bırakılması, “31 Mayıs günü kolluk kuvvetlere saldırı emrini ben verdim vicdanım rahat” diyen Hopa kaymakamının istifa etmesi ve Lokumcu’nun katillerinin yargı önüne çıkarılması talepleriyle eylemler sürüyor.

–       HES projelerine muhalefetin önemli bir odağı olan meslek odalarının da başı ezilmeliydi: 3 Haziran 2011 tarih ve 536 sayılı KHK ile TMMOB – Türk Mühendis Mimar Odaları Birliği ve onu oluşturan 23 Meslek Odası Kamu Yararına çalışan özerk ve anayasal kurumlar olmaktan çıkarılıp Çevre, Orman ve Şehircilik Bakanlığı’nın Mesleki Hizmetler Genel Müdürlüğü’ne bağlanarak adeta kapı kulluğuna indirgeniyordu. Böylece seçim sonrası düz bir satıhta devam etmek mümkün olacaktı.  

–       Erdoğan’ın doğal kaynakları finans kapitale servis etmedeki azmi yeni hükümet programında da ifadesini buldu:

  • “Su kaynaklarının etkin kullanımı ve korunması için bütüncül su kaynakları yönetimi modelini gerçekleştireceğiz. Bu çalışmaları yeni oluşturduğumuz Orman ve Su İşleri Bakanlığı ile daha etkin şekilde yürüteceğiz (diğer adı “havza planlaması” olan, bu “bütüncül su kaynakları yönetimi” tabirinin mahiyeti hakkında bakınız: Red, Şubat 2011, “Tema Vakfının İpliği Pazara Çıktı” yazısı).
  • Özellikle hidroelektrik santraller kapsamında, 2015 yılı sonuna kadar kamu ve özel sektör eliyle yürütülen toplam 5.500 MW’lık ilave gücü devreye alacağız.” 

–       4 Temmuz 2011 tarih ve 646 sayılı KHK ile hazine arazilerinde imar planı yapma yetkisi yerel yönetimlerden alınarak valiliklere devredildi. TMMOB değerlendirmesinde “yerel yönetimler baskı altına alınmakta, belediye meclislerinin ve il genel meclislerinin yasadan kaynaklı yetkilerine el konulmakta, seçilmiş yerel organlara yönelik merkezi dayatma sistemleştirilmektedir” dedi.

–       21 Temmuz’da yayınlanan ‘Elektrik Piyasasında Lisanssız Elektrik Üretimine ilişkin Yönetmelik’ ile zaten kırtasiyeden ibaret hale getirilmiş olan lisans alma sürecinden de vazgeçildi ve Türkiye’nin önü değil 2023, cehennemin dibine kadar açılmış oldu. Bu yönetmelik doğal kaynaklara yönelik bugünleri aratacak şiddette bir talanın başlangıcı. Geçmişteki yapsat inşaat nasıl kentleri bugünkü hale getirdiyse bu uygulama da tahribatı bir anda her yere pıtrak gibi dağıtacak ve yapılması düşünülen 2000 civarında HES belki de bir anda 20.000’lere varacak gözüküyor.  http://www.haberdar.com/haber/enerjide-span-stylebackground-coloryellowlisanssizspan-uretim-donemi-2977204

–       Bir yandan süren HES davalarından peş peşe iptal kararları gelmeye devam etti: Son birkaç haftada özellikle de mücadelenin kalelerinden olan Hopa HES, Cide Loç HES, Borçka Taşköprü HES, Rize İkizdere HES iptal edildi, Borçka Maçahel’de 4 ayrı davadan iptal kararı çıktı ve Artvin Şavşat HES için verilen ÇED olumlu kararının yürütmesi durduruldu. Bu kararlara dayanak teşkil eden, tutunabildiğimiz son mevzuat kırıntılarını da tarihe gömme girişimlerinden henüz sonuç alamamış olan Erdoğan, hırsını hâkimlerden çıkartmaya girişti ve Karadeniz’de HES davalarına bakan tüm mahkeme heyetlerinin görev yerleri değiştirildi: http://haber.sol.org.tr/sonuncu-kavga/yargidaki-atamalarin-hedefinde-hes-mucadelesi-mi-var-haberi-44815   Yeni atanan Ordu İdare Mahkemesi heyeti de siftah olarak 3 HES projesi için önceden verilmiş yürütmeyi durdurma kararlarını kaldırdı: http://www.hurriyet.com.tr/gundem/18371122.asp?gid=381

–       Son olarak taze İçişleri Bakanı İdris Şahin, Özel Harekat Dairesi’nin töreninde, Karadeniz bölgesinde görev yapmak üzere özel bir birim oluşturduklarının, bir manada polis devletine geçişin pilot bölgesi olarak da Karadeniz’in seçilmiş olduğunun müjdesini verdi: http://www.cnnturk.com/2011/turkiye/07/27/karadeniz.icin.ozel.birim.olusturuyoruz/624201.0/index.html

