Cochabamba Su Savaşları’nın Öyküsü: Yağmuru Bile

 

Dünya çapında her geçen gün daha da büyük bir sorun olmaya başlayan temiz su temini, kapitalizmin bu alandan da kar elde etme hırsı ile bir insan hakkı olmaktan çıkalı çok oldu. Yaşamın kaynağı olan su dünya tekellerince paylaşıladursun, insanlık cevabını yaşam hakkı için mücadele göstererek veriyor. Türkiye coğrafyasında da son zamanlarda yakıcılığını HES projeleri, termik santral projeleri ve bu yolla suyun ticarileştirilmesiyle hissettiren su sorunu sermayenin açık bir savaş ilanıdır. AKP hükümetinin doğayı, insanı ve insan haklarını talan eden azgın neoliberal politikaları, insan için hayati önemi olan suyu meta haline çevirmekte ancak doğanın talanını engellemek için yeni bir mücadele alanı da ortaya çıkmakta. Öyle ki Metin Lokumcu derelerini sermayenin talanına karşı korurken gövdesini siper etmiş, bu uğurda şehit olmuştu. Termik santrallere karşı direniş başlatan Gerze halkı da benzer bir militanlıkla mücadelelerine devam ediyorlar.

Suyun ticarileştirilmesi süreci dünyanın pek çok bölgesinde çok ciddi direnişlerle karşılaştı. Bu direnişlerden en militanı, ilk su savaşı olarak bilinen Bolivya’nın üçüncü büyük şehri olan Cochabamba’da,emekçilerin öz örgütlenmeleri ile gerçekleşti. Yıl 2000 idi ve çokuluslu tekellere karşı verilmeye başlanan mücadele, 5 ay içinde bir milyon insanı sokaklara dökmeyi başarmıştı. Sokaklarda insanların katledildiği, sıkıyönetim ilanına kadar giden devasa bir mücadele ile Bolivya halkı suyun ticarileştirilmesini durdurmayı başardı.

Yönetmenliğini Ichar Bollain’in yaptığı “Yağmuru Bile” filmi Cochabamba halkının bu destansı direnişlerini konu alıyor. Çok özel bir senaryo ile basitliğe düşmeden mücadeleyi izleyicilere ulaştırmayı başarıyor. Film üzerine konuşmaya geçmeden önce Cochabamba direnişini anlatmak, filmin direnişle olan bağlarını açıklamak ve filmi anlamak için yararlı olacaktır.

Cochabamba Su Savaşları

Bolivya asgari ücretin yüz doların altında olduğu, Latin Amerika’nın en yoksul ülkelerinden birisi. İnka medeniyetinin bulunduğu topraklar olan Bolivya’da özellikle İnka yerli halkı bu yoksulluğu yüzyıllardan beri yaşamakta. Beş yüz yıldır emperyalizmin ayaklarının altında kıvranan halklar kölelikten modern köleliğe uzun bir sömürü tarihine sahip.

Suyun ticarileştirilmesinin Bolivya’da uygulanmaya konulmaya çalışılması 90’lı yılların sonuna tekabül ediyor; 1997-2001 yılları arasında iktidarda bulunan başkan Hugo Banzer tarafından Dünya Bankası’nın talimatları üzerine hızlı bir şekilde başladı. 1999 yılında ilk özelleştirme gerçekleşti. Özelleştirmelerin hemen ardından toplumsal muhalefet yükselmeye başladı. 2000 yılının Nisan ayında suları ilk olarak özelleştirilen Cochabamba’da baş gösteren isyan dalgası, 2005’te La Paz’da sürdü.

Yarı çöl olan Bolivya’da büyük çoğunluğu yoksul olan köylülük için hayati önemdeki su, şehirlerdeki büyük orandaki işsizlik ve düşük ücretli çalışma koşulları ile toplumun emekçi kesimini birleştirdi. Talepler su hakkının yanında işsizliğin son bulması ve düşük ücretlerin yükseltilmesi olarak genişledi. Ülkenin tüm şehirlerine yayıldı. Özelleştirme sonucu aylık su gideri %300 artışla 20 dolara ulaştı; yani dört kişilik bir ailenin bir aylık yiyecek giderine. Bunun üzerine köylüler dağlardaki kaynaklardan köylerine kilometrelerce hendekler kazarak bedava su kullanma yoluna gitmeye başladılar ancak özelleştirme yasası yağmur suyunun biriktirilmesini dahi yasaklıyordu. Çünkü yağmur suyu özelleştirilmiş olan su havzalarına gidecekti ve köylüler tarafından tutulması, şirketin “özel mülkiyeti” haline gelmiş olan bir malı çalmak anlamına geliyordu. Şirketler, nehirlerle birlikte bulutları da satın almış bulunuyorlardı.

Bolivya emekçileri için gerçek bir isyan ilmek ilmek örülmeye başlandı. Ocak ayında “La Coordinardora de Defansa del Agua y del la Vida” yani “Suyu ve Doğayı Savunma Birliği” adını verdikleri bir örgütlenme ile beş ay içerisinde bir milyon kişiye ulaştılar ve Şubat’tan Nisan’a kadar birçok militan eyleme imza attılar. Şehir meydanında toplanıp aylardır ödemedikleri su faturalarını yaktıktan sonra özelleştirmelerin geri çekilmemesi halinde ülkede hayatı durduracaklarını ilan ettiler. Ulaşımın tamamen durdurulduğu şehirde Şubat ayında sıkıyönetim ilan edildi. Polis sokaklarda gerçek mermilerle eylemci avladı. Üç kişinin öldürüldüğü eylemlerden sonra şirket, su idaresini çalışanları ile birlikte devretti. Ancak özelleştirme yasası halen geri çekilmemişti. Hükümetin uzun süre askeri tehditler savurmak dışında kitlelerin taleplerine sessiz kalan tavrı karşısında emekçiler 4 gün boyunca şehrin tüm yollarını kapattılar. Çatışmalar bir ay içinde milyonlarca Bolivyalının Cochabamba’ya yürümesine neden oldu. Ülke genelinde bir günlük genel grev ilan edildi. Ve en nihayetinde emekçiler savaşı kazandı ve özelleştirme yasalarını geri çektirdi.

Bu arada belirtmekte fayda var Bolivya sularını mülkiyetine alan şirketler Bechtel Holding’e ait. Holdingin başındaki isim ise Ronald Reagon’ın sekreterlerinden olan George Shultz. Bechtel, ABD’nin Irak yıkımından sonra yeniden inşa sürecinde 650 milyon dolarlık bir anlaşmaya imzasını atmış durumda. 140 ayrı ülkede 190 bin projesine sahip bu çokuluslu tekel, 200 su ve atık su anlaşmasından milyonlarca dolar kazanıyor.

Yağmuru Bile

Temmuz ayında Türkiye’de çok az sinemada gösterime girebilmiş “Yağmuru Bile” filmi, bir film ekibinin Bolivya’ya gitmesiyle başlar. Film, Kristof Kolomb’un Amerika’ya gelişiyle başlayan sömürgeleştirmeyi anlatacaktır. Kızılderililerin köleleştirilmesine karşı gelen bir rahibin hikayesini de imparatorluğa karşı gelen Kızılderililerin direnişi ile birlikte anlatmayı hedeflemektedir yönetmen. Ancak yapımcılar Kızılderililer yerine hem onlara fiziksel olarak çok benzeyen hem de çok ucuza çalıştıkları için Bolivya’ya gelip İnkalıları günde 2 dolara oynatmaya karar vermişlerdir.

Yapımda 500 yıl önce altın için gelen “beyaz adam”ın yerlileri köleleştirmesine karşı duran Kızılderili’yi canlandıran Daniel aynı zamanda su mücadelesinin önde gelenlerinden militanlarından biridir.Bu nedenle devamlı olarak yönetmen tarafından film için önemli bir rol oynadığı gerekçesiyle üç hafta eylemlerden uzak durması konusunda uyarılmaktadır.

Ancak Daniel, çocukları için mücadele etmek zorundadır ve bütün eylemlerde en önde yürümektedir. Daniel’in filmde her iki mücadele içinde de lider olarak resmedilmiş olması filmin asıl temasını ortaya çıkartıyor; altın için köleleştirenler modern zamanlarda suyu çalanlarla aynıdır ve beş yüz yıldır insanlığın sömürüsü devam etmektedir! Gerçek hayatla film içinde anlatılan sömürü öyküsü birbirlerine film boyunca öylesine sıkı bağlıdır ki izleyici kendisini imparatorluklar çağından 21. yüzyıla bağlayan bir zaman tüneli içerisinde bulur.

Film içinde film örgüsü halinde devam eden sahneler, çok büyük bir incelikle verilirken beş yüzyıl öncesi ile 2000 yılı birarada müthiş geçişler yaparak yansıtılmıştır. Filmden birkaç sahne ile açıklayalım.Çekimler sırasında Daniel’in de aralarında bulunduğu Kızılderilililerin yakıldığı bir sahne çekildikten sonra verilen arada, Kızılderili kostümleri içindeki Daniel film setine gelen polislerce tutuklanmaya çalışılır. Fakat yerli oyuncular (aslında aynı zamanda her biri su mücadelesinin bir parçası olan yerliler), bir direnişle Daniel’i polisin ellerinden kaçırmayı başarırlar.

Bir başka sahnede ise çekimler esnasında kucaklarında bebekleri ile kadınların, kendilerini köpeklerle takip eden askerlerden kaçarken nehirde bebeklerini boğmaları istenmektedir. Yönetmen her ne kadar boğma sahnesinde oyuncak bebeklerin kullanılacağından bahsetse de kadınlar oynamayacaklarını Daniel aracılığıyla yönetmene iletirler. Çocuklarını hiçbir şey için tehlikeye atmayacaklarını söyleyen İnka kadınları, kendilerinden çok daha başka değerlerle, para üzerine kurulmuş hayatlar yaşayan film ekibini hayretler içerisinde bırakırlar. Ekip, bu süreçte çevrelerinde olan bitenlerden etkilenmekte, taraf seçmeye mecbur kalmaktadır. Her kuruşun hesabını yapan yönetmen (Luis Tosar) ve yardımcı yönetmen (Gael Garcia Bernal) ve oyuncular insanların yoksulluğunun karşısında üzülmekte ancak kendi burjuva yaşantılarına dokunmayacak şekilde uzaktan izlemekte hatta çatışmalardan korkmaktadırlar. Karşılaştıkları her engeli para ile aşmaya çalışmakta ve filmi çekerken karşılaştıkları her zorluğu bu yolla aşmaktadırlar. Örneğin Daniel’in bir çatışmadan sonra tutuklanması ile birlikte polise para teklif ederek çekimler için Daniel’in çok önemli olduğunu bu nedenle salıverilmesini talep ederler polis şefi ise çekimler bittikten sonra Daniel’i geri alacağını söyler. Yönetmen ise böyle bir pazarlığı kabul eder çünkü onun için milyonlar yatırdığı filmin bitmesi, Daniel’in özgürlüğünden çok daha önemlidir. Daniel’i “kurtaran” beyaz adam, neden filmi riske attığını sorar ve Daniel yanıtlar: “Anlamıyorsunuz, su hayattır.”

Cochabamba halkının başlattığı Bolivya sathına yayılan direnişin tam ortasında kalan film ekibi can güvenlikleri olmadığını düşünerek uzaklaşmaya karar verirler. Yollar eylemciler tarafından kesilmiş, ulaşım tamamen durmuş, hükümet sıkıyönetim ilan etmiştir; sokaklarda çatışmalar devam etmekte insanlar vurulmakta, insanlar çatışmakta, insanlar kazanmaktadır… Küçük burjuva tavırlarıyla oyuncular sokaklardaki vahşete öfke duysalar da ülkeyi terk ederek kendilerini kurtarmanın peşine düşmektedirler. Aynı anda yönetmense ağır yaralı olan Daniel’in kızına yardım etmek için eylemlerin tam ortasından geçmekte, kadınların eteklerinde topladıkları taşlarla barikat kurduğuna tanıklık etmektedir. Yönetmen, gördükleri karşısında günlüğü 2 dolara çalıştırdığı insanların hayata tutunma savaşına tanık olmaktadır.

Ve veda vakti gelmiştir. Çatışmalar son bulmuş, sokaklar derin bir sessizliğe gömülmüştür. Yönetmen, Daniel’e bundan sonra ne yapacağını sorar cevap bellidir; “Hayatta kalmaya çalışacağım. En iyi yaptığım şeyi yani” der. Küçük burjuva hayatına kaçan yönetmen, kalıp mücadele etmek zorunda kalan bir emekçi ile yüz yüzedir. Özellikle bu sahneyi izlerken fark ediyorsunuz; gitme şansı ve imkanı olanlar değil, kalıp savaşmak zorunda olanlar dünyayı değiştiriyorlar.

Bolivya halkı 2000 yılında verdiği bu destansı mücadelenin iyi bir senarist olan Paul Laverty’nin (Özgürlük Rüzgarları, Ekmek ve Güller, Ülke ve Özgürlük filmlerinin senaristidir) konuya sıra dışı yaklaşımı sayesinde çok çarpıcı bir film ortaya konulmuş.

‘Yağmuru Bile’ mutlaka izlenilmesi ve izletilmesi gereken bir film olmakla birlikte mücadelenin biraz yüzeysel aktarıldığını belirtelim. Mücadele filmde film ekibinin ve yönetmenin tanık olduğu kadarı ile gösteriliyor. Daniel’in hayatı da aynı yüzeysellikle geçiştiriyor. Bu nedenle gerçekten Bolivya’da ne olduğunu bilmeyen bir izleyici için detaylar silinip gidebilir.

Filmi izlerken Gerze halkını, Hopa halkını anımsıyor; sermayeye karşı verilen insanlık mücadelesini gözlerimizin önünden geçiriyoruz. Amerika’dan Ortadoğu’ya, Daniel’den Metin Lokumcu’ya…

Ekin Akçay

Gerze’nin katili Anadolu Grubu McDonalds blokajıyla protesto edildi

Anadolu grubununun Sinop/Gerzede yapmak istediği Termik Santrale karşı gelen halka uygulanan polis-jandarma terörü Galatasaray lisesi önünden başlayan yürüyüşle protesto edildi. 

Karadeniz İsyandadır Platormunun çağrısıyla; Loç vadisi Koruma Platformu, Munzur Çevre Derneği, Sinop Gerzelilerin, Hopalıların da destek verdiği yürüyüş sırasında, sırasında Anadolu Grubu’na ait Komili, Efes Pilsen, Coca-Cola, Fanta, Faber Castel, Isızu, Abank, Damla su, Cappy, Sprite markalarının dövizleri taşınarak bu markalar teşir edildi. Anadolu Grubu’nun katil şirketlerinde bir diğeri olan Mcdonalds önüne gelindeğinde kapı önünde blokaj yapıldı. Yaklaşık 1 saat boyunca Mcdonalds’a girişler engellenerek çalışmaz hale getirildi. Eyleme destek veren Loç Vadisi Koruma Platformu, Munzur Çevre Derneği destek konuşmalarını yaptılar.  Gerzeden ve Hopadan gelen katliam tanıkları yaşadıklarını anlatıtan sonra basın açıklaması okunup yürüyüşün ardından eylem sonlandırıldı. Ardından, destek için 15:30’daki İstiklal’e Dokunma eylemine geçildi.

‘Gerzelilerin isyanı isyanımızdır’

Karadeniz İsyandadır Plotformu, Sinop Gerze’de termik santral yapımına karşı direnen köylülere gaz bombaları ile yapılan müdahaleyi İstanbul McDonald’s önünde protesto etti. Platform üyeleri, yaklaşık bir saat boyunca sürdürdükleri oturma eylemi ile McDonald’s’a müşteri girişini durdurdu.

Sinop’un Gerze İlçesi Yaykıl Köyü’nde termik santrale karşı direnen köylülere yapılan polis müdahalesi protesto edilmeye devam ediyor. Karadeniz İsyandadır Platformu üyeleri, Taksim’de yaptıkları eylemle “Gerze halkının isyanı isyanımızdır” dedi.

Galatasaray Lisesi önünde bir araya gelen platform üyelerine, Loç Vadisi Koruma Platformu, Munzur Çevre Derneği ve “Hopalı eşkiyalar” destek verdi. “Anadolu grubu sana her yer Gerze” pankartının açıldığı eylemde, “Santral yapma boşuna, yıkacağız başına”, “Gerze darda Karadeniz isyanda”, “Hopa’dan Gerze’ye eşkiyalar her yerde” sloganları atıldı. Ayrıca, Anadolu Grubu’na ait olan “McDonald’s, Faber Castell, Coca Cola, Fanta, Sprait, Komili, İsuzu, Efes Pilsen, ABank” gibi markaların her biri için “Gerze’nin katili…” dövizleri taşındı.

Buradan yürüyüşe geçen 500 kişi, Demirören AVM önüne geldiğinde “Demirören sıra sana gelecek” sloganlarını attı.

Sloganlar ile yürüyüşünü sürdüren platform üyeleri Beyoğlu McDonal’s’ın önünde yaklaşık bir saatlik oturma eylemi gerçekleştirdi. Çok sayıda polis, McDonald’s’ı korurken, binanın kapıları kilitlendi. Oturma eylemi süresince binaya müşteriler giremedi.

YAŞAM SAVUNUCULARI BULUŞTU

Eylemde Gerze’de direnen Şengül Şahin, “Destekleyen herkese sonsuz teşekkürlerini”; Loç Vadisi için direnenler, “Kastamonu Cide Loc’tan Sinop Gerze’ye kucak dolusu dayanışmalarını” iletirken, Munzur Koruma Kurulu üyeleri de “Gerze’den Munzur’a direnen halklar kazanacak” sözleri ile kitleyi selamladı. Eylemde ayrıca, kendilerini “Hopa’lı eşkiyalar” diye tanıtan Hopalılar adına da bir konuşma yapıldı, “Bize eşkiya diyen devlet, Gerze’de tutuklananlar için ne diyecek diye bekliyoruz” denildi.

Ayrıca, 14 Eylül’de davaları görülecek olan Hopa tutukluları için duyarlılık çağrısında bulunuldu.

‘TOPYEKÜN SALDIRIYA TOPYEKÜN DİRENİŞ’

Karadeniz İsyandadır Platformu adına konuşan Osman Oral “Yıllardır yaşam alanlarına tırnaklarını geçirerek HES’çi şirketlere direnen Tortum halkını isyanımızın tüm ateşiyle selamlıyoruz” dedi. Ayrıca, “Topyekün saldırıya, topyekün isyan” çağrısı yaptı.

Osman Oral, Anadolu Grubu’na şöyle seslendi: “Anadolu Grubu, derhal Gerze’den kirli elini çek! Yoksa seni gizli anlaşmaların, projenin başlamasını ağzı sulanarak bekleyen aç timsahların, jandarmasıyla, polisiyle, özel birimiyle, hukuksuzluğuna yol veren kamu görevlisiyle arkana aldığın devlet terörün de kurtaramayacak.”

İSTANBUL-ETHA http://etha.com.tr/Haber/2011/09/10/yasam/gerze-halkinin-isyani-isyanimizdir/

Karadeniz’den ‘ortak mücadele’ çağrısı

İSTANBUL (DİHA) – KARADENİZ İsyandadır Platformu, Gerze’de planlanan termik santral projesini protesto eden halka yapılan müdahaleye tepki gösterdi. Platform üyeleri, ortak mücadele çağrısı yaptı.

Karadeniz İsyandadır Platformu (KİP) üyeleri, Sinop’un Gerze Beldesi’ne bağlı Yaylık Köyü’nde Anadolu Grubu’nun yapmayı planladığı termik santrale karşı direnen köylülere yapılan müdahaleyi protesto etti. İstanbul Galatasaray Lisesi önünde bir araya gelerek platform üyeleri, Taksim Mc Donalds’a kadar yürüdü. “Anadolu Grubu sana her yer Gerze” ve “Karadeniz’de zehir solumak istemiyoruz” pankartları ve “Termik santral istemiyoruz”, “Gerze halkı yalnız değildir”, “Gerze’nin katili yazılı altında çeşitli markaların adı” dövizlerinin taşındığı yürüyüşte, “Santral yapma boşuna, yıkacağız başına” ve “Termikçi şirket Gerze’yi terk et” sloganları atıldı.

‘ANADOLU GRUBU KİRLİ YÜZÜNÜ GİZLEYEMEYECEKTİR’

Dersim, Hopa ve Loç Vadisi’nden gelen çevre örgütü üyelerinin konuşmalarının ardından KİP adına açıklama yapan Osman Oral, Anadolu Grubu’nun polis ve jandarmayı arkasına alarak, termik santral tehdidine karşı çıkanlara iki kez acımasızca saldırdığını ve 25 kişinin yaralandığını hatırlattı. Bölge halkının 6 Ağustos’tan bu yana Yaykıl köyünde çadırlarda nöbet tuttuğunu dile getiren Oral, “Anadolu Grubu kirli yüzünü cilalı markalarının arkasına daha fazla saklayamayacak” dedi.

‘GÖZÜMÜZÜ ÜZERİNİZDEN AYIRMAYACAĞIZ’

Oral, Gerze’nin katilinin Efes Pilsen, ABank, Mc Donalds, Coca Cola, Fanta, Cappy, Komili, İsuzu, Faber Castell gibi markalar olduğunun altını çizdi. Yaşam alanlarının tamamını sermayenin hizmetine sunanların ve bu uğurda Kanun Hükmünde Kararname (KHK) çıkaranların, halkların isyanını bastırabilmek umuduyla “Karadeniz’e özel güvenlik birimleri” kurmaya başladığına dikkat çeken Oral, “Hopa, Tortum ve Gerze’de yaşamı savunanlara yaptıklarınızı unutmayacağız, affetmeyeceğiz, gözümüzü üzerinizden ayırmayacağız” diye konuştu. Oral, tüm çevre örgütlerine “Ortak mücadele ve direnişi yükseltme” çağrısında bulundu.

Açıklamanın ardından platform üyeleri, iki saat boyunca Anadolu Grubu’na ait Mc Donalds’ın önünü kapatarak, müşterilerin girişini engelledi. 

http://evrensel.net/news.php?id=13428

BASIN AÇIKLAMASI METNİ

5 Eylül günü, Gerze’de, polisi ve jandarmayı arkasına alan Anadolu Grubu, termik santral tehdidine karşı toprağını, havasını, suyunu korumak için panzerlerin altına yatan, gaz bombalarına, tazyikli suya, plastik mermilere ve joplara maruz kalan halka ikinci kez ve acımasızca saldırmıştır.

Gerze’de termik santral kurmak üzere Yaykıl Köyü’nde sondaj faaliyeti yapmak isteyen yaşam düşmanı Anadolu Grubu’nun hukuku hiçe sayan girişimleri, yöre halkının büyük direnişine rağmen arkasına devlet terörünü de alarak sürüyor. Anadolu Grubu’nun Sinop’un Gerze ilçesine termik santral kurmak girişimlerine karşı yöre halkı 6 Ağustos’tan beri Yaykıl köyünde çadırlarda nöbet tutuyor. Çünkü kurulmak istenen kömürlü termik santralin doğaya ve yaşama zehirli etkisi biliniyor. Çünkü termik santral projesine karşı 2009 yılında “Yürütmenin Durdurulması” kararı verilmiş olmasına rağmen ve sonraki süreçte Gerze halkının lehine olan tüm yargı kararlarına rağmen Anadolu Grubu haksız ısrarından vazgeçmiyor; Yaykıl köyüne zemin etüdü yapabilmek için gece baskınlarıyla saldırıyor. Gerze halkı da fiili duruma karşı haklılığından ve meşruluğundan aldığı güçle çadırlarda direniyor.

Gerzelilerin haftalardır süren bu onurlu direnişi, 5 Eylül günü bir kez daha polis ve jandarma terörüne maruz kaldı. Gerzelilere jandarma, polis ve panzerlerle saldırıldı.  Kimyasal gaz, tazyikli su, cop ve plastik mermilerin de kullanıldığı saldırıda kan aktı, 25 kişi yaralandı, atılan gaz bombalarından ormanda yangın çıktı, devletin ambulansları ise yaralıları taşımak için değil polisin tükenen gaz bombası stoklarını takviye etmek için kullanıldı, 3 kişi gözaltına alındı, 1 kişi tutuklandı.  Ancak Anadolu Grubu yine de Gerze halkına diz çöktüremedi, Gerze halkı sermayenin oyununu bozdu. GERZE HALKININ İSYANI İSYANIMIZDIR!

Vitrinine dizdiği prestijli markalarla, sözde “sosyal sorumluluk projeleriyle”  imajını cilaladığını zanneden Anadolu Grubu, kirli enerji pazarlıkları için neleri gözden çıkarabileceğini göstermiştir.  Gerze’nin katili,  Coca Cola markasının Hayata Artı projeleriyle “sözde çevrecilere” sus payı dağıtan Anadolu Grubu’dur. Gerze’nin katili Efes Pilsen, ABank, Mc Donalds, Coca Cola, Fanta, Cappy, Komili, İsuzu, Faber Castell gibi markalarıyla gözlerimizi boyayabileceğini zanneden Anadolu Grubu’dur.

İşte “Hızlı Tüketim” böyle bir şey olsa gerekir, Ve aynı Anadolu Grubu’nun yaşam alanlarımızı katletmek inadı ortadadır. Ancak benzer planları olan diğer termikçi şirketlerin de tüm bu zorbalıklarıyla başarılı bir emsal teşkil etmesini umdukları ANADOLU GRUBU BİLMELİDİR Kİ DİRENEN GERZE HALKI YALNIZ DEĞİLDİR. Anadolu Grubu kirli yüzünü cilalı markalarının arkasına daha fazla saklayamayacak; SENİN BÜTÜN MARKALARINI BİLİYORUZ… SENİN BÜTÜN NUMARALARINI BİLİYORUZ… ANADOLU GRUBU, SANA ARTIK HER YER GERZE!

Bizler Karadeniz’de ve her yerde yaşamı savunan Karadeniz İsyandadır Platformu olarak biliyoruz ki Gerze halkına yaşatılan bu zulüm, tüm doğal, kültürel varlıkların ve yaşam alanlarımızın sermayenin talanına açılması saldırısının bir parçasıdır. Ve bu acımasız talana karşı halkların yükselen isyanı, sermayenin kuklası olan devletin ve kolluk kuvvetlerinin faşist yüzünü bir kez daha tüm çıplaklığıyla ortaya çıkartmıştır. 30 Mayıs’ta Hopa’da başlayan fiili taaruz ve devlet terörü süreci her gün bir başka vadimizde kan akıtmaktadır. Mülki idareler ile bunlara bağlı Polis ve asker gücü şirketlerin emrine verilmiş; bu ortaklık ayyuka çıkmıştır. Gerze’den bir gün sonra Tortum’da HES’çi şirket köylülere saldırmış, 4 kişi yaralanmıştır.  YILLARDIR YAŞAM ALANLARINA TIRNAKLARINI GEÇİREREK HES’Çİ ŞİRKETLERE DİRENEN TORTUM HALKINI İSYANIMIZIN TÜM ATEŞİYLE SELAMLIYORUZ! TOPYEKÜN SALDIRIYA TOPYEKÜN İSYAN! TORTUM’DAN GERZE’YE DİRENENLER KAZANACAK!

Topyekün İsyan! Çünkü bugün her vadisinde binlerce HES ile boğuşan Karadeniz,  termik santraller, nükleer santraller, çimento fabrikaları, taş ocakları, kimyasal atıklar,  tehlikeli atık tesisleri, tersane adı altında gemi söküm tesisleri, sahil yolları, madencilere yayla otobanı projeleri ile ablukaya alınmış durumda. Karadeniz’in dağları maden şirketlerine, vadileri HES’çilere, sahilleri inşaat şirketlerine, denizleri petrol şirketlerine, bulabildikleri tüm alanlar da termik’çilere ve nükleer santralcilere peşkeş çekilmiş durumda.  Yaşam alanlarımızın tamamının sermayenin hizmetine sunan, bu uğurda kanun hükmünde kararnameler (KHK) çıkaranlar artık halkların isyanını bastırabilmek umuduyla Karadeniz’e “Özel güvenlik birimleri” kurmaya başladı. Ancak nafiledir, HOPA’DA, TORTUM’DA, GERZE’DE, FINDIKLI’DA, TÜM VADİLERİMİZDE DİRENENLER KAZANACAK! DOĞA KAZANACAK!

Anadolu Grubu’nun patronu, aynı zamanda doğa, yaşam ve emek düşmanı TUSİAD’ın eski başkanı olan Tuncay Özilhan riyakâr bir açıklamasında “Gerze’ye bir zararı olacağını bilir ya da görürsem projeden hiç düşünmeden çekilirim” demiş. Bu termik santral hayalinin öncelikle bizleri imha etmeden Gerze’ye bir zarar verebilmesi mümkün değildir. Yağmacı şirketlerin her saldırısında öfkemiz ve kararlılığımız bilenmektedir. Anadolu Grubu Gerze’yi ve dünyayı termik santalle katletmek hayalinin tek zararının yine Anadolu Grubu’na olacağını artık görmüş ve anlamış olmalıdır. Anadolu Grubu, derhal Gerze’den kirli elini çek! Yoksa seni gizli anlaşmaların, projenin başlamasını ağzı sulanarak bekleyen aç timsahların, jandarmasıyla, polisiyle, özel birimiyle, hukuksuzluğuna yol veren kamu görevlisiyle arkana aldığın devlet terörün de kurtaramayacak.

HOPA’DAN GERZE’YE DİRENENLER KAZANACAK!

HOPA’DA, TORTUM’DA, GERZE’DE YAŞAMI SAVUNANLARA YAPTIKLARINIZI UNUTMAYACAĞIZ, AFFETMEYECEĞİZ, GÖZÜMÜZÜ ÜZERİNİZDEN AYIRMAYACAĞIZ!

YAŞAMI SAVUNAN HOPA, TORTUM, GERZE HALKLARI YALNIZ DEĞİLDİR!

KATİL ANADOLU GRUBU, SANA ARTIK HER YER GERZE!

KARADENİZ İSYANDADİR PLATFORMU

karadenizisyandadir@gmail.com

http://www.karadenizisyandadir.org/

http://www.facebook.com/karadenizisyandadir

Su savaşı daha yeni başlıyor!.. Ebru Erbaş

Kahir ekseriyet, 31 Mayıs günü Erdoğan’ın Hopa mitinginde patlayan ve HES karşıtlarına yönelik olarak artarak sürmekte olan devlet terörünü anlamlandırmakta güçlük çekti:  Bir oy için kapı kapı makarna taşıyan bir siyasetçi, tam da seçim arifesinde nasıl böyle rezaletini çıkartmış, bu kadar tepki çekmeyi göze alabilmişti? Bu garip ve meraklı vaziyet karşısında belki seçim sathı mahallinin kaygan zemininde iddialı sayılabilecek siyasi analizlere girişmek fazlaca netameli göründüğünden, belki bizzat HES patronları olan ana akım medya kaynaklı beslenme bozukluğundan, yapılan yorumlar genel itibariyle “faşist devlet”, “imamın ordusu”, “kınıyoruz/ anıyoruz” kalıplarının sıkça tekrarından ibaret kaldı.

Oysa mücadelenin en sıcak aşamalarının daha yeni başlayacağını önceki sayılarda haber vermiştik; kavganın neferleri böylesi bir taarruzu bir zamandır bekliyor, esasen kendileri üzerinden yazılan mektubun adresinin de su kaynaklarının talanına girişen şirketler olduğunu biliyorlardı. Hatta Erdoğan’ın insaniyet sınırını zorlayan beyanlarında ifadesini bulan hezeyanı da çok şaşırtıcı değildi; ne de olsa vahşi şirket emperyalizminin tersiyle daha yeni tanışıyordu. Mesela olayların akabinde hükümet sözcüsünün aldatılmış bir sevgili hüsranıyla “hiçbir seçim döneminde bu kadar adileşmemişlerdi” dedikleri de aslında CHP ya da Hopa halkı değil, beynelmilel finans kapital çevreleriydi[1]. Evet, Erdoğan’ı tam da seçimlere girerken asıl çileden çıkartan, efendisi sermaye iktidarının üzerini çizme baskısıydı.

Oysa her şey ne ince kurgulanmıştı, HES projeleri hem kapitalizmin sermayeyi en hızlı biriktirebileceği “barajlar” hem de su kaynaklarına şirketler tarafından el konulmasının vesilesi olarak ne parlak bir icattı. Üstelik mazruf da “yıkılıyordu”: “Memleketin enerji ihtiyacını yerli kaynaklarla karşılamak” hedefi vardı, HES’ler için “yenilenebilir enerji kaynağı” sınıflandırması vardı, HES lisanslarının karbon emisyonu piyasalarında finansallaştırması vardı, arıza çıkarana “Moskof ajanı”nın yeni sürümü olarak “doğalgaz lobisinin beslemesi” yaftası vardı…

2000’de BM, AB gibi üst kuruluşların suyu temel bir hak olmaktan çıkartıp ‘ekonomik bir kaynak/ meta’ya dönüştürmesi ve su kaynaklarının yönetiminde yeni ilişkiler tarif etmesiyle başlayan sürecin Türkiye ayağı, 2005 yılında çıkartılan Yenilenebilir Enerji Kaynakları Kanunu ile start aldı. Yenilenebilir enerji pazarının toplam portesi 50 milyar Dolar olarak tahmin edilen ve bu yeni dönemin pilot hedeflerinden biri olarak seçilen Türkiye’de takip eden düzenlemelerle doğa varlıklarının piyasalaştırılması ve finansal birikim aracı olarak kullanılması mekanizması oluşturuldu.

2009 yılında Türkiye’nin Kyoto Protokolü’ne taraf olması hisli duygulu yeşilliklerimizin tezahüratı ile karşılanırken, bu imza aslında Dünya Bankası başta olmak üzere kredi kuruluşlarınca yenilenebilir enerji için temin edilen kredilerden yararlanmanın önünü açıyordu. 2009 itibariyle HES lisanslarının sayısındaki patlamanın temel nedenleri HES’lere tanınan kredi olanakları, alım garantileri, ödemelerdeki kolaylıklar ve diğer yatırımları finanse etme potansiyeliydi. Bu kredilerin miktarı, aynı yıl içinde Dünya Bankası kaynaklı 1.260 milyon Dolar, CTF (Temiz Teknoloji Fonu) kaynaklı olarak da 420 milyon Dolar’a ulaşmıştı.  