Su savaşçıları ise, her yeni hamleyle daha da bilenen öfke ve kararlılığın yanı sıra, Erdoğan ve ekibini yıllardır bel bağladıkları piyar, manipülasyon ve mizenformasyon dümenlerinden ümidi keserek tüm çirkefliklerini ortaya dökmek noktasına getirmiş olmanın da keyfiyle, tam saha devlet terörü altından bildiriyorlar: Biz de bu günleri bekliyorduk! Bu kez karşında ezik ordu, sarı sendika, patron medyası, sol liboş akademisyen tayfası yok Tayyip Efendi! Bu eşkıya dediğinin ipek yüklü kervanı yok ki haramin korku versin!  Yaşam alanlarına geçirilmiş tırnakların direnci, on bin yıllık coğrafyanın hayata tutunma bilgisi, kurdun kuşun hakkı, haklılığın gücü, ezilenlerin kara ve korkunç öfkesi, ara sıcaklardan da Laz’ın tersi var burada! Mafyan, daniska çevrecilerin, özel timin, zindanların, bombaların, ağababaların… Haydi, kopartın da kıyametinizi görelim!

Red Dergisi Ağustos sayısında yayınlanmıştır.

Yaşama ve Doğaya saldırılara karşı 2.Karadeniz Yaşam Yolculuğuna… 9-25 Temmuz 2011

Yağmaya-Talana karşı, birlikte doğayı ve yaşamı savunmak için  

2. KARADENİZ YAŞAM YOLCULUĞU’NA DAVET… Yolculuk her noktada katılımlara aciktir. 

Yaşam düşmanı kapitalist elitlerce derelerin, ormanlarin, doganin, yasamin her alaninin talan edilerek ticarileştirilmesine, 

Doğa katili HES’lere, nukleere, termik santrallere, zehir saçan endustriyalizm ve madencilik faaliyetlerine, ormansızlaştırma ve insansızlaştırmaya,  

Çay ve fındıktaki sömürüye, küçük çiftçi tarımının ve köylülüğün tasfiye edilmesine, 

Yaşama ve doğaya yapılan saldırılara, yağma-rant proje ve yasalarına karşı, 

İnadına Yaşam, İnadına İsyan, İnadına Özgürlük! diyenler olarak 

9 Temmuz 2011 Cumartesi günü, geçen seneki gibi HOPA’dan başlayarak yaklaşık 2 hafta sürecek 2. Karadeniz Yaşam Yolculuğu’nda, doğaya ve yaşama sahip çıkan tüm dostlarla görüşmek dileğiyle…

 

PROGRAM (Değişiklikler olabilir) 

08.07.2011          Yola Çıkış: İstanbul, Ankara, muhtelif yerler

09.07.2011          Buluşma: Artvin – Hopa

10.07.2011          Artvin – Hopa

11.07.2011          Artvin – Arhavi

12.07.2011          Rize – Fındıklı

13.07.2011          Rize – Pazar, Hemşin

14.07.2011          Rize – Senoz

15.07.2011          Trabzon – Solaklı

16.07.2011          Trabzon – Araklı

17.07.2011          Trabzon – Macka

18.07.2011          Trabzon – Tonya

19.07.2011          Giresun

20.07.2011          Ordu

21.07.2011          Sinop – Gerze

22.07.2011          Sinop Merkez

23.07.2011          Karabük

24.07.2011          Bartın

25.07.2011          Dönüş 

Her turlu oneri, katki ve katiliminiz icin: karadenizisyandadir@gmail.com,

0 543 634 9449,

0 535 931 4999,

0 537 246 8661 

Karadeniz İsyandadir Platformu 

http://www.facebook.com/karadenizisyandadir

http://karadenizisyandadir.wordpress.com/

http://www.karadenizisyandadir.org/

karadenizisyandadir@gmail.com

 

KİP: Sisteme Lanet,Nükleere Hayır! Sevdiklerimizi toprağa koyduk,hergün birkez daha biz de öldük…Yetmedi mi?

İSTANBUL (DİHA) – Çernobil faciasının 25. yılında, Türkiye’de nükleer santral yapılmasına karşı çıkan yaşam savunucuları, İstiklal Caddesi’nde yürüyüş yaparak, “Nükleere hayır” dedi. Yaşam savunucuları, “Çernobil ile bizleri ölüme mahkum ettiğiniz yetmedi mi? Sevdiklerimizi, en güzellerimizi toprağa koyduk, her gün bir kez daha biz de öldük… Yetmedi mi?” diye yetkililere sordu. 