Başrol oyuncuları olan dünya su tröstleri ise, bu tip yerel pazar istilalarında ortaya çıkabilecek pürüzlerle, “yabancılara satılıyor” tepkileri ve benzerleriyle muhatap olmamak için  mutad olduğu üzere, taşeronluğu yerli şirketlere bırakmıştı. “Sizin yerel pazardaki tecrübeniz…” gazları ve bir avuç döviz karşısında salyaları akıtan yerliler de “çokulusluyla iş yapıyoruz” havalarıyla balıklama daldılar. Tabi en büyükler biraz daha ihtiyatlı olmak suretiyle ve ortaya çıkan manzara: Misal, Doğuş Grubu gibi bir büyük baş, Öztürk Enerji namıyla ufak çaplı bir paravan şirket kurar, Öztürk Enerji HES lisansını alır, kredileri bağlar ve vadiye dalar. Bir eşkıya da merak edip ticaret siciline bakarsa bu özÖztürk Enerji’nin hisselerinin   %98’i İspanyollarda olduğunu görür. Böyle böyle Anadolu’nun derelerinin dörtte üçü Avusturyalı şirketlerin yatırımına açılmış olur: http://www.wirtschaftsblatt.at/archiv/energiehunger-der-tuerkei-sorgt-fuer-volle-auftragsbuecher-470781/index.do

Ama yaşam alanlarının talanına isyan eden taban hareketleri yükselişe geçmiş, “eşkıyanın” zoru oyunu bozmaya başlamıştır. Protesto gösterileri, mitingler, vadi nöbetleri, şantiye baskınları, büyük şehirlerdeki şirket merkezleri önünde oturma eylemleri, deşifreler ve davalardan alınan iptal ve durdurma kararlarıyla HES’çiler fiilen iş göremez hale getirilmiştir. 2010 itibariyle çeşitli platformların HES yapımlarının durdurulmasına yönelik açmış oldukları 74 davadan 34’ü sonuçlanmış, 33’ünden yürütmeyi durdurma veya iptal kararı çıkmıştır. Yerel halkı parayla satın alma girişimleri, sermayenin Truva Atı sözde çevreci (Erdoğan’ın deyimiyle “daniskası”) örgütlerin uzlaştırma gayretleri, patron medyasının sansür ve mizenformasyon bombardımanı, engel çıkaran mevzuatı değiştirme çabaları, kiralık katiller, gizli ve açık tehditlerden de anlamlı bir sonuç alınamadığı noktada patronların arızaları artık açıktan yükselmeye başlamıştır. Tüsiad toplantısında “Hes  eylemleri yatırımcıyı ürkütüyor, hiç bir şey yapılamayacak noktaya gidiliyor” uyarıları basına yansıyor (http://www.haberturk.com/yazarlar/625053-hes-eylemleri-tusiadi-urkutmus ), Cide HES Projesi Sarıyazmalılar’ın isyanıyla elinde patlayan Orya Enerji’nin sözcüsü aynı günlerde http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=17797075&yazarid=44&tarih=2011-05-16 “işin %40’ını bitirdim, elimde patladı, 10 milyon masrafım var!” diye feryad ederken Eroğlu’na konuşuyordu. Patronlar kendilerini yerden göğe kadar haklı ve de kazıklanmış, hissediyorlardı: “Bize legal şekilde sattığın işi yapmamızı sağlayamıyorsun, bizi kazıkladın, o kadar da masrafa soktun, kredi geri ödemeleri bastırdı, yabancı ortaklar “it is your problem” deyip anlaşmaları bozmaya, tazminat istemeye başladı,  üstelik bizi halka kötü kişi ettin, altın adımızı bakır ettin…”

                Ağır abiler de sadece yerli taşeronların harcanmasıyla Türkiye pazarını gözden çıkartacak değildi.  Güzelim işi bok eden Erdoğan tayfasına Brütüs’lüklerini göstermekte gecikmediler: Birleşmiş Milletler, 20 Mayıs’ta yayımlanan Türkiye’ye ilişkin raporunda bu kez Baraj ve HES projeleri ile Türkiye’nin ekonomik, sosyal ve kültürel hakları ihlal ettiğine dikkat çekiyor, yasa ve yönetmeliklerin hızla gözden geçirilmesi gerektiğinin altını çiziyordu. Tam da seçime girerken devran dönmüş, The Economist – suların satışı konusunda ön mutabakatın sağlanmış olduğu- “CHP’ye oy verin!” demeye (http://www.economist.com/node/18774786), The Observer “Erdoğan hala bir baba figürü mü” diye sormaya başlamıştı (http://www.guardian.co.uk/theobserver/2011/jun/05/observer-profile-recep-erdogan-turkey , http://www.ntvmsnbc.com/id/25220136/)

                Erdoğan, zamanında 24 Ocak kararlarını uygulamayı beceremeyen Demirel’e “sen çekil bakalım kenara” deyip darbe marifetiyle iktidara taşıdığı Özal’a işini gördüren sermaye iktidarının niyetinin bozulduğunun farkındaydı. Artık seve seve olmazsa döve döve bu işi becerebileceğini ispat etmek zorundaydı. Gücünü ve azmini göstermek için fiili savaşın ilk cephesini mücadelenin en sağlam kalesi konumundaki Hopa’dan açacaktı…  

İşte Hopa miladından bu yana, Bülent Arınç’ın “yaralı halde bırakmak çok tehlikeli olur,” dediği güçleri tamamen ezmek azmiyle film hızlandırılmış olarak akıyor:

–       Ablukaya alınan Hopa’da fiili OHAL devam ediyor. Ev ve kafe baskınları ile başlayan insan avı sürüyor. Kaçabilenler dağlarda saklanıyor. Gün itibariyle 65 kişi gözaltına alındı, 13 kişi tutuklandı. Dosya özel yetkili savcılara devredildi ve tutuklular Hopa’ya 300 km. uzaklıktaki Erzurum E Tipi Cezaevi’nde, ağır baskı koşullarında tutuluyor. Gönüllü avukat ordusu yaklaşık 300 kişiye vardı ancak savunma hakkının açıkça ihlal edilmesine neden olan kısıtlılık kararına yapılan itirazlardan sonuç alınamadı, tutuklama kararına ve dosyalardaki bilgi ve belgelere ulaşılamıyor. Diğer şehirde yapılan protestolarda da polisin tavrında radikal bir değişiklik yaşandığı görüldü. Gaz bombalarından kalp krizi geçirenler, polis coplarıyla sakat bırakılanların yanı sıra onlarca kişi tutuklandı ve hayali suç örgütleriyle ilişkilendirilmeye çalışılıyor. Gözaltıların durdurulması, Çevik Kuvvet’in ilçeyi terk etmesi, tutukluların mahkeme tarihinin belirlenmesi ve serbest bırakılması, “31 Mayıs günü kolluk kuvvetlere saldırı emrini ben verdim vicdanım rahat” diyen Hopa kaymakamının istifa etmesi ve Lokumcu’nun katillerinin yargı önüne çıkarılması talepleriyle eylemler sürüyor.

–       HES projelerine muhalefetin önemli bir odağı olan meslek odalarının da başı ezilmeliydi: 3 Haziran 2011 tarih ve 536 sayılı KHK ile TMMOB – Türk Mühendis Mimar Odaları Birliği ve onu oluşturan 23 Meslek Odası Kamu Yararına çalışan özerk ve anayasal kurumlar olmaktan çıkarılıp Çevre, Orman ve Şehircilik Bakanlığı’nın Mesleki Hizmetler Genel Müdürlüğü’ne bağlanarak adeta kapı kulluğuna indirgeniyordu. Böylece seçim sonrası düz bir satıhta devam etmek mümkün olacaktı.  

–       Erdoğan’ın doğal kaynakları finans kapitale servis etmedeki azmi yeni hükümet programında da ifadesini buldu:

  • “Su kaynaklarının etkin kullanımı ve korunması için bütüncül su kaynakları yönetimi modelini gerçekleştireceğiz. Bu çalışmaları yeni oluşturduğumuz Orman ve Su İşleri Bakanlığı ile daha etkin şekilde yürüteceğiz (diğer adı “havza planlaması” olan, bu “bütüncül su kaynakları yönetimi” tabirinin mahiyeti hakkında bakınız: Red, Şubat 2011, “Tema Vakfının İpliği Pazara Çıktı” yazısı).
  • Özellikle hidroelektrik santraller kapsamında, 2015 yılı sonuna kadar kamu ve özel sektör eliyle yürütülen toplam 5.500 MW’lık ilave gücü devreye alacağız.” 

–       4 Temmuz 2011 tarih ve 646 sayılı KHK ile hazine arazilerinde imar planı yapma yetkisi yerel yönetimlerden alınarak valiliklere devredildi. TMMOB değerlendirmesinde “yerel yönetimler baskı altına alınmakta, belediye meclislerinin ve il genel meclislerinin yasadan kaynaklı yetkilerine el konulmakta, seçilmiş yerel organlara yönelik merkezi dayatma sistemleştirilmektedir” dedi.

–       21 Temmuz’da yayınlanan ‘Elektrik Piyasasında Lisanssız Elektrik Üretimine ilişkin Yönetmelik’ ile zaten kırtasiyeden ibaret hale getirilmiş olan lisans alma sürecinden de vazgeçildi ve Türkiye’nin önü değil 2023, cehennemin dibine kadar açılmış oldu. Bu yönetmelik doğal kaynaklara yönelik bugünleri aratacak şiddette bir talanın başlangıcı. Geçmişteki yapsat inşaat nasıl kentleri bugünkü hale getirdiyse bu uygulama da tahribatı bir anda her yere pıtrak gibi dağıtacak ve yapılması düşünülen 2000 civarında HES belki de bir anda 20.000’lere varacak gözüküyor.  http://www.haberdar.com/haber/enerjide-span-stylebackground-coloryellowlisanssizspan-uretim-donemi-2977204

–       Bir yandan süren HES davalarından peş peşe iptal kararları gelmeye devam etti: Son birkaç haftada özellikle de mücadelenin kalelerinden olan Hopa HES, Cide Loç HES, Borçka Taşköprü HES, Rize İkizdere HES iptal edildi, Borçka Maçahel’de 4 ayrı davadan iptal kararı çıktı ve Artvin Şavşat HES için verilen ÇED olumlu kararının yürütmesi durduruldu. Bu kararlara dayanak teşkil eden, tutunabildiğimiz son mevzuat kırıntılarını da tarihe gömme girişimlerinden henüz sonuç alamamış olan Erdoğan, hırsını hâkimlerden çıkartmaya girişti ve Karadeniz’de HES davalarına bakan tüm mahkeme heyetlerinin görev yerleri değiştirildi: http://haber.sol.org.tr/sonuncu-kavga/yargidaki-atamalarin-hedefinde-hes-mucadelesi-mi-var-haberi-44815   Yeni atanan Ordu İdare Mahkemesi heyeti de siftah olarak 3 HES projesi için önceden verilmiş yürütmeyi durdurma kararlarını kaldırdı: http://www.hurriyet.com.tr/gundem/18371122.asp?gid=381

–       Son olarak taze İçişleri Bakanı İdris Şahin, Özel Harekat Dairesi’nin töreninde, Karadeniz bölgesinde görev yapmak üzere özel bir birim oluşturduklarının, bir manada polis devletine geçişin pilot bölgesi olarak da Karadeniz’in seçilmiş olduğunun müjdesini verdi: http://www.cnnturk.com/2011/turkiye/07/27/karadeniz.icin.ozel.birim.olusturuyoruz/624201.0/index.html

Su savaşçıları ise, her yeni hamleyle daha da bilenen öfke ve kararlılığın yanı sıra, Erdoğan ve ekibini yıllardır bel bağladıkları piyar, manipülasyon ve mizenformasyon dümenlerinden ümidi keserek tüm çirkefliklerini ortaya dökmek noktasına getirmiş olmanın da keyfiyle, tam saha devlet terörü altından bildiriyorlar: Biz de bu günleri bekliyorduk! Bu kez karşında ezik ordu, sarı sendika, patron medyası, sol liboş akademisyen tayfası yok Tayyip Efendi! Bu eşkıya dediğinin ipek yüklü kervanı yok ki haramin korku versin!  Yaşam alanlarına geçirilmiş tırnakların direnci, on bin yıllık coğrafyanın hayata tutunma bilgisi, kurdun kuşun hakkı, haklılığın gücü, ezilenlerin kara ve korkunç öfkesi, ara sıcaklardan da Laz’ın tersi var burada! Mafyan, daniska çevrecilerin, özel timin, zindanların, bombaların, ağababaların… Haydi, kopartın da kıyametinizi görelim!

Red Dergisi Ağustos sayısında yayınlanmıştır.

KİP Yaşam Yolculuğu 3. gün (11 Temmuz, Arhavi-Fındıklı) Köylüler: “Kanımızın son damlasına kadar direneceğiz!”

 
 
Balıklı Köylüleri HES’e izin vermeyecek
 
Yolculuğumuzun 3. Günü Arhavi’deyiz. Arhavi’de görüştüğümüz Eğitim-Sen’den Mehmet Öncel Arhavi’ye 22 tane HES yapılması düşünüldüğünü yani akan her dereye HES kurmak istediklerini söyleyerek burada tek dik duran köyün Balıklı köyü olduğunun altını çiziyor. Bizler de Balıklıköyü’ne giderek köyün tek su kaynağına yapılması düşünülen HES’le  ilgili planlanan dereye giderek köylülerle görüştük. Köyün yüzde 95’i HES’e karşı. Kendilerine Hopa’yı örnek aldığını söyleyen köylüler “kanımızın son damlasına kadar direneceğiz” diyorlar… 21 Temmuz’da ÇED toplantısı yapılacağını söyleyen köylüler, biz bu toplantıya katılmayacağız” diyorlar… Köyden kadınlarla yaptığımız sohbetlerde kadınlar şunu söylüyorlar bize “dere adamın hayatidur. Doğduğumuzdan beri bu derede yaşiyoruz.  Onları köyümüze almayacağuz. Gelen buradan geri gidecek başka yolu yok. Biz sonuna kadar direneceğuz.”
 
Fındıklı köyleri 5 yıldır HES’e karşı nöbette….
 
Arhavi’den Rize Fındıklı’ya sürüyor yolculuğumuz. Fındıklı’yla ilgili bilgilendiriliyoruz önce. Burada Derelerin Kardeşliği Platformunun çalışması var ve 5 yıldır köylerine 06, 34, 61 plakalı aracı kendi bilgileri dışında sokmuyorlar. Köylülerin tamamına yakını HES’e karşı burada da. Öncelikle köye çıkıp kamp kurmak için yol alıyoruz. Tabi köylülerden oluşan eskortla ancak girebiliyoruz. Buna rağmen yol boyunca bakan meraklı gözler yada arada aracı durdurup belli sorularla karşılaşıyoruz…
 
Geç saatlerde ulaşabildiğimiz kamp yerine araç çıkmadığı için köylülerin yardımıyla ulaşabiliyoruz ancak. Burada önceden geleceğimizi bilen köyün gençleri tulum ve horonlarla bizi karşılıyorlar. Hep  beraber oynanan horonlardan sonra bizler kendimizi geliş amacımızı anlatıyoruz. Köylüler de 5 yıldır verdikleri mücadeleyi. “Mücadele bundan sonra daha da setleşecek. Jandarmayla karşı karşıya geldiğimizde de yanımızda görmek istiyoruz diyorlar. Bizler de dayanışmayı büyüteceğimizi gerektiğinde omuz omuza jandarmaya karşı da direneceğimizi söylüyoruz. O arada havayi fişekler atılıyor. Herkes bir anda şaşırıyor tabii. Köylüler bizim  için sürpriz hazırlamışlar….
 
Ertesi  sabah köylülerle sohbet için buluşmak üzere geceyi  bitiriyoruz….

Kaynak: http://munzurcevredernegi.net/

 

Yaşama ve Doğaya saldırılara karşı 2.Karadeniz Yaşam Yolculuğuna… 9-25 Temmuz 2011

Yağmaya-Talana karşı, birlikte doğayı ve yaşamı savunmak için  

2. KARADENİZ YAŞAM YOLCULUĞU’NA DAVET… Yolculuk her noktada katılımlara aciktir. 

Yaşam düşmanı kapitalist elitlerce derelerin, ormanlarin, doganin, yasamin her alaninin talan edilerek ticarileştirilmesine, 

Doğa katili HES’lere, nukleere, termik santrallere, zehir saçan endustriyalizm ve madencilik faaliyetlerine, ormansızlaştırma ve insansızlaştırmaya,  

Çay ve fındıktaki sömürüye, küçük çiftçi tarımının ve köylülüğün tasfiye edilmesine, 

Yaşama ve doğaya yapılan saldırılara, yağma-rant proje ve yasalarına karşı, 

İnadına Yaşam, İnadına İsyan, İnadına Özgürlük! diyenler olarak 

9 Temmuz 2011 Cumartesi günü, geçen seneki gibi HOPA’dan başlayarak yaklaşık 2 hafta sürecek 2. Karadeniz Yaşam Yolculuğu’nda, doğaya ve yaşama sahip çıkan tüm dostlarla görüşmek dileğiyle…

 

PROGRAM (Değişiklikler olabilir) 

08.07.2011          Yola Çıkış: İstanbul, Ankara, muhtelif yerler

09.07.2011          Buluşma: Artvin – Hopa

10.07.2011          Artvin – Hopa

11.07.2011          Artvin – Arhavi

12.07.2011          Rize – Fındıklı

13.07.2011          Rize – Pazar, Hemşin

14.07.2011          Rize – Senoz

15.07.2011          Trabzon – Solaklı

16.07.2011          Trabzon – Araklı

17.07.2011          Trabzon – Macka

18.07.2011          Trabzon – Tonya

19.07.2011          Giresun

20.07.2011          Ordu

21.07.2011          Sinop – Gerze

22.07.2011          Sinop Merkez

23.07.2011          Karabük

24.07.2011          Bartın

25.07.2011          Dönüş 

Her turlu oneri, katki ve katiliminiz icin: karadenizisyandadir@gmail.com,

0 543 634 9449,

0 535 931 4999,

0 537 246 8661 

Karadeniz İsyandadir Platformu 

http://www.facebook.com/karadenizisyandadir

http://karadenizisyandadir.wordpress.com/

http://www.karadenizisyandadir.org/

karadenizisyandadir@gmail.com

 

Hopa Cinayetini Protesto Eden Bir Kadının Yaşadıkları. Şiddet ve Taciz

Hopa Olaylarını Protesto Eden Bir Kadının Yaşadıkları - Yusuf YAVUZ

Hopa’da yaşanan olayların ardından ülke genelinde yapılan protesto eylemleri sırasında çok sayıda eylemci gözaltına alındı. Olayların olduğu günün akşamında Metin Lokumcu’nun ölümüne neden olan polis şiddetini protesto etmek için Ankara’da yapılan protesto gösterilerinin ardından gözaltına alınan Karadeniz İsyandadır Platformu gönüllüsü Ezgi Ö., gözaltında yaşadığı dehşet verici hakaret ve işkenceyi anlattı. 
 
Öğretmen adayı olduğunu anlatan Ezgi Ö., bunu öğrenen polislerin kendisi ve otobüste bulunan diğer öğretmene ağza alınmayacak küfürler ve gurur kırıcı hakaretler yaptığını öne sürerek, “bu esnada erkek polisler tarafından kadın oluşumla ilgili sözler edilerek taciz edildim (kız halinle ne işin vardı, kız da değildir bu, diğer gözaltındakiler kastedilerek arkadakiler beğendiniz mi bunu vb. sözler.) Bir polis saçlarımdan çekerek kafamı yukarı kaldırdı ve dışarıdan geçmekte olan, olaylar esnasında yaralandığı söylenen bir polisi göstererek, olaydan benim sorumlu olduğumu ve içeride o polisin halinden çok daha vahim bir hale sokulacağıma dair tehditler savurdu” iddiasında bulundu. 
 
İşte Ankara’da polis şiddetine maruz kalan öğretmen adayı Ezgi Ö’nün gözaltında yaşadıkları… 
 
‘DÖRT ÇEVİK KUVVET POLİSİ BENİ GÖZLATINA ALDI’    

“O gün orada Metin Hoca’mızın acısını paylaşmak için toplanmıştık, fakat ne yazık ki buna izin vermediler. 31.05.2011 günü bulunduğum Kızılay YKM Önü mevkiinde, çevik kuvvet güçlerinin otobüslerinin bulunduğu alanda, otobüs içinde gözaltına alınan bir kadına yapılan ağır darba şahit olmam ve sonrasında olaya müdahale etmem sonucunda ben de dört çevik kuvvet tarafından sert bir şekilde tutma suretiyle gözaltına alındım.
 
POLİS ARACINA SAÇLARIMDAN ÇEKİLERE BİNDİRİLDİM

Dört çevik kuvvet tarafından gözaltına alındığım andan itibaren astım hastası olduğumu ve bu nedenle yavaş hareket etmelerini istedim, fakat hiçbir şekilde dikkate alınmadım. Gözaltı aracına götürülürken aracın kapısına doğru polisler tarafından oluşturulan koridorda kafama vurma, saçımı çekme gibi saldırılara maruz kaldım. Polis aracına dizlerim merdivene sürtecek şekilde saçlarımdan çekilerek bindirildim. Kafamdan cama vuracak şekilde itilerek koltuğa oturtuldum. 
 
O.OSPU BUNLAR, ÖLDÜRECEĞİM SİZİ…

Oturduğum koltuğa doğru gelen bir kaç kadın polis tarafından kafamı cama vurma suretiyle; “o.pu bunlar, öldüreceğim sizi, gebereceksiniz şerefsizler” gibi birçok tehdit ve küfre maruz kaldım. Astım hastası olduğumu ve krize girebileceğimi, bu sebeple hava almam gerektiğini dile getirdiğimde, yine birkaç kadın polis saçımı çekerek, kafama vurarak; “Astımsan ne işin vardı orada? Taş atarken astım değil miydin?” gibi sözlerle daha da sertleşen bir müdahaleye maruz bırakıldım. Bu sırada otobüse ara sıra binen erkek polisler sırasıyla koltuklarda oturan, gözaltına alınmış tüm kişilere sırta vurma, tokat atma şeklinde fiili müdahalelerde bulundular.
 
PSİKOLOJİK VE FİZİKSEL ŞİDDET, SÖZLÜ TACİZ

Otobüste bulunan kişiler sendika üyesi olduklarını belirtmeleri üzere daha da sert müdahaleye tabi tutuldular. Bu sırada sırtıma aldığım sert yumruktan sonra nefesimin kesildiğini söylememe rağmen hiçbir şekilde dikkate alınmadım. Otobüste bulunduğumuz yaklaşık bir saat boyunca takılan kelepçeler sürekli kontrol edildi, her kontrol sırasında daha fazla sıkıldı. Daha sonraki süreçte bindirildiğimiz araçta Adli Tıp’a götürülme ve merkeze geri getirilme esnasında saatlerce psikolojik ve fiziksel şiddete, sözlü tacize maruz bırakıldık, saatlerce otobüste bekletildik.
 
‘KIZ HALİNLE NE İŞİN VARDI, KIZ DA DEĞİLDİR BU!’

Öğretmen adayı olduğumu öğrenen polisler ben ve otobüste bulunan diğer öğretmene ağza alınmayacak küfürler, gurur kırıcı cümleler sarf ettiler. Yine bu esnada erkek polisler tarafından kadın oluşumla ilgili sözler edilerek taciz edildim (kız halinle ne işin vardı, kız da değildir bu, diğer gözaltındakiler kastedilerek arkadakiler beğendiniz mi bunu vb. sözler.) Bir polis saçlarımdan çekerek kafamı yukarı kaldırdı ve dışarıdan geçmekte olan, olaylar esnasında yaralandığı söylenen bir polisi göstererek, olaydan benim sorumlu olduğumu ve içeride o polisin halinden çok daha vahim bir hale sokulacağıma dair tehditler savurdu. Diğer öğretmene ise mütemadiyen tokat atmak suretiyle darp uygulandı.
 
İLK GÖZALTINDA YAŞADIKLARIM DERİN İZLER BIRAKTI

Nezarethanede bulunduğumuz süre içinde ise ben ve başka arkadaşlar acil olarak almamız gereken ilaçlarımız olduğunu söylememize rağmen uzun bir süre dikkate alınmadık. İlaçlarımız avukatlarımızın çabaları sonunda uzun bir süre sonrasında bizlere verildi. Yaşananlar ilk gözaltım olma, maruz kaldığım ve seyirci kalmak zorunda kaldığım ağır darplar sebebiyle ben ve eminim ki gözaltına alınan tüm şahıslarda derin izler bırakmıştır.
 
ANNEM ETKİLENMESİN DİYE SADECE ADIMI KULLANDIM

Umarım yaşanılanları bir şekilde aktarabilmişimdir. Ricam ise; bu olaylar sebebiyle ve sürecin çevresel olarak mütemadiyen devam etmesiyle anacığımın, sürekli yaşanan darbı aklına getirmesi, adımın ve kendimin geçtiği görüntüleri döndürüp döndürüp izlemesi, Hopa’ya üzülüp durması; bu sebepten tansiyonu 20’den aşağıya düşmeyen annemin daha da fazla etkilenmemesidir. Bu yüzden sadece ismimi kullanarak bu yazıyı aktarıyorum.”

 

Hopa’da yaşanan olaylar ve Metin hocanın öldürülmesi sonrası pek çok şehirde yapılan eylemelerden en şiddetlisi Ankara’da da yaşandı, polisin göz altına alırken uyguladığı şiddet ve gözaltında iken uyguladığı gerek psikolojik gerek fiziki saldırısı arkadaşlarımızın üzerinde derin izler bırakacak şekilde.

Ankara’da polis şiddetine maruz kalan bir arkadaşımızın ağzından yaşadıkları…

“O gün orada Metin Hoca’mızın acısını paylaşmak için toplanmıştık, fakat ne yazık ki buna izin vermediler. 31.05.2011 günü bulunduğum Kızılay YKM Önü mevkiinde, çevik kuvvet güçlerinin otobüslerinin bulunduğu alanda, otobüs içinde gözaltına alınan bir kadına yapılan ağır darba şahit olmam ve sonrasında olaya müdahale etmem sonucunda ben de dört çevik kuvvet
tarafından sert bir şekilde tutma suretiyle gözaltına alındım.

Dört çevik kuvvet tarafından gözaltına alındığım andan itibaren astım hastası olduğumu ve bu nedenle yavaş hareket etmelerini istedim, fakat hiçbir şekilde dikkate alınmadım. Gözaltı aracına götürülürken aracın kapısına doğru polisler tarafından oluşturulan koridorda kafama vurma, saçımı çekme gibi saldırılara maruz kaldım. Polis aracına dizlerim
merdivene sürtecek şekilde saçlarımdan çekilerek bindirildim. Kafamdan cama vuracak şekilde itilerek koltuğa oturtuldum.

Oturduğum koltuğa doğru gelen bir kaç kadın polis tarafından kafamı cama vurma suretiyle; “o.pu bunlar, öldüreceğim sizi, gebereceksiniz şerefsizler” gibi bir çok tehdit ve küfre maruz kaldım. Astım hastası olduğumu ve krize girebileceğimi, bu sebeple hava almam gerektiğini dile getirdiğimde, yine birkaç kadın polis saçımı çekerek, kafama vurarak; “Astımsan ne işin vardı orada? Taş atarken astım değil miydin?” gibi sözlerle daha da sertleşen bir müdahaleye maruz bırakıldım. Bu sırada otobüse ara sıra binen erkek polisler sırasıyla koltuklarda oturan, gözaltına alınmış tüm kişilere sırta vurma, tokat atma şeklinde fiili müdahalelerde bulundular.

Otobüste bulunan kişiler sendika üyesi olduklarını belirtmeleri üzere daha da sert müdahaleye tabi tutuldular. Bu sırada sırtıma aldığım sert yumruktan sonra nefesimin kesildiğini söylememe rağmen hiçbir şekilde dikkate alınmadım.

Otobüste bulunduğumuz yaklaşık bir saat boyunca takılan kelepçeler sürekli kontrol edildi, her kontrol sırasında daha fazla sıkıldı. Daha sonraki süreçte bindirildiğimiz araçta Adli Tıp’a götürülme ve merkeze geri getirilme esnasında saatlerce psikolojik ve fiziksel şiddete, sözlü tacize maruz bırakıldık, saatlerce otobüste bekletildik.

Öğretmen adayı olduğumu öğrenen polisler ben ve otobüste bulunan diğer öğretmene ağza alınmayacak küfürler, gurur kırıcı cümleler sarf ettiler.Yine bu esnada erkek polisler tarafından kadın oluşumla ilgili sözler edilerek taciz edildim (kız halinle ne işin vardı, kız da değildir bu, diğer gözaltındakiler kastedilerek arkadakiler beğendiniz mi bunu vb. sözler). Bir polis saçlarımdan çekerek kafamı yukarı kaldırdı ve dışarıdan geçmekte olan, olaylar esnasında yaralandığı söylenen bir polisi göstererek, olaydan benim sorumlu olduğumu ve içeride o polisin halinden çok daha vahim bir hale sokulacağıma dair tehditler savurdu. Diğer öğretmene ise mütemadiyen tokat atmak suretiyle darp uygulandı.

Nezarethanede bulunduğumuz süre içinde ise ben ve başka arkadaşlar acil olarak almamız gereken ilaçlarımız olduğunu söylememize rağmen uzun bir süre dikkate alınmadık. İlaçlarımız avukatlarımızın çabaları sonunda uzun bir süre sonrasında bizlere verildi. Yaşananlar ilk gözaltım olma, maruz kaldığım ve seyirci kalmak zorunda kaldığım ağır darplar sebebiyle ben ve eminim ki gözaltına alınan tüm şahıslarda derin izler bırakmıştır.

Umarım yaşanılanları bir şekilde aktarabilmişimdir. Ricam ise; bu olaylar sebebiyle ve sürecin çevresel olarak mütemadiyen devam etmesiyle anacığımın, sürekli yaşanan darbı aklına getirmesi, adımın ve kendimin geçtiği görüntüleri döndürüp döndürüp izlemesi, Hopa’ya üzülüp durması; bu sebepten tansiyonu 20den aşağıya düşmeyen annemin daha da fazla etkilenmemesidir. Bu yüzden sadece ismimi kullanarak bu yazıyı aktarıyorum.”

Ezgi
Karadeniz İsyandadır Platformu gönüllüsü
.

KİP 15 Mayıs TMMOB Ankara Mitingindeydi: Doğaya ve Yaşama Saldırılara Karşı İsyana!

 

Egemenlerin, sermayenin talanına karşı toplum yararı için çalışan tum muhalif kurumlarla birlikte TMMOB ve toplumcu meslek kuruluşlarını da baskı ve otoriter yöntemlerle, yasa değişiklikleriyle hakimiyeti altına alma, etkisiz kılma çabalarına karşı,  doğa ve yaşamın yağmalanmasına karşı Karadeniz isyandadır Platformu “Yaşam İçin İsyana!” pankartıyla, Ankara Ahali’den de katılımlarla 15 Mayıs günü TMMOB Ankara mitingindeydi.

Suyun, doganin, yasamin her alaninin ticarileştirilmesine karşı mücadele eden, Sinop’ta, İğneada’da ve Akkuyu’da yeni bir Çernobil olmasın diyen, HES’lere, termik santrallere karşı inadına yaşam diyenler olarak, doğaya, yaşama ve kulturlere yapılan saldırılara, doğa katillerine, yağma-rant proje ve yasalarına karşı KİP gönüllüleri isyana çağırdı.

Karadeniz İsyandadir Platformu

http://www.facebook.com/karadenizisyandadir
http://www.karadenizisyandadir.org/
karadenizisyandadir@gmail.com

TMMOB, “Haklarımız, Geleceğimiz, Halkımız, Ülkemiz İçin” mitingine katılan binlerce kişiye toplumun tüm kesimlerinin taleplerinin yer aldığı seçim bildirgesini oylattı. Binler, Sıhhiye Meydanı’ndan hükümet ve yetkililere mesaj gönderdi.

TMMOB Ankara mitingi 24

Etkin Haber Ajansı / 15 Mayıs 2011 Pazar, 16:52

ANKARA- Türk Mimarlar ve Mühendis Odaları Birliği (TMMOB), “Haklarımız, Geleceğimiz, Halkımız, Ülkemiz İçin” sloganıyla Sıhhiye Meydanı’nda miting düzenledi.

Sabah saatlerinden itibaren pek çok ilden gelen binlerce mimar, mühendis ve şehir plancısı, “Haklarımız, Geleceğimiz, Halkımız, Ülkemiz İçin” ana pankartı arkasında kortejler oluşturdu. Kortejlerin en önünde genç mimar ve mühendislerin kurduğu “Kızıl Davul” bandosu yer aldı. Yaklaşık 15 bin kişinin katıldığı mitingin ana kitlesini genç mimar ve mühendisler oluşturdu. Miting boyunca, “Yetkin mühendis olmayacağız”, “Güvenceli iş güvenli gelecek istiyoruz”, “Görevli değil mühendisiz” sloganları atıldı.

Binlerce kişi Gar önünden Sıhhiye Meydanı’na yürüdü. Mitinge, TTB, KESK, DİSK, ESP, EHP, Halkevleri, Genç-Sen, Sosyalist Yeniden Kuruluş Parti Girişimi, Ev Eksenli Çalışanlar Sendikası, Loç Vadisi Koruma Platformu, Ataması Yapılmayan Öğretmenler Platformu, Anadolu’yu Vermeyeceğiz İnisiyatifi, Karadeniz İsyandadır Platformu’nun da aralarında olduğu çok sayıda sendika, demokratik kitle örgütü de katıldı.

BÖLGE İLLERİNDEN YOĞUN KATILIM 

Mitinge Diyarbakır, Urfa, Van başta olmak üzere Kürt illerinden yoğun katılım oldu. Üzerlerinde Muğla ve Diyarbakır’da polis kurşunu ile yaşamlarını yitiren Şerzan Kurt ve Aydın Erdem’in fotoğraflarının basılı olduğu tişörtler giyen genç mimar ve mühendisler, Kürtçe pankart ve dövizler taşıdı.

Odalara bağlı gençlik örgütlerinin kortejlerinde, “Parasız, bilimsel ve anadilde eğitim”, “Savaşa hayır barış hemen şimdi” yazılı pankartlar taşındı.

Miting, sendikaların, siyasi parti ve meslek odası başkanlarının sahneye çıkarak emekçileri selamlamasıyla başladı. Binlerce kişi, emek ve demokrasi mücadelesinde yaşamını yitirenlerin anısına saygı duruşunda bulundu.

SOĞANCI: AKP, MUTLAK HAKİMİYETİNİ KURUYOR 

Mitingde konuşma yapan TMMOB Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Soğancı, “Özgürlük ve demokrasi, Kürt sorununun demokratik ve barışçıl yoldan çözülmesi, öznesi insan olan özgürlükçü, eşitlikçi, demokratik anayasa, demokratik, parasız eğitim, güvencesiz çalışmaya, taşeronlaşmaya, sendikasızlaştırmaya hayır demek için” alanlara çıktıklarını söyledi.

12 Haziran genel seçimlerinin yaklaştığını hatırlatan Soğancı, bugüne kadar tüm iktidara gelen tüm düzen partilerinin yerli ve yabancı sermaye güçlerinin değirmenine su taşıdığını vurguladı. Ülkenin rant ekonomisine, sıcak paraya, dış borçlara ve borç faizlerine mahkum edildiğini ifade eden Soğancı, “AKP iktidarı emperyalizme bağımlı sömürü düzenini dinle imanla cilalayarak piyasanın mutlak hakimiyetini kuruyor” dedi.

‘BÜYÜK BİR GÖZALTI DÜZENİ’ 

AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılına göre reel ücretlerde yüzde 12.5 oranında azalma olduğunu, işsizlik ve yoksulluğun arttığını kaydeden Soğancı, halkın sadakaya mahkum edildiğini, gelir dağılımındaki adaletsizliğin daha da büyüdüğünü söyledi.

Soğancı, “AKP referandumu kazanarak kendi 12 Eylül’ünü yürürlüğe koydu. Şimdi güçlendirilmiş, pekiştirilmiş 12 Eylül rejimi altında yaşıyoruz. Bu düzen demokrasiye değil giderek daha baskıcı, otoriter bir yöne doğru gelişiyor. Bu büyük bir gözaltı düzenidir” diye konuştu.

Soğancı, TMMOB’un seçimlere ilişkin bildirgesini miting alanında bulunan binlerce kişinin oyuna sundu. TMMOB Başkanı’nın “Ülkemizin tüm varlıklarını özel sermayeye peşkeş çekenlere oy verecek miyiz? Ülkemize dayatılan dışa bağımlı enerji politikaları üzerinden doğayı, insanımızı yok sayanlara, madenlerimizi, jeotermal kaynaklarımız, ormanlarımızı yerli yabancı sermayeye yağmalayanlara oy verecek miyiz? Eğitim, sağlık ve barınma hakkımızın en temel insan hakkı olduğunu kabul etmeyenlere, kentsel dönüşüm adı altında yağmalayanlara oy verecek miyiz? İşçi sağlığı ve iş güvenliği hizmetlerini kamusal bir hizmet olarak tanımayanlara oy verecek miyiz? Kadına yönelik şiddeti ve toplumsal hayatın her noktasında cinsiyet ayrımcılığını önlemeyenlere, ülkemizi ırkçı şoven yaklaşımlar temelinde kamplaştıranlara oy verecek miyiz?” şeklindeki sorularına binlerce ağızdan “Hayır” yanıtı geldi.

Alandan yükselen sesin yeni bir yaşam çağrısı olduğunu söyleyen TMMOB Başkanı Soğancı, hükümete ve yetkililere alandan yükselen sesi dikkate almaları yönünde çağrı yaptı.

Soğancı’nın konuşmasının ardından miting, Bandista ve Sevinç Eratalay’ın söylediği marş ve türkülerle sona erdi.

TMMOB hakları için sokakta  – 15 Mayıs 2011 –

“Haklarımız, Geleceğimiz, Halkımız, Ülkemiz İçin” sloganıyla yapılan çağrıya binlerce mimar, mühendis ve şehir plancısı yanıt verdi. TMMOB çağrısıyla Sıhhiye Meydanı’nda yapılan mitingde binler tek ses oldu

Türk Mühendis Mimar Odaları Birliği (TMMOB) çağrısıyla düzenlenen “Haklarımız, Geleceğimiz, Halkımız, Ülkemiz İçin” mitingine binlerce kişi katıldı. Saat 10.00’da Ankara Garı önünde buluşan binlerce mimar, mühendis ve şehir plancısı hakları için tek ses oldu.

Bandista üzerinde Nedim Şener ve Ahmet Şık’ın resimleri bulunan tişörtlerle sahneye çıktı.

“Haklarımız, Geleceğimiz, Halkımız, Ülkemiz İçin Susmayacağız” ana partı arkasında Sıhhiye Meydanı’na başlayan yürüyüşe “Kızıl Davul” grubu eşlik etti. Yaklaşık 15 bin kişinin katıldığı mitingte “”Yetkin mühendis olmayacağız”, “Güvenceli iş güvenli gelecek istiyoruz”, “Görevli değil mühendisiz” şeklinde sloganlar atıldı.

Mitinge, TTB, KESK, DİSK, ESP, EHP, Halkevleri, Genç-Sen, Sosyalist Yeniden Kuruluş Parti Girişimi, Ev Eksenli Çalışanlar Sendikası, Loç Vadisi Koruma Platformu, Ataması Yapılmayan Öğretmenler Platformu, Anadolu’yu Vermeyeceğiz İnisiyatifi, Karadeniz İsyandadır Platformu’nun da aralarında olduğu çok sayıda sendika, demokratik kitle örgütü de destek verdiği göründü.

Gençliğin yoğun katılımı vardı
Özellikle odalara bağlı gençlik yapılarının katılımı dikkat çekti. Diyarbakır ve odaların bölgedeki diğer illerdeki şubelerinden gelen genç üyeler Şerzan Kurt ve Aydın Erdem’in fotoğraflarının basılı olduğu tişörtler giyerek Kürtçe pankart taşırken Genç İMO “Müşteri değil öğrenciyiz” yazan penyeler giydi; “İmamın mühendisi olmayacağız” pankartını taşıdı. Kafalarına taktıkları baretlerle ve eylemdeki canlılıklarıyla gençler “HES’lere mühendis, 3. köprüye mimar, rantlara plancı” olmayacağız mesajını verdi.

Sıhıye Meydanı’nda toplanmaya başlayan kitleyi Bandista müzikleriyle karşıladı.Alana tüm katılımcı grupların gelmesiyle beraber başlayan miting de ilk önce sendikalar, siyasi parti ve meslek odası başkanları sahneye çıkarak emekçileri selamladı. Ardından söz alan TMMOB Genel Başkanı Mehmet Şoğancı konuşmasına Nazım Hikmet’in “Ellerinize ve Yalana Dair” şiirini okuyarak konuşmasına başladı.

12 haziran seçilerine hatırlatan Soğancı iktidara gelen tüm düzen partilerinin yerli ve yabancı sermaye güçlerinin değirmenine su taşıdığını belirtti. “Şimdi başımızda AKP iktidarı var” diyen Soğancı AKP iktidarının önceki tüm iktidarlara rahmet okuttuğunu belirtti. AKP’nin zengin dostu yoksul düşmeni olduğuna dikkat çeken Soğancı emperyalizmin AKP eliyle uyguladığı düzenin “altta kalanın canı çıksın” düzeni olduğunu söyledi.

Özgürlük ve demokrasi mücadelesinin adresi sokaktır
Referandum süreciyle birlikte “ileri demokrasiye” geçildiğini hatırlatan Soğancı bunun “ucube demokrasi” olduğunu çok kısa sürede görüldüğünü söyledi. Soğancı, iktidarın verdiği güçle AKP-Cemaat koalisyonun küstahlaştığını, buna karşı verilecek özgürlük ve demokrasi mücadelesinin adresinin sokak olduğunu ifade etti.

TMMOB seçim bildirgesini mitingde onaylattı
TMMOB’un seçimlere ilişkin bildirgesini miting alanında bulunan binlerce kişinin oyuna sunan Soğancı’nın oylattığı metin şöyle;

“Ülkemizin tüm varlıklarını özel sermayeye peşkeş çekenlere, özelleştirmecilere oy verecek miyiz?Ulusal, bölgesel ve kentsel düzeyde planlı ve kamusal bir ekonomi politikası benimsemeyen, kamusal kaynaklara dayalı ve istihdam odaklı sanayileşme ve kalkınma politikalarını uygulamayanlara oy verecek miyiz?Dünya Bankası, IMF, AB ve benzeri kuruluşların dayattıkları, yerli işbirlikçilerin uyguladıkları “yapısal uyum ve istikrar programları”nı uygulayanlara oy verecek miyiz?Ülkemize dayatılan dışa bağımlı enerji politikaları üzerinden doğayı, insanımızı yok sayanlara, Madenlerimiz, jeotermal kaynaklarımız, kıyı ve ormanlarımızı yerli ve yabancı sermayeye yağmalatanlara oy verecek miyiz?

12 Eylül düzeninin ürünü olan YÖK‘ü kaldırmayanlara, eğitimde öğrenciyi müşteri olarak görenlere; parasız, eşit, bilimsel, demokratik, fırsat eşitliğine dayalı ve anadilde eğitimi sağlamayanlara oy verecek miyiz?

Eğitim, sağlık ve barınma hakkımızın en temel insan hakkı olduğunu kabul etmeyenlere, Kapitalizmin emeği baskı altına alan stratejilerinin uygulayıcılarına, tüm çalışanlara grevli, toplu sözleşmeli sendikalaşma hakkını tanımayanlara oy verecek miyiz?

İşçi sağlığı ve iş güvenliği hizmetlerini kamusal bir hizmet olarak tanımayanlara, Kentsel dönüşüm adı altında kentlerimizi yağmalayanlara oy verecek miyiz?

Tarım arazilerinin yok olmasına, kirlenmesine, GDO‘lu gıdaların ülkemize sokulmasına izin verenlere, çiftçimizi üretimden, tarlasından koparanlara, Ülke ormanlarını 2/B, özel ağaçlandırma vb. ad altında rant sağlamak amacıyla talana açanlara, Suyumuzu ticarileştirenlere oy verecek miyiz?

Kadına yönelik şiddeti ve toplumsal hayatın her noktasında cinsiyet ayrımcılığını önlemeyenlere, kadın sesine düşman olanlara oy verecek miyiz?

Ülkemizi ırkçı şoven yaklaşımlar temelinde kamplaştıranlara, Tüm dillerin, kültürlerin, inançların ve renklerin kendilerini özgürce ifadesini engelleyenlere oy verecek miyiz?

Derelerimiz özgür akmasın diyenlere, nükleer santralları başımıza bela edenlere oy verecek miyiz?

Gençlerimizin geleceklerini karartanlara oy verecek miyiz?

Başta düşünce ve örgütlenme özgürlüğünün önündeki engeller olmak üzere demokrasinin önündeki tüm engelleri kaldırmayanlara oy verecek miyiz?

Emperyalizmin savaş ve işgal politikalarına alet olanlara, emperyalizm işbirlikçilerine oy verecek miyiz?

Mühendislik, mimarlık, şehir plancılarını gözden çıkaranlara, TMMOB‘ye düşmanlık besleyenlere oy verecek miyiz?”

Binlerce kişinin bu maddelere “Hayır” demesinin ardından miting Sevinç Eratalay’ın konseriyle son buldu.

Sendika.Org/ Ankara

Mimar ve mühendisler bezirgan saltanatına karşı

Cem Gurbetoğlu / Şiar Can Şener / Abidin Çınar  

  • (Evrensel) Türk Mimar ve Mühendis Odaları Birliği (TMMOB) üyeleri Ankara’da buluşarak seslerini AKP Hükümeti’ne karşı yükseltti. Türkiye’nin hemen bütün illerinden gelen on binlerce mühendis, mimar, şehir plancısı ve öğrencinin sesi AKP’ye karşı birleşti. Seçimlerde de halk düşmanı politikaları yürütenlerin değil, “emek”, “barış” ve “özgürlük” diyenlerin destekleneceği belirtildi.

“Yok sayılan, çiğnenen, gasp edilen haklarımız için 15 Mayıs 2011’de alanlardayız” diyen kadın-erkek, genç-yaşlı, Türk, Kürt ve diğer halklardan TMMOB üyeleri Ankara’ya adeta akın etti. Türkiye’nin batısından doğusuna, kuzeyinden güneyine yüzlerce otobüsle Ankara gelen TMMOB üyeleri sabahın erken saatlerinden itibaren Tren Garı’nda toplandı.

TMMOB üyelerini Türk Tabipleri Birliği, KESK Ankara Şubeler Platformu, DİSK’e bağlı Birleşik Metal-İş, Türk-İş’e bağlı Tez Koop-İş ve Tek Gıda-İş, Emek Partisi Genel Başkanı Vekili Haydar Kaya, ÖDP Genel Başkanı Alper Taş, KESK MYK üyesi Kasım Birtek de yalnız bırakmadı.

TÜRKÇE VE KÜRTÇE DÖVİZLER

Rengarenk bayrakları, balonları, flamaları, dövizleri, şapkaları ve tişörtleriyle binlerce TMMOB üyesi sloganlarla Sıhhiye Meydanı’na yürüdü. Öğrenciler, “Demokratik, parasız, bilimsel, anadilde üniversite istiyoruz”, “Müşteri değil, öğrenciyiz”, “Parasız ulaşım, yurt ve beslenme hakkımızı istiyoruz” ve “Staj sömürüsüne son” dövizlerini taşırken, mimarlar ise üzerlerinde “HES’leriniz batsın dereler özgür aksın”, “Ilısu barajına hayır”, “Hasankeyf uygarlıktır” yazan Kürtçe ve Türkçe tişörtlerle alana yürüdüler.

TMMOB üyeleri nükleer santrallere, İstanbul Boğazı’na üçüncü köprü yapılmasına, kentsel dönüşüm adı altında kentlerin yağmalanmasına, internet üzerindeki yasaklara “hayır” derken, işsiz ve güvencesiz çalışma koşullarına da direneceklerini belirttiler.

SOĞANCI: İTİRAZIMIZ VAR    

Saat 10.00’da başlayan yürüyüş, mitingin başladığı saat 13.00’de hâlâ sürüyordu. Geçtiğimiz 1 Mayıs mitingindeki kitleselliğin alana da yansıdığı görülürken, Sıhhiye Köprüsü üzerini de TMMOB üyeleri doldurdu. Mitingin tek konuşmasını yapan TMMOB Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Soğancı, “Nazım’ın da şiirinde söylediği gibi bu bezirgan saltanatının bitmesi için buradayız” dedi. Türkiye halklarının açlık ve yoksullukla terbiye edilmek istendiği, Kürt sorununun çözümsüz bırakıldığına dikkat çeken Soğancı, “itirazımız var yaşananlara, itiraz ediyoruz” dedi.
On binlerce TMMOB üyesinin kentlerin, ormanların, madenlerin yağmalanmasına “dur” demek için buluştuğunu kaydeden Soğancı, “Kürt sorununun barışçıl ve demokratik yoldan çözümü, öznesinde insan olan özgürlükçü, eşitlikçi, demokratik bir anayasa için Ankara’ toplandıklarını bildirdi.

‘AKP YOKSULUN DÜŞMANI’

AKP Hükümeti’nin uyguladığı ekonomik politikalarla emekçilere sigortasız, güvencesiz ve düşük ücretle çalışmayı dayattığını bildiren Soğancı, İşsizlik Sigortası Fonu’nun sermayeye peşkeş çekildiğini hatırlattı. AKP Hükümeti’nin gelir dağılımında adaletsiz olduğunu ve en üst hane geliri ile en alt hane geliri arasındaki farkın 8.5 kata çıktığını ifade eden Soğancı, “artık kesinlikle görülmüştür ki, AKP zengin dostu yoksul düşmanıdır” dedi.

‘İŞGAL VE YOK SAYMAYA DEVAM’

Emperyalistlerin ve işbirlikçilerinin son olarak Libya’ya müdahale ettiğini de hatırlatan Soğancı, AKP Hükümeti’nin de bu saldırıya NATO gemileriyle katıldığının altını çizdi. AKP’nin ülke içinde de Kürt sorununu görmezden gelerek çözümsüzlüğü dayattığını dile getiren Soğancı, siyasi ve askeri operasyonların hız kesmeden sürdüğüne dikkat çekti. Soğancı, TMMOB üyelerinin barış için mücadele etmeye devam edeceğini söyledi.

TMMOB’nin seçim bildirgesini de okuyan ve onaylama isteyen Soğancı, “yer altı ve yer üstü kaynaklarını yabancı sermayeye peşkeş çekenlere, eğitim, sağlık ve barınma hakkımızı kabul etmeyenlere, kentsel dönüşüm adı altında kentleri yağmalayanlara, suyu ticarileştirenlere oy verecek miyiz” diye sordu. TMMOB üyeleri hep bir ağızdan Soğancı’ya “hayır” cevabını verdi. Miting Grup Bandista ve Sevinç Eratalay’ın şarkılarıyla son buldu. (Ankara/EVRENSEL)


‘AKP’NİN DEMOKRASİ İLE İLİŞKİSİ YOK’

TMMOB, miting meydanında açıkladığı seçim bildirgesinde, demokratikleşme için 12 Eylül Anayasası’nın ortadan kaldırılmasını istedi. AKP hükümetinin demokrasiden daha da uzaklaştığı kaydedilen bildirgede, demokratik, eşitlikçi ve özgürlükçü bir anayasanın düzenlenmesi talebi yer aldı. Kürt kimliğinin tanınması ve anayasal güvence altına alınması gerektiği ifade edilen bildirgede, Kürt sorununun aynı zamanda bir emek ve demokrasi sorunu olarak algılanması gerektiği ifade edildi.

Türkiye’nin emperyalizme bağımlı bir ülke olduğunun vurgulandığı 60 sayfalık bildirgede, 9 yıldır iktidarda olan AKP’nin demokrasi ile ilişkisi olmadığı belirtildi.

Kürt sorununun tarihi bir sorun ve aynı zamanda bir emek ve demokrasi sorunu olduğu kaydedilen bildirgede, Kürt sorununun çözümsüz kalmasının Türkiye’nin demokrasi sorununu kangren hale soktuğuna dikkat çekildi. Bildirgede, “Kürt sorununun çözüm unsurları içinde yer alan insani, kültürel, siyasal vb. haklar, Türkiye’nin demokrasi eksikliğinin birer simgesi haline gelmiştir” denildi.

‘SANAYİ BİRİKİMİ TASFİYE EDİLDİ’

Özelleştirmelerle Türkiye’nin sanayi birikiminin tasfiye edildiği ifade edildiği bildirgede, işsizliğin bugün gerçekte yüzde 20’ler civarında olduğu, genç nüfus ve kadın iş gücü istihdamının giderek daha fazla gerilediği, işsizlik sigortası fonundaki 60 milyarlık tutarın yalnızca 3. 7 milyar TL’sinin işsizlere ödendiği tespiti de yapıldı.  

Bildirgede, siyasi partilerden taleplerinin, bağımsızlık ve toplumsal refah için kalkınma, sanayileşme, demokratikleşme perspektifinin benimsenmesi olduğu kaydedildi. Bilim ve teknolojiye gereken önemin verilmesi istenen bildirgede, ranta yönelik değil, üretime yönelik politikaların benimsenmesi gerektiğine dikkat çekildi.

Bildirgede, gerçek bir laiklik için hiçbir din ve inancın devletçe benimsenmemesi, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın lağvedilmesi, zorunlu din derslerinin kaldırılması gerektiği belirtildi. 1982 darbe anayasasının yürürlükten kaldırılması, tüm kimliklerin güvence altına alındığı, eşitlikçi, özgürlükçü, demokratik bir anayasa yapılması gerektiği belirtilen bildirgede, siyasi partiler yasasının değiştirilmesi de istendi. Bildirgede ayrıca seçim yasasının değiştirilmesi, seçimlere katılan partilerin aldıkları oy oranında parlamentoda temsilinin sağlanması, dolayısıyla baraj uygulamasının kaldırılması talebi de yer aldı.

‘KÜRT KİMLİĞİ ANAYASAL GÜVENCE ALTINA ALINMALI’

“Kürt kimliği tanınmalı, anayasal güvence altına alınmalıdır” denilen bildirgede, Kürt sorununun tartışılması ve çözümünü engelleyen, düşünceyi ifade etme ve örgütlenme özgürlüğü önünde engel oluşturan tüm yasalar ve psikolojik engellerin kaldırılması gerektiği kaydedildi. Tüm siyasi tutuklulara genel af çıkarmanın kalıcı barışın sağlanması için zorunlu olduğunun belirtildiği bildirgede, seçilmiş belediye başkanlarının, kitle örgütü temsilcilerinin, siyasetçilerin tutuklanmasına yönelik tüm baskıların durdurulması gerektiği vurgulandı.

Bildirgede, İş Yasası ile işçi sağlığı ve iş güvenliği ile ilgili yasa, tüzük ve yönetmeliklerin uluslararası sözleşme, standart ve normlar dikkate alınarak yenilenmesi istendi.


NOTLAR
*TMMOB’e bağlı bütün odaların il ve ilçe pankartlarıyla yer aldığı mitingde, makine, inşaat ve elektrik mühendislerinin yoğun katılımı dikkat çekti.
*Mühendislik öğrencileri başlarındaki baretler, sloganları ve şarkılarıyla mitingin en hareketli kortejlerini oluşturdular.
iİşten atılan ve direnişlerine devam eden Mas-Daf, Casper ve Mahla işçileri de mitinge katıldılar.
*Dicle Üniversitesi mühendislik öğrencileri, “Em dixwazin din nav wekhevi, demoqrasi u aşitiyede bijın” (Hep birlikte barış ve demokrasi istiyoruz) talebini yükseltti ve katledilen üniversite öğrencileri Aydın Erdem ve Şerzan Kurt’u da taşıdıkları dövizlerle unutmadılar.  
*Öğrencilerden oluşan Kızıl Davul müzik grubu kortejin önünde yürürken, 1 Mayıs Marşı’nı çalan bando grubu ve davul, klarinet ve zurna ekipleri de yürüyüş boyunca müzikleriyle TMMOB üyelerinin yanında oldular.
*Karadeniz İsyandadır Platformu, Loç Vadisi halkı ve çevre hakkı mücadelesi veren gruplar da mitinge katıldı. Mitinge aralarında Emek Partisi (EMEP), ÖDP, TKP, Halkevleri’nin de bulunduğu çok sayıda siyasi parti ve kitle örgütü de destek verdi.
*Katledilen elektrik mühendisi Hasan Balıkçı da meslektaşları tarafından unutulmadı. EMO üyeleri Balıkçı’nın fotoğraflarını taşıdı.

KİP: Sisteme Lanet,Nükleere Hayır! Sevdiklerimizi toprağa koyduk,hergün birkez daha biz de öldük…Yetmedi mi?

İSTANBUL (DİHA) – Çernobil faciasının 25. yılında, Türkiye’de nükleer santral yapılmasına karşı çıkan yaşam savunucuları, İstiklal Caddesi’nde yürüyüş yaparak, “Nükleere hayır” dedi. Yaşam savunucuları, “Çernobil ile bizleri ölüme mahkum ettiğiniz yetmedi mi? Sevdiklerimizi, en güzellerimizi toprağa koyduk, her gün bir kez daha biz de öldük… Yetmedi mi?” diye yetkililere sordu. 

Karadeniz İsyandadır Platformu aktivisti üçbin civarında yaşam savunucusu, Rusya’nın Kiev kentinde 1986 yılında gerçekleşen, çok sayıda insanın yaşamını kaybetmesine neden olan ve yıllarca da etkisi süren Çernobil Nükleer Santral kazası nedeniyle bugün bir kez daha sokaklara çıktı. Taksim Tranway durağında bir araya gelen yaşam savunucuları önce, “Sisteme lanet nükleere hayır”, “25 yıldır ölüyoruz” ve “Nükleer santral istemiyoruz” yazılı pankartları açtı. Buradan İstiklal Caddesi üzerinden Galatasaray Meydanı’na doğru yürüyüşe geçen grup, ellerinde Lazca ve Hemşince “İsyan”, “Nükleer istemiyoruz” ve “Nükleere hayır” yazılı dövizler taşıdı. Yürüyüş boyunca yöresel müzik enstrümanı tulum çalan grup sık sık, “Çernobil’i unutma nükleere bulaşma”, “Katil Çernobil bu kaçıncı ölüm”, “Yaşam isyan özgürlük” sloganları attı. Yürüyüş sırasında İstiklal Caddesi üzerinde yeni açılan alışveriş merkezi Demirören AVM’nin önünden geçerken, “Demirören sıra sana gelecek” diye tepki gösterildi. 

Galatasaray Meydanı’na ulaşan grup burada, sirenlerin çalması ile birlikte Çernobil faciasının patladığı anı anımsatarak, ölüm anını canlandırmak üzere, kısa süreli olarak yerlere yattı. Daha sonra grup adına Karadeniz İsyandadır Platformu üyesi İstanbul Üniversite öğrencisi Emel Çolak açıklama yaptı. Çernobil faciasının dünyayı kasıp kavurduğu günlerde zamanın Cumhurbaşkanı darbeci Kenan Evren’in “Biraz radyasyon kemiklere yararlıdır”, Başbakan Turgut Özal’ın “Radyoaktif çay daha lezzetlidir” dediğini hatırlatan Çolak, devlet tarafından işlenen bu suçun, bütün ölümlere ve bilimsel verilere rağmen kabul edilmediği gibi “küstahça” örtülmeye çalışıldığını söyledi. 

‘Çernobil’in çocukları olarak her gün öldük’

“Nükleer karşıtı olmamız için, Fukuşima’da nükleer kaza olmasına gerek yoktu. Bizler 25 yıldır bu ülkede ‘Çernobil’in Çocukları’ olarak her gün öldük” diyen Çolak, “Sevdiklerimizi, dostlarımızı, yakınlarımızı toprağa koyduk. 25 yıldır her gün, her saat nükleere ve bunu başımıza bela eden sisteme lanet ettik. Bugün bir kez daha, başta nükleer santraller olmaz üzere, yaşamımızı yok eden sözde enerjilere isyan ediyor, bunları başımıza bela eden sisteme lanet okuyoruz. Bizler nükleere karşı çıkarken, iktidara ve şirketlere ne bir alternatif sunuyoruz ne de ‘uzlaşalım’ diyoruz. Çünkü biliyoruz ki, yaşamın alternatifi olmaz” diye konuştu. 

Çolak, açıklamasını “Çernobil ile bizleri ölüme mahkum ettiğiniz yetmedi mi? 25 yıldır, radyasyonlu çaylar, fındıklar, sütler ile öldürüldüğümüz yetmedi mi? Sevdiklerimizi, en güzellerimizi toprağa koyduk, her gün bir kez daha biz de öldük… Yetmedi mi?” diye sorarak, bitirdi. 

(ek-mtç/iya)

Etkin Haber Ajansı / 26 Nisan 2011 Salı, 21:29

İSTANBUL- Taksim Meydanı’nda bir araya gelen Karadeniz İsyandadır Platformu üyeleri, “Sisteme lanet nükleere hayır” yazılı pankart açarak Galatasaray Meydanı’na yürüdü. İstiklal Caddesi boyunca öfkeli bir şekilde yürüyen yüzlerce kişi sık sık “Katil Çernobil bu kaçıncı ölüm”, “Çernobili unutma nükleere bulaşma” sloganlarını attı. Lazca ve Hemşince lolipopların taşındığı yürüyüşün önünde tulum çalındı. Eyleme Alper Taş ve Şevval Sam’da katılarak destek verdi.

Galatasaray Meydanı’nda Platform adına açıklama yapan Emel Çolak, 26 Nisan 1986’da gercekleşen Çernobil nükleer felaketinin üzerinden 25 yıl geçtiğini ve 25 yıldır başta Karadenizliler olmak üzere ölüme mahkum edildiklerini belirtti.

“Çernobil faciasının dünyayı kasıp kavurduğu günlerde zamanın Cumhurbaşkanı darbeci Kenan Evren, ‘Biraz radyasyon kemiklere yararlıdır’, Başbakan Turgut Özal ‘Radyoaktif çay daha lezzetlidir’ diyebiliyor; Sanayi Bakanı Cahit Aral ise halkın huzurunda radyasyonlu çay içebiliyordu” diyen Çolak, yılar önce bunları yapan devletin bugün onların üstünü örtmeye çalıştığını söyledi.

Japonya’da yaşanan felaket sonrası Fukuşima’daki patlamalar ve radyoaktif sızıntının etkilerinin hala canlı olduğunu ve dünyada nükleer karşıtlığının hız kazandığını dile getiren Çolak, “Nükleer santralı evdeki tüpgaza indirgeyerek Sinop’a, Mersin’e ve Trakya’ya nükleer santral yapmayı planlayan bu dayatmacı zihniyete boyun eğecek değiliz” dedi

Nükleer karşıtı olmaları için, Fukuşima’da nükleer kaza olmasına gerek olmadığını söyleyen Çolak, 25 yıldır bu ülkede “Çernobil’in Çocukları” olarak hergün öldüklerini, sevdiklerini, dostlarını, yakınlarını toprağa koyduklarını ifade etti.

“Yaşamlarımız üzerinde oyun oynamanıza izin vermeyeceğiz“ diyen Çolak, “Çernobil ile bizleri ölüme mahkum ettiğiniz yetmedi mi? 25 yıldır, radyasyonlu çaylar, fındıklar, sütler ile öldürüldüğümüz yetmedi mi? Sevdiklerimizi, en güzellerimizi toprağa koyduk, her gün bir kez daha bizde öldük… Yetmedi mi?” diye sordu. 

Çernobil’in 25. Yılında, Nükleere Karşı 25 Neden

 
1. Kazalardan kaçınılamaz. Tasarım kusurları, yıpranma, mekanik ve insani hatalar nedeniyle kaza olasılığı yapısaldır. “Yeni” diye pazarlanmaya çalışılan modeller için başka bir deneme olanağı olmadığı için toplum “kobay” olarak kullanılır. Kaza ve sızıntılar, yüksek toplumsal maliyete yol açar ve sınır tanımaz.
2. Yüzbinlerce yıl radyoaktif kalan atıkların zararsız hale getirilmesi mümkün değildir. Atıkların yeraltı sularına, nehirler ve ırmaklara sızma riski yüksektir. Radyoaktif atıkların çevreden yalıtılma masrafları hem bu atıkların kirlettiği alanların, yeraltı suları ve nehirlerin temizlenme çalışması masrafları ve seçilen depolama alanlarına nakliye masrafları hayli yüksektir.
3. Soğutma suyunun geri verilmesi sırasında nehirlerin, göllerin ve denizin ısıl kirlenmesine neden olur ve sudaki canlı yaşama zarar verir. 2-6 C’lik bir sıcaklık artışı deniz ekosistemindeki dengeyi bozar. Denizdeki canlıların neslinin tükenmesine ve denize yayılan radyasyonun balık yoluyla insanlara geçmesine neden olmaktadır. Öte yandan, küresel ısınmaya bağlı olarak suların aşırı ısındığı dönemlerde soğutma işlemi de tehlikeye girer.
4. Normal işleyişi sırasında fark edilmeyen / örtbas edilen sızıntılar nedeniyle, çevresinde radyoaktif kirlilik yaratır. Nükleer santral civarında belirli oranda radyasyon artışı yaşandığı, hava, su, toprak kirliliğine neden olarak canlı yaşamı üzerinde olumsuz etkiler yarattığı bilinen bir gerçektir. Çeşitli şekillerde yarattığı radyoaktif kirlilik hastalıklara, hayvan ve bitkilerde mutasyonlara yol açar. Nükleer santraller bölgedeki tarım, hayvancılık, turizm ve balıkçılık faaliyetlerini bitirir.
5. “Yüksek güvenlik standartları”na rağmen nükleer santraller halen çok riskli bir teknolojidir. Japonya’da olduğu gibi kazalar halen olabilmektedir. %100 güvenli bir nükleer santral bulunmamaktadır. Riski çok büyük olduğu için sigortalanamaz ve finansal riski kamuya yüklenir. Nükleer santrallerin ömrü tamamlansa bile risk devam eder. Nükleer santral kapatılsa dahi, ortalama gücünün %10’u kadar enerji üretmeye devam eder. Bu nedenle bozunum ısısı önemsiz düzeylere düşünceye kadar, reaktörü soğutmaya devam etmek gerekir.
6. Nükleer pazarlayıcıları tarafından toplumsal / çevresel “dışsal maliyetleri” göz ardı edilerek düşük gösterilen nükleer enerji üretim maliyetleri bir yalandan başka bir şey değildir. Güvenlik, bakım-onarım harcamaları yüksektir. Pahalı yakıt kullanılmasının yanında, yakıt zenginleştirme ve atık depolama gibi ekstra masrafları vardır. İlk yatırım ve işletim maliyetleri yüksektir.
7. Deprem, sel ve tayfun gibi afetlerde kaza riski yükselir. Fay hatları yakınına reaktör kurulması ekstra risk yaratır.
8. Teknolojisi, yapım, inşaat ve güvenlik maliyetleri ve süresi çok yüksektir. Yapım süresinin ve maliyetin birkaç katına çıktığına sıklıkla rastlanmaktadır, büyük gecikmeler yaşanır ve zamanında bitmez. Geri ödeme süresi çok uzundur. Kapanan santraller uzun süren söküm aşamasında nükleer atık haline gelir ve söküm maliyetleri çok yüksektir. Kullanılmış yakıt çubukları ve atıklar yerin altında çelik tanklara gömülür. Ancak bu tanklar da 10-15 yıl içerisinde yüksek düzeyli, asidik ve sürekli radyoaktif ışıma sonucunda çatlar ve sızıntı meydana gelir. Tam olarak bir yalıtım ve bertaraf teknolojisi henüz bulunamamıştır.
9. Enerji üretimi verimsizdir (soğutma sırasında büyük miktarda enerji kaybı olduğu için üretilen net enerji miktarı düşüktür). Arızalarda üretim çok uzun süre durur, santral atıl hale gelir.
10. Nükleer enerji denildiği gibi iklim değişikliğine çözüm değildir. Nükleer enerji kullanımından kaynaklanan uranyum madenciliği ve santral inşaatı yüzünden önemli ölçüde sera gazı salımı söz konusu olmaktadır. Sera gazı salınımı iklim değişikliğini ve küresel ısınmayı tetiklemektedir.
11. Uranyum madenciliği ve yakıt üretimi/zenginleştirme aşamalarında sürdürülebilir olmayan kaynak bağımlılığı yaratır. Nükleer yakıt kaynakları sınırlıdır ve birkaç ülkenin kontrolündedir. Nükleer enerjinin kaynağı olan uranyum az bulunan bir kaynaktır. Tahminlere göre dünyadaki uranyum kaynakları talebe de bağlı olarak 30 – 60 yıl içerisinde tükenecektir.
12. Nükleer santraller, endüstriyalizmin ve yüksek teknolojiye tapınmanın en uç noktalarından birini temsil eder. Teknolojiyi elinde tutan, denetleyen ve dağıtan devletlerin gücünü ve bu ülkelere olan bağımlılığı arttırır.
13. Uluslararası güç dengelerinde barışçıl olmayan bir silah olarak kullanılır. Nükleer silahlanmayla, savaşlarla, militarizmle bire bir ilişkisi vardır, askeri ya da sivil reaktörlerin bazı tipleri nükleer silah hammaddesi üretir.
14. Radyoaktif atıkların konvansiyonel silahlar için mermi yapımı, tanklar için zırh plakası yapımı ve nükleer silah yapımında kullanılması riski mevcuttur.
15. Sabotajlara, saldırılara karşı korunma adına asker ve polis denetimini meşrulaştırır.
16. Şeffaf değildir, yatırım kararından silah yapımına, kazalardan atıklara kadar her aşamada gizlilik esastır, radyoaktif sızıntı ve kazalar örtbas edilir. Toplumu ikna etmek için beyin yıkama / rıza yaratma kampanyalarını kullanır.
17. Yapımına antidemokratik süreçlerle, merkezi olarak ve kamuoyunda özgürce tartışılmasına izin verilmeden karar verilir; aynı şekilde yapılır ve işletilir. Özellikle yatırım aşamasında büyük rüşvetler ve “fon”lar döner.
18. Merkezi denetimi zorunlu kıldığı için enerji üretiminde ve dağıtımında merkezileşmeye ve enerji kayıplarına neden olur. Teknokrasinin ve uzmanlar bürokrasisinin egemenliğindeki, halkın aleyhine toplumsal ve ekonomik düzeni pekiştirir.
19. Yüksek düzeyde uzman iş gücü kullanır, yerel ve ulusal düzeyde anlamlı istihdam yaratmaz (kaza sonrası temizlik işleri hariç). Nükleer enerji, ticari teknolojiler arasında en düşük istihdam yoğunluğuna sahip ve üretilen enerji miktarına göre en az iş olanağı sağlamaktadır. Bu istihdam da büyük oranda uzmanlaşmış ve dışarıdan transfer edilecek işgücüne dayanmaktadır.
20. Nükleer santral potansiyel bir atom bombası fabrikasıdır. Nükleer teknoloji şarttır diyen zihniyetin ardında askeri amaçlarla silah ve atom bombası üretme arzusu yatmaktadır. 1945’te Hiroşima’da, Nagazaki’de kullanılan atom bombalarına, geçtiğimiz 10 yılda Lübnan’da, Irak’ta, Afganistan’da halkın üzerine atılan seyreltilmiş nükleer bombalara sahip olma niyeti savaş endüstrisinin ve egemenlerin bitmez tükenmez kar ve iktidar hırslarının sonucudur; insanların ve doğanın katledilmesine yol açmaktadır.
21. Aşırı enerji tüketimine ve masif (büyük miktarlarda) enerji akışına olan bağımlılığı arttırır, enerji yoğunluğunun düşürülmesi girişimlerini baltalar. Tüketim toplumunu, enerji israfını ve kullan at mantığını alternatifsiz hale getirir.
22. Türkiye nükleer santrallere mecbur değildir. Türkiye’deki enerji arz/talep senaryoları 2-3 kat abartılı bir şekilde açıklanmakta, sanal ihtiyaçlar yaratılıp tüketim pompalanıp enerji krizi bahane edilerek sermaye yeni pazarlar açılması hedeflenmektedir. Enerji oburluğu politikalarıyla enerjiye ihtiyacımız varmış gibi gösterilmektedir.
23. Rusya’nın yapmayı planladığı VVER-1200 modeli üniteler, Rusya tarafından yeni geliştirilmiştir. Daha henüz dünyada VVER-1200 model bir reaktör işletme halinde bulunmamaktadır. 3. nesil olarak dile getirilen bu santrallerin güvenilirliği belirsizdir. Akkuyu’da kurulması planlanan 4800 megavatlık nükleer santralin soğutulması için günde kullanılacak yaklaşık 10 milyar litrelik su bölge atmosferinde ve tarım alanlarında, asit yağmuru, ağır metal kirliliğinin yanı sıra buharlaşmadan kaynaklanan atık tuz ve minerallerin çevrede neden olacağı zararlar kaçınılmaz olacaktır.
24. Nükleer santral bahanesiyle Türkiye bir nükleer atık çöplüğü haline getirilmeye, başka santrallerin atıklarda Türkiye topraklarına gömülmeye çalışılmaktadır.