Karadeniz İsyandadır Platformu aktivisti üçbin civarında yaşam savunucusu, Rusya’nın Kiev kentinde 1986 yılında gerçekleşen, çok sayıda insanın yaşamını kaybetmesine neden olan ve yıllarca da etkisi süren Çernobil Nükleer Santral kazası nedeniyle bugün bir kez daha sokaklara çıktı. Taksim Tranway durağında bir araya gelen yaşam savunucuları önce, “Sisteme lanet nükleere hayır”, “25 yıldır ölüyoruz” ve “Nükleer santral istemiyoruz” yazılı pankartları açtı. Buradan İstiklal Caddesi üzerinden Galatasaray Meydanı’na doğru yürüyüşe geçen grup, ellerinde Lazca ve Hemşince “İsyan”, “Nükleer istemiyoruz” ve “Nükleere hayır” yazılı dövizler taşıdı. Yürüyüş boyunca yöresel müzik enstrümanı tulum çalan grup sık sık, “Çernobil’i unutma nükleere bulaşma”, “Katil Çernobil bu kaçıncı ölüm”, “Yaşam isyan özgürlük” sloganları attı. Yürüyüş sırasında İstiklal Caddesi üzerinde yeni açılan alışveriş merkezi Demirören AVM’nin önünden geçerken, “Demirören sıra sana gelecek” diye tepki gösterildi. 

Galatasaray Meydanı’na ulaşan grup burada, sirenlerin çalması ile birlikte Çernobil faciasının patladığı anı anımsatarak, ölüm anını canlandırmak üzere, kısa süreli olarak yerlere yattı. Daha sonra grup adına Karadeniz İsyandadır Platformu üyesi İstanbul Üniversite öğrencisi Emel Çolak açıklama yaptı. Çernobil faciasının dünyayı kasıp kavurduğu günlerde zamanın Cumhurbaşkanı darbeci Kenan Evren’in “Biraz radyasyon kemiklere yararlıdır”, Başbakan Turgut Özal’ın “Radyoaktif çay daha lezzetlidir” dediğini hatırlatan Çolak, devlet tarafından işlenen bu suçun, bütün ölümlere ve bilimsel verilere rağmen kabul edilmediği gibi “küstahça” örtülmeye çalışıldığını söyledi. 

‘Çernobil’in çocukları olarak her gün öldük’

“Nükleer karşıtı olmamız için, Fukuşima’da nükleer kaza olmasına gerek yoktu. Bizler 25 yıldır bu ülkede ‘Çernobil’in Çocukları’ olarak her gün öldük” diyen Çolak, “Sevdiklerimizi, dostlarımızı, yakınlarımızı toprağa koyduk. 25 yıldır her gün, her saat nükleere ve bunu başımıza bela eden sisteme lanet ettik. Bugün bir kez daha, başta nükleer santraller olmaz üzere, yaşamımızı yok eden sözde enerjilere isyan ediyor, bunları başımıza bela eden sisteme lanet okuyoruz. Bizler nükleere karşı çıkarken, iktidara ve şirketlere ne bir alternatif sunuyoruz ne de ‘uzlaşalım’ diyoruz. Çünkü biliyoruz ki, yaşamın alternatifi olmaz” diye konuştu. 

Çolak, açıklamasını “Çernobil ile bizleri ölüme mahkum ettiğiniz yetmedi mi? 25 yıldır, radyasyonlu çaylar, fındıklar, sütler ile öldürüldüğümüz yetmedi mi? Sevdiklerimizi, en güzellerimizi toprağa koyduk, her gün bir kez daha biz de öldük… Yetmedi mi?” diye sorarak, bitirdi. 

(ek-mtç/iya)

Etkin Haber Ajansı / 26 Nisan 2011 Salı, 21:29

İSTANBUL- Taksim Meydanı’nda bir araya gelen Karadeniz İsyandadır Platformu üyeleri, “Sisteme lanet nükleere hayır” yazılı pankart açarak Galatasaray Meydanı’na yürüdü. İstiklal Caddesi boyunca öfkeli bir şekilde yürüyen yüzlerce kişi sık sık “Katil Çernobil bu kaçıncı ölüm”, “Çernobili unutma nükleere bulaşma” sloganlarını attı. Lazca ve Hemşince lolipopların taşındığı yürüyüşün önünde tulum çalındı. Eyleme Alper Taş ve Şevval Sam’da katılarak destek verdi.

Galatasaray Meydanı’nda Platform adına açıklama yapan Emel Çolak, 26 Nisan 1986’da gercekleşen Çernobil nükleer felaketinin üzerinden 25 yıl geçtiğini ve 25 yıldır başta Karadenizliler olmak üzere ölüme mahkum edildiklerini belirtti.