25. Çernobil’i unutamadan, Japonya – Fukuşima felaketini yaşadık…

 

“Acayipleşti havalar
bir güneş, bir yağmur, bir kar.
Atom bombası denemelerinden diyorlar
Stronsiyum 90 yağıyormuş
aşa, süte, ete, umuda, hürriyete
kapısını çaldığımız büyük hasrete
Kendi kendimizle yarışmadayız gülüm
Ya ölü yıldızlara götüreceğiz hayatı
Ya dünyamıza inecek ölüm”
 
Nazim Hikmet RAN

DAVET: 25. Yilinda Cernobil’e Lanet, Nukleere Hayir Yuruyusu!

26 Nisan 1986’da gerceklesen Cernobil nukleer felaketinin uzerinden tam 25 yil geçti. 25 yildir bizler, basta Karadenizliler olmak üzere ölüme mahkum edildik.

Çernobil faciasının dünyayı kasıp kavurduğu günlerde zamanın Cumhurbaşkanı darbeci Kenan Evren, “Biraz radyasyon kemiklere yararlıdır”, Başbakan Turgut Özal “Radyoaktif çay daha lezzetlidir” diyebiliyor; Sanayi Bakanı Cahit Aral ise halkın huzurunda radyasyonlu çay içebiliyordu.

Yıllar önce devlet tarafından işlenen bu suç, bütün ölümlere ve bilimsel verilere rağmen kabul edilmediği gibi üstü küstahça örtülmeye çalışıldı; bugün bu tavır aynı vurdumduymazlık ve pişkinlikle devam etmektedir.

Japonya’da yaşanan felaket sonrası Fukuşima’daki patlamalar ve radyoaktif sızıntının etkileri hala canlı ve dünyada nükleer karşıtlığı hız kazanırken, nükleer santrali evdeki tüpgaza indirgeyerek Sinop’a, Mersin’e ve Trakya’ya nükleer santral yapmayı planlayan bu dayatmacı zihniyete boyun eğecek değiliz.

Yaşam, doğa ve doğadan beslenen kültürler, iktidarların ve şirketlerin topyekün saldırısıyla karşı karşıya… Kapitalistlerin doymak bilmeyen kar hırsı için, Anadolu’ya can veren derelerimiz HES adı altında şirketlere satılıyor; termik santraller, maden aramaları ve sanayi atıklarıyla doğal yaşam zehirleniyor; ormanlar, meralar ve tarım alanları şirketlerce yağmalanıyor… Bugün Çernobil’in etkileri halen devam ederken, Fukuşima ile bir kez daha sarsılıyoruz…

Bizlerin nükleer karşıtı olmamız için, Fukuşima’da nükleer kaza olmasına gerek yoktu. Bizler 25 yıldır bu ülkede “Çernobil’in Çocukları” olarak hergün öldük. Sevdiklerimizi, dostlarımızı, yakınlarımızı toprağa koyduk. 25 yıldır her gün, her saat nükleere ve bunu başımıza bela eden sisteme lanet ettik.

Havamızı, suyumuzu, toprağımızı, tüm canlıları yüzyıllar boyunca radyasyonla zehirleyen Çernobil’in 25.yılında, bir kez daha “Çernobil’e Lanet, Nükleere Hayır!” diyeceğiz.

25 yıldır yaşadıklarımızla, hikayelerimizle, isyanımızla geliyoruz!

Çernobil’i yaşayan, tanık olan, yakınlarını kaybeden insanların katılımlari ve açıklamalarıyla;

Başta nükleer santraller olmak üzere, yaşamımızı yok eden sözde enerji projelerinin ardındaki talan, rant ve somuruye karşı doğayı ve yaşamı savunmak için isyandayız, sokaktayız.

Tarih: 26 Nisan 2011 Salı saat: 19.00

Yer: Taksim Tramvay Durağı (Taksim Meydani)

Karadeniz İsyandadir Platformu

http://www.facebook.com/karadenizisyandadir
http://cernobiliyasamak.wordpress.com
http://www.karadenizisyandadir.org/ 
karadenizisyandadir@gmail.com

KİP: “Gelsin Devlet, gelsin Şirket, gelsin Polis, gelsin Cop, inadına İsyan, inadına Yaşam, inadına Özgürlük”

9 nisan 2011 Cumartesi günü Ankara’da, gerçekleştirilen “Doğanın ve Yaşamın Talanına Karşı Miting”e “Karadeniz isyandadır Platformu” “Yaşam İçin İsyan” Pankartıyla ve Kara-Mavi dövizlerle katıldı. Sabahın erken saatlerinde Kurtuluş Parkı’nda buluşan eylemciler saat 10:30 sularında Toros sokak’a doğru yürüyüşe geçtiler. Saat 11:00′da ise Toros sokak’tan Kolej Meydanı’ndaki miting alanına doğru harekete geçildi.

Sözde “enerji” projelerine, gerçekte yaşamın ticarileştirilmesine karşı yapılan yürüyüş esnasında “Kara Mavi Bayraklar” marşının yanı sıra “Baraj yapma boşuna, yıkacağız başına” “Dereler özgürdür, özgür akacak” “Siz yapın, Biz yıkarız” “İsyan, Yaşam, Özgürlük” “Gelsin Devlet, gelsin Şirket, gelsin Polis, gelsin Cop, inadına İsyan, inadına Yaşam, inadına Özgürlük”sloganları atan Karadeniz İsyandadır Platformu’nun miting alanındaki horonuna katılım büyüktü. 

Suyumuz, madenlerimiz, ormanlarımız, tarım alanlarımız, yasa ve yönetmeliklerle sermaye sahiplerine devredilmesi karşı çıkan binlerce yaşam savunucusu Ankara’da buluştu . Hidroelektrik santral (HES) projeleriyle, termik santrallerle, nükleer santrallerle, maden aramalarıyla, mera, kıyı ve orman kanunlarıyla insanca yaşam hakkımız elimizden alınmasına tepkimizi göstermek için hep birlikte haykırdık.

9 Nisan Cumartesi günü yapılan mitinge doğa savunucularının yanı sıra emek örgütleri ile siyasi partiler de katıldı. Türkiye genelinden gelen yaklaşık 7 bin kişi sabahın erken saatlerinde Toros Sokak’tan “Doğanın ve yaşamın yağmalanmasına karşı yürüyoruz” pankartı açarak yürüyüşe geçti.

Her yaştan yaşam savunucusunun katıldığı yürüyüşte Karadeniz İsyandadır Platformu “Yaşam İçin İsyan” pankartının yanı sıra HES,Termik santrallere,nükleer santrallere, tabiatı bozuk yasalara karşı hazırlamış olduğu dövizleri taşıdı.

Karadeniz İsyandadir Platformu

Kaynak: http://www.karadenizisyandadir.org/ 
http://www.facebook.com/karadenizisyandadir

“Patron Duyarlılığı?” E. Ali Aydın (Haber Fabrikası)

EDİTÖR’den- Kapitalizmin dünyayı şekillendirme iddasının en büyük kanıtı, dünyanın döngüsünü doğal süreçleriyle buluşturma hevesinde olanları kendine eklemleme becerisi. Dünya üzerinde ‘ekolojik duyarlılığın’ militan aktörleri olarak işe başlayan yeşilbarış (greenpeace) hareketi de zamanla oluşan yeşil ekonominin CEO’ları olmuştu. Üye sayılarının çok üzerinde bir başarı sağlayan ve kitlelerde karşılık bulan bu oluşum, zamanla büyük şirketlerde ‘ekolojik danışman’ olarak işe girmek için bir referans kaynağı oldu. Eskinin militan çevrecilerinin çoğu stajını tamamlayıp buğdaydan benzin yapılması gibi ‘süper’ fikirlerin rantına ortak oldu. Hareket birçok çevre olayına müdahil olsa bile gençliğin romantize edilmiş bir orta sınıf mecarası olarak anılıyor şimdilerde. Tıpkı çevrecilerin Avrupa’da politik arenada gördüğü türden bir ‘gaz alma’ mekanizmasına dönüştüler.

Yeşil ekonomi denen yeni bir pazarın oluşmasına ve doğal kaynakları kara tahvil eden şirketlere yeni bir gelir kalemi oluşmasına yardım eden yeşilbarışçılara katılmak kariyer planı yapanların ajandasına kayıtlı. Faaliyetleriyle doğal dengeyi bozanlar, yaşam alanlarını yok edenlerin son 10 yılda yarattığı bir sektör. Bak dünya yok oluyor, bizim arabaya bin.

Patron Duyarlılığı

Türkiye’de ise 90′larda kurulan TEMA tam anlamıyla bir patron/sermaye kuruluşudur. TEMA sanayicilerin ve yatırımcıların yarattığı tahribata karşı oluşan radikal çevreci mücadelelerin gazının almak, kamuoyunu maniple edilmek için kurulmuştur. TEMA öyle bir vakıftır ki, hepsi iş insanı olan yöneticilerinin HES projelerinden birkaçını kapmış olabilir. Vakıf yetkililerinin yaptığı kimi açıklamalarda nükleer’e karşı olmadıkları biliniyor.

400000 üyesi olduğu söylenen bu vakfın, 15 yıldır süren çevre-doğa yağmasına karşı mücadele eden insanlara destek verdiği pek görülmez. Patronların oluşturduğu bir vakfın duyarlılığı da bu kadar olur.

Mücadele İsyan Gerektirir

Karadeniz İsyandadır Platformu gerçek bir mücadele birliğidir. İktidarın rant dağıtım aracı olarak kullandığı HES’lere karşı hayatlarını savunan yöre insanlarının bir araya geldiği gerçek bir hareket. Egemenlerin yönlendirdiği sarı çevrecilere değil, yaşadıkları çevrenin yok olmasıyla sınanan insanlara destek verilmeli.

Platformdan Mustafa Cevdet Arslan’ın yazdıkları muhakkak okunmalı. /E. Ali Aydın

Gerçeği savunmak için. ( https://ekolojiagi.wordpress.com/2011/02/09/tema-kocaman-sirketlerin-kocaman-vakfi-sermaye-cevreciliginin-ana-temasi/ )

http://www.haberfabrikasi.org/s/?p=9781

TEMA: Kocaman şirketlerin kocaman vakfı – Sermaye Çevreciliğinin Ana TEMA’sı

TEMA Vakfı, yaptığı ‘suya sabuna dokunmayan’, ‘toz toprak, sakız’ projelerinin çevre yararına olmasından çok sermaye yararına olması ile dikkat çekti. Karadeniz İsyandadır Platformu’ndan M. Cevdet Arslan TEMA’nın gerçek yüzünü yazdı.

 

TEMA Vakfı yaklaşık 20 yıldır başta erozyonla mücadele olmak üzere çevre sorunları konusunda yaptığı çalışmalarla (!) gündeme getirildi. Devletin her kurumundan aldığı desteklerle, özel sektörün gönüllü halkla ilişkiler çalışmasını yürüttüğü TEMA Vakfı, yaptığı ‘suya sabuna dokunmayan’, ‘toz toprak, sakız’ projelerinin çevre yararına olmasından çok sermaye yararına olması ile dikkat çekti. Ta ki, Karadeniz İsyandadır Platformu gibi bir çevre hareketi olmanın ötesinde ‘yaşam alanı savunucusu’ olarak tanımlanabilecek hareketlerin ortaya çıkışına kadar. Ve Karadeniz İsyandadır Platformu’ndan Arkeolog ve Sanat Tarihçisi Mustafa Cevdet Arslan TEMA’nın gerçek yüzünü yazdı.

TEMA KENDİNİ TEMİZE ÇIKARMAYA ÇALIŞIYOR

Karadeniz İsyandadır Platformu tarafından kamuoyuna açık bir basın toplantısıyla deşifre edilen TEMA, kendi sitesinde açıklama yapma gereği duyarak kendini temize çıkarmaya çalışıyor. Mücadele içindeki bizlerin sesini duymazdan gelme, muhatap almama hali bile yaşam savunuculuğuna karşılıksız olarak ömrünü veren insanları yok sayma çabasının ifadesi.

TEMA yaptığı açıklamada, “Vakfımız çevre konusunun ne halkın ne de iş dünyasının bugünkü kadar gündeminde olmadığı bir dönemde, 11 Eylül 1992 tarihinde 30 işadamı tarafından erozyon ve çölleşme ile mücadelenin gerekliliğine dikkat çekmek ve bu mücadelenin bir devlet politikası haline gelmesine katkı sağlamak üzere kurulmuştur”  diyerek müthiş bir yalana başvuruyor;  1980 -1990’lı yıllar Türkiye’de iki önemli gücün politik alana çıktığı dönemdir. İbrahim Eren’li Radikal Yeşiller ve Celal Ertuğ başkanlığında Yeşiller Partisi bu dönemde sahnededir ve ekoloji mücadelesinin Türkiye’nin dört bir yanında yükseldiği yıllardır o yıllar… Sanayi tesislerinin doğayı kirletmesine, Aliağa, Komili vb şirketlerin, fabrikaların yarattığı çevre kirliliği, siyanürlü altına karşı mücadelelerin yükselişi, şanlı Bergama Köylüleri, Termik Santrallere karşı hareketler, Hasankeyf’in ilk kez dillendirilmesi, antimilitaristlerin feministlerin yükselişi, alternatif  hareketlerin çığ gibi büyümesi karşısında Çeküller TEMA’lar devlet güdümünde NGO’lar (Non Goverment Organition; şimdiki karşılığı STK Sivil Toplum Kuruluşu-benzetme gerekirse, sivil ajan teşkilatı gibi) yaratılmıştır.

PASİF MÜCADELE GELENEĞİ

TEMA, çevreci hareketin yükselişte olduğu dönemde doğa katliamlarını gizleyecek pasif bir erozyonla mücadele masalıyla kurulmuştur. Erozyon, insan faaliyetlerinin özellikle tarımın ürünüdür. Tarımı kaldırmadan erozyonu yok edemezsiniz; sanayi için ormansızlaştırılan bölgeleri, köprü ve yollar için yok edilen bitki örtüsünü görmezden gelerek erozyonu yok edemezsiniz ama vicdan rahatlatmak için suya sabuna dokunmayan tarzda çevrecilikle ekoloji mücadelesine yönelen binlerce insanı güçlü bir yapı görüntüsü sunarak kendinize çekip pasifize edebilirsiniz. Çevrecilik ağaç dikmekten ibaret olur. Çevre politikalarını üreten insanların ve gerçekten hükümet dışı, devlet dışı örgütlenmelerin sesi duyulmaz hale getirilir. Çevrecinin imajı ‘çiçek böcekçi’ye dönüştürülür. Politik kararlara şirketlerin politikalarına karşı olanlar, bu ‘çiçek böcekçi’ imajıyla TBMM’de alternatif oluşturma şansını kaybeder.  TEMA işte bu amaçla çevre hareketlerinin olmadığı değil yoğunlaştığı bir dönemde “11 Eylül 1992 tarihinde 30 işadamı tarafından” kurulmuştur.

PATRONLARIN ÇEVRE VAKFI

“TEMA, kurulduğu günlerde mütevelli heyetini de yayınlamıştı gazeteler; “Tamam” demiştik kirletenler çevreciliği de vatandaşa bırakmayacak. TEMA, gönüllü çalışan binlerce çevrecinin emeği üzerinde bugünlere geldi. İstanbul’da orman talan edilirken erozyonla uğraştı. Her şeye rağmen çevreciliğin gelişmesinde önemli katkıları olduğunu yadsıyamayız. Ama nasıl çevrecilik!  Mimarlar Odası, KOÇ Üniversitesi yapımının binlerce ağaç kesimine neden olacağını söyleyip dava açtığında karşımıza iki dilekçe çıkmıştı, TEMA ve bir mimar; TEMA koç üniversitesinin ormana zarar vermediğini, tam tersine koruma kullanma dengesi içinde koruyucu yanının olduğunu özetle söylemekte idi. Mimar ise Mimarlar Odası yönetiminin kronik muhalifi idi ve dava sürecinde de şehircilik açısından sakıncası olmadığına dair bir rapor vermişti. (Mimarlar odası arşivinden belgelere ulaşılabilir”) Kurulduğu yıllardaki izlenen yolla geçtiğimiz dönemde yaşananlardaki TEMA tavrı özellikle nasıl bir politikayla yüründüğünün ispatı değil midir; Ormansızlaştırma yüzünden erozyon olduğundan hareket ederken Bay TEMA, Doğu’da devletin yaktığı ormanlar söz konusu olunca dut yemiş bülbül gibi davranmamış mıdır?

TEMA NÜKLEER ENERJİYİ SAVUNMAKTADIR.

“İş ayrı TEMA yöneticiliği ayrı”- İskenderun’da gazetecilere konuşan Mahir Rende, TEMA genel merkezinde de bazı yöneticilerin ‘nükleer santral ihalesi’ konusunda oylama yaptıklarını ve oylamadan çıkan sonuç sonrasında ihaleye katılmama kararı aldığını açıklayarak şunları söyledi: “İş ayrı şey, TEMA yöneticiliği ayrı. Fransa’da da onlarca nükleer santral var. Bunlar halen çalışıyor. Ve hiç bir şey olmuyor. Türkiye’de de pekala bir insan, TEMA yöneticisi de olsa bu ihaleye katılabilmeli. Ama oylamada çıkan sonuç sonrası, ihaleye girilmedi.” (Akın Bodur; TEMA Nükleer Enerji Yanlısıymış Iskenderun – BİA Haber Merkezi 07 Haziran 2001, Perşembe, Bianet)

TEMA’yı şirketler kurmuştur. Şirketlerin borusunu öttürmektedirler. Bunun için AB’nin şirketler yanlısı yaptırımlarını da desteklemekten geri kalmaz. TEMA Su Meclisi’nin de kurucusudur. Su Meclisi de yandaşı Doğa Derneği de HES’ler konusunda kimi HES’lerin yapılabileceğini zararlı olanların yapılmasının önlenmesi gerektiğini, havza yönetimini savunarak süreci meşrulaştırmaya tepkileri azaltmaya yönelik yuvarlak bir tavır sergilemektedir. Bu tavırlar suyun şirketlerin eline geçmesini yaşam hakkının gasp edilmesini savunmak anlamına geliyor.

TEMA, SUYUN ŞİRKETLERİN ELİNE GEÇMESİNİ SAVUNMAKTADIR

Yükselen toplumsal muhalefet karşısında daha fazla suskunluğunu koruyamayan TEMA, en sonunda koca koca bilim adamlarına(!) rapor yazdırmak zorunda kalmış, HES’leri halen “yenilenebilir alternatif enerji kaynağı olarak kabul edebilirken” yüzü kızarmamış, HES lisanslarıyla sularımızın tüm kullanım haklarının şirketlere devri, topraklarımızın acil kamulaştırmayla gaspı gibi nahoş hususlara asla değinmemiştir…

TEMA’nın bu duruşuna karşılık mücadele yürüten vadiler ve derelerin savunucuları köylülerimiz, “Bir derede 2 HES de olsa 20 HES de olsa netice aynıdır: ‘su kullanım hakkı’ halktan alınıp firmalara devredilecek, sermaye sularımıza konmuş olacaktır. Su her canlının yaşam hakkı olduğuna göre, suların kullanım hakkı gerçekte halkın ve o yaşam bölgesindeki tüm canlıların olduğuna göre bunu kabul etmeyen düzenlemelere rıza göstermeyiz ve halkı HES’lerle uzlaştıracak hiçbir davranışa hoşgörüyle bakmayız; vadimiz haliyledir, ortada planlanacak bir şey yoktur ” diyorlar.

Can suyu ve miktarı üzerinden yürütülen tartışmalar da yine varılan aşamada uzlaşmacı ve işbirlikçi politikaların argümanı haline gelmiştir. Doğanın bütünlüğünü göz ardı eden, gezegenin varoluşuna adeta hakaret eden bu bakış açısı temelden sorunludur; suların yatağından koparılmasının, künklerin, tünellerin içine hapsedilmesi için vadinin katlinin ölçüsü, debisi olamaz. İlla “can suyu” tespit edilecekse sularımızın her katresi candır, “Can Suyu” ölü bitkiyi canlandırmak için verilir. Derelerin yeşerttiği vadilerin canlılarını can çekiştirecek koşullara mahkûm ederek asgari ücreti bile çok görülen sözleşmeli işçiye benzetmeye çalışıyorlar. Bariz şirket kafasıyla doğaya bakmanın ürünüdür bunlar.

“TEMA Vakfı, faaliyetlerini gerçekleştirebilmek için çeşitli işbirlikleri yapmaktadır. Revan-Su bunlardan biridir. Vakıf, bu firma ile ortak değildir. Logo kullanım işbirliği çerçevesinde Vakfa bağış yapılmaktadır. Bu işbirliği kapsamında Vakfımız Revan Su’yu kaynağından itibaren düzenli aralıklarla kontrol etmekte, laboratuvarlarda analiz yaptırmaktadır.” Denilen bilgilendirme notunda da aynı zamanda kendilerini ele verdiklerinin farkında bile değiller. Suyun ticarileştirilmiş halini savunduklarını ve bundan nemalandıklarını kendileri belirtmektedirler.

TEMA CAN ALICI ZAMANLARDA ETKİ GÜCÜNÜ ASLA KULLANMAMAKTADIR.

Varlık gösterdiği mücadelelerde ya gönüllülerin samimiyeti ya da doğa katliamı yapan şirketlerle ne kadar yakın işbirliği içinde olunup olunmadığı gözetilmektedir.

“Bir sivil toplum hareketi olan TEMA Vakfı’nın en büyük başarısı, 19 yılda ülkemizin en uzak noktasındaki köyünden, en merkezdeki kentine kadar, başta topraklarımız olmak üzere doğal varlıklarına sahip çıkan, koruyan gönüllülerinden oluşan büyük doğa koruma çemberidir.  Ülke genelinde sayıları 400.000’i aşan ve her geçen gün artmakta olan kendini doğaya adamış TEMA gönüllüleri Minik TEMA’sından, İl Temsilcisi’ne kadar, doğal varlıklarımızın korunması için çalışır, çevresel sorunların çözümü için yasal her yolu yılmadan dener, inisiyatif alır, yapıcıdır, doğruları söylemekten çekinmez. Gönüllüler ve temsilciler doğa sorunlarına karşı yüksek duyarlılık gösterir ve her daim çözüm odaklıdır. TEMA İl Temsilcilerinden iki kişi her yıl Vakfın Yönetim Kurulu üyeliğine seçilir, yılda iki kez düzenlenen Mütevelli Heyeti toplantılarına ve tüm Yönetim Kurulu toplantılarına katılarak gönüllüleri temsil eder, TEMA Vakfı’nın strateji ve çalışmalarına yön verir.”

Çok güçlü olduklarını kendileri açıklıyor ve güçlerini saygınlıklarını kendileri kanıtlıyorlar ama gerçekler bu gücün doğayı, yaşamı korumak için kullanılmadığını gösteriyor. Tabiatı Bozuk Yasa Meclis’e inmiştir ve bu yasaya karşı basın açıklamalarına adlarını yazdıran TEMA ‘den Gerek YK gerek mütevelli heyeti gerekse gönüllülerinden kaç kişi bu açıklamalara gitmiş TEMA bu eylemler için kaç otobüs kaldırmış Ankara’ya Meclis önüne Trakya’dan, Karadeniz’den, İç Anadolu’dan, Ege’den, Akdeniz’den, Doğu’dan, Güneydoğu’dan kaç kişinin yol parasını karşılamıştır. TEMA istese kendi bu övündüğü güçlü yapısının gücüyle 40-50 bin insanı Ankara’ya mitinge taşıyamaz mıydı? Bu can alıcı konuda “sayıları 400.000’i aşan ve her geçen gün artmakta olan kendini doğaya adamış TEMA gönüllüleri”nin ne kadarını harekete geçirmek için kaynak ayırmıştır?

Hem gücünle öğün, hem de bu gücü doğanın korunması için kullanma… Peki, kime karşı koruyacağız doğayı? Doğayı tahrip eden meta kaynak gibi gören tüm şirketlere ve onların kuklası yönetimlere karşı değil mi? Bay TEMA ne mırıldanıyor böyle? Doğayı vatandaş Abuzer’den değil elbette bu vakfın şerrinden korumak lazım. Söz mütevelli heyetine gelince “Ticari faaliyetlerine karışmam” demek ne demektir. Doğayı tahrip eden Orhan Yavuzlar, Asım Kocabıyıklar olunca onun adı ticari faaliyet mi oluyor size göre Bay TEMA?

“Gönüllülerimizin HES’lerle ilgili çalışmalarına TEMA Vakfı Onursal Başkanı Hayrettin Karaca da dahil olmuş ve Yuvarlakçaylılar’ın direnişine yanlarına bizzat giderek destek olmuştur.”    Denilen açıklamada 28 gün İstanbul’un göbeğinde ORYA enerjinin önünde oturma eylemi yapan Cide- Loç’luları niçin görmek istemediniz acaba? Oturma eyleminin son günlerine doğru mücadelelerimiz sonucunda mütevelli heyeti üyenizin inşaatının kaçak olduğu ortaya çıkıp ta mühürlenince sitenize Cide-Loç’taki HES’e de karşı olduğunuzu oradaki gönüllülerinizin size karşı aktif tepkisi nedeniyle de koymadınız mı? “TEMA Vakfı, HES konusunda Bilim Kurulu tarafından hazırlanan raporu, Cumhurbaşkanı, Başbakan, tüm parti başkanları, milletvekilleri ve Çevre ve Orman Bakanlığı yetkililerine göndermiştir.” Yazıyor bu yazıda… Ne kadar ilginç. Kendi kurucunuza bu tür uyarıları raporları neden verip konuyu doğrudan halletmediniz acaba? Ya tepkiler büyüyünce ya da işbirliği yaptığınız şirketlerin dışında birileri bir şeyler yapıyorsa haksız rekabet için mi çevre eylemlerini kullanıyorsunuz… Ekoloji mücadelelerinden başka türlü size ne!.. Bunu düşünmek bile korkunç!..

TEMA ekoloji mücadelelerinin önünü tıkamakta hükümet politikalarına şirketlerin ağzıyla yanıtlar vermekte muhalefetin sözünün duyulmamasını ve dolayısıyla güçlenmesini önlemektedir.

TEMA’YI TEŞHİR TARİHSEL SORUMLULUKTUR

Bize TEMA gibi, Greanpeace gibi, Doğa Derneği, gibi yeşillenemeyen yeşiller partisi gibi akmaz kokmaz değil bizzat politikanın en hasının gerekli olduğunu görecek bir bilinç ve kararlılık lazım. Bu kararlılık ise deşifresine karşılık çeşitli araçlarla yapılan tartışma ve yanıtlarda açıkça dile getiriliyor artık;

“Burada ciddi bir süreç bizi bekliyor. Yani emperyalizme karşı daha önce duruş göstermiş bir toplum olarak yine yürekli bir mücadele vermezsek kırsalda halkın yaşaması mümkün olmayacaktır. Halkın kırsaldan kentlere göçmesi durumunda ise Mısır’da mezarlıkta ya da Brezilya’da varoşlarında yaşayan halk gibi çok yoksul, çok muhtaç ve de cehalet içinde yaşaması kaçınılmaz olacaktır.

Bu nedenle;

Sürecin ekonomik kaynakların paylaşıldığı gerçeğini dillendirmeyen kuruluşların oluşturduğu tehlike iyi anlaşılmalıdır. Bugün para içinde yüzen dernekleri bu açıdan iyi izlemek gereklidir.

Onların deşifre edilmesi ve anlaşılabilmesi için ise aşağıdaki sorular sorulmalı ve yanıtları dikkatle izlenmelidir.

-Bu dernekler bu güne kadar hangi alanı korumuşlardır? Kullandıkları para doğru yere gitmiş midir? Projeleri hangi alanlarda yürütmüşlerdir ve proje yürüttükleri hangi alanı korumuşlardır? Bu STK’lar kimler için geçim kaynağıdır? Ulusal büyük gazeteleri en iyi kimler kullanmaktadır ve neden? Bizimle kendisini mi aklamaktadırlar, yoksa STK onlar için bir geçim kaynağı mıdır? Bu mücadeleye katılanlar, gerçekten siyaset (halk adına karar alınmasını sağlamak) için mi geliyorlardır, yoksa kendilerini var etmenin amacı mıdır?

Bu soruların yanıtları aslında süreçte ortalıkta durmaktadır.

Sadece fotoğrafları iyi okumak yeterlidir.

Önümüzdeki sürece gelince kısacası, varlık ya da yokluk mücadelesidir.

Sonuç olarak yapılan halk için kararlar almaksa ve bunun adı da siyaset ise; bunun halkı kandırmayanlarla kurulacağı ve halka rol yapmayanlarla olması gerçeğidir.” (Hediye Gündüz)

“Bizler burada, Dünya Su Savaşı’nın Türkiye cephesinde, vadilerimizde, derelerimizde, meydanlarımızda bu toprakların onurlu isyanıyız. Sularımızın satışı karşısında işgalcilerin “yenilenebilir enerji” kandırmacasını gevelemekteyken, biz başımıza gelen vahşi şirket emperyalizmini teşhis ve teşhir edenleriz. Bu patronların paravan örgütlenmelerine karşı göstereceğimiz uyanıklık şüphesiz zaferimizde belirleyici olacaktır. Bu tarihi eşikte bu duruşu gösterebilmek ve bu sözü söylemek bilakis bizim Tema’ya en halisane duygularla katkı koyduklarından hiçbir kuşkumuz olmayan yüz binlerce duyarlı insanımıza karşı tarihsel sorumluluğumuzdur. Bizler buradaki toplumsal muhalefetin, tüm dünyada deşifre olmuş böylesi patron, düzen ve uzlaştırma yapılarının yollarına gelecek kolay lokma olmadığını şimdi bir kez daha göstermekle mükellefiz.

Sayın Profil, şahsen neden katılmıyorum bu organizasyona, kip neden sokaklarda efsane? Biz meydanlara akarken oradaki her bir yürekle birlikte attığımızı, bir onurlu öfkenin isyanı olarak eşsiz bir ruhsal deneyimi paylaştığımızı hissederiz. Çoğaldıkça coşarız öyle. Benim topraklarımı işgal eden, yaşam alanımı tarumar eden, üzerime köpeklerini salan, yıllardır dövüştüğüm düşmanımın sosyal sorumluluk projesiyle ortak bir hissiyatım nasıl mevzubahis olabilir? Siz kimlere yurt sevgisi öğretmeye kalktığınızın farkında mısınız, birlik, beraberlik hamaseti neyin birliği, kurtla kuzunun mu, ondan mı adını koymaktan çekinmeniz? Eğer hakkında hissiyatınızda samimi iseniz, biz tam da bu suistimale dikkat çekiyoruz.” (Ebru.Erbaş)

-Israrla mütevelli heyetinin yönetime bir etkisi olmadığı söyleniyor. Ancak TEMA’dan yapılan açıklamalar gösteriyor ki yılda 2 defa yapılan MH toplantıları sonucunda vakfın yönetiminin nasıl işleyeceğine dair kararlar çıkıyor.

-Gönüllülerinin ve çalışanlarının bağımsız olarak hareket edemediklerine karşı yapılan açıklamaların hiçbirisi gerçeği yansıtmıyor TEMA’da hem mütevelli heyetinin hem de yönetimdeki emekli asker-bürokrat-vs.nin vakfı kendi kafalarına göre ve rant sistemi içerisinde yönettiği biliniyor. Uygar Özesmi’nin genel müdür olduğu dönemde zaten çok saçma olan ağaçlandırma projelerinin sonlandırılması ve gerçekten doğanın korunmasına yönelik çıkışlar yapılmasının ardından, bir punduna getirip içinde yapılan ihtilal sonucu yönetimin devrildiği ve bitirilen projelerden rant sağlayan kişilerin yönetime gelmesinden sonra Uygar Özesmi ve ekibinin istifa etmeye zorlandığı herkes tarafından biliniyor.

-Loç’taki ve Aksu’daki HES’lere karşıdır deniyor, ancak KİP’in açıklamasının olduğu haftanın sonunda genel müdürü Orhan Doğan “TEMA olarak HES’lere karşı değiliz” diye bir açıklama yapıyor.

-TEMA’nın hiçbir şirkete ortak olmadığı söyleniyor. Ama yapılan açıklamalardan da anlıyoruz ki daha ahlaksızca bir davranış olan şirketlere logosunu parayla sattığı açıklanıyor.