“Çernobil faciasının dünyayı kasıp kavurduğu günlerde zamanın Cumhurbaşkanı darbeci Kenan Evren, ‘Biraz radyasyon kemiklere yararlıdır’, Başbakan Turgut Özal ‘Radyoaktif çay daha lezzetlidir’ diyebiliyor; Sanayi Bakanı Cahit Aral ise halkın huzurunda radyasyonlu çay içebiliyordu” diyen Çolak, yılar önce bunları yapan devletin bugün onların üstünü örtmeye çalıştığını söyledi.

Japonya’da yaşanan felaket sonrası Fukuşima’daki patlamalar ve radyoaktif sızıntının etkilerinin hala canlı olduğunu ve dünyada nükleer karşıtlığının hız kazandığını dile getiren Çolak, “Nükleer santralı evdeki tüpgaza indirgeyerek Sinop’a, Mersin’e ve Trakya’ya nükleer santral yapmayı planlayan bu dayatmacı zihniyete boyun eğecek değiliz” dedi

Nükleer karşıtı olmaları için, Fukuşima’da nükleer kaza olmasına gerek olmadığını söyleyen Çolak, 25 yıldır bu ülkede “Çernobil’in Çocukları” olarak hergün öldüklerini, sevdiklerini, dostlarını, yakınlarını toprağa koyduklarını ifade etti.

“Yaşamlarımız üzerinde oyun oynamanıza izin vermeyeceğiz“ diyen Çolak, “Çernobil ile bizleri ölüme mahkum ettiğiniz yetmedi mi? 25 yıldır, radyasyonlu çaylar, fındıklar, sütler ile öldürüldüğümüz yetmedi mi? Sevdiklerimizi, en güzellerimizi toprağa koyduk, her gün bir kez daha bizde öldük… Yetmedi mi?” diye sordu. 

KİP “Su ve Kadın” Söyleşisinde Derelerin Bekçisi Kadınlar Deneyimlerini Paylaştı

İSTANBU (DİHA) – “Su ve Kadın” başlığı ile düzenlenen forumda bir araya gelen Loç, Senoz ve Ardanuç Vadisi’nde dereler üzerinde kurulan Hidroelektrik Santrallere (HES) karşı direnen kadınlar, acısıyla ve tatlısıyla mücadele deneyimlerini paylaştı. Forumun en ilgi çekeni ise gürgen bastonu ile HES’çilere karşı direndiği için adı Gürgenli Nine’ye çıkan 86 yaşındaki Fatma Akyıldız oldu.

Karadeniz İsyandadır Platformu (KİP) tarafından düzenlenen “Su ve Kadın” forumda Karadeniz’de yapılan HES’lere karşı mücadeleyi ilk başlatan kadınlar bir araya geldi. TMMOB Mimarlar Odası Karaköy Şubesinde yapılan forumun modaretörlüğünü müzisyen Ayşenur Kolivar yaparken konuşmacı olarak Loç, Senoz Ardanuç Vadisi’nde mücadelenin fitilini ateşleyen Fatma Akyıldız (86), Nazime Yıldırım (70), Güler Marazoğlu (45) katıldı. Karadeniz’de kadınların mücadelesini anlatan sinevizyon gösterimi ile başlayan forumun açılış konuşmasını yapan Kolivar, belgesel çalışması için Karadeniz bölgesini gezmeye gittiğini ve bu şekilde Doğu Karadeniz kadınlarının doğayla kurdukları olağanüstü ilişkiyi fark ettiğini söyledi. Kolivar, “Özellikle Doğu Karadeniz’de yapılmaya çalışılan HES’lerin sahiplerine karşı kadınların yürüttüğü mücadelede kadınların doğayla olan o muhteşem bağı gördüm. Kadınlar kesilen ağaçlar için ağıtlar yakıp ağlıyorlar. Kadınların doğayla kurdukları ilişkiyi gördükçe benim mücadeleye olan inancım arttı” şeklinde konuştu.

‘HES köyümüze fenalık getirdi’

Daha sonra gürgen bastonu ile HES’çileri kovaladığı için adı Gürgenli Nine olarak anılan Senozlu Fatma Akyıldız (86) söz aldı. Akyıldız, “Bir sabah kalktım evimin önünde kocaman bir direk gördüm. Bağırdım çağırdım ağladım direği kaldırsınlar diye. Ama kimse beni dinlemedi. HES köyümüze fenalık getirdi, köyümüzü elimizden aldı, yaktı yıktılar. Ben o yüzden devletten davacıyım” şeklinde yaşadıklarını aktardı. Gürgenli Ninenin kızı Hatice Sukas ise, “Eskiden bir evde 11 kişi çok rahat geçinebiliyorduk. Ama şimdi iki kişi bile geçinemiyor. Şimdi yemeğimizden içeceğimizden mahrumuz, bahçelerde hiçbir şey yetişmiyor. Sağlığımızı istiyoruz. Köyde nefes almak istiyoruz. Köylerde artık dere kalmadı pınarlarımız kalmadı. Tabiî ki de isyanda oluruz” dedi.