-Mesleğimden ötürü (Yaban Hayatı Araştırmacısıyım. TEMA’nın ağaçlandırma çalışmalarının ve özellikle meşe tohumu dikme kampanyası döneminde dikilen alanların %80’inde dikilen fidanların kuruduğu ve tohumlama alanlarının çorak toprağa döndüğünü bizzat gözlemleyebiliyorum. İsteyen gidip ağaçlandırma alanlarına ve dikim alanlarına kendisi bakabilir. Özellikle İçanadolu bölgesinde, insanların TEMA’ya verdiği paralar çorak topraklara gömülmüş durumda.

-2006 yılında ben ve GDO’ya Hayır Platforumu’ndan arkadaşlarımızın TEMA’nın mera açma vs. kampanyası ile ilgili yazdıklarımız üzerine; vakfın yaptığı açıklama sonucunda; bu alanlarda Monsanto Roundup’ı kullandığı ortaya çıkmıştı. Bu herbisitin de insan ve hayvanların karaciğer hücrelerini öldürdüğü, bitki ve hayvanlarda genetik bozukluğa yol açtığı bilimsel bir gerçek ve biz bu konuda TEMA’nın bu ilacı kullanmasının yanlışlığını dile getirenler; Avukatlarının yavuz hırsız misali bize özelden gönderdiği “Bu konuda yazmaya devam ederseniz sizleri mahkemeye vereceğiz, sürüm sürüm sürüneceksiniz” tehditlerine maruz kalmıştık.

-TEMA Vakfı’nda temsilciler yalnızca kendilerine emredilen ve izin verilenleri yapar. Bunu istediğiniz kadar açıklamaya çalışsanız da eski gönüllüleri olanları kandırmanız pek de mümkün değil. Hiçbir temsilcisi ya da gönüllüsü yönetimden bağımsız hareket edememektedir. Geçmiş yıllarda tüm çabalarına rağmen üst kadrodan kabul görmediği için birçok konuda gönüllülerin elleri kolları bağlanmıştır.

-TEMA yaptığı bazı ağaçlandırma çalışmaları sonucunda birçok bölgede ekosistem tahribatına yol açmıştır. Özellikle bozkır ve bataklık alanlarda yapılan ağaçlandırmalar sonucunda birçok kuş türünün bölgeyi terk etmesine sebep olmuştur.

-TEMA Vakfı mütevelli heyetindeki ve yönetimindeki kişilerin yönlendirmelerine göre hareket etmektedir. Orman yangınlarıyla ilgili açıklamalar yaparken; Güneydoğu’daki kirli savaşta askerlerce yakılan hektarlarca orman alanı ile ilgili bir tane bile açıklama görmeniz; Borusan ya da ORYA Holding hakkında tek bir açıklama yapıldığını görmeniz mümkün değildir.

Kısacası ne kadar açıklama yaparsa yapsın TEMA’nın elle tutulacak hiçbir yanı kalmamıştır. Eğer gerçekten doğayı seven insanlarsanız; ki gönüllüleriyle ilgili hiç kimse bir laf etmiyor eleştirilerin hepsi yönetimi ile ilgili; bu paravan vakıfla değil, gerçekten doğa koruma mücadelesinde samimi olanlarla, yaşam savunucularıyla hareket etmek daha doğru olacaktır diye düşünüyorum.” (Selçuk Armağan, Yaban Hayatı Araştırmacısı- Doğa ve Çevre Suçları Uzmanı )

“…TEMA Vakfının  “sınırlı ve sorumlu” çevreciliğinin kanıtı sayılabilecek biçimde 2009 Eylül ayında çok sayıda akademisyenin imzasını taşıyan “Nehir tipi santrallerle ilgili HES görüşü” başlığıyla yayınlanmış bir metni var. Burada özetle HESlere değil, bunlarla ilgili bazı yanlışlara karşı çıkılıyor. “Memlekete enerji de lazım” fikri, benzerleri gibi bu metnin de değişmez ön kabulü ve temel dayanağını oluşturuyor. Ve biz bu çalışmadan nasıl yararlanıldığını somut olarak HES karşıtı eylemler içinde öğreniyoruz. Söz konusu vakıfla pratikte karşı karşıya geldiğimiz her seferinde, ellerindeki metni “siz akademisyenlerden daha mı iyi biliyorsunuz” demek için en çok bizim gibilere karşı kullanıyorlar.

Bizi ancak bir değirmen çevirebilecek güçteki dereler üstüne bile HES kurmaya kalkışılmasını aklı almayan köylüler anlıyor. Ayrıntılı biçimde gerçekleri anlattığımızda, “ama bunu yapan bu vatanın evladı, hatta insan değildir” diyen yaşlı amcalar anlıyor. HES havzasında kalan tarlaları kamulaştırılarak eline üç beş kuruş tutuşturulan ve yüzlerce yıllık yaşam tarzından koparılan çiftçiler anlıyor. Bizi,  “Çok hayırlı bir iş yapıyorsunuz, Allah yolunuzu açık etsin” diye dua ederek uğurlayan bir köy imamı anlıyor. Ramazan ayında bir köyde teravih namazı sırasında sunumumuza ara vermek istediğimizde, “Bu da bir ibadettir hocam, devam et” diyen köylüler anlıyor. (Ne tesadüf ki, aynı olayı Karadeniz’de benzer bir çalışma içindeki arkadaşlarımız da yaşıyor.)  Belki bizi, “Asıl vatansever sizsiniz” diyerek önceleri kafa tokuşturmaktan kaçındığımız ama sonra böyle şeylere aldırmamak gerektiğini kendilerinden öğrendiğimiz köylüler; belki suyu kesildiğinde ölecek olan balıklar, kurbağalar, kurtlar, kuşlar da anlıyordur; bilemiyoruz.

Bu nedenlerden ve her şeye rağmen yalnızca HESlere değil, daha fazlasına ve tüm kapitalizme hayır! Enerjiye, çok şeritli yollara, köprülere, gökdelenlere, insan müsveddesi haline getirilme pahasına beton kentlere doldurulmayı kabul edenlere hayır! Sürekli her birimizi “kırk katır mı istersiniz, yoksa kırk satır mı” diye seçim yapmaya iten bu düzene ve kendini çaresizmiş gibi seçim yapmak zorunda hissedenlere hayır! Dünyayı değiştirmeye ve kendini de değişen dünyayla birlikte değiştirmeyi göze alanlara evet!” (Mehmet Polat/Fethiye 27.01.2011)

Uzatmanın gereği yok. Bu güne kadar bunları deşifre etme gereği ve gücünü kendinde Karadeniz İsyandadır Platformu bulduğu için bu deşifre yapılmıştır.

Bu noktada Karadeniz İsyandadır’ın kararlı tavrı son derece nettir: Derhal bütün inşaatlar durdurulmalı, bütün HES projeleri iptal edilmelidir. Demokratik, halkın karar alma süreçlerine katıldığı, suyu hak olarak tanıyan suya erişimi paraya bağlamayan yeni su politikaları oluşturmak için hükümet derhal adım atmalı, hükümet tarafından haksız yere kamulaştırma yoluyla toprakları ellerinden alınıp şirketlere verilen köylülerin gasp edilen hakları tazmin edilmelidir.

Sonuç ortadadır.

TEMA yakışıklı HESleri savunmaktadır

TEMA Tabiatı bozuk yasayı savunmaktadır.

Ainesi iştir kişinin lafına bakılmaz bay TEMA!

Gönüllülerin arkasına saklanma Bay TEMA!..

TEMA’ya karşı olmak için yönetimindeki şirketlerin HES projesi yapıyor olması da gerekmiyor “Kaldı ki  zaten ne yapalım her hareketlerini kontrol edemeyiz ki, YK’nin MH’mizin” diyor ve “Önemli olan gönüllülerimizin çabaları” diyerek gönüllülerin çalışmalarını öne çıkartıyor. TEMA’yla ilişkili ve beraber proje yaptıkları şirketlerin doğa katliamlarını ortaya koymak elbette önemli fakat aynı zamanda asıl tüm şirketlerin sonu gelmez ve doğa, kültür, yaşam tanımaz endüstriyel faaliyetlerinin sonucu olarak ekolojik kriz yaşanmaktadır. Tüm şirketler bu alanda asla kendilerini sorumlu tutmazken hatta ekolojik ve ekonomik krizlerin yükünü hükümetlerle birlikte yoksul ve yoksun bırakılanlara emekçilere yüklemeye kalkışırken bu çevrelerle birlikte yapılacak işlerle projelerle yüz binlerce gönüllüyü bu sorunların çözümü için çalışıyorlarmış gibi kandırmanın hesabını asla gönüllüler değil TEMA yönetimi vermek zorundadır.

Gönüllüler gerçek bir samimiyetle özveriyle yıllardır bu ekolojik krize karşı çare bulmak niyetiyle sizlerin sahte projelerinde çalışıyorlar. Bay TEMA, sen ne yapıyorsun bu gönüllülerin işlerini daha çok sponsorluk daha çok fon bulmak için dosyalarında hammadde olarak kullanıyorsun. Referans olarak gösterilen Projelerde binlerce gönüllünün emeği alın teri düşüncesi ömrü vardır. Ama bu projelere destek(!) olan şirketler acaba nehirlerimizi kirletmiyor sularımızı zehirlemiyor fosil sularımızı tüketmiyor da ne bileyim asla bu ülkenin ne ekonomik ne politik yönetiminde olmamış olan işçiler köylüler solcular ekolojistler komünistler mi yapıyor bütün bunları?

Gölcük arazisi Koç’a verilirken TEMA ne yaptı?

“SEKA’nın Gölcük’teki fidanlık arazisinin Koç’a bedava verilmesi sırasında da Bay TEMA’nın duruşu çok ilginçtir. Söz konusu arazinin değeri, o zaman 8 trilyon TL’ydi. SEKA fabrikasının yenilenmesi (revizyonu) için 3 trilyon TL gerekiyordu. İnsan hiç olmazsa, o araziye karşılık fabrikanın yenilenmesini yaptırırdı o beleşçiye. Bedava verilen arazi yetmiyormuş gibi, o beleşçiye bir de %200 yatırım indirimi sağlandı. Yani, Koç yaklaşık 10 yıl vergi de vermeyecek. Fidanlığı da kesti, tıpkı üniversite yerleşkesi yapmak için İstanbul’daki orman ağaçlarını (hem de yargı kararına karşın) kestiği gibi. Ünlü TEMA da ağaç kesimini destekledi. Kargaları güldürecek mantıksız açıklamalar yaptı. Çünkü, Koç TEMA’nın destekçisi, sponsoruydu. Koç, zeki adam doğrusu. Nereye ne amaçla koltuk çıkacağını biliyor. Ben bu olayı öğrendikten sonra, TEMA üyeliğinden ayrıldım.”

( Emekli Pilot Binbaşı Erol Soysever / Süvari Dergisi, 2005 )

“… oluşturulmasına 1936 yılında başlanan SEKA ormanı, elli yıllık emeğin ürünüdür; binlerce çam ve kavak ağacının kapladığı bir arazidir. Buranın önemli bir özelliği de, SEKA’ya hammadde üretim kaynağı olmasıdır. … Böyle önemli bir araziye fabrika kurulur mu; Kocaeli’nde fabrika kurulacak başka arazi kalmadı mı?! … Neden devlet arazisi tercih ediliyor; milyonlarca dolarlık yatırım yapan firmalar, başka arazi bulamıyor mu?! Aklımıza başka şeyler geliyor; yani, diyet ödemeler; sizi İktidara getirenlere borç ödüyorsunuz…. Koç grubunun burayı tercih etmesinin bir başka nedeni de, körfeze, yani bu arazinin kıyı çizgisine liman yapma düşüncesidir…  Bburada neden ÇED raporu aranmadan ve bedava veriliyor ve 26 Temmuzda temelinin atılması hazırlıklarına başlanıyor?! … “Yeşili koruyalım, ülke erozyona uğramasın” diyen TEMA’cılar ve “denizi kirletmeyelim” diyen çevreciler neredeler; neden susuyorlar?”

( Mehmet Ali Yavuz, Konya Milletvekili, TBMM 20. Dönem, 124. Bileşim tutanakları )

TEMA DESTEKÇİLERİ VE…  PROJELER!

  • Baku Tiflis Ceyhan (Kaçkar Dağları Orman Koruma ve Sürdürülebilir Kırsal Kalkınma Projesi)
  • Cadbury (Sakız Ağaçlarına Sevgi Aşılıyoruz Projesi)
  • Evyap (Erzurum – Çat – Bozyazı ve Göbekören Köyleri Erozyon Önleme Amaçlı Kırsal Kalkınma Projesi)
  • Hollanda Başkonsolosluğu-Matra-Kap Programme (Çanakkale – Bayramiç, Ezine, Ayvacık, Pazarköy, Uluköy, Türkmenli, Pıtırelli, Ahmetçeli, Kösedere, Gülpınar, Tuzla Köylerinde Gübre Kullanımında Toprak Analizlerinin Teşviki Projesi)
  • Izoder (Kaçkar Dağları Orman Koruma ve Sürdürülebilir Kırsal Kalkınma Projesi)
  • İş Bankası (81 İlde 81 Orman)
  • Koç Holding (Bolu – Seben-Kozyaka Köyü Erozyonu Önleme Amaçlı Kırsal Kalkınma ve Mera Islah Projesi)
  • Koç Holding (Kırıkkale – Keskin – Kavurgalı Köyü Kırsal Kalkınma Projesi)
  • Koç Holding (Kırıkkale – Keskin – Kurşunkaya ve Kavurgalı Köyleri Sulama Suyu Temini ve Bitkilendirme Alt Projesi)
  • Koç Holding (Ülkem için Ormanlar)
  • Metro Cash & Carry (Bursa – Büyükorhan – Ericek Köyü Erozyon Önleme Amaçlı Kırsal Kalkınma Projesi)
  • Mitsui Co & Ltd. , Mitsui Çevre Fonu (CROP-MAL” Marjinal Kurak Alanların Koruması için Rasyonel Fırsatlar Yaratılması Projesi)
  • Nestle Türkiye (Antepfıstığı Üretiminde Verim ve Kalitenin Arttırılması Projesi)
  • Opet (Kaçkar Dağları Sürdürülebilir Orman Kullanımı ve Koruma Projesi)
  • Sabah Gazetesi (Adıyaman Organik Bal ve Ana Arı Üretim Projesi)
  • Sabah Gazetesi (Erzurum – Pasinler – Kotandüzü ve Yayladağ Köyleri Erozyon Önleme Amaçlı Kırsal Kalkınma Projesi)
  • Sn.Asım Kocabıyık (Afyonkarahisar – Sinanpaşa – Tazlar Köyü Erozyon Önleme Amaçlı Kırsal Kalkınma Projesi)
  • Sn.Nihat Gökyiğit (Artvin – Borçka – Camili Köyü Doğal Varlıkları Koruma Amaçlı Kırsal Kalkınma Projesi)
  • TOBB (Ankara – Kalecik – Değirmenkaya Köyü Erozyonu Önleme Amaçlı Kırsal Kalkınma Projesi)
  • TOBB (Tekirdağ – Malkara – Kermeyan Köyü Erozyonu Önleme Amaçlı Kırsal Kalkınma Projesi)
  • Ülker (Kırklareli – Babaeski – Kuzuçardağı ve Karacaoğlan Köyleri Erozyon Önleme Amaçlı Kırsal Kalkınma Projesi)

Etkinlik Destekçileri

İş Kültür Sanat• Karamancı Holding• Koç Holding• Migros• Point Otel Barbaros• Yapı Kredi Bankası•

Şartsız Destekçiler

Arçelik• Ark İnşaat• Divan Otelleri• Microsoft• Migros• STEPPEN• Şekerbank• Türk Ekonomi Bankası• Vehbi Koç Vakfı•

Ayni/Hizmet Bağışçılar

Acar Group• Accenture Danışmanlık• Arvato Çağrı Merkezi• Boyner• Borusan Telekom• euro.message• gittigidiyor.com • Logo Yazılım •Migros• ODC• Sürmeli Otel, İstanbul•

Gayrimenkul Bağışçıları

Merhum Lütfü ÖNCÜL• Nilgün GİDER• Turan DEMİRARSLAN•

Ağaçlandırma Projeleri

Akçansa• Attaş Alarko• Ekşi Sözlük• Corendon International Travel• B.V. Isısan• idefix• İşbir Yatak• Multinet• Novartis•  OTİ Holding• Şekerbank• TEB Arval• Türkiye Ekonomi Bankası• Vakıfbank• Yapı Kredi Bankası• Yılmaz Ulusoy•

Onursal Üyelerimiz

Ran Lojistik•

TEMA Kurumsal Beyan 2007 belgesinden alıntıları da sıkıştıkları konularda TEMA’yı adeta Gönüllülerin yönettiği imajı yaratmaya çalışılmasına karşı takdirinize sunuyoruz;

“4.1.1 Görev ve Sorumlulukları:

Mütevelliler Heyetinin belli başlı görev ve sorumlulukları aşağıda yer almaktadır:

  • Yönetim Kurulunu seçmek, denetlemek ve ibra etmek,
  • Danışma Kurulunun önerilerini değerlendirerek karara bağlamak,
  • Gerektiğinde resmi senedi değiştirmek,
  • Vakfın malvarlığı ve teşkilatlanmasıyla ilgili tasarrufi kararlar almak,
  • Mütevelliler Heyetinin boşalan üyeler inin yerine yeniler ini kabul etmek, vakıf üyeliği ile bağdaşmayan üyelerin üyeliğine son vermek,
  • Denetim ve Danışma Kurulu üyeler ini seçmek veya görevlerine son vermek,
  • Vakfın feshine veya tasfiyesine karar vermek,
  • Vakfın etkinlikleriyle ilgili genel politikaları belirlemek,”

“karar alma mekanizmaları belirlenmiş ve Vakıf içi düzenlemeler ile yazılı hale getirilmiştir  Vakıf belirlenmiş değerler ve üzerinde fikir birliğine varılmış yöntemler ile uyumlu hareket ederek uyguladığı programların misyonuyla uyumlu  çıktılara ulaştığını doğrular ve bu sonuçları şeffaf bir şekilde raporlar.

“4.2.1 Yönetim Kurulu:  Üyeler   Görevi   Görev Süresi

Prof. Dr. Çelik Kurtoğlu   Yönetim Kurulu Başkanı   1 yıl, Kemal Yavuz  Yönetim Kurulu Başk. Yrd.   1 yıl, Nuri Çolakoğlu   Üye  1 yıl, Fikret Evyap   Üye  1 yıl, Halil Güngör   Üye  1 yıl, Vahide Gigin   Üye  1 yıl, Prof. Dr. Gülsün Sağlamer  Üye  1 yıl, Ayduk Esat Koray   Üye  1 yıl, Ali Koç  Üye  1 yıl, Nermin Tol  Üye  1 yıl, Meral Gezgin   Üye  1 yıl,

  • Yönetim Kurulu 11 üyeden oluşmaktadır.

A. Misyon-Vizyon: Yönetim Kurulu Vakfın misyon ve vizyonunu belirleyip kamuya açıklamakla sorumludur. Vakıf misyon ve vizyonunu belirlemiş ve internet sitesi vasıtasıyla kamuya açıklamıştır.

B. Strateji belirleme:  Yönetim Kurulu Vakf ın kurumsal misyonuna uygun genel stratejiyi oluşturur, kaynakların uygun ve etkili kullanılıp kullanılmadığını denetlemektedir.

“4.4 Ortaklar

Vakıf, hesap verebilirlik ve dürüstlük standartları doğrultusunda, yasadışı ve etik olmayan çalışmalar yapan kurum veya kişiler ile herhangi bir bağlantıya giremez ve bu konuda azami özeni gösterir.

“5.1 Gelirler:

Vakfın mali yapısı aşağıda yer alan gelirlerden oluşmaktadır :

5.1.1 Bağışlar:

a. Projelere yapılan bağışlar

b. Vefat ile gelen bağışlar

c. Şirketlerden gelen toplu şartlı/şartsız bağışlar

d. Bireysel şartlı/şartsız bağışlar

5.1.2 Kar Getiren Ticari Etkinlikler:

Vakıflar Yasası doğrultusunda Vakıfların kar amacı güden etkinliklerde bulunmaları yasaktır. Ancak Vakıfların kendi bünyelerinde yer almadan Vakfa bağlı bir şirket olarak kar amaçlı etkinliklerde bulunmalarına ilişkin yapılan son düzenleme bu konuda Vakıflara bir seçenek sunmaktadır. TEMA Vakfı da bu düzenlemeden yararlanmış ve TEMA Vakfı İktisadi İşletmesi kurulmuştur. Vakıf Resmi Senedi Madde 3’te bu husus “vakfın amacı ve hizmet konuları bölümünde k fıkrasında yer aldığı üzere örnek uygulama projelerinin etkili bir şekilde yürütülmesini sağlamak ve amaca yönelik etkinlikler ini gerçekleştirmek için şirket ve/veya ticari işletme kurabilir ve/veya mevcut bir  şirkete iştirak edebilir”  şeklinde yer almıştır.

TEMA’nın kar amacı güden ticari etkinlikleri TEMA Vakfı İktisadi İşletmesi tarafından yerine getirilmektedir.

5.1.3 Yardım Toplama:

TEMA gerçekleştireceği hizmetlere yönelik olarak Vakıf Senedi Madde3, g fıkrası doğrultusunda yurtiçi ve yurtdışında yardım toplayabilir.

5.1.4 Diğer Gelirler:

  • Yapılan organizasyonlardan elde edilen gelirler
  • Kira gelirleri
  • Fon gelirleri

(Alıntılarda yazım hataları aynen aktarılmıştır)

http://www.emekdunyasi.net/ed/cevre-ekoloji/11221-tema-kocaman-sirketlerin-kocaman-vakfi

Ve TEMA Vakfı’nın ipliği pazara çıktı!.. Sermayenin Halkı Uyutmak İçin Kurduğu ‘Çevre’ Tezgahı

Su ve yaşam alanı savaşlarının ‘yaramaz çocukları’ Karadeniz İsyandadır Platformu (KİP), 14 Ocak’ta düzenlediği basın açıklamasıyla doğa katili şirketleri aklayan sözde çevreci oluşumları deşifre serisine Türkiye Erozyonla Mücadele Vakfı (TEMA) ile başladığını duyurdu ve suları yağmalayan HES’çi şirketlerin TEMA ile ilişkilerini ifşa etti.

KİP açıklamasına, Türkiye’de ekoloji mücadelelerinin yükselişe geçtiği ‘90’ların başında, bu alana ‘vaziyet etmek’ gereğine uyanan yağmacı patronların icadı TEMA’nın kurucu ve mütevellilerinden bazı isimleri hatırlatarak başladı: “Cem Boyner, Aydın Doğan, Faruk Eczacıbaşı, Rahmi Koç, Halis Komili, Osman Kavala, Mustafa Balbay, Sabri Ülker, Fikret Evyap, Hüseyin Özdilek, Asım Kocabıyık, Nihat Gökyiğit… Biliyoruz; bu isimleri paylaştığımız andan itibaren, gazetelerinizde ve televizyonlarınızda bu basın açıklamasının haber olma ihtimali neredeyse yok gibi…

Doğruydu, büyük medyanın bu yanları dardı ama yaşam alanı kavgalarında TEMA’nın fasonluğu giderek teşhis edilmekteydi. TEMA bugüne kadar sözde apolitik bir çizgide yürüttüğü fidan kampanyaları gibi ‘rötuşlarla’ kamuoyunu meşgul ederken, asıl işlerin bitirildiği ormanlarımızın müteşebbislere açılması, sahil yolu yağması, nükleer santral ihaleleri, GDO katliamı gibi süreçlerde yer yer patronlarının çıkarlarıyla eşgüdüm halinde çalışması, yer yer meşrulaştırıcı, hafifleştirici, gözden kaçırıcı gayretleri, uzlaşmacı tavırları, en hafifinden sessiz kalışlarıyla kendini tanıtmıştı.

ORYA da orada!

Şimdi de sularımızın satışına karşı girişilen HES mücadeleleri TEMA patronlarına tosluyordu: Kastamonu’da Loç Vadisi’ni katleden HES’çi ORYA Enerji’nin patronu Orhan Yavuz da, tabii ki doğasever bir büyüğümüz olaraktan TEMA yönetimindeydi. Loç’lular ve dayanışmacılar HES’in kurulacağı yerde aylarca çadırlarda nöbet tutmuş, kepçeleri dere yataklarından sökmüş, 28 gün boyunca Karaköy’deki şirketin kapısında oturmuş, nihayet Orhan Yavuz’un inşaatına mührü vurdurmuştu. ORYA Enerji ise bu süreçte, “Firmamız TEMA vakfının kurucuları arasındadır. Yönetimindedir. TEMA’nın diktiği milyonlarca ağaçta katkısı vardır,” diye savunma yaparken direnenleri defalarca darp ettiriyor, köyün telefonlarını, elektrik hatlarını kestiriyor, polisle, jandarmayla tehdit ediyor, akla gelecek türlü kurnazlıktan medet umuyordu. Yılın ilk günü yürütmeyi durdurma kararının gelmesiyle şirket önündeki oturma eylemi sökülürken “OrYa TEMA’ya söyle, gelsin seni kurtarsın!” sloganı atılıyordu.

KİP’lileri TEMA hakkında bu açıklamaya sevk eden bir diğer kapışma Çoruh’ta, İspir Aksu Vadisi’nde yaşanıyordu. Burada da katliamının TEMA içerisindeki şirket tarafı BORUSAN Holding’ti. Erzurum, Ağrı, Dersim ve Ordu vadilerinde HES taarruzunu sürdüren, sadece İspir Aksu vadisinde 19 köyün yaşam alanını katleden sanatın ve sanatçının dostu BORUSAN’ın patronu ve TEMA mütevellisi Asım Kocabıyık, bir yandan da TEMA ile kendi köyünü kalkındırma projeleri yürütüyor, tabii ki bu halisane gayretleri basınımızın daha çok ilgisini çekiyordu. Ancak bu sezonun açılışıyla Borusan’ın prestij kaynağı konserlerinin önüne taşınan Aksu eylemlerinde, bu reklam kokan yakınlaşmalar da dile dolanınca, BORUSAN’ın kurumsal web sitesinden Köy Kalkınma Projeleri ile ilgili duyuruları kaldırdı, www.iyienerji.net diye komik isimli siteler kurarak yaşam savunucularına cevap vermeye girişti.

İşte bu fiili kavgalar üzerine şimdi KİP, “Sularımıza, topraklarımıza, doğamıza sahip çıkmak uğruna bugün yürüttüğümüz mücadelede TEMA şirketlerin safındadır. TEMA şirkettir, TEMA şirketlerin bir maskesidir,” diyordu: “Anadolu’da 2000’den fazla HES projesi sürerken, bu HES’lere karşı verilecek mücadelelerin altının boşaltılması, gerçeklikten uzaklaştırılması gibi misyonları üstlenmiş bu oluşumun deşifre edilerek mücadelelere yakınlaşmasını engellemek zorundayız. HES’lerin enerji politikalarıyla ilgisi olmadığı, suyun ticarileştirilmesini, su havzalarının ve toprakların şirketlere devredilmesini amaçlayan projeler olduğu biliniyor. TEMA ise HES’leri hükümetin dayattığı enerji sorunu çerçevesinde ele almakta ısrar ederek, bu yağmanın üstünü örtmeyi amaçlıyor. Halen HES’lerin yenilenebilir veya temiz enerji oldukları yalanını tekrarlıyor. (Nehir tipi HES’lerin yenilenebilir alternatif birer enerji kaynağı olarak kabul edilebileceği, ancak inşaat ve işletme aşamalarında uyulması gereken kurallar ve ilgili denetim mekanizmalarının tam ve doğru olarak belirlenmesi gerektiği…” TEMA’nın ‘bilimsel’ HES raporundan… TEMA yöneticileri HES’lere karşı olmadıklarını farklı vesilelerle de dile getiriyor.) Bu çıkışımız, TEMA’nın doğa sevgilerini suiistimal ederek mücadeleden düşürdüğü, pasifize ettiği binlerce gönüllü adınadır. Bizler buradaki toplumsal muhalefetin, tüm dünyada deşifre olmuş böylesi patron, düzen ve uzlaştırma yapılarının yollarına gelecek kolay lokma olmadığını şimdi bir kez daha göstermekle mükellefiz.”

Tabii TEMA bu densiz çıkış karşısında hemen soğukkanlılığını kaybetmedi. Koskoca şirketlerin TEMA’sı isyancılarla muhatap olacak değildi. Sanki KİP, TMMOB salonunda halka açık basın açıklaması yapmamış gibi, “son dönemde internet ortamında yayınlanan çeşitli konulara açıklık getirmek üzere” hazırladığını belirttiği ve bilinen teraneleri tekrarladığı metni üyelerine servis ederken, uyarmayı ihmal etmiyordu:

“Ekte, sadece sizlerin bilgisine sunulmak üzere bir açıklama metni hazırlanmıştır. Bu metni basın ile paylaşmamanızı önererek, konuyla ilgili olarak sizlere yöneltilebilecek sorulara karşı cevap niteliğinde değerlendirmenizi rica ederiz…”

Yaşam savunucularının bu ‘iç yazışma’ya öfkeleri ise ağlarda patlıyordu: “Siz İstanbul’un yegâne Karadeniz ormanlarının bağrına saplanan Koç Üniversitesi’nin vebalini daha kaçfi danla ödeyebileceğinizi sanıyorsunuz? Siz Gölcük Seka Ormanı’nı daha kaç meşe palamudu ile unutturabileceğinizi sanıyorsunuz? Siz Karadeniz’in tüm sahil şeridinin imhasını daha kaç yalanla meşrulaştırabileceğinizi sanıyorsunuz? Siz ‘enerji’ dümeniyle sularımız yataklarından koparılıp satılırken daha kaç akarsuyumuzu paketleyebileceğinizi sanıyorsunuz? Anadolu yok edilirken, daha kaç dönüm toprağımızı zehir tacirlerine açabileceğinizi sanıyorsunuz? Tüm doğal ve kültürel varlığımız vahşi bir piyasanın katline teslim edilirken, daha kaç cenazemize çelenk makbuzu kesebileceğinizi sanıyorsunuz? Halkımızın bu Truva Atları ile oyalanacak aptallar yerine konmasına daha ne kadar seyirci kalacağımızı sanıyorsunuz?” (Yazıya kutu olarak eklenen bilgileri de lütfen dikkate alınız.) 

Evet, Truva Atları TEMA’dan ibaret değildi, hatta TEMA’nın bunca hizmet ve rezaletten sonra miadını doldurmakta olduğu, sistemin yeni sürümleri çoktan hazır ettiği de öngörülebilirdi. KİP de açıklamasında benzeri oluşumların deşifrelerini sürdüreceğini de duyuruyor, mücadele edenleri bu süreci desteklemeye çağırıyordu.

Sürekli kıvırtma!

KİP’in bu TEMA çıkışı, su savaşlarının ülkemizde vardığı noktada, mücadele alanında belirginleşmekte olan safl aşmada önemli bir aşamaya işaret ediyordu. Bir safta ‘eleştirisinin merkezine toplumsal adaleti yerleştirebilen bir eko-politik muhalefet’, küresel kapitalizmin saldırısı altındaki yaşam alanlarımızı özgürleştirme mücadelesini yükseltiyor. Derdimizin suların, toprakların, korkunç ormanların, dağ başlarının, ıssız sahillerin, bakımsız mahallelerin, garların, vapur düdüğünün, iyot kokusunun, ne sandınız, solunacak havanın yani tüm ortak mülkiyet alanları ve kaynaklarıyla yaşamın ticarileştirilerek vahşi bir piyasanın talanına açılması meselesi olduğunu tespit ve teşhir ederek ilerliyor. Öte yanda sistemin kendi muhalefetini oluşturan paravan yapılar, fonlanan oluşumlar, yer yer oportünist salvolar, her halükarda romantik bir çevreci hassasiyetle örülen, meseleyi politik bağlamından koparan uzlaşmacı yaklaşım, suların satışının resmi kılıfı olan sözde ‘enerji ihtiyacı – çevre tahribatı ikilemi’ çerçevesini meşrulaştırmakta giderek zorlanıyor. (Arnd-Michael Nohl bu uzlaşma yapılarını ‘Sanayi Çevrecileri’ ve ‘Doğa ve Çevre Korumacıları’ başlıklarında ele alıyor: “Sanayi çevrecilerinin, çevre korunmasını endüstriyel ilerleme ya da kâra göre ikincil tuttukları özetlenebilir. Ancak menfaatleriyle bağdaştığı ölçüde, çevreci olarak sahneye çıkmaktadırlar. Bundan dolayı çalışmaları ikiyüzlü bir görünüm sunmaktadır: Kendilerini halka, çevreye duyarlı olarak gösterirken, bu imajlarından istifade ederek hükümetin çevre koruma yaptırımlarını engellemeye çalışmaktadırlar.” Türkiye’de Hükümet Dışı Örgütlerde Ekoloji Sorunsalı, Birikim)

Bu saflaşma, siyasi iktidarın vadilerin, mahallelerin, meydanların isyanına son bir yıldır cevap üretmesi ve karşısına almasıyla giderek hissedilir oldu. Hükümetin geçtiğimiz bahar iki kavramı öne çıkararak sözde yeni bir pozisyon açmasıyla ayrım belirginleşti: Bütüncül Havza Planı ve Can Suyu.

Erdoğan ve Eroğlu biraderlerin yeni teklifi kabaca şöyleydi: “70 km.lik derede 22 HES lisansı olmasın peki. Madem Havza Planı yapalım, vadinin şurasında sanayi kurulsun, şurada tarım yapılsın, şurada konut yapılsın, şurada da HES yapılsın şeklinde düzenlemelerle karşınıza çıkalım. Akarsu yataklarında az biraz daha Can Suyu bırakalım.” Bu teklifin ise suların mülkiyeti meselesini çözmediği açıktı. Bir derede 2 HES de olsa 20 HES de olsa netice değişmeyecekti: ‘Su kullanım hakkı’ halktan alınıp firmalara devredilecek, sermaye sulara konmuş olacaktı.

Eko-politik su hareketleri, tüm yeraltı ve yer üstü kaynaklarını halkın ortak varlığı olarak kabul etmeyen düzenlemelere rıza göstermeyeceklerini ve halkı HES’lere uzlaştıracak yaklaşımlara hoşgörüyle bakmayacaklarını ifade ettiler. Karadeniz İsyandadır Platformu, Munzur Koruma Kurulu, Derelerin Kardeşliği Platformu, Çoruh Havzası gibi tabana yayılan lokomotif hareketler, Suyun Ticarileşmesine Hayır Platformu (STHP) çatısındaki meslek odaları, emek örgütleri ve diğer yapılar bu saftaydı. İşte biz de geçen sayıdaki 26 Aralık Kadıköy Mitingi yazısının finalinde onlardan bahsediyorduk.