‘Dereleri satıyorlar bizi susuz bırakıyorlar’

Artvin’in Ardanuç İlçesinin Ovacık Köyünden gelen Nazime Yıldırım (70) ise köyün eskiden daha güzel olduğunu tarımla geçimlerini yaptıklarını belirtti. Yıldırım, “Dereleri satıyorlar bizi susuz bırakıyorlar biz suyumuzu kimseye vermeyiz bunu herkes işitsin başbakanda işitsin. Tarımımızı suyla yapıyoruz, hayvanımıza su veriyoruz biz geçimimizi suyla sağlıyoruz. Biz köyde su olmadan bir şey yapayız. Bizim suyumuza ellemesinler. Bizim Artvin’imize ellemesinler Artvin bizimdir” diye konuştu. Kastamonu’nun Cide ilçesi Loç Vadisi’nde gelen Güler Marazoğlu ise, daha önce derelerde çamaşır yıkadıklarını abdest aldıklarını ama HES’lerden sonra bu ihtiyaçlarını karşılayamadıklarını söyledi.

(mtç/fk/ru)

SU ve KADIN / Songül Tuncalı – Feminist Kadın Çevresi

Karadeniz’de yürütülen HES karşıtı mücadelenin önde gelen eylemcilerinden olan kadınlar 9 Ocak 2011 Pazar günü Mimarlar Odası Büyükkent Şubesi Konferans Salonu’nda Karadeniz İsyandadır Platformu tarafından düzenlenen “Su ve Kadın” başlıklı etkinlikte buluştular. Moderatörlüğünü Ayşenur Kolivar’ın üstlendiği etkinliğe konuşmacı olarak Senoz Vadisi’nden Gürgenli Nine ve Ayşe Sukas, Ardanuç’tan Nazime Yıldırım ve Loç Vadisi’nden Güler Marazoğlu katıldı.

Açış konuşmasında Karadeniz’de doğa ve kadın ilişkisine dair gözlemlerini paylaşan Ayşenur Kolivar konuşmasına, kendisi için içedönük, sessiz bir kent hayatını simgeleyen İzmit’in grisi ile tüm canlılığıyla hayatı taşıyan Doğu Karadeniz’in yeşili ve mavisi arasında bölünmüş olan çocukluğundan bahsederek başladı. Kadınların derelerle, kuşlarla, ağaçlarla türküleri aracılığıyla kurduğu özel, gizli ilişkiyi bir çocuk ilgisiyle gözlemleyen Kolivar, ilerleyen yaşlarda başka dünyalara açıldıkça Karadeniz coğrafyasındaki kadınların doğayla kurdukları ilişkinin farkını gördüğünü, bunu kendi sanatsal pratikleri aracılığıyla da taşımaya çalıştığını belirtti. Bu anlamda HES karşıtı pek çok etkinlikte bir araya geldiği kadınlarla suyun Karadeniz ve kadın için anlamı gündemli bir toplantıda yer almaktan mutluluk duyduğunu ifade ederek sözü anneannesinden sonra kendisine Karadeniz/doğa/su ve kadın konusunda güç ve ilham veren Gürgenli Nine’ye bıraktı.

Senoz Vadisi’nde elindeki gürgen sopasıyla HES’lere ilk karşı çıkan Gürgenli Nine yüzlerce yıllık ağaçlarının kesilmesiyle eskiden ona göre cennet olan köylerinde “yaşamak işinin bitti”ğinden dert yandı. Yaşamdan kastettiği insan ilişkileriydi elbet; bu tartışmaların insanları hem yerinden ettiğinden, hem de kalanları birbirine düşürdüğünden yakınıp “yıkılsın, viran olsun o direkler” sözleriyle isyanını dile getirdi.

Artvin Ardanuçlu Nazime Yıldırım, suyun tarım ve hayvancılıkta kendileri için ne kadar önemli olduğunun, derelerin satılmasıyla bu kaynakların yok olacağının altını çizdi; fakat mücadelelerindeki kararlılığını da şu sözleriyle dile getirdi: “Dereleri satıyorlar, bizi susuz bırakıyorlar. Biz suyumuzu satmayız, vermeyiz. Bunu herkes işitsin, Başbakan da işitsin, hepsi işitsin. Artvin’in suyu Artvin’e kalacak.”

Yirmi sekiz günlük bir direnişle Kastamonu İdari mahkemesi’nin Cide HES projesi için yürütmeyi durdurma kararı almasında payı olan Loçlu direnişçilerden Güler Marazoğlu sarı yazmasıyla katılmıştı etkinliğe. Marazoğlu, sularının alınmasında hiçbir şekilde fikirlerinin alınmadığını, suyla beraber ekinlerinin, meyvelerinin, ceviz ağaçlarının, her şeylerinin gittiğini, yok olan doğayla beraber bütün bir kültürün kaybolduğunu söyledi.

Gürgenli Nine’nin kızı, HES karşıtı aktivist Ayşe Sukas, Karadeniz’in gerçekten isyanda olduğunu, “Karadeniz isyanda” sözünün her şeyi kapsadığını belirterek sözlerine başladı. Önceden yöresine, köyüne hava almaya, nefes almaya, sağlığını bir nebze de olsa geri kazanmaya gittiklerini, fakat şimdi sudan, havadan mahrum kaldıklarını, her şeyden önce sağlıklarını istediklerini belirtti. Derelerin, ırmakların, pınarların kalmadığını, bunun yaşamı bitirdiğini, bu yüzden her yönden isyanda olduklarını ifade etti.

İzleyiciler arasında yer alan gazeteci Mehveş Evin de konuk konuşmacı olarak söz aldı. İlk kez 2010 yazında, HES’lerle ilgili olarak hazırladığı bir yazı dizisi için Karadeniz’e giden Evin, orada kadının doğayla ilişkisini yakından görme fırsatı yakaladığını ve direniş hareketinin ön saflarında kadınların yer almasını çok anlamlı bulduğunu ifade etti.

İzleyicilerden gelen görüş ve sorularla tartışma bölümünde zenginleşen etkinlik, daha sonra katılımcıların ve izleyicilerin tuluma eşlik eden isyankâr atma türkülerle oynadığı horonla son buldu.

http://www.feminisite.net/news.php?act=details&nid=841

Trabzon Araklı’da HES Karşıtları Yaşam Alanlarını Savunma Çağrısı Yaptı: “Irmaklarımız özgürlüğün haykırışlı ve yiğit simgeleridir!”

Trabzon Kizirnoslular, köylerinde yapımı süren HES inşaatı yanında eylem yaparak “Irmaklarımız özgürlüğün simgeleridir; alternatifler varken bu katliam projelerine ağırlık verilmesi anlaşılmaz” dedi; yaşam alanlarını savunma çağrısı yaptı.

Trabzon’un Araklı ilçesine bağlı Kizirnos (Kayacık) köyünde yapımı süren hidroelektrik santral (HES) projesini, santral yapımına karşı çıkan köylüler protesto etti. Köydeki santral inşaatının yanında toplanan Kayacık Köyü Dayanışma Platformu “HES Projelerine Hayır” dedi ve bir basın açıklaması yaptı.

Platform adına bildiriyi okuyan Deniz Çeliktaş konuşmasına “Gönül isterdi ki burada doğa adına güzel şeylerin anlatıldığı bir toplantı gerçekleştirelim ama maalesef bunun tam tersini yaşıyoruz” diyerek başladı.

Çeliktaş, suyun yaşamın anlamı ve özü olduğunu, insan vücudunun suya duyduğu ihtiyaç gibi doğanın da suya ihtiyaç duyduğunu ve suyun dünyanın varlık sebebi olduğunu söyledi; “Özgürlük tutkunu bir insanı zincirlerle, kelepçelerle tutsak etmek o insan için ne denli zor bir esaret hali ise, derelerimiz için HES projeleri de aynıdır. Irmaklarımız özgürlüğün haykırışlı simgeleridir” dedi.

“Keşke dememek için bugün harekete geçelim”

“Onlarca alternatif kaynak varken bu katliam projelerine verilen ağırlığın anlaşılması zordur. Ülke genelindeki HES projelerinin ekonomiye olan yararının yok denecek kadar az olduğu bilinmektedir” diye devam eden Çeliktaş, şunları ekledi:

“Biliyoruz, insanımız duyarsız ve vicdansız olamaz. Yeter ki birilerinin baskısı altında kalmadan fikirlerini özgürce ifade edebilsinler.”

“Atalarımızın yaşadığı bu toprakları, yaylaları, dereleri, çimenleri sattırmayalım; bizleri boğazlamalarına izin vermeyelim. İki üç sene sonra keşke dememek için bugünden harekete geçelim.”

“Son ırmak kuruduğunda…”

Çeliktaş yaşam alanlarını “ne pahasına olursa olsun” son ana kadar savunacaklarını ifade ederek, sözlerini şu alıntıyla bitirdi: “Son ırmak kuruduğunda, son ağaç yok olduğunda ve son balık öldüğünde, beyaz adam anlayacak paranın yenmeyen bir şey olduğunu.”