Öte yandan kabaca Su Meclisi bileşenlerinden oluşan romantik kanat, bu havza açılımına, AB normlarına uygunluğu, çevreye verilen zararı sınırlayabileceği, HES davalarında pratik avantaj sağlayabileceği gibi gerekçelerle daha sıcak bakma eğilimindeydi. (Entegre Su Yönetimi, Havza Bazında Yönetim gibi kavramlar 2000’de AB Parlamentosu’ndan geçen Avrupa Birliği Su Çerçeve Direktifi ’nde yer almaktaydı. Aslında bu direktif suyu ‘ekonomik bir kaynak/meta’ olarak görerek tanım değişikliği yapmakta, su kaynakları yönetiminde yeni kurumlar, yeni ilişkiler tarif etmekteydi. Nitekim Su Platformu kanadı bu AB normlarına karşı olduğunu belirtmektedir.) Su Meclisi, TEMA, WWF, Greenpeace, Doğa Derneği gibi oluşumlar, suların ticarileşmesine karşı net bir cümle kurmadıkları, pratikte anlamlı bir eylem gücü göstermedikleri gibi Havza Planı’na da itiraz etmediler. 

Ortam şenleniyor!

Ancak bu uzlaştırma gayretlerinin isyanı dindiremediğini, pek de bölemediğini gören Erdoğan ekibi, ‘Yemezse Kasımpaşa’ düzenini alarak tam saha hücuma geçti. Geçtiğimiz yazla birlikte, “Ben çevrecinin daniskasıyım!”, “HES’lere karşı çıkmak vatan hainliğidir”, “Bunlar dışarıdan gelen çevreci tipler!”, “Allianoi diye bir yer yoktur!” zırvalarıyla ortam giderek şenlenmekte. Referandumun ardından HES şirketlerinin şahlanan taarruzuyla kavga kızışmakta. HES’lere karşı her hukuksal kazanımın arkasından dolanacak yol arayan AKP hükümeti, 8 Ocak’ta yürürlüğe giren 6094 sayılı Enerji Kanunu’nda karambole getirdiği bir madde ile SİT alanlarına HES yapılmasının önünü açtı. Meclise sevk ettiği sözde Tabiatı ve Biyoçeşitliliği Koruma Kanunu tasarısıyla tüm kültür ve tabiat varlığını tasfiyeye hazırlanıyor. Mücadelenin en sıcak aşamaları yeni başlıyor.

Bu tarihi eşikte, yaşam alanı mücadeleleri ile emek mücadelelerini ve tüm diğer hak mücadelelerini ortaklaştırmak solun önünde öncelikli görev olarak duruyor. TEMA ve benzeri oluşumların pastoral senfonisine rağmen mücadele hattımızı, akıl ve ruh sağlığımızı ve bu coğrafyanın varlığını koruyabilmemiz için, solun ülkedeki en ciddi toplumsal muhalefet kaynaklarından biri olan su savaşlarıyla güçlü bir direnç ağı örmesi, tüm arıza birikimimizi devreye sokabilmesi gerekiyor.

Nitekim geçtiğimiz günlerde gerçekleşen Halkevleri’nin Çevre Hakkı Atölyesi, Toplumcu, Mühendis, Mimar ve Şehir Plancıları’nın Yaşamın Yağmalanmasına Karşı Çalıştay’ı gibi girişimler yaşam mücadelesi çevrelerinde büyük ilgi ve heyecan uyandırıyor.

Yazıyı bitirirken Diyarbakır’daki Mezopotamya Ekoloji Forumu’nda konuşan Çağdaş Avukatlar Birliği’nden Mehmet Selçuk Doğan’ın, “KİP’in TEMA açıklaması toplumsal ekoloji anlamında mücadeleyi on yıl ileri götürdü” yorumu geliyor. Abartıyı iltifat olarak kabul ediyoruz, asıl önümüzde açılmakta olan imkâna işaret etmesi, ülkemizin bu Truva Atlarını püskürteceğine inancımızı pekiştiriyor.

SERMAYENiN HOKKABAZLIK YAPIP HALKI UYUTMAK iÇiN KURDUĞU ‘ÇEVRE’ TEZGAHI

 

Koç Üniversitesi, bir orman katliamının üzerine kuruldu. TEMA ne yaptı? Bu katliamı mazur göstermeye çalıştı!

l “TEMA kurulduğu günlerde mütevelli heyeti de yayınlanmıştı gazetelerde. Hı demiştim, kirleten çevreciliği de vatandaşa bırakmayacak. TEMA gönüllü çalışan binlerce çevrecinin emeği üzerinde bugünlere geldi. Her şeye rağmen çevreciliğin gelişmesinde önemli katkıları olduğunu yadsıyamayız. Mimarlar Odası KOÇ Üniversitesi yapısının binlerce ağaç kesimine neden olacağı söyleyip dava açtığında karşımıza iki dilekçe çıkmıştı, TEMA ve bir mimar; TEMA Koç üniversitesinin ormana zarar vermediğini, tam tersine koruma kullanma dengesi içinde koruyucu yanının olduğunu özetle söylemekte idi. Merak eden Mimarlar Odası arşivinden belgelere ulaşabilir.” Sami Yılmaztürk, İstanbul Mimarlar Odası Genel Sekreteri.

l “Son örnek, SEKA’nın Gölcük’teki fi danlık arazisinin Koç’a bedava verilmesidir. Söz konusu arazinin değeri, o zaman 8 trilyon TL. idi. SEKA Fabrikasının yenilenmesi (revizyonu) için 3 trilyon TL gerekiyordu. İnsan hiç olmazsa, o araziye karşılık fabrikanın yenilenmesini yaptırırdı o beleşçiye. Bedava verilen arazi yetmiyormuş gibi, o beleşçiye bir de yüzde 200 yatırım indirimi sağlandı. Yani, Koç yaklaşık 10 yıl vergi de vermeyecek. Fidanlığı da kesti. Ünlü TEMA da ağaç kesimini destekledi. Kargaları güldürecek mantıksız açıklamalar yaptı. Çünkü, Koç TEMA’nın destekçisiydi. Ben bu olayı öğrendikten sonra, TEMA üyeliğinden ayrıldım.” Em. Pilot Binbaşı Erol Soysever

“…oluşturulmasına 1936 yılında başlanan SEKA ormanı, elli yıllık emeğin ürünüdür; binlerce çam ve kavak ağacının kapladığı bir arazidir. … ‘Yeşili koruyalım, ülke erozyona uğramasın’ diyen TEMA’cılar neredeler; neden susuyorlar?” Mehmet Ali Yavuz, Konya Milletvekili, TBMM 20. Dönem, 124. Bileşim tutanakları.

l “- Karadeniz’de ulaşım için iki seçenek vardı. Ya dağları delip yolu yapacaktık, ya da şimdi üzerinde bulunduğumuz sahil yolunu…

– Dağlar delinip, sahilden uzaklaşılsaydı ne olurdu?

Maliyet 10 kat daha yükselirdi. Ayrıca, doğa şimdikinden daha fazla tahrip olurdu.

– Yani?

– Sahil yolu daha doğru seçimdi…”

Nihat Gökyiğit, Tema Vakfı Onursal Başkanı, Tekfen Holding Yönetim Kurulu Başkanı Vahap Munyar’la röportaj, Hürriyet, 23 Ağustos 2010.

l Yaşam savunucuları “Suların Ticarileşmesine Hayır!” diye haykırırken Tema’nın Sapanca’yı paketlemekle meşgul olduğundan icabet edemediğinin sitesidir: http://www.revansu.com.tr

l “Tema vakfını GDO’ya Hayır Platformu’na almayışımızın bir çok nedeni vardır. Bunlardan biri GDO’lu Kavak çalışmalarını desteklemeleri, diğeri; kırsal kalkınma projelerinden birinde mera alanları için sorun taşıdığına inandıkları karaçalı’ların yok edilmesi için köylüye yabanı ot ilacı (herbisit) önermeleri, hatta marka olarak da dünyada GDO’lu tohum ve tarım ilacı imparatoru olan Monsanto’yu seçmeleridir.” Arca ATAY, Ziraat Yüksek Mühendisi, GDO’ya Hayır Platformu.

Ebru Erbaş ( Bu yazı RED’in Şubat sayısında yayınlanmıştır.)

TEMA Deşifre Edildi: Sistemin Doğa Katili Şirket Aklama Araçları v1

Bugüne kadar çevreci ve doğa dostu bilinen, canı yanan köylüleri, mücadele eden yaşam savunucularını kendilerine paravan etmiş, doğa katili şirketleri aklama paklama ilişkilerini gizlemek için, mücadele edenleri bir maske olarak kullanan TEMA Karadeniz İsyandadır Platformu’nun yapmış olduğu bir basın açıklaması ile deşifre edildi. Okunan basın açıklamasının ardından sorulan sorular ışığında TEMA’nın sözde çevre kimliğinin ardındaki gerçekler dile getirildi.

Yıllardır çevreci yorumak üzerinden çalışmalar yaptığını iddia eden Türkiye Erozyanla Mücadele Vakfı (TEMA)’nın kurucu üyeleri arasında çok sayıda hidroelektrik santral (HES) yapan şirketin de olduğu ortaya çıktı. Bu duruma tepki gösteren Karadeniz İsyandadır Platformu (KİP) aktivistleri Makine Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi’nde düzenledikleri basın açıklaması ile çevreci gögürnen STK’lar ve HES yapan şirketlerin ilişkilerini gözler önüne serdi.

HES karşıtı mücadelenin kararlı oluşumlarından Karadeniz İsyandadır Platformu (KİP) aktivistleri bugün, Makine Mühendisleri Odası’nda düzenledikleri bir basın açıklaması ile çevre ve doğa savunuculuğunu yapan STK’lar ile HES yapan şirketlerin ilişkilerini açıklayan bir basın açıklaması yaptı.

BASINA VE KAMUOYUNA 

Değerli basın emekçilerinin ve kamuoyunun bilgilerine sunarız… 

Bugüne kadar çevreci ve doğa dostu bilinen bazı oluşumlar, canı yanan köylüleri, mücadele eden yaşam savunucularını kendilerine paravan etmiş, doğa katili şirketleri aklama paklama ilişkilerini gizlemek için, mücadele edenleri bir maske olarak kullanmışlardır. 

Bizler yaşama sahip çıkanlar olarak, bu gidişattan memnun değiliz. Son günlerde yaşanan olaylar ile bu memnuniyetsizlik son noktasına ulaşmıştır. 

Şirket aklayan, sözde çevre ve doğa kuruluşlarını deşifreye başlıyoruz… 

Bugünse bu deşifrelerin en önemlilerinden olan TEMA Vakfı’nın Kastamonu Cide Loç Vadisi’ndeki Hidroelektrik Santral projesiyle ilişkilerine yoğunlaşacağız. TEMA Vakfı gibi büyük bir Truva Atının daha birçok deşifre çalışmasına konu olacağını belirtiriz. 

TEMA’nın sistemin kendi muhalafetini üretme ihtiyacına karşılık geldiği açıktır. Bizler buradaki toplumsal muhalefetin, tüm dünyada deşifre olmuş böylesi patron, düzen ve uzlaştırma yapılarının yollarına gelecek kolay lokma olmadığını şimdi bir kez daha göstermekle mükellefiz. 

Bu çıkışımız, Tema’nın artık iyice ticarete döktüğü müsamere tadında fidan kampanyaları ile gözlerini boyayıp, doğa katili patronların kirli ellerini yıkama operasyonlarınıza alet ettiği, doğa sevgilerini, duyarlılıklarını suistimal ederek mücadeleden düşürdüğü, pasifize ettiği yüzbinlerce gönüllü adınadır.    

*** 

Öncelikle TEMA gönüllüleriyle TEMA arasındaki ilişkiyi anlamak için, TEMA’nın yönetim şeklini inceleyelim. 

Devlet temsilcilerinden oluşan tabii üyeler hariç 40 kişiden oluşan TEMA mütevelliler heyeti yılda iki kez toplanarak TEMA’nın işleyişine aktif olarak müdahil olmaktadır. 

Bu heyetten birkaç bilinen ismi sizlerle paylaşalım: 

Cem Boyner,  Aydın Doğan, Faruk Eczacıbaşı, Rahmi Koç, Halis Komili,  Osman Kavala, Mustafa Balbay, Sabri Ülker, Fikret Evyap, Hüseyin Özdilek, Asım Kocabıyık, Nihat Gökyiğit. 

Biliyoruz, bu isimleri paylaştığımız andan itibaren, gazetelerinizde ve televizyonlarınızda bu basın açıklamasının haber olma ihtimali neredeyse yok gibi. Sizin de fark ettiğiniz üzere bunlar Türkiye’yi yöneten isimler. 

(Mütevelli Heyeti’nin tamamı 1 nolu ekte bulunmaktadır.) 

Şimdi devam edelim… 

TEMA’nın Yönetim Kurulu ise Mütevelli Heyeti’nin taşeronudur. Yönetim Kurulu üyelerinin, Mütevelli Heyeti ile aile ilişkileri olması ya da şirketlerinin çalışanları olması tesadüfi değildir. 

Mesela yönetim kurulunda olan Valide Gigin, yine mütevelli heyetinden tanıdığımız Nihat Gökyiğit’in kızıdır. 

Türkiye İş Bankası Genel Müdürü Ersin Özince ise TEMA’nın hem yönetim kurulunda hem de mütevelli heyetinde bulunmaktadır. 

Buradan görüyoruz ki Mütevelli Heyeti TEMA’nın sembolik bir kurucu heyeti değil, aynı zamanda işleyiş ve idaresini biçimlendiren ve yürüten bir yapıdır. 

Bunu açıklıyoruz çünkü, Mütevelli Heyeti’nde bulunan isimlerle ilgili kaygılarımızı belirttiğimizde TEMA gönüllülüğü yapan arkadaşlarımızdan “Bu heyet semboliktir, TEMA üzerinde etkileri yoktur” gibi cümleler duymaktayız. 

Sizlerin de gördüğü gibi, Mütevelli Heyeti’nin Yönetim Kurulu üzerinde, Yönetim Kurulu’nun da tüm TEMA’nın işleyişi üzerinde oldukça fazla etkisi bulunmaktadır. 

Yerel gönüllülerin ve temsilcilerin yapacağı her türlü kamu açıklamasının yönetim kurulundan onay alması gerekmektedir. Bu da yönetim kurulunun yereller üzerindeki belirleyici etkisinin açık bir göstergesidir. 

Mesela pratik alanda bunu örnekleyelim: 

Bir TEMA gönüllüsü kendi yaşadığı bölgede herhangi bir doğa kıyımına karşı kamuoyunu bilgilendirme faaliyeti göstermek istediğinde bunu bölge temsilcisine bildirmek zorunda; temsilci de bunu yönetime bildirmeli ve ancak onaylanırsa bu bilgilendirme faaliyeti yapılabilmektedir. 

Samimi ve doğayı seven herhangi bir TEMA gönüllüsü, bir doğa katliamına müdahil olmak istediğinde, yönetim izni olmadan bununla ilgili bir halk bilgilendirmesi bile yapamamaktadır. 

Israrla anlatmaya çalıştığımız şey TEMA içerisinde yaşamı savunan on binlerce gönüllünün TEMA mütevelli heyeti başta olmak üzere yönetim kurulu ve alt organlarının onayı olmadan herhangi bir faaliyet gösteremediğidir. 

*** 

TEMA’dan biraz bahsettikten sonra, bugünkü açıklamamızın en önemli unsuruna değinmeye başlayalım. 

Sizlerin de bildiği üzere Kastamonu Loç Vadisi köylüleri yaklaşık iki yıldır dereleri Devrekani Çayı üzerinde yapılmak istenen Cide HES’e karşı ciddi bir direniş göstermektedirler. 

Bu direnişi biraz anımsamak gerekirse, köyde HES’in kurulacağı yere Loç Köylülerinin öncülüğünde, gelen dayanışmacılarla birlikte aylarca çadırlar kurularak nöbet tutulmuştur.  

Bu nöbetler esnasında inşaatı başlatmak üzere gelen vinçler adeta sürülerek bölgeden çıkarılmış, yine işi yapacak olan işçiler için kurulacak şantiyeler yapımında şirket çalışanları ve güvenlik güçleriyle birçok kez karşı karşıya gelinmiştir. Bu dönem boyunca her haftasonu İstanbul’dan otobüsler kaldırılarak nöbete dayanışmaya gidilmiştir. 

İstanbul’da ise Cide HES’i yapan ORYA enerjinin Karaköy’deki binası önüne defalarca kitlese yürüyüşler yapılmış, tüm bu gelişmelerin yanısıra şirketin her türlü yasadışı uygulaması davalar açarak mahkeme süreçleri başlatılmış, bu girişimleri çoğu etkisiz kalıp şirket vadideki talanını sürdürünce Loç Vadililer İstanbul’daki şirket binası önünde bir oturma eylemi başlatmışlardır. 

28. gününe kadar her gün karda kışta yağmurda bekleyen köylüler ülke çapında gündeme oturmuşlar, bunun da önemli bir etkisiyle mahkemeler şirket aleyhine yürütmeyi durdurma kararı vermişlerdir. 

Köylünün tüm bu direnişine karşı ORYA enerji de yasal ve yasadışı tüm uygulamalarla HES inşaatına devam etmiş, köyün telefon tellerini kesmiş ve HES karşıtlarını defalarca darp etmiştir. 

Bu kavga devam etmekteyken de şirket vadideki talanı sürdürmüş, on binlerce ağaç kesmiş, iş makineleriyle dere yatağına müdahale etmiştir.. ORYA, Küre Dağları Milli Parkı’nın tampon bölgesinde yer alan bu vadinin ve canlılarının yaşam dengesini alt üst etmiştir. 

Şirket ve köylüler arasındaki fiili kavga durumu bizim bu basın açıklamasını yapmamızdaki en önemli unsurdur. 

Çünkü bu talanı yapan, bütün bu saldırıları organize eden, ağaçları kesen, dere ve doğaya zarar veren şirketin ismi Orya enerjidir. Orya enerji ismi, şirketin sahibi Orhan Yavuz’un isminin ilk hecelerinden oluşmaktadır. 

Demin temanın Mütevelli Heyeti ve TEMA üzerindeki etkilerinden bahsederken kamuoyunun bildiği isimleri saydığımızı düşünüyorduk. Fakat bu heyetteki isimler arasında Küre Dağları Milli Parkı içindeki dünyanın en büyük kanyonlarından Valla Kanyonu’na ev sahipliği yapan Loç Vadisi’ni katleden şirketin patronu Orhan Yavuz da bulunmaktadır. 

Şimdi bu Orhan Yavuz’un TEMA’sının hidroelektrik santrallere nasıl baktığına bir göz atalım: 

TEMA kendi sitesinde yapmış olduğu açıklamalarda HES’lerle ilgili net bir yorum bile getirememiştir. Fakat kolayca görülebilir ki TEMA yöneticileri basına yaptıkları çeşitli açıklamalarda HES’lerin yenilenebilir veya temiz enerji olduklarını aleni bir şekilde dile getirmekten sakınmamaktadırlar. 

Mesela TEMA’nın Onursal Kurucu Başkanı Nihat Gökyiğit’in Artvin’deki baraj ve HES’lerin Temiz Enerji olduğuna dair daha geçen aylarda basına verdiği beyanatları bulunmaktadır. 

İşte bu da TEMA’nın kendi gönüllülerini ve kamuoyunu nasıl çarpık bilgilerle doldurduğunu ortaya koymaktadır. 

Çünkü HES’ler enerji politikaları içerisinde uygulanan projeler değil, suyun ticarileştirilmesini, su havzalarının ve toprakların şirketlere devredilmesini amaçlayan  projelerdir. 

TEMA HES’leri kasten bir enerji sorunu içerisinde ele alarak, bu gerçeğin üstünü örtmeyi amaçlamaktadır. 

Suyun ticarileştirilmesinin bir yolunun da suyu kapaklamaktan geçtiğini düşünürsek, bu manipülasyonu TEMA’nın kendine gelir kaynağı yarattığı alanlardan birinde görüyoruz:

Sakarya Sapanca’daki dereler üstünde fabrika kuran Revan Su şirketiyle TEMA’nın ortaklık yapmaktan hiçbir şekilde çekinmemesi, TEMA’nın HESleri neden sadece enerji meselesi dahilinde ele almak istediğinin somut bir örneğidir. 

 

Loç Vadililer ile ORYA arasındaki fiili kavga sürmekteyken ve TEMA’nın da HES’ler ve ORYA ile olan ilişkisi ortadayken TEMA’nın buradaki tarafı aşikardır. 

Loç Vadili köylülerin kavgalarına başlangıç sürecinde yardım istedikleri TEMAlıların hiçbir şekilde geri dönüş yapmaması, oturma eyleminin son günlerinde ise Kastamonu Cide’deki TEMA gönüllülerinin yoğun baskısı sonucunda Cide Loç Vadisi’ndeki HES katliamına karşıyız gibi tamamen muammalarla dolu bir açıklamayı internet sitelerine koymuşlardır. 

Taraflar bu kadar belirginken Orya’nın mağdur ettiği Loç köylüleriyle TEMA’nın yan yana gelmesi düşünülemez bile. 

Çağrıcıları arasında TEMA’nın da bulunduğu 24 Ocak “Anadolu’yu Vermeyeceğiz” yürüyüşünde aynı vahim durumla karşı karşıya kalan birçok yerelden en belirgin bir diğer örnek de Erzurum Aksu Vadisidir. 

Buradaki mağduriyetin TEMA içerisindeki şirket tarafıysa, yukarıda da adı geçen Asım Kocabıyık’ın sahibi olduğu BORUSAN Holdingdir. BORUSAN Holding Aksu’da yüzlerce ağaç kesmiş binlerce balık öldürmüştür.

 

Bu yürüyüşe ismi izinsiz olarak yazılan Dersim Çevre Girişimi adını çağrıcı listesinden sildirmiştir. Aynı Borusan’ın Ovacık’ta Munzur Çayı üzerinde Bozkaya ve Kalepete barajları ve HES projeleriyle Dersim’i katletme projeleri göz önüne alındığında, Dersimliler’in de TEMA’yla birlikte yürümesi de zaten düşünülemezdi. 

Önemli bir ayrıntı da, TEMA’nın Tabiatı Koruma Yasasını engellemekle ilgili yürüyüşe katılmasını anlayamadık. TEMA bu yasanın geçmesini engellemek istiyorsa, Mütevelli Heyeti’ni devreye soksa yeterli olacaktır. 

TEMA patronlarının diğer icraatları arasında, Karadeniz insanının canını çok yakmış ve halen de yakmaya devam eden nükleer santrallerle ilgili ihalelere girmek, kıyıların nükleer atık çöplüklerine çevrilmesi programlarına ortak olmak da vardır. 

Karadeniz’in yeşiliyle mavi arasına asfalt döken Karadeniz Sahil Yolu’nu savunmak da yine nükleer sevgisiyle tanıdığımız TEMA’nın Kurucu Onursal Başkanı Nihat Gökyiğit’in meziyetlerindendir. 

*** 

Anadolu’da 2000’den fazla HES projesinin var olduğunu göz önüne alındığında, bu HES’lere karşı verilecek mücadelelerin altının boşaltılması, gerçeklikten uzaklaştırılması gibi misyonları üstlenmiş bu oluşumun deşifre edilerek mücadelelere yakınlaşmasını engellemek zorundayız. 

Bizler de biliyoruz ki sularımıza, topraklarımıza, doğamıza sahip çıkmak uğruna bugün yürütmek durumunda kaldığımız mücadelede Tema şirketlerin safındadır. Tema şirkettir, Tema şirketlerin bir maskesidir. Üstelik toprak sevgisi, doğa aşkı gibi kutsal kavramları alet ettiği, yüzbinlerin iyi niyetlerini sömürdüğü bu talancıları aklama ve cilalama gayreti, işbirlikçisi patronların doğrudan saldırılarından da daha tehlikelidir.

Sistemin kendisini berkitmek için ürettiği muhalif figür TEMA’nın bu uzlaşmacı, yaşamı yok eden şirketleri aklayıcı rolü hakkında bugüne kadar insanların kendi aralarında söylendiklerini bugün yüksek sesle söylemek Karadeniz İsyandadır Platformu’na düşmüştür. Sırtımızda yumurta küfesi, arkamızda sermayenin fonları yok. 

Bununla alakalı olarak daha farklı ve daha derinlemesine bilgilerle bu oluşumun ve benzeri diğer Truva Atı oluşumların deşifrelerini yapacağımızı buradan sizlerle bir kez daha paylaşarak basın açıklamamızı sonlandırmaktayız. 

Karadeniz İsyandadır Platformu

http://www.facebook.com/karadenizisyandadir
http://www.karadenizisyandadir.org/

KİP “Su ve Kadın” Söyleşisinde Derelerin Bekçisi Kadınlar Deneyimlerini Paylaştı

İSTANBU (DİHA) – “Su ve Kadın” başlığı ile düzenlenen forumda bir araya gelen Loç, Senoz ve Ardanuç Vadisi’nde dereler üzerinde kurulan Hidroelektrik Santrallere (HES) karşı direnen kadınlar, acısıyla ve tatlısıyla mücadele deneyimlerini paylaştı. Forumun en ilgi çekeni ise gürgen bastonu ile HES’çilere karşı direndiği için adı Gürgenli Nine’ye çıkan 86 yaşındaki Fatma Akyıldız oldu.

Karadeniz İsyandadır Platformu (KİP) tarafından düzenlenen “Su ve Kadın” forumda Karadeniz’de yapılan HES’lere karşı mücadeleyi ilk başlatan kadınlar bir araya geldi. TMMOB Mimarlar Odası Karaköy Şubesinde yapılan forumun modaretörlüğünü müzisyen Ayşenur Kolivar yaparken konuşmacı olarak Loç, Senoz Ardanuç Vadisi’nde mücadelenin fitilini ateşleyen Fatma Akyıldız (86), Nazime Yıldırım (70), Güler Marazoğlu (45) katıldı. Karadeniz’de kadınların mücadelesini anlatan sinevizyon gösterimi ile başlayan forumun açılış konuşmasını yapan Kolivar, belgesel çalışması için Karadeniz bölgesini gezmeye gittiğini ve bu şekilde Doğu Karadeniz kadınlarının doğayla kurdukları olağanüstü ilişkiyi fark ettiğini söyledi. Kolivar, “Özellikle Doğu Karadeniz’de yapılmaya çalışılan HES’lerin sahiplerine karşı kadınların yürüttüğü mücadelede kadınların doğayla olan o muhteşem bağı gördüm. Kadınlar kesilen ağaçlar için ağıtlar yakıp ağlıyorlar. Kadınların doğayla kurdukları ilişkiyi gördükçe benim mücadeleye olan inancım arttı” şeklinde konuştu.

‘HES köyümüze fenalık getirdi’

Daha sonra gürgen bastonu ile HES’çileri kovaladığı için adı Gürgenli Nine olarak anılan Senozlu Fatma Akyıldız (86) söz aldı. Akyıldız, “Bir sabah kalktım evimin önünde kocaman bir direk gördüm. Bağırdım çağırdım ağladım direği kaldırsınlar diye. Ama kimse beni dinlemedi. HES köyümüze fenalık getirdi, köyümüzü elimizden aldı, yaktı yıktılar. Ben o yüzden devletten davacıyım” şeklinde yaşadıklarını aktardı. Gürgenli Ninenin kızı Hatice Sukas ise, “Eskiden bir evde 11 kişi çok rahat geçinebiliyorduk. Ama şimdi iki kişi bile geçinemiyor. Şimdi yemeğimizden içeceğimizden mahrumuz, bahçelerde hiçbir şey yetişmiyor. Sağlığımızı istiyoruz. Köyde nefes almak istiyoruz. Köylerde artık dere kalmadı pınarlarımız kalmadı. Tabiî ki de isyanda oluruz” dedi.

‘Dereleri satıyorlar bizi susuz bırakıyorlar’

Artvin’in Ardanuç İlçesinin Ovacık Köyünden gelen Nazime Yıldırım (70) ise köyün eskiden daha güzel olduğunu tarımla geçimlerini yaptıklarını belirtti. Yıldırım, “Dereleri satıyorlar bizi susuz bırakıyorlar biz suyumuzu kimseye vermeyiz bunu herkes işitsin başbakanda işitsin. Tarımımızı suyla yapıyoruz, hayvanımıza su veriyoruz biz geçimimizi suyla sağlıyoruz. Biz köyde su olmadan bir şey yapayız. Bizim suyumuza ellemesinler. Bizim Artvin’imize ellemesinler Artvin bizimdir” diye konuştu. Kastamonu’nun Cide ilçesi Loç Vadisi’nde gelen Güler Marazoğlu ise, daha önce derelerde çamaşır yıkadıklarını abdest aldıklarını ama HES’lerden sonra bu ihtiyaçlarını karşılayamadıklarını söyledi.

(mtç/fk/ru)

SU ve KADIN / Songül Tuncalı – Feminist Kadın Çevresi

Karadeniz’de yürütülen HES karşıtı mücadelenin önde gelen eylemcilerinden olan kadınlar 9 Ocak 2011 Pazar günü Mimarlar Odası Büyükkent Şubesi Konferans Salonu’nda Karadeniz İsyandadır Platformu tarafından düzenlenen “Su ve Kadın” başlıklı etkinlikte buluştular. Moderatörlüğünü Ayşenur Kolivar’ın üstlendiği etkinliğe konuşmacı olarak Senoz Vadisi’nden Gürgenli Nine ve Ayşe Sukas, Ardanuç’tan Nazime Yıldırım ve Loç Vadisi’nden Güler Marazoğlu katıldı.

Açış konuşmasında Karadeniz’de doğa ve kadın ilişkisine dair gözlemlerini paylaşan Ayşenur Kolivar konuşmasına, kendisi için içedönük, sessiz bir kent hayatını simgeleyen İzmit’in grisi ile tüm canlılığıyla hayatı taşıyan Doğu Karadeniz’in yeşili ve mavisi arasında bölünmüş olan çocukluğundan bahsederek başladı. Kadınların derelerle, kuşlarla, ağaçlarla türküleri aracılığıyla kurduğu özel, gizli ilişkiyi bir çocuk ilgisiyle gözlemleyen Kolivar, ilerleyen yaşlarda başka dünyalara açıldıkça Karadeniz coğrafyasındaki kadınların doğayla kurdukları ilişkinin farkını gördüğünü, bunu kendi sanatsal pratikleri aracılığıyla da taşımaya çalıştığını belirtti. Bu anlamda HES karşıtı pek çok etkinlikte bir araya geldiği kadınlarla suyun Karadeniz ve kadın için anlamı gündemli bir toplantıda yer almaktan mutluluk duyduğunu ifade ederek sözü anneannesinden sonra kendisine Karadeniz/doğa/su ve kadın konusunda güç ve ilham veren Gürgenli Nine’ye bıraktı.

Senoz Vadisi’nde elindeki gürgen sopasıyla HES’lere ilk karşı çıkan Gürgenli Nine yüzlerce yıllık ağaçlarının kesilmesiyle eskiden ona göre cennet olan köylerinde “yaşamak işinin bitti”ğinden dert yandı. Yaşamdan kastettiği insan ilişkileriydi elbet; bu tartışmaların insanları hem yerinden ettiğinden, hem de kalanları birbirine düşürdüğünden yakınıp “yıkılsın, viran olsun o direkler” sözleriyle isyanını dile getirdi.

Artvin Ardanuçlu Nazime Yıldırım, suyun tarım ve hayvancılıkta kendileri için ne kadar önemli olduğunun, derelerin satılmasıyla bu kaynakların yok olacağının altını çizdi; fakat mücadelelerindeki kararlılığını da şu sözleriyle dile getirdi: “Dereleri satıyorlar, bizi susuz bırakıyorlar. Biz suyumuzu satmayız, vermeyiz. Bunu herkes işitsin, Başbakan da işitsin, hepsi işitsin. Artvin’in suyu Artvin’e kalacak.”

Yirmi sekiz günlük bir direnişle Kastamonu İdari mahkemesi’nin Cide HES projesi için yürütmeyi durdurma kararı almasında payı olan Loçlu direnişçilerden Güler Marazoğlu sarı yazmasıyla katılmıştı etkinliğe. Marazoğlu, sularının alınmasında hiçbir şekilde fikirlerinin alınmadığını, suyla beraber ekinlerinin, meyvelerinin, ceviz ağaçlarının, her şeylerinin gittiğini, yok olan doğayla beraber bütün bir kültürün kaybolduğunu söyledi.

Gürgenli Nine’nin kızı, HES karşıtı aktivist Ayşe Sukas, Karadeniz’in gerçekten isyanda olduğunu, “Karadeniz isyanda” sözünün her şeyi kapsadığını belirterek sözlerine başladı. Önceden yöresine, köyüne hava almaya, nefes almaya, sağlığını bir nebze de olsa geri kazanmaya gittiklerini, fakat şimdi sudan, havadan mahrum kaldıklarını, her şeyden önce sağlıklarını istediklerini belirtti. Derelerin, ırmakların, pınarların kalmadığını, bunun yaşamı bitirdiğini, bu yüzden her yönden isyanda olduklarını ifade etti.

İzleyiciler arasında yer alan gazeteci Mehveş Evin de konuk konuşmacı olarak söz aldı. İlk kez 2010 yazında, HES’lerle ilgili olarak hazırladığı bir yazı dizisi için Karadeniz’e giden Evin, orada kadının doğayla ilişkisini yakından görme fırsatı yakaladığını ve direniş hareketinin ön saflarında kadınların yer almasını çok anlamlı bulduğunu ifade etti.

İzleyicilerden gelen görüş ve sorularla tartışma bölümünde zenginleşen etkinlik, daha sonra katılımcıların ve izleyicilerin tuluma eşlik eden isyankâr atma türkülerle oynadığı horonla son buldu.

http://www.feminisite.net/news.php?act=details&nid=841

Milli Park, Tabiat Parkı, SİT ve Korunan Alanlar Şirketlerin Talanına Açılıyor!

Hükümet, tüm yurtta büyük tepki gören Tabiat ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Kanunu’yla yapamadığını, alelacele meclisten geçirdiği Yenilenebilir Enerji Kaynakları Kanunu’nda küçük bir değişiklikle yaptı. Böylece, koruma statüsü sayesinde HES’lerden bugüne kadar korunmuş tüm alanların koruma kalkanı ortadan kaldırılmış oldu. 

6094 sayılı Yenilenebilir Enerji Kaynakları Kanunu’nda yapılan son değişiklik; Milli Park, Tabiat Parkı, Tabiat Anıtı ile Tabiatı Koruma Alanları’nda, Muhafaza Ormanları’nda, Yaban Hayatı Geliştirme Sahaları’nda, Özel Çevre Koruma Bölgeleri’nde ve Doğal SİT Alanları’nda Hidroelektrik Santrali (HES) inşaatları yapılmasının yolunu açıyor. 

Avukat Yakup Okumuşoğlu yasayla ilgili tepkilerini şöyle dile getirdi: 

”Vadilerimizin başına bir HES belası sardılar! Hatta bir değil, yüz değil, iki bin tane. Bir tarafta ‘suyu yutmuyoruz’ derken diğer tarafta dereleri kaynağından denize kadar borulara hapsedip vadileri kurutmaya çalışıyorlar. Milyonlarca ağacın kesilmesine göz yumdular. Yetmedi 2 bin yıllık Allianoi’yi çimentoyla kaplayıp kuma gömdüler. Vadiler yetmedi dağlara göz diktiler.