Kayacık Köyü Dayanışma Platformu Basın Bildirisi

Değerli kizirnos halkı,değerli misafirler ve değerli basın mensupları. Gönül isterdi ki bu gün burada doğa adını güzel şeylerin anlatıldığı güzel bir ortamda güzel bir toplantı gerçekleştirelim ama maalesef bunun tam tersini yaşamaktayız.

Su, hayatın tanımı, anlamı ve özüdür. Bir damlacık su da bile binbir türlü nimet ve hikmet gizlidir.Su,bütün dinlerce kutsanmıştır ve su, insan oğlunun şifa kaynağı olmuştur hep.yani sular dünyamızın varlık sebebidir. Uzayda dahi yaşam belirtisi adına araştırma yapılırken ilk önce su ve oksijen araştırması yapıldığı, suyun ne kadar yaşamsal bir önem taşıdığının en basit örneğidir. İnsan vücudu suya ne kadar gereksinim duyuyorsa, doğada yaşayan canlılarda suya o kadar gereksinim duymaktadır. Ama biz bu gereksinimlere cevap vermek yerine kendi çıkarlarımız için doğal yaşamı katlediyor ve onca varlığın katilleri oluyoruz. Sularımızı susturur ve küstürürsek, doğaya ve doğal değerlere ihanette bulunmuş oluruz.Doğayla zıtlaşarak, boğuşarak hiçbir olumlu neticeye varamayız. Unutmayalım ki, doğanın, kendisinden zorla aldığımız değerlerini, bir gün tekrar geri alacaktır.


Düşünün ki, özgürlük tutkunu bir insanı zincirlerle, prangalarla ve kelepçelerle tutsak ediyorlar.İşte bu durum, o insan için nedenli zor ve beter bir esaret hali ise,derelerimiz için o hes projeleride aynıdır. Çünkü ırmaklarımız özgürlüğün haykırışlı ve yiğit simgeleridir. Ama maalesef yiğitçe ve özgürce akan derelerimiz, sırtından kalleşçe hançerlenerek satılmıştır. Su savaşlarının gündeme geldiği bu dönemde, sularımızı gözümüz gibi korumalıydık.

Elbette ki enerjisiz yaşanılamayacağını bizlerde biliyoruz,enerji üretilecektir, üretilmelidir ama elektrik üretilecek onca alternatif kaynaklar varken,bu hes projesi denilen katliam projelerine bu kadar ağırlık verilmesi anlaşılması zor bir durumdur. Kaldı ki ülke genelinde yapılan hes projelerinin ülke ekonomisine olan yararı, yok denecek kadar az olduğu iyi bilinmektedir. Bizim isteğimiz, insanlarımızın ellerini vijdanlarına koyarak gördüklerini ve yaşadıklarını bir nebze olsun düşünmeleridir. Biz inanıyoruz ki, bizim insanımız duyarsız ve vijdansız olamaz. Yeter ki birilerinin baskısı altında kalmadan bireysel düşünerek fikirlerini özgürce ifade edebilsinler. Bakınız, şu anda bulunduğumuz alan bundan yaklaşık kırk sene önce çam ağaçlarıyla kaplıydı. Öyle ki, bu dağlarda ağaçsız bir metre kare alan görülmesi imkansızın ötesindeydi. Ama aynı zihniyet bu gün olduğu gibi kırk sene önce de vardı ve bu güzelim doğa harikası ormanlarımız vahşice katledildi ve bu dağlar bu hale geldi.peki Şimdi biz yeni kuşaklar, bu orman katliamını yapanlara, bu mirası bize ulaştırmayanlara ne demeliyiz.

Hiç kuşku yok ki, zaman hızla akacak ve gelecek zamanlarda da, birileri hak ettikleri anlamda anılacaklardır.

Değerli dostlar, atalarımızın yaşadığı bu toprakları,bu yaylaları, bu dereleri,bu çimenleri, kısacası bu cennet vatanı sattırmalayım, bizleri boğazlamalarına izin vermeyelim. Unutmayalım ki giden geri gelmez, iki üç sene sonra keşke dememek için bu günden harekete geçelim, uyuyanlardan ve uyutulanlardan olmayalım. Sözlerimi bitirmeden önce kararlılıkla belirtmek isterimki, derelerimizi, yaylalarımızı, geyiklerimizi, balıklarımızı, kısacası yaşam alanımızı ne pahasına olursa olsun son ana kadar savunmaya devam edeceğiz,bu uğurda her türlü bedeli ödeyeceğimizden hiç kimsenin kuşkusu olmasın.