Maden Yasası’nı değiştirip binlerce maden ruhsatı verdiler, Planladıkları bu kanunlarla da dağları birilerine tahsis etmeyi planlıyorlar. Devasa taş ocaklari ile doğal alanları parçaladılar. Yetmedi güzelim bakir koyları, yaylaları imara açmaya çalışıyorlar. Ormanlarımızı yok edeceğini bile bile 2B kanunu çıkarmak için var güçleriyle uğraşıyorlar. Bu yıkıma dur diyenlerin sesini kısmak için vatan hainliğiyle, teröristlikle, lobici olmakla suçladılar.

Vadilere, eşine az rastlanır güzelliğe ve canlı zenginliğine sahip olduğu için SİT alanı statüsü veren Koruma Kurulu kararlarını mahkemeye vermekle tehdit ettiler. Hiçbiri yetmedi tüm korunan alanların statülerini ortadan kaldıracak tabiatı bozuk bir tabiat kanunu hazirlayip meclise sevk ettiler… Baktılar kanuna tepkiler büyüyor 28 Aralık akşamı mecliste bir avuç insan toplanıp SİT Koruma Statüsü’ne sahip alanları, milli park alanlarini HES inşaatlarına açan bir kanun değişikliği yapiverdiler.

Hem de o vadilere özel koruma statüsü kazandıran nitelikler kaç milyon yılda oluştu hiç düşünmeden, birkaç dakika içinde… Sonra da kanun değişikliğini HES’ler için değil doğayı korumak için yaptıklarını söylüyorlar. Hukuku kanun yapmaktan ibaret zannediyorlar. Yıktıkları bölgelerde yaşayan halkın tabiatı ve yaşam hakkını koruma iradesi ve gayretini yok sayıyorlar.

Anadolu’nun bu yıkım planlarina sessiz kalacağını zannediyorlar. Çok yanılıyorlar. Bu topraklardaki yaşamı tırnaklarıyla kaziyarak var eden halk elbet bu haksızlığa uygun bir cevap verecektir.Yaşam alanlarını, ve kültürünü korumak için bu rant yaratma hırsınıza elbet dur diyecektir.”

“Yenilenebilir Enerji Kaynaklarının Elektrik Enerjisi Üretimi Amaçlı Kullanımına İlişkin Kanunda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun”un Doğa Katliamlarının Önünü Açan Maddeleri

Kanun No. 6094  
Kabul Tarihi: 29/12/2010 

MADDE 1- 10/5/2005 tarihli ve 5346 sayılı Yenilenebilir Enerji Kaynaklarının Elektrik Enerjisi Üretimi Amaçlı Kullanımına İlişkin Kanunun 3 üncü maddesinin birinci fıkrasının (8), (9) ve (11) numaralı bentleri aşağıdaki şekilde değiştirilmiş, birinci fıkraya aşağıdaki bentler ve maddeye aşağıdaki fıkra eklenmiştir. 

“8.Yenilenebilir enerji kaynakları (YEK): Hidrolik, rüzgâr, güneş, jeotermal, biyokütle, biyokütleden elde edilen gaz (çöp gazı dâhil), dalga, akıntı enerjisi ve gel-git gibi fosil olmayan enerji kaynaklarını,”  

“11.Bu Kanun kapsamındaki yenilenebilir enerji kaynakları: Rüzgâr, güneş, jeotermal, biyokütle, biyokütleden elde edilen gaz (çöp gazı dâhil), dalga, akıntı enerjisi ve gel-git ile kanal veya nehir tipi veya rezervuar alanı onbeş kilometrekarenin altında olan hidroelektrik üretim tesisi kurulmasına uygun elektrik enerjisi üretim kaynaklarını,”  

MADDE 5- 5346 sayılı Kanunun 8 inci maddesinin üçüncü fıkrasının ilk cümlesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiş, maddenin sonuna aşağıdaki fıkralar eklenmiştir. 

“Milli park, tabiat parkı, tabiat anıtı ile tabiatı koruma alanlarında, muhafaza ormanlarında,  yaban hayatı geliştirme sahalarında,  özel çevre koruma bölgelerinde ilgili Bakanlığın, doğal sit alanlarında ise ilgili koruma bölge kurulunun olumlu görüşü alınmak kaydıyla yenilenebilir enerji kaynaklarına dayalı elektrik üretim tesislerinin kurulmasına izin verilir. “

MADDE 4- 5346 sayılı Kanuna 6 ncı maddesinden sonra gelmek üzere aşağıdaki maddeler eklenmiştir.

“Muafiyetli üretim

Madde 6/A- 4628 sayılı Kanunun 3 üncü maddesinin üçüncü fıkrası kapsamında kurulacak yenilenebilir enerji kaynaklarına dayalı üretim tesisleri için başvuru yapılması, izin verilmesi, denetim yapılması ile teknik ve mali usul ve esaslar, Bakanlık, İçişleri Bakanlığı ve DSİ’nin görüşleri alınarak EPDK tarafından çıkartılacak bir yönetmelikle düzenlenir. Hidroelektrik üretim tesisleri için su kullanım hakkının verilmesine, DSİ’nin ilgili taşra teşkilatının su rejimi açısından üretim tesisinin yapımında sakınca bulunmadığına ve bağlantının yapılacağı dağıtım şirketinden dağıtım sistemine bağlantı yapılabileceğine dair görüş alınmak kaydıyla, tesisin kurulacağı yerdeki il özel idareleri yetkilidir.”

http://www.tbmm.gov.tr/kanunlar/k6094.html
http://www.tbmm.gov.tr/develop/owa/kanunlar_sd.durumu?kanun_no=6094
TBMM Tutatakları:
http://www.tbmm.gov.tr/tutanak/donem23/yil5/ham/b04401h.htm

 

 

Köprü Talan, Kanun Yalan, İsyana Devam! KİP Tabiatı Talan Yasası ve 3. Köprüye Karşı Kadıköydeydi

Karadeniz İsyandadır Platformu, 26. Aralık’ta “Köprü Talan, Kanun Yalan, İsyana Devam!” pankartı ile Loç, Macahel, Hemşin, Bartın Platformu, Trabzon Araklı, Çoruh Aksu, Şavşat Papart ve Çayeli Senoz Vadileri ve yaşam savunucularıyla derelerin, doğanın ve yaşamın talanına karşı Kadıköy’deydi…

http://www.facebook.com/karadenizisyandadir
http://www.karadenizisyandadir.org/
karadenizisyandadir@gmail.com

3. Köprü Yerine Yaşam Platformu’nun Kadıköy mitinginde, “3. köprüye hayır” denildi. HES’lere, termik santrallere, kentsel dönüşüm projelerine karşı dereleri, konutları ve yaşam alanlarını savunmaya geldiklerini söyleyen binlerce kişi, “Ormanıma, suyuma, mahalleme dokunma” dedi.

İSTANBUL- İstanbul’a yapılmak istenen 3. köprüye karşı İstanbullular, Kadıköy’de buluştu. Mitinge, Karadeniz, Sinop Gerze ve Bursa’dan da katılım sağlandı. Tepe Nautilus önünde toplanan çevreciler, buradan Kadıköy Meydanı’na yürüdü.

Yürüyüş sırasında sık sık “3. köprünün mimarı olmayacağız”, “AKP elini boğazımdan çek”, “Dereler özgürdür, özgür akacak”, “3. köprü cinayettir”, “Termiğe inat yaşasın hayat”, “Kentsel dönüşüme hayır” sloganları atıldı.

Mitinge, Karadeniz İsyandadır, Loç Vadisi’ndeki HES’lere karşı mücadele eden Sarı Yazmalılar, TMMOB, KESK, Derelerin Kardeşliği Platformu, İstanbul Tabip Odası, ESP, ÖDP, EMEP, SDP, Halkevleri, yöre dernekleri, Ayazma mağdurları, Gülsuyu-Gülensu Yaşam ve Dayanışma Merkezi, Konut Hakkı Koordinasyonu, Direnişin Ritmi, Suyun Ticarileştirilmesine Hayır Platformu’nun da aralarında bulunduğu çok sayıda kurum katıldı. Mitingte, İlkay Akkaya, Bandista, Vova Müzik Grubu ve Hilmi Yarayıcı da yer aldı.

Mitingde, 3. köprüye karşı çıkılmasının yanı sıra, hidroelektrik santraller, termik santraller, kentsel dönüşüm projelerine “hayır” denildi. Doğayı, su havzaları ve ormanları, sermayenin hizmetine sunan, halkın yaşam alanlarını elinden alan düzenlemelere izin vermeyeceğini haykıran binlerce kişi, sermayenin çıkarları doğrultusunda yaşama geçirilmek istenen bütün projelere karşı mücadele edeceklerini söyledi.

AKP’Yİ UYARIYORUZ

3. Köprü Yerine Yaşam Platformu Sözcüsü Kader Cihan, “Suyumuza, ormanımıza, toprağımıza, evimize ve emeğimize göz koyanlara karşı, İstanbul’u ve yaşamı savunmak için bir araya geldiklerini” söyledi. Cihan, “Şimdi burada, daha çok kısa bir zaman önce, faili meçhul bir cinayete kurban edilen Haydarpaşa Garı’nın tam karşısında, aynı ortak davayı savunmak için birlikteyiz” dedi.

3. köprünün yapılmasının sel felaketlerinin artması, su havzalarının ve havanın kirlenmesi, kentsel yıkımın hızlanması anlamına geleceğine dikkat çeken Cihan şunları söyledi: “AKP iktidarını, rant çevrelerini ve onların borazanlarını buradan bir kez daha uyarıyoruz: Kentleri, doğayı ve yaşam alanlarını katledenler de; İstanbul’a karşı yeni cinayetler planlayanlar da, insana ve yaşama karşı, suç üstüne suç işleyenler de sizlersiniz! Bizler, yaşam savunucuları olarak, bu suçlar karşısında, insanın ve doğanın, en temel haklarını inatla savunmaya devam edeceğiz. 3. köprü yerine yaşamı, 3. köprü yerine toplu, parasız, kamusal ulaşım hakkımızı, 3. köprü yerine ormanlarımızı ve suyumuzu, 3. köprü yerine İstanbul’u savunacağız.”

3. KÖPRÜDEN VAZGEÇİN

İstanbul halkının sesine kulak verilmesini ve 3. köprü projesinden vaz geçilmesini isteyen Cihan şöyle konuştu: “Kentsel yıkıma ve rantçı inşaat şirketine karşı, 33 haftadır sokakta direnen Ayazma halkından, kırsal yıkıma ve katliamcı HES şirketine karşı, 20 gündür sokakta nöbet tutan sarı yazmalı teyzelere uzanan direniş kardeşliğimizi büyüteceğiz. İstanbul’un Karadeniz kıyısındaki Sarıyer ve Beykoz ilçelerinden, Karadeniz sahil yolunun en ucundaki Hopa’ya, Munzur’dan Rize’ye uzanan ortak mücadelemizi daha da geliştireceğiz. 3. rant köprüsüne karşı yükselttiğimiz mücadeleye, İstanbul’u ve yaşamı savunmak için hep birlikte sahip çıkacağız.”

SESİMİZİ BİRLEŞTİRELİM

TMMOB Genel Başkanı Mehmet Soğancı, derelerin, ormanların, sit alanlarının satılmasına izin vermeyeceklerini ifade etti. Soğancı, “Sinop’ta direnenler sesini, Karadeniz’de direnenler sesini, Alevilerin, Kürtlerin, barınm hakkı için direnenlerin sesiyle birleştirmeliyiz. Sloganımız tektir, kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiç birimiz” şeklinde konuştu.

SUYUN TİCARİLEŞTİRİLMESİ HALKI YOKSULLAŞTIRIR

Suyun Ticarileştirilmesine Hayır Platformu adına söz alan Prof. Dr. Beyza Üstün, 3. köprünün İstanbul’un su havzalarını ve kuzey ormanlarını tehdit ettiğini söyledi. Alibeyköy Barajı başta olmak üzere birçok barajın yapılaşma nedeniyle kirleneceğini ve kullanılamak hale geleceğini kaydeden Üstün, “3. köprü projesi, ormanların, suyun, havzaların sermayenin hizmetine sunulmasıdır. Bu doğanın yıkımıdır. Suyun ticarileştirildiği her yerde halkın yoksullaşmasıdır” dedi.

KENTSEL RANTA İZİN VERMEYECEĞİZ

Topkoparan Derneği Başkanı Ömer Kirişçi, Kentsel dönüşüm adı altında yürütülen rant planına karşı mahallelerinde kurdukları derneklerle direndiklerini anlattı. Kirişçi, depreme önlem almak adı altında, yoksulların barınma hakkının ellerinden alındığına dikkat çekti.

Konuşmaların ardından Loç Vadisi’ne kepçelerle girildiği, baraj inşaatının yeniden başladığı duyuruldu. Buna kitle “Loç Vadisi darda, herkes isyanda” sloganı ve ıslıklarla tepki gösterdi.

Miting, İlkay Akkaya ve Bandista’nın müzik dinletisinin ardından sona erdi.

Alıntı: ETHA


 

İstanbul boğazında yapımı planlanan 3. köprüye karşı Kadıköy Meydanı’nda bir araya gelen binlerce yaşam alanı savunucusu “3. Köprüye Hayır” dedi.

İstanbul Boğaz Köprüsü’nde yapılması kararlaştırılan 3. köprünün orman ve doğa katliamına neden olacağını belirten çevre örgütleri tarafından oluşturulan, ‘Üçüncü Köprü Yerine Yaşam Platformu’ Kadıköy İskele Meydanı’nda miting düzenledi. Mitinge aralarında Karadeniz İsyandadır Platformu, Loç Vadisi’ndeki HES’lere karşı mücadele eden Sarı Yazmalılar, İstanbul Tabip Odası, TMMOB’a bağlı odalar, Derelerin Kardeşliği Platformu, Munzur Koruma Kurulu, Halkevleri, İklim ve Adalet Koalisyonu, ÖDP, BDP, ESP, TKP, yöre dernekleri, siyasi partiler ve meslek örgütlerinin bulunduğu binlerce kişi katıldı.

ORMANIMA SUYUMA MAHALLEME DOKUNMA

Tepe Nautilus alışveriş merkezinin önünde saat 13.00’te toplanan gruplar, “Köprü değil insanca yaşam”, “Harami Topbaş İstanbul’dan defol”  ,” Ormanıma, Suyuma, Mahalleme Dokunma” sloganları eşliğinde İskele Meydanındaki miting alanına yürüdü.

“Üçüncü köprü çözüm değil”, “İstanbul’un yağmalanmasına hayır, haramin saltanatını kıyacağız”, “Uzlaşma yok isyan var”, “Şirket talan kanun yalan, isyana devam”, “Köprü değil sağlık yaşam”, “Ya ekososyaliszm ya barbarlık”,  pankartları ve “Üçüncü köprüye hayır”, “Rant köprüsüne hayır”, “Yağma canavarına hayır” dövizleri taşındığı miting oldukça renkli görüntülere sahne oldu.

‘3. KÖPRÜ YENİ BİR RANT KÖPRÜSÜDÜR’

3. Köprü Yerine Yaşam Platformu  adına ilk konuşmayı TMMOB Orman Mühendisleri Odası Yönetim Kurulu Üyesi Kader Cihan yaptı. İstanbul’u, suyu, ormanı savunmak için bir araya geldiklerini söyleyen Cihan, “Bizim davamız boğazı, boğazlamak isteyen rantçılara karşıdır. İnsanı emeği ve yaşam alanlarını savunma davasıdır” dedi. 3. köprünün İstanbul’un elinde kalan son ormanları da yok edeceğini belirten Cihan , 3. köprünün yapılmasının sel felaketlerinin artması, su havzalarının ve havanın kirlenmesi, kentsel yıkımın hızlanması anlamına geleceğine söyledi.

‘DİRENİŞ KARDEŞLİĞİMİZİ BÜYÜTECEĞİZ’

3. köprü projesinden vazgeçilmesini isteyen Cihan şöyle konuştu: “Kentsel yıkıma ve rantçı inşaat şirketine karşı, 33 haftadır sokakta direnen Ayazma halkından, kırsal yıkıma ve katliamcı HES şirketine karşı, 20 gündür sokakta nöbet tutan sarı yazmalı teyzelere uzanan direniş kardeşliğimizi büyüteceğiz. İstanbul’un Karadeniz kıyısındaki Sarıyer ve Beykoz ilçelerinden, Karadeniz sahil yolunun en ucundaki Hopa’ya, Munzur’dan Rize’ye uzanan ortak mücadelemizi daha da geliştireceğiz. 3. rant köprüsüne karşı yükselttiğimiz mücadeleye, İstanbul’u ve yaşamı savunmak için hep birlikte sahip çıkacağız.”

‘SESİMİZİ BİRLEŞTİRMELİYİZ’

Kader Cihan’ın ardından konuşan TMMOB Genel Başkanı Mehmet Soğancı, 3. Köprünün tüm Marmara Bölgesine zarar vereceğini belirterek buna izin vermeyeceklerini söyledi. Soğancı, “Sinop’ta direnenler sesini, Karadeniz’de direnenler sesini, Alevilerin, Kürtlerin, barınma hakkı için direnenlerin sesiyle birleştirmeliyiz. Sloganımız tektir, kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiç birimiz” dedi.

Edip Akbayram, Tarık Akan, İlkay Akkaya, Aytaç Arman, Rutkay Aziz, Sevinç Erbulak, Fuat Saka,Ezginin Günlüğü, Moğollar, Arif Sağ, Emre Saltuk, Onur Akın, Suavi, Vedat Türkali ve Eşber Yağmurdereli gibi birçok sanatçının destek verdiği miting İlkay Akkaya ve Bandista’nın müzik dinletisi ile sona erdi.

EmekDunyasi.Net

Dayanışma Çağrısı: Loç Vadililer HESçi Şirket Önünde Nobete Başladı, Desteğinizi Bekliyor!

Kastamonu Loç köylüleri, vadilerinde yapılmakta olan HES’e karşı ORYA Enerji’nin (ÜMRAN Boru) Kabataş’taki binası önünde oturma eylemine başladı: “Şirket hukuksuzca çalışıyor; doğa katliamı durana ve şirket gidene kadar eylemdeyiz. Destek için herkesi bizi ziyarete çağırıyoruz.”

Salıpazarı’da bulunan Orya enerji önünde basın açıklaması yapacağını duyuran Loç Vadisi Koruma Platformu üyeleri basın açıklamasının ardından “şirket topraklarımızdan gidene kadar buradayız” diyerek kaldırımlara oturdular.

Orya enerjinin Loç vadisinde yapmış olduğu inşaatın pek çok hukuk kurallarını hiçe sayarak ve imar izni olmadan başladığına  işaret etmek isteyen köylüler şirket önünde İmarsız taşınmaz olmaya geldik dediler ve oturma eylemine başladılar..

Bugünden itibaren köylüler ve destekçi kuruluşlarla hafta içi çalışma saatlerinde nöbetleşe oturma eylemini sürdürecekler…

Bu Feryada Kulak Verin…

CİDE’DEKİ LOÇ VADİSİ, ANADOLU’NUN KALBİ, DÜNYANIN EN BÜYÜK 4. KANYONUYLA GİZLİ CENNET… VE SU’LARI, ARAZİLERİ ORYA ENERJİ’YE SATILMIŞ DURUMDA! ANADOLU DARDA DOSTLAR! SİZİN KÖKLERİNİZ DE ANADOLU DEĞİL Mİ? SİZİN ATALARINIZI DA ANADOLU’NUN TOPRAĞI SUYU BESLEMEDİ Mİ YÜZYILLARDIR? BU FERYADI DUYAN VAR MI?

Loç vadisi öyle yeşildi ki… Köylünün, ineğin rızkını ‘kanuni’ kılıflarla donatıp Orya enerji’ye sattılar. Daha baraj yapılmadan, çöle döndürdüler binlerce yıllık türkülerin, geleneklerin, misafirperliğin, insanlığın; yani Anadolu’nun cenneti olan LOÇ VADİSİ’Nİ..”Anadolu yüreği” olanlar, dinleyin bu feryadı..

LOÇ’lu Muharrem Amca, doğduğu günden beri kuş ve horoz sesleri ile uyandığı sabahlara, LOÇ’a gelen enerji şirketinin dozerlerinin sesi ile, iç sızısı ve buğulu gözlerle uyanıyor artık. Üzerinde kırk yıllık kazağı, katıyor ineklerini önüne, artık otlarının çoğu betona ve şantiyeye çevrilmiş topraklarının hangi hakla kendisinden çalınıp o hale getirildiğine isyan edip, sessizce ağlıyor. Hala Anadolu iyiliği var üzerinde, kendi toprakları haksızca talan edilse de, artık mazi olmaya başlayan ve derelerimiz bitince tamamen yok olacak ANADOLU İYİLİĞİ ile şirket çalışanlarına her gün sesleniyor: “Sizler de benim yavrularımsınız. Benim çocuklarımı büyüttüğüm, topraklarımı mahvettiniz yavrularım. Artık gece gündüz uyku uyuyamıyorum. Bu su olmazsa, bu toprak olmazsa biz neyleriz yavrularım.

LOÇ’lu Habibe Teyze, “Benim bir mayışım (maaş) da yok, bir gelirim de yok. Tek gelirim bu topraklar. Sırtımda çocuğumu taşıdım, kesip köylüye sizden taraf olsun diye dağıttığınız ağaçlarımızın altına bıraktım bebelerimi. Şimdi beton ettiğiniz yerlerden ekip biçtiklerimle büyüttüm ben onları. Şimdi bana çıkıp diyor ki miyendiz, ‘senin arazin benim, paranı da yatırdım, çık git buradan!’. Ben mi sattım, ölsem satmam toprağımı, milyara değişmem toprağımı. Burada ölecektim ben, şimdi kahrımdan ölüyorum. Çekin gidin vadimizden!”

Loc Vadisi Koruma Platformu

http://www.locvadisi.com/
locvadisiplatformu@gmail.com
http://www.facebook.com/group.php?gid=306506228364
http://www.facebook.com/pages/LOC-VADISI/143313755683121

16 Mart 2009 tarihinden bugüne kadar Köyümüze yani LOÇ’a yapılmak istenen Cide Hes Projesine karşı mücadelemiz devam etmektedir. 

15 Aralık 2009 tarihinde 233 kişi ile Kastamonu İdare mahkemesine Yürütmeyi durdurma ve Çed iptal davası açtık. 

Mücadelimizde hukukun üstünlüğüne ve yasalarımıza güvendik. Haklı mücadelemizi duyurabilmek için  25 Nisan’da İstanbul Kadıköy’de Yaşam Mitingi, İstanbul’da, Cide de, Kastamonu’da kitlesel basın açıklamaları yaptık. Deremizin başında nöbet tutmak için çadırlar kurduk. 

Peki biz Loç’lular yasaya, hukuğa saygı duyar ve çare beklerken Ümran Boru Şirketi olan Orya Enerji neler yaptı? 

Dava süreci devam ederken iş makinalarını topraklarımıza soktu.

Şimdiden onbin yetişmiş ağacımızı kesti.

Hiçbir köylüye fikri sorulmadan, haber bile verilmeden acele el koyma adı altında topraklarımız kamulaştırıldı. Ama bize ne bir tebligat yapıldı. Ne de temyiz hakkı verildi.  

Kamulaştırma işlem süreci beklenmeden, yani daha tapularımız bizim elimizde iken iş makinaları ile arazilerimize girdiler. Cide Tapu Kadastro müdürlüğüne sorduk. Bu araziler kimin şu an diye? Yanıt geldi. Tapusu sizin elinizde, isterseniz ekip biçebilirsiniz. Tapumuzu göstererek iş makinalarını arazimizden çıkarılmasını istedik. Hakkımızda soruşturma açılan biz olduk. 

Köy meramıza şantiye binası yapmak istediler. Arazi köy tüzel kişiliğine ait. Bu arazi köy rızası olmadan kamulaşamaz diyor kanun dedik. Meramıza tonlarca metrekarelerce beton döktüler. Kolluk kuvvetleri tarafından arazimizden kovulan yine biz olduk. 

Orman içinden geçen yollarımıza girdiler.Tırlarımız geçecek yol açacağız dediler. Sorduk İl Özel idaresine izinleri yok dediler.Biz sorunca devletin kasasına 56 bin TL yatırdılar. 

Şimdi sorduk yine Bayındırlık Bakanlığına. Hes’ler için imar planına ihtiyaç  varmıdır diye? Yanıt geldi. İmar planı ihtiyacı vardır . Kastamonu Valiliğine sorduk. Orya enerjinin tarafınıza sunulmuş Cide Hes ile ilgili bir imar planı var mıdır? Yanıt geldi: Valiliğimize sunulan bir imar planı yoktur. İmar planı olmadan inşaat yapmak suçtur diye Cide Kaymakamlığına başvurduk. İnşaatın durması gerekiyor, gerekli işlemleri yapın dedik. Hiçbir hareket olmadı. 

Artık yeter diyoruz, yeter! Firmalar enerji elde ediyoruz diye topraklarımız hukuksuzca giriyor, kardeşi kardeşe düşürüyor, yasal işlemleri takip etmeden köylerimizde ellerini kollarını sallayarak çalışıyor. Köylü toprağına sahip çıkmak istediğinde itiliyor, dövülüyor, haklarında soruşturma açılıyor. Bu feryadımızı duysun artık en yetkililerimiz. 

Bu feryat yalnızca Cide Loç Halkının değil, vadilerinde hes yapılmak istenen tüm vadilerdeki halkın feryadıdır.  

Bizde Loç halkı olarak, Orya enerji vadimizden çıkıncaya kadar ,mahkeme süreci sonuçlanıncaya kadar, firmanın İstanbul’ daki  binasının önünde bekleyeceğiz.

Belki soğukta üşüyeceğiz, aç açık kalacağız.Belki de itilip kakılacağız. Ama yılmayacağız. Vadisine sahip çıkmak isteyen her köylü ile birlikte vadimizi geri kazanıncaya kadar bekleyeceğiz. Hergün burada olacağız. 

Loç Vadisi Halkı

 

Sarı Yazma İsyanda…..  

Türkiye’de 2000’e yakın büyük ve mikro ölçekli HES planlanmaktadır.

Vadimizde yapımı devam eden hidroelektrik santraller (HES), bölgelerdeki doğal ve kültürel yaşamı bir bütün olarak yok edecektir.

Vadimizde faaliyet gösteren şirket yasa – hukuk tanımamaktadır

Uzun tünellere alınacak olan dereler %10’luk can suyu denen miktarın bırakılması (bırakılmaması) ile dere yatakları kurutulacak doğanın dengesi bozulacaktır.

Bu projelerin esas amacı, enerji üretimi bahanesi ile, su kaynaklarının 49 yıllığına şirketlere devredilmesidir.

Kurulacak HES’ lerin ürettiği enerjiyi taşıyacak yüksek gerilim hatları yerleşim yerlerinin üstünden geçmekte;

Bu hatların lösemiye neden olduğu bilimsel olarak kanıtlanmıştır.

Dereler yaşamdır, dereler düğündür, dereler cenazedir, dereler ninnidir, dereler fıkradır; derelerin bir hikâyesi ve tarihi vardır. Eğer derelerin mavisini ağaçların yeşilini anlatacaksanız, derelerin hikâyelerini ve tarihlerini anlatırsınız. Karadeniz’in; derelerini, vadilerini rant kapısı olarak gören şirketler bizlere kültürel mirasımızı, tarihimizi unutturmak ve yok etmek istiyorlar.

Yaşam alanlarımız yasa hukuk tanımadan hoyratça müdahale edildiğinde, doğa hoyratça yağmalandığında, işte o zaman bizler için isyan vakti geldi demektir. Çünkü bizler ‘doğa’mızı kaybettiğimizde her şeyimizi kaybedeceğimizi bilmekteyiz.

Loç, İspir Aksu  İkizdere, Fındıklı, Fırtına, Papart,Yusufeli, Şavşat, Maçahel… bütün Karadeniz vadileri, nehirleri, Munzur, Muğla, Allianoi, Hasankeyf… ülkemizin tüm su havzaları, insanları tehdit altındadır.

Geri dönüşü mümkün olmayan doğa katliamına karşı

Dur demek için nöbetteyiz…

Sesimizi çoğaltın… Geleceğimizi elimizden almalarına izin vermeyelim…

http://www.locvadisi.com/
locvadisiplatformu@gmail.com
http://www.facebook.com/group.php?gid=306506228364
http://www.facebook.com/pages/LOC-VADISI/143313755683121

KİP Tabiatı Bozuk Yasaya ve Haydarpaşa Talanına Karşı Sokaktaydı: Kırsal ve Kentsel “Dönüşüm”e Son!

“Enerji ihtiyacı” bahanesiyle doğayı ve yaşamı yok eden projelerin önündeki tüm engelleri ortadan kaldırmayı amaçlayan Tabiat ve Doğal Çeşitliliği Koruma Kanunu’na karşı Karadeniz İsyandadır Platformu’nca bugün Taksimde bir basın açıklaması yapıldı.

Eylemde, bu yasa tasarısının doğayı koruyan değil onu yok edecek projelerin önünü açmayı amaçladığını ifade edilerek ‘şimdiye kadar doğayı tahrip eden, yaşamı yok eden tüm proje ve uygulamaların karşısında durduğumuz gibi bu yasa tasarısının da ve bu yasa tasarısından sonra önü açılacak olan proje ve uygulamaların da karşısında durup yaşamı savunacağımızı ve doğanın isyanını dillendireceğimizi, mücadelemizi büyüterek yolumuza devam edeceğimizi tüm duyarlı kamuoyuna ilan ediyoruz’ denildi. (Basın Açıklaması Metnini haberin sonunda bulabilirsiniz)

Galatasaray Meydanı’nda yapılan açıklamanın ardından KİP üyeleri, tulum eşliğinde ‘Santral yapma boşuna, yıkacağız başına’, ‘Dereler gümbür gümbür, Karadeniz özgürdür’ sloganlarıyla Karaköy’e yürüyüşe geçti. Yol üzerinde bulunan Borusan binası önüne gelindiğinde “Katil Borusan Aksu’dan Defol!” sloganlarıyla protestolar daha da arttı.

 Karadeniz İsyandadır Platformu, eylemin ardından Haydarpaşa için dayanışma eylemine katılmak üzere bindiği vapurda pankart açtı, vapur Haydarpaşa açıklarına geldiğinde dayanışma sloganları attı. Kırsal ve Kentsel dönüşüme karşı sözlerini dile getirmek üzere Kadıköy’de Haydarpaşa İnisiyatifi tarafından düzenlenen eyleme katılım gösterdi.

Geçen hafta mechul bir yangın ile çatısı yanan Haydarpaşa’nın kentsel dönüşümle otel ve alışveriş merkezlerine dönüştürülme projesini protesto eden 60’tan fazla sivil toplum örgütünün desteklediği eylem, Kadıköy İskelesinden başlayıp Haydarpaşa’ya kadar uzun bir yürüyüş kortejinin oluşturulası ile gerçekleşti.

 Bileşenleri arasında KİP’in de bulunduğu Haydarpaşa Dayanışması’nın Kadıköy Meydanı’nda saat 14:00′de toplanmasının ardından, en önde  ’Toplum Kent ve Çevre için Haydarpaşa Dayanışması’ pankartı olmak üzere yürüyüşe başlandı. Yürüyüşte sık sık ‘Emeğine, kentine, Haydarpaşa’ya sahip çık’ ve ‘Sermaye elini Haydarpaşa’dan çek’ sloganları atıldı.

 

Yürüyüşe ‘Karadeniz İsyandadır’ pankartıyla katılan KİP, ayrıca ‘Kentsel Kırsal Dönüşüme Hayır’ pankartını da taşıdı. ‘Otel yapma boşuna yıkacağız başına”, ‘Karadeniz Uşağı Sattırmaz Haydarpaşa’yı’, ‘Kırsal kentsel dönüşüme hayır’ sloganları atıldı, Kara Mavi bayraklar marşı okundu. 

Tulum ve horon eşliğinde sloganlarla yürünerek Haydarpaşa yakınlarına kadar gelindi. Burada Haydarpaşa Dayanışması imzalı ortak açıklamayı Nejat Yavaşoğulları’nın okumasının ardından eylem sona erdi.

 

BASINA VE KAMUOYUNA

Tabiatı Bozuk Yasaya Hayır!

Geçtiğimiz günlerde, üzerine inşa edilmek istenen Hidro Elektrik Santrallerin telafisi imkansız zararları dolayısıyla yöre halkının ve doğa ve yaşam savunucularının gündeminde olan Rize-İkizdere vadisinin Doğal Sit Alanı ilan edilmesinden kısa bir süre sonra Tabiatı ve Doğal Çeşitliliği Koruma Kanunu adıyla hazırlanan yasa tasarısı meclise sunuldu.

Bilindiği gibi Tabiatı ve Doğal Çeşitliliği Koruma Yasa Tasarısı çalışmaları 2003 yılında başlatılmış, Sivil Toplum Kuruluşları ve ilgili meslek kuruluşlarının katılımıyla yürütülmüştü. Ancak sivil toplum kuruluşlarının taslak tasarıdaki yetersizlikler ve korumaya elverişsiz hükümler hakkındaki itirazları üzerine bu tasarı rafa kaldırılmıştı. Toplumu tamamen dışlayan bir şekilde hazırlanan bu yeni tasarı ismi ile tamamen ters amaçlara hizmet edecek niteliklerdedir.

Doğayı ve biyolojik çeşitliliği ciddi anlamda tahrip eden enerji yatırımlarına yönelik yöre halklarının, çevre örgütleri ve yaşam savunucularının itirazlarının bu kadar gündemleştiği; açılan davalarda yürütmeyi durdurma ve iptal kararlarının alındığı bir dönemde yürürlüğe konmak istenen bu yasanın içeriği kaygıları kat be kat arttıracaktır. Bu tasarı Başbakanın, hükümet üyelerinin ve bürokratların projelere karşı çıkanları “vatan hainliği”yle suçlamaya varan açıklamaları ile birlikte okunduğunda ise tablo daha bir ürkütücü hale gelmektedir.

Öyle görünmektedir ki bu tasarı, “enerji ihtiyacı” gerekçesiyle doğayı ve yaşamı yok eden projelerin önündeki tüm engelleri ortadan kaldırmayı amaçlamaktadır. Bu amaç kendisini yasa tasarısı gerekçesinin daha 1. Maddesinde ele vermektedir. Gerekçenin birinci maddesi aynen şöyledir: “Tabiatın ve tabii kaynakların korunması ile ilgili mevcut düzenlemeler, gerçek ihtiyaçlara ve günümüz koşullarına uygun uygulamalara imkân sağlayamamaktadır.” Siyasi iktidarın doğayı değil enerjiyi, yaşamı değil karı gerçek ihtiyaç olarak gördüğü gün gibi ortada iken “günümüz koşullarına uygun uygulamalar” derken neyin kastedildiği de izahtan vareste kalmaktadır. Bu tasarıyı oluşturanlar ve olumlayanlar, doğanın korunmasına yönelik tedbirleri yatırımların önünde engel olarak görmekte ve bu engelleri bertaraf etmek gayesiyle hareket etmektedirler.

• Tasarıyla korunması gereken alanlar üzerindeki neredeyse tüm yetkilerin Çevre Bakanlığına devredilmesi öngörülmüştür.

• Bakanlığa ve kurullara neredeyse sınırsız takdir hakkı verilmiş, takdir hakkının ne şekilde kullanılacağına ilişkin hiçbir düzenleme yapılmamıştır.

• Korunması gereken alanlarda yapılacak yatırımlar konusunda bakanlık tek yetkili makam kılınmış, bu alanlarda 49 yıla kadar kullanım hakkının özel ve tüzel kişilere kısacası şirketlere devredilmesi öngörülmüş, iznin hangi koşullarda ve hangi kıstaslarla verileceği dahi düzenlenmemiştir.

• Yasa tasarısı bağlamında öngörülen koruma kurullarının oluşmasında sivil toplum örgütleri ve yöre halkı tamamen dışlanmış, kurullara memur ve bürokratlar doldurularak “başkanın adamları” kurulu haline getirilmiştir. En önemli kararlarda dahi sivil toplumun ve yöre halklarının katılımı öngörülmemiştir.

• Doğaya ve biyolojik çeşitliliğe büyük zararların söz konusu olacağı kararlarda dahi ilgili kurumlardan “görüş alınacağı” düzenlenmiş, bu görüşlere bağlayıcı olma özelliği tanınmamıştır. “Gerektiğinde ilgili kurum ve kuruluşlarla işbirliği yapılır” gibi ifadelerle Çevre bakanlığının doğa üzerindeki tiranlığı garanti altına alınmıştır.

• Koruma ile ilgili hükümler “Bakanlıkça gerekli tedbirler alınır”, “gerekli düzenlemeler yapılır” gibi ifadelerle hep muğlâk bırakılmış, doğamız bakanlığın şimdiye kadar görmediğimiz insafına bırakılmıştır.

• Tasarıda doğaya ve biyolojik çeşitliliğe zarar veren eylemler hakkında yalnızca para cezası öngörülmüş ve bu para cezaları bugün dereleri, vadileri, doğayı yok edici projeleri yürüten şirketler için “çerez parası” düzeyinde tutulmuştur.

• En önemli alanlarda dahi korumaya ilişkin hükümlere “üstün kamu yararı bulunması halinde tahrip unsurlarını en aza indirecek tedbirlerin alınması şartıyla Bakanlıkça izin verilebilir” gibi istisnalar getirilerek tahribatın önü açılmaktadır.

Yukarıda verdiğimiz birkaç örnekten de açıkça anlaşılmaktadır ki; bu yasa tasarısı doğayı korumayı değil onu yok edecek projelerin önünü açmayı amaçlamaktadır. Şimdiye kadar doğayı tahrip eden, yaşamı yok eden tüm proje ve uygulamaların karşısında durduğumuz gibi bu yasa tasarısının da ve bu yasa tasarısından sonra önü açılacak olan proje ve uygulamaların da karşısında durup yaşamı savunacağımızı ve doğanın isyanını dillendireceğimizi, mücadelemizi büyüterek yolumuza devam edeceğimizi tüm duyarlı kamuoyuna ilan ediyoruz.

Karadeniz İsyandadır Platformu 

http://www.facebook.com/karadenizisyandadir
http://www.karadenizisyandadir.org/
karadenizisyandadir@gmail.com

Borusan ile Bazı Medyanın 25 Kasım HES Eylemine Yönelik Dezenformasyon Haberleri hk.

25 Kasım akşamı Borusan’ın Çoruh Aksu Vadisinde yürütmekte olduğu HES katliam projeleri Çoruh Aksu Vadisi Koruma Platformu ile yaşam savunucuları tarafından protesto edildi. Basın açıklamasının ardından Direnişin Ritimleri ve tulum eşliğinde eyleme devam eden aktivistler polis müdahalesi ile karşılaştı. Yaşanan olayların bazı medyada  “bilinçsiz çevreciler konser bastı” şeklinde yansıtılması üzerine Coruh Aksu vadisi Koruma Platformu bir açıklama geçti.

 

Kamuoyuna Duyurulur

25 Kasım akşamı Borusan’ın Çoruh Aksu Vadisinde yürütmekte olduğu HES katliam projelerini Çoruh Aksu Vadisi Koruma Platformu olarak bir kez daha protesto ettik. (Dün okunan basın açıklaması ektedir.)

Eylem sonrasında, Sanatı, katlettikleri Aksu Vadisi ile besleyen Borusan eylemimizi ve bizleri sanat düşmanı olarak yansıtmaya çalışmıştır. Oysaki eylem, sanata veya muzisyenlere degil Borusan’ın sanatı besleyen insana ve doğaya olan yıkımına karşı bir eylemdir. Bizler bütün bu sanata olan desteğin yıkımla, canlıların, derelerin, vadilerin, KULTURLERIN YOK EDILMESIYLE elde edildiğini dile getiriyoruz… Amacımız Aksu’nun sesini doğanın, isyanın ritimleri ile duyurmaktır… 

Lütfi Kırdar önündeki eylemde konser girişleri bittikten sonra, yaptıkları müziğe kapı önünde devam etmek isteyen Direnişin Ritimleri grubuna polis aniden müdahale etmiş; yere düşen bir kadın arkadaşımız hem de Kadına karşı Şiddete hayır Günü’nde tekmelenmiştir. Bunun üstüne oluşan tepkilerle arbede yaşanmış ve daha bir çok arkadaşımıza şiddet uygulanmıştır.

Bu durum Borusan’ın ticari ilişkide olduğu bazı büyük medya kuruluşları tarafından “bilinçsiz çevreciler konser bastı” şeklinde haberleştirilerek saptırılmaya çalışılmış; gerçekleri yazmak yerine Borusan şakşakçılığı yapılmıştır…

Ortada konser basmak gibi bir durum olmadığı, görüntülerden de apaçık ortadadır. İçeri girmek gibi bir teşebbüs olmamış, yalnızca eyleme kapının tam önünde devam edilmek istenmiş ve özel güvenlik ile polisin yarattığı gerginlik sonucu itişme yaşanmıştır.

Bazı basın kuruluşları ise basın açıklamamıza ve gerçekte yaşananlara neredeyse hiç yer vermeyerek yaptıkları haberlerde, Borusan’ın gerçekleri yansıtmayan açıklamalarına ise tam yer vermiştir.

Borusan eylem sırası ve sonrasında medya ve kamuoyuna “şeffaflık ilkesi gereği açmış olduğu” iyienerji.net sitesini paylaşmış, yaptıkları bildirilerle her şeyin güllük gülistanlık olduğu görüntüsünü vermeye çalışmıştır.

Borusan sitesinde Aksu vadisinin birkaç fotoğrafını yayınlayarak herkesi aptal yerine koymaya çalışmaktadır. Bu fotoğraflar arasında neden ağaçları keserlerken, borularla kimyasal atıklarını derelere akıtırken, çimento akan dereler kırmızı benekli alabalık cesetleriyle doluyken ve diğer canlılarin yasam alanlari yok edilirken, ya da kepçelerle mezarlara girerkenki görüntüleri yoktur? Borusan’ın şeffaflığı oturdukları yerden bilmezden, görmezden gelmekten ibarettik. Basını ve kamuoyunu açıkça kandırmaya, yanlış yönlendirmeye çalışan Borusan’ın ta kendisidir.

Borusan’ın dezenformasyon kampanyası kapsamında kendi kurumsal sitesinde Aksu’nun mazide kalan cennet fotoğraflarını kullanması ise pek isabetli olmuştur; böylelikle katliamlarının boyutu daha çarpıcı şekilde ortaya çıkmaktadır. Aksu’dan güncel fotoğraflarını görebilmek için   http://www.facebook.com/coruhaksuvadisi adresini ziyaret edebilirsiniz.

Hidroelektrik santraller konusunda gerçeği bir kez daha tekrar ediyoruz: 

Pompalanan tüketim çılgınlığının karşılamak için enerji bahanesiyle  Türkiye’nin her yerindeki akarsular, doğayı yok etme pahasına kâr peşinde koşanların yoğun saldırısı altındadır. 2000’e yakın HES projesiyle, sularımızın kullanım hakkı şirketlere devrediliyor, yatağında özgürce akan su bırakılmıyor ve sular tünellere hapsedilerek ekosistemler yok ediliyor. Sularımız şirketlere satılıyor, tarımın doğduğu Anadolu topraklarında doğa, tarım, köylülük, kültürler yok ediliyor, Anadolu insansızlaştırılıyor, yaşam alanları yok edilen bu insanlar göç etmek zorunda bırakılarak, şehirlerde tüketici ve şirketlerin kölesi haline getiriliyor.

Borusan da bu yağmadan pay kapmaya çalışan bir akbaba edasıyla 2007’de enerji şirketlerini kurmuş, yukarda  açıklanan düzenle HES lisanslarını kapmış, sonra da bunları “yatırım” diye göstererek şirket hisselerini Alman Energie Baden-Württemberg AG şirketine satarak “pek karlı bir operasyon” yaptığı hayaline kapılmıştır. Alman ortaklarına kurdurdukları hayalleri de yıkacağımız için peşinen özür dileriz (!)…

Borusan’ın dezenformasyon kampanyalarının ise yanıtsız kalacağı düşünülmesin. Yalanları tüm açıklığıyla ifşa eden ayrıntılı rapor çok yakında açıklanacaktır.

Çoruh Aksu Vadisi Koruma Platformu

http://www.facebook.com/CoruhAksuVadisi/

aksuvadisi@gmail.com 

 

BASIN BİLDİRİSİ – 25 KASIM 2010

Değerli basın mensupları ve yaşam savunucuları,

Çoruh Aksu Vadisini topyekûn yok etmeye girişen, bu yok edişe yasal ve vicdani kılıf arayan Borusan’ı ifşa etmek için bir kez daha biraya geldik.  Ey Basın Mensupları, Ey Sanatseverler, Ey Duyarlı İnsanlar! Çoruh Aksu Vadisi’ni tanıyınız! Bizleri var eden Anadolu’nun çığlığına kulak veriniz! Sanat sevginizin Anadolu’nun katline kılıf edilmesine izin vermeyiniz! Kar hırsıyla Anadolu’yu geri dönüşsüz bir yıkıma sürükleyen bu doğanın yok edicileri kanlı ellerini sözde kültür sanat etkinlikleriyle yıkayabileceklerini zannediyor! Bu oyuna alet olmayınız!

Borusan’ın, geçen haftalarda yayınladığı ve çok değerli yaşam savunucularını ve biz vadi halkını hedef alan açıklamasını esefle kınıyoruz!. Borusan; yok edilmeye karşı ortaya koyduğumuz tabii tavrımızı, gösterilen özenden bihaber ve yanlış yönlendirilmiş olmakla açıklamaya çalışarak, adeta incitmeden öldürmekte olduklarını itiraf etmiştir. Kendilerini; çevreye, kültüre ve sanata değer veren, destek veren bir kuruluş olarak tanımlamaları, naturası sağlam olanların bile midesini bulandırmıştır. Yaptıkları açıklamalar ile yalan ve çarpıtmalarını açıkça zikrederek, nasıl bir çelişki içerisinde olduklarını sergilemişlerdir. Böyle bir durumda, yüzlerinde kan dolaşımı devam eden herkesin yüzünün kızarması gerektiğine inanıyoruz.

Değerli basın mensupları; bu doğa harikası vadinin hayat kaynağı, can suyu; HES yapımı gerekçesiyle, gözünü para hırsı bürüyenlere, bir yerlere çıkabilmek için halkın sırtına basarak, halkı ezerek, çevreyi yaban hayatını hiçe sayarak yok edenlere, sözde topluma katkı yapan, sanatın ve doğanın dostu bilinen, köy projeleri olan Borusan’a peşkeş çekilmiştir.

Kendi söylevleri ile taraftarlarına tavsiye ve öneri sunarken çırpınan, çırpındıkça battığının farkına varmayıp suçüstü yakalanışına şahit olduğumuz Borusan’ın yıkımları acımasızca devam etmektedir.

Borusan idea ediyor, ağaç kesmedik, balık öldürmedik, mezarlardaki kemikleri kepçelerle çıkarmadık diyor. Hadi oradan…

Yayınladıkları raporda Vadide şu ana kadar 240 adet ağaç kesildiği ve buna karşılık Orman Bakanlığına binlerce ağaç dikimi taahhüt edildiği ifade etmişler. Madem ağaç kesmediniz neden orman bakanlığına binlerce ağaç parası verdiniz? Hâlbuki sayısını bilemediğiz kadar sadece ceviz ve fındık ağaçları yok edilmiştir. Kaba bir hesapla 10.000 in üzerinde yetişkin ağaç kesilmiştir.

İş makinelerinin rahat geçebilmesi için mezar duvarlarını yıkan, çıkan kemiklerin üstünü örtmeye çalışan sizler değil miydiniz?

Geçen hafta yine onlarca balık öldü, tünel çalışmaları sırasında derenin günlerce gri aktığını ve binlerce balığın ters dönerek Çoruh’a doğru sürüklendiklerine vadide bulunan herkes defalarca şahit olmuştur.

Bu sular, yeşil deyince parayı hatırlayanlar için belki boşa akıyor olabilir ama bu vadileri yurt edinenler için bu suyun bir damlası dahi boşa akmamaktadır.

Su boşa akar demek doğanın varoluşuna hakarettir. Böyle lümpen söylemlerle, sözde enerji gerekçesiyle Türkiye’nin her yerindeki akarsular, doğayı yok etme pahasına kâr peşinde koşanların saldırısı altındadır. 2000’e yakın HES projesiyle, sularımızın kullanım hakkı şirketlere devrediliyor, sular tünellere hapsediliyor, yatağında akan su bırakılmıyor. Anadolu dünyanın en önemli doğal kaynağı haline gelen suların paylaşım savaşlarının sahnesi edilmiştir. Sularımız şirketlere satılıyor, tarımın doğduğu topraklarda doğa, tarım, köylülük yok ediliyor… Kendileri de HES patronu olan büyük medya kuruluşları, büyük reklam veren olan HES şirketlerini ürkütmek istemeyen medya kuruluşları sistematik sansür uyguluyor. Bizler mankafa edici magazin bombardımana tutulurken topraklarımız ayaklarımızın altından çekiliyor, ortak ruhumuzun kalesi Anadolu yok ediliyor!

Hükümet son olarak sözde Tabiatı Koruma Kanunu tasarısını meclise sundu: Bu yasa tasarısı tüm doğal sitleri otomatik olarak kaldırıp, korunan alan yada değil, tüm yasam alanlarımızı sermayeye sınırsız sunmak üzerine kurgulanmıştır. Mevcut durumda bile sit alanlarının yok edilmesine yönelik “projeler” devam ederken bu çıkartılmak istenen “yasa” ile Türkiye’nin dereleri vadileri ovaları, kültürel varlıkları ve tarihi  “rant” uğruna “yasal” olarak yok edilecek ve çevreciler yaşam savunucuları yasadışı ilan edilecek. Uyanın artık!

Aksu Vadisi ve halkı adına sizlerden açık kalplilikle beklentimiz şudur: Biz bu projenin A dan Z ye yanlış olduğunu, kamu yararının yapılmasında değil, yapılmamasında olduğunu biliyoruz. Bizim ve vadide yaşayan diğer tüm canlıların, yani bitki ve hayvan varlığının hayat kaynağını oluşturan suyun alınmasıyla bu varlıkların tümünün yok olacağına, bölgede onarılamaz sosyal ve çevresel felaketlere neden yadsınamaz bir gerçektir. Aksu Vadisi haklı davasından asla vazgeçmeyecek, sonuna kadar yaşam alanlarını savunmayı sürdürecektir. Katil Borusan Aksu’da yaptığı yıkımı son taşına kadar telafi etmeden bu isyanı durduramaz, vadinin gerçek sahipleriyle uzlaşamaz! Sizleri de Borusan’ın gerçek yüzünü görmeye, topraklarımıza sahip çıkmaya davet ediyoruz.

Katil Borusan Aksu’dan Defol!

Çoruh Aksu Vadisi Koruma Platformu

http://www.facebook.com/CoruhAksuVadisi/

aksuvadisi@gmail.com 

 

Bir Coruh Aksuludan…

“Arkadaşlar bunlar bize çok çektirdiler…

Aksu’yu delik deşik etmeleri yetmedi… Kevgiri bilir misiniz? Kevgire çevirdiler…

Yolu genişletiyoruz diye mezarlıkları altüst ettiler,

Kemikleri toplayıp dolgu malzemesi olarak kullandılar…

Köylünün bağı, bahçesi, mahsulu balçıkla sıvandı.

Suyla taşınan tünel inşaatı atıkları tarım yapılan tarla zeminlerinde kalın beton tabakaları oluşturdu.

Mahsul daha ışığı göremeden kurudu…

Tünellerden çıkan kimyasal atıkları borularla Aksu çayına akıttılar, Aksunun tam kalbine…

Uyardık, tepki gösterdik. Balıklar zehirlenecek dedik, zehirlenip öldüler…

Taş kırma makinesinin olduğu dönemde gökyüzü tozdan görünmüyordu,

Nisanda çamur yağdı tepemize…

Tünelden çıkardıkları hafriyatı vadi tabanına boşalttıkları gibi

asırlık ceviz ağaçları kepçelerle köklediler…

İnsaat artık bitmek üzere ama BORUSAN kabusu bir türlü bitmek bilmiyor…

Şimdi de yüksek gerilim ile cebeleşiyoruz. Başımıza gerilim ağını örmeye başladılar bile…

Biliyor musunuz Aksu’da çocuklar dinamit sesleri altında, kafalarında kaskla okula gidiyorlar…”

 

Yaban Hayatı Geliştirme Sahası olduğu için “Kamp yapanların ve vadi halkının yüksek sesle müzik dinlemesinin bile yasak olduğu”, zengin bir biyocesitlilige sahip bir sit alanı ve dünya ölçeğinde korunması gereken 305 Önemli Doğa Alanı’ndan (ÖDA) biri olan Coruh Aksu Vadisi, Çevre ve Orman Bakanlığının, yerel halkin doğa hakkını ve yasaları ihlal ederek 49 yıllıgina sattigi “Sanatın ve Çevrenin Dostu” oldugunu iddia eden BORUSAN tarafından dereleri ve tum canlilariyla birlikte yok ediliyor… 

Patlatilan dinamitlerle HES (Hidro elektrik santral) tünellerinden çıkan on binlerce ton moloz dere yatağına döküldü. Bu molozla önce dere yatağında herkesin ortak kullanımındaki ceviz, meyve ağaçları, meralar ve canlı yaşamı son buldu. Bunu kırmızı benekli alabalıkların ölümü izledi. Yasadışı yürüyen bu inşaatlar bitmedikçe sıra diğer canlılara ve bize gelecek. Santraller bittiğinde suyumuz yatağından özgürce akmak yerine kilometrelerce uzunluğundaki tünellerle başka yerlere taşınacak. HES’in 15-20 senelik ömrü bittiginde ise derelerden geriye bataklik kalacak. Bu da buradaki insan yaşamıyla birlikte boz ayıdan vaşağa, yaban horozundan dağ keçisine diğer tüm canlıların da yok olması anlamına geliyor…

Yaşam alanlarının yok edilmesine karşı Çoruh Aksu Vadisi köylüleri uzun süredir örnek gösterilecek bir mücadele veriyor. Coğrafyanın her bir yanına dağılmış Aksu’lular yaşam alanlarını savunmak için doğdukları vadiye akın ediyor, yapılması planlanan HES talanına karşı direniş gösteriyor…

Aksu vadisini yerle bir eden BORUSAN sanata verdiği sözde önemi ne yazık ki YAŞAMA vermiyor. Suyumuzu, toprağımızı canlı yaşamını yok etmekte bir an olsun tereddüt etmiyor. Gitmeli ve görmelisiniz! Aksu Vadisinin ağaçları, çoşkun Çoruh ve kırmızı benekli alabalık can çekişiyor. BORUSAN Aksu Vadisindeki talanını aralıksız sürdürmeye devam ediyor…

 

 

Trabzon Araklı’da HES Karşıtları Yaşam Alanlarını Savunma Çağrısı Yaptı: “Irmaklarımız özgürlüğün haykırışlı ve yiğit simgeleridir!”

Trabzon Kizirnoslular, köylerinde yapımı süren HES inşaatı yanında eylem yaparak “Irmaklarımız özgürlüğün simgeleridir; alternatifler varken bu katliam projelerine ağırlık verilmesi anlaşılmaz” dedi; yaşam alanlarını savunma çağrısı yaptı.

Trabzon’un Araklı ilçesine bağlı Kizirnos (Kayacık) köyünde yapımı süren hidroelektrik santral (HES) projesini, santral yapımına karşı çıkan köylüler protesto etti. Köydeki santral inşaatının yanında toplanan Kayacık Köyü Dayanışma Platformu “HES Projelerine Hayır” dedi ve bir basın açıklaması yaptı.

Platform adına bildiriyi okuyan Deniz Çeliktaş konuşmasına “Gönül isterdi ki burada doğa adına güzel şeylerin anlatıldığı bir toplantı gerçekleştirelim ama maalesef bunun tam tersini yaşıyoruz” diyerek başladı.

Çeliktaş, suyun yaşamın anlamı ve özü olduğunu, insan vücudunun suya duyduğu ihtiyaç gibi doğanın da suya ihtiyaç duyduğunu ve suyun dünyanın varlık sebebi olduğunu söyledi; “Özgürlük tutkunu bir insanı zincirlerle, kelepçelerle tutsak etmek o insan için ne denli zor bir esaret hali ise, derelerimiz için HES projeleri de aynıdır. Irmaklarımız özgürlüğün haykırışlı simgeleridir” dedi.

“Keşke dememek için bugün harekete geçelim”

“Onlarca alternatif kaynak varken bu katliam projelerine verilen ağırlığın anlaşılması zordur. Ülke genelindeki HES projelerinin ekonomiye olan yararının yok denecek kadar az olduğu bilinmektedir” diye devam eden Çeliktaş, şunları ekledi:

“Biliyoruz, insanımız duyarsız ve vicdansız olamaz. Yeter ki birilerinin baskısı altında kalmadan fikirlerini özgürce ifade edebilsinler.”

“Atalarımızın yaşadığı bu toprakları, yaylaları, dereleri, çimenleri sattırmayalım; bizleri boğazlamalarına izin vermeyelim. İki üç sene sonra keşke dememek için bugünden harekete geçelim.”

“Son ırmak kuruduğunda…”

Çeliktaş yaşam alanlarını “ne pahasına olursa olsun” son ana kadar savunacaklarını ifade ederek, sözlerini şu alıntıyla bitirdi: “Son ırmak kuruduğunda, son ağaç yok olduğunda ve son balık öldüğünde, beyaz adam anlayacak paranın yenmeyen bir şey olduğunu.”

Kayacık Köyü Dayanışma Platformu Basın Bildirisi

Değerli kizirnos halkı,değerli misafirler ve değerli basın mensupları. Gönül isterdi ki bu gün burada doğa adını güzel şeylerin anlatıldığı güzel bir ortamda güzel bir toplantı gerçekleştirelim ama maalesef bunun tam tersini yaşamaktayız.

Su, hayatın tanımı, anlamı ve özüdür. Bir damlacık su da bile binbir türlü nimet ve hikmet gizlidir.Su,bütün dinlerce kutsanmıştır ve su, insan oğlunun şifa kaynağı olmuştur hep.yani sular dünyamızın varlık sebebidir. Uzayda dahi yaşam belirtisi adına araştırma yapılırken ilk önce su ve oksijen araştırması yapıldığı, suyun ne kadar yaşamsal bir önem taşıdığının en basit örneğidir. İnsan vücudu suya ne kadar gereksinim duyuyorsa, doğada yaşayan canlılarda suya o kadar gereksinim duymaktadır. Ama biz bu gereksinimlere cevap vermek yerine kendi çıkarlarımız için doğal yaşamı katlediyor ve onca varlığın katilleri oluyoruz. Sularımızı susturur ve küstürürsek, doğaya ve doğal değerlere ihanette bulunmuş oluruz.Doğayla zıtlaşarak, boğuşarak hiçbir olumlu neticeye varamayız. Unutmayalım ki, doğanın, kendisinden zorla aldığımız değerlerini, bir gün tekrar geri alacaktır.


Düşünün ki, özgürlük tutkunu bir insanı zincirlerle, prangalarla ve kelepçelerle tutsak ediyorlar.İşte bu durum, o insan için nedenli zor ve beter bir esaret hali ise,derelerimiz için o hes projeleride aynıdır. Çünkü ırmaklarımız özgürlüğün haykırışlı ve yiğit simgeleridir. Ama maalesef yiğitçe ve özgürce akan derelerimiz, sırtından kalleşçe hançerlenerek satılmıştır. Su savaşlarının gündeme geldiği bu dönemde, sularımızı gözümüz gibi korumalıydık.

Elbette ki enerjisiz yaşanılamayacağını bizlerde biliyoruz,enerji üretilecektir, üretilmelidir ama elektrik üretilecek onca alternatif kaynaklar varken,bu hes projesi denilen katliam projelerine bu kadar ağırlık verilmesi anlaşılması zor bir durumdur. Kaldı ki ülke genelinde yapılan hes projelerinin ülke ekonomisine olan yararı, yok denecek kadar az olduğu iyi bilinmektedir. Bizim isteğimiz, insanlarımızın ellerini vijdanlarına koyarak gördüklerini ve yaşadıklarını bir nebze olsun düşünmeleridir. Biz inanıyoruz ki, bizim insanımız duyarsız ve vijdansız olamaz. Yeter ki birilerinin baskısı altında kalmadan bireysel düşünerek fikirlerini özgürce ifade edebilsinler. Bakınız, şu anda bulunduğumuz alan bundan yaklaşık kırk sene önce çam ağaçlarıyla kaplıydı. Öyle ki, bu dağlarda ağaçsız bir metre kare alan görülmesi imkansızın ötesindeydi. Ama aynı zihniyet bu gün olduğu gibi kırk sene önce de vardı ve bu güzelim doğa harikası ormanlarımız vahşice katledildi ve bu dağlar bu hale geldi.peki Şimdi biz yeni kuşaklar, bu orman katliamını yapanlara, bu mirası bize ulaştırmayanlara ne demeliyiz.

Hiç kuşku yok ki, zaman hızla akacak ve gelecek zamanlarda da, birileri hak ettikleri anlamda anılacaklardır.

Değerli dostlar, atalarımızın yaşadığı bu toprakları,bu yaylaları, bu dereleri,bu çimenleri, kısacası bu cennet vatanı sattırmalayım, bizleri boğazlamalarına izin vermeyelim. Unutmayalım ki giden geri gelmez, iki üç sene sonra keşke dememek için bu günden harekete geçelim, uyuyanlardan ve uyutulanlardan olmayalım. Sözlerimi bitirmeden önce kararlılıkla belirtmek isterimki, derelerimizi, yaylalarımızı, geyiklerimizi, balıklarımızı, kısacası yaşam alanımızı ne pahasına olursa olsun son ana kadar savunmaya devam edeceğiz,bu uğurda her türlü bedeli ödeyeceğimizden hiç kimsenin kuşkusu olmasın.

Kayacık köyü dayanışma platformu olarak burada bulunan herkese şükranlarımızı sunuyor ve konuşmamı şu cümleyle bitirmek istıyorum, son ırmak kuruduğunda, son ağaç yok olduğunda ve son balık öldüğünde, beyaz adam anlayacak paranın yenmeyen bir şey olduğunu.

HES PROJELERİNE HAYIR …

Kayacık Köyü Dayanışma Platformu


Bağdat Caddesi’nden dağa kaçtılar, 6 yılda bir defa para harcadılar

Tuğba ve Birhan… Biri 75, diğeri 74 İstanbul doğumlu iki genç… Caddebostan’da arkadaşlarına arabalarla “caka” satan bir gençlik içinde büyüdüler. Tüketim toplumunun sıradan bireyleriyken, 6 yıl önce hayatlarını değiştirmeye karar verip Antalya’da dağbaşına yerleştiler… Bağdat Caddesi’ndeki hayatlarını bırakıp dağda doğal yaşamı seçtiler…

6 yıl susuz, elektriksiz ve parasız yaşadılar. Rastalı saçlarıyla onları ilk gördüklerinde “satanist” ve “altın avcısı” sanan köylülere, kısa sürede samimiyetleriyle kendilerini kabul ettirdiler. Antalya Alakır Vadisi’nde huzurlu bir yaşamları vardı, ta ki en yakın köye 7 km uzaktaki bakir yaşamlarını tehdit eden HES’lerin inşaatı başlayana kadar… İşte 12 metrekarelik bir kızılderili çadırında HES’lere tek başlarına “sanatla” direnen Modern Robinson’lar…

Burası Alakır Vadisi… Antalya merkezden 60 km uzakta, engebeli dağ yollarıyla ancak 2 saatte ulaşılabilen gizli bir cennet… Vadinin içinden geçen Alakır Çayı, Antalya’nın narenciye ve sebze bahçesi olarak bilinen Kumluca ve Finike Ovaları’nı suluyor. Şimdilerde inşaatı süren Hidro Elektrik Santrali (HES) sebebiyle devrilen asırlık kızılçamlar, kesilen ağaçlar yüzünden “çevre katliamının” yaşandığı vadinin, iki “İstanbullu” doğa bekçisi var: 36 yaşındaki Birhan Erkutlu ve 35 yaşındaki Tuğba Günal… 6 yıl önce şehirdeki hayatlarını arkada bırakıp dağ başında kendi ürettikleri kadar tüketecekleri bir hayat için yola çıktılar. Ve şimdi bambaşka bir hayat sürüyorlar…

Tuğba, İstanbul Caddebostan’da doğup büyüdü. Birhan’la yolu lisede kesişti. Her ikisi de doğayla birlikte çıktıkları okul gezilerinde tanıştı. Zamanla arkadaşlıkları ilerledi, doğaya birlikte gitmeye ve yeni şeyler keşfetmeye başladılar. Bu arada üniversiteye girdiler. Tuğba Marmara İktisat bölümünü bitirdi, Birhan ise Yıldız Teknik’te İnşaat Mühendisliği okudu. 23-24 yaşlarında ailelerinden izin alarak tek başlarına Hindistan’a gittiler… Otobüsle, otostopla, dolaşa dolaşa vardıkları Hindistan’da 1 yıl kalarak kendi kendilerine yetmeyi ve ayaklarının üzerinde durabilmeyi öğrendiler. 2003’te ise Irak Savaşı’na karşı barış eylemlerine katıldılar. Orada bağırıp protesto yaptıktan sonra, evlerine dönüp “Bush gibilerine yarayacak” çarkın içinde yer almaktan rahatsızlık duyduklarını hissettiler. Birhan, gitme kararı aldıkları günü şöyle anlatıyor: “Tuğba ile göz göze geldik. Aktivist olarak şehirde de yaşantımızı sürdürüyorduk ama o sistem içinde evlerinize geri dönüp yine yeni George Bush’lar yaratmak adına, ‘sistem yandaşı’ olmak istemedik. ‘Tükettiğimiz kadar yaşayacağımız’ başka bir dünyayı aramak için yola çıkmaya karar verdik.” Tuğba ise, “Barışçıl, huzur dolu bir dünya özlemimiz vardı. İnsanların sağlıklı besin hakkı olsun istiyorduk. Bunu şehir ortamında yaratabilecek miyiz’ düşüncesiyle gitmeye karar verdik” diyor.
Genç çift sırtlarında çanta, Anadolu’yu karış karış dolaştı. Karadeniz’i gezdiler ama Karadeniz’de 4 mevsim yaşam için doğa şartları çetin cevizdi. Bu kez Adana’dan yola çıkıp Toroslar’a gittiler. Antalya Alakır Vadisi’nde bir su değirmeninin önünde mola verdiklerinde, Hamidiye Teyze’nin kendilerini şaşkın bakışlarda izlediğini gördüler. “Toprak arıyoruz Teyze” dediklerini görünce, Hamidiye Teyze gülerek yanıt verdi: “Her yer toprak lan! Ama yapabilecek misiniz?” Bu söz üzerine yaşadıkları yerin orası olabileceğine karar verdiler… Kuzca Köyü’ne bağlı 40 yıl önce terk edilmiş bir araziyi ailelerinin de desteği ile satın alıp kendi yaşamlarını kurdular. Tabii ki çok kolay olmadı alışmaları: “Burası 15 dönümlük bir arazi. Ama geldiğimizde resmen orman olmuştu. 2-3 ay sadece buranın temizliği sürdü. Tuğba’yla ellerimizde orakla, nacakla, toprağı temizleyip kendi yaşam alanlarımızı açtık. Geçen yıl da tapu gelince tapusunu aldık. Ben hâlâ ‘Biz buranın kör cahiliyiz’ diyorum. Her yıl ne kadar gerizekâlı olduğumu öğreniyorum. Çok komik çünkü biz hep teknik kafa ile eğitilmişiz. İlk geldiğimizde ‘öğretmenimiz’ yaşı 80’e dayanan ve bizim gibi tek başına yaşayan Dursun Amca’ydı. O başkasına bizim hikâyemizi anlatırken ‘Bu çocuklar ilk geldiklerinde demir çubuklarla çalı dövdüler’ der. Demek istiyor ki, ben çalı kesmeye çalışıyorum ama tarayı tutuşumdan onu bileyleyişime kadar hiçbir şeyi bilmiyormuşum.”

Kızılderili tipi tek odalı bir evle işe başladılar

Rastalı saçlı gençlerin gelişi, en yakın köy olan 7 km ötedeki Söğütcuması’ndaki köylülerin de gözünden kaçmamış. Başta iki genci “satanist” sanan da olmuş, “altın aramaya geldiler” diyen de… Ama zamanla tek tek bütün köylüleri kapı kapı dolaşıp “bizim niyetimiz budur” diyen gençleri görünce, onlar da tanıyıp sevmişler bu iki İstanbullu genci… Özellikle yaşlılar onları benimsedi: “Torunlarının idealindeki İstiklal Caddesi’nden, TV’de görüp öykündükleri yerden ben kalkıp oraya gelmişim. Kafe ortamlarını, gezmeleri ve tozmaları geride bırakmışım. Onların reddettikleri ve ‘cahil’ dedikleri babalarının, dedelerinin topraklarına gelip onların eski yaşantısının benzerini yaşadığım için, en çok kafası karışanlar, köylülerin gençleriydi. Ama yaşlılar, ‘Bu adam emek veriyor, toprakla uğraşıyor, toprakla uğraşan adamdan hiçbir zarar gelmez’ deyip bizi kucakladılar.”
Birhan ve Tuğba, işe koyularak önce “kızılderili tipi” tek odalı bir çadır ev inşa ettiler. Kütüklerden lavobo yapıp yer altını buzdolabı gibi kullanmayı öğrendiler. Ama Birhan’ın “doğanın bir kullanma kılavuzu” olmadığını da deneyimleriyle öğrendi:
“Ben ormanda ilk kez odun toplarken çok dayak yedim. Ağzımı burnumu sopayla dövdü doğa. Çünkü nasıl