Kayacık köyü dayanışma platformu olarak burada bulunan herkese şükranlarımızı sunuyor ve konuşmamı şu cümleyle bitirmek istıyorum, son ırmak kuruduğunda, son ağaç yok olduğunda ve son balık öldüğünde, beyaz adam anlayacak paranın yenmeyen bir şey olduğunu.

HES PROJELERİNE HAYIR …

Kayacık Köyü Dayanışma Platformu


ORYA ENERJİ (ÜMRAN BORU) Loçluları darp etti, elektrik-telefon tellerini koparıp iletişimi kesti

Tapulu arazisine iş makinelerinin girmesine izin vermeyen Loç Halkı bugün ORYA ENERJİ (ÜMRAN BORU) özel güvenliği tarafından darp edildi. Firma Loç Vadisiyle iletişimi kesmek için elektrik tellerini ile telefon tellerini kesti ve jandarmayı halka karşı kullanıyor.. Yetkililer ise seyretmeye devam ediyor…

Hafta sonu Loç köylüleri dereye girerek iş makinalarının derede çalışmasını engellemesinden sonra çalışmalarına ara vermiş olan şirket bugün özel güvenlik elemanlarını da önüne alarak dereye girmeye çalıştı.Yaklaşık 15 kişiden oluşan Loç köylüleri iş makinelerinin önünde çıkarak iş makinelerinin çalışma alanına girmesini engellemesi üzerine özel güvenlik elemanları köylülerin üzerine yürüdü.Yaşanan kavga sonucunda fenalaşan yaşlı teyze ve amcalar köye ambulansın gelmesi ile Cide’ye hastaneye kaldırıldı.Köylerinde HES yapılmasını engellemeye kararlı olan köy halkı her sabah iş makinelerinin önüne çıkmaya kararlı gözüküyor. Özellikle yaşlıların korkusuzca iş makinelarinin önüne atlaması ve özel güvenliğin acımasızca bunların üstüne yürümesi bölgedeki tansiyonun azalmayacağını gösteriyor.

Hidroelektrik Santral Yapılmak istenen ve bunun için de dozerlerin talan etmeye başladığı Loç Vadisi`nde garip olaylar olmaya başladı. Halkın tepkisi giderek artarken, son olarak Köy ile irtibat kesildi.

Köy Muhtarı Mehmet Kara`nın Jandarmaya çağrıldığı ve Loç Vadisi`ne HES yapılmasına karşı çıkan gruplar geldiğinde aşağı inmeyeceksin diyerek uyarıldığı ileri sürüldü.

TELEFONLAR KESİLDİ

Bu arada jandarmanın uyarısının ardından köyde telefonların da çalışmadığı ifade ediliyor.

Köylülerin aktivistlerin köyden ayrılmasından sonra jandarmaya çağrıldığı ve köye gelen ziyaretçilerin karşılanma-ması yönünde bizzat karakol komutanı tarafından sert bir şekilde uyarıldığı iddia edildi. Bugün de iş makinalarından birinin elektrik direklerinden birinin telini kopardığı ve köyde elektrik bağlantısının kesildiği kaydedildi.

JANDARMA KOMUTANINA SUÇ DUYURUSU

Geçen haftasonu köye giden aktivistler köyde çay kenarına yaptıkları gezide, Cide HES projesi kapsamında şantiye alanı olduğu iddia edilen bölgeye girmek istemiş, ancak jandarma ekipleri tarafından engellenmeye çalışılmıştı. Jandarma ekiplerinin yaptıkları bizzat karakol komutanına bildirilmiş, ancak karakol komutanının aktivistlerin şantiye alanında bulunması gereken çalışma belgelerini sorması üzerine “gelin karakolda size gösteririm” diyerek ilginç (!) bir tavır sergilediği ileri sürüldü.

Bu gelişmeler üzerine köylülerin avukatı şirket yetkililerinden ve taraflı tutum izlediği ileri sürülen Jandarma komutanından savcılık nezdinde suç durusunda bulunduğu ifade edildi.

LOÇ`TA SİNİRLER GERİLİYOR

Bu arada, Loç Vadisi`nde bugün köylülerle ORYA Enerji çalışanları arasında arbede yaşandı. Loç Vadisi`ne destek için gelen bisikletli gruptan birinin gözüne darbe aldığı ve şiştiği belirtildi. Karakadı Köyü`nden Abdurrahman Karabacak ambulans ile Kastamonu Devlet Hastanesi`ne kaldırıldı.

Öte yandan Loç Vadisi`ne santral yapılmasına karşı çıkanlar yazdıkları yazılarla bu tepkilerini dile getiriyorlar.

http://www.kastamonupostasi.com/kposta3/index.asp?fuseaction=home.dsp_news&catid=1&cid=10997

%d blogcu bunu beğendi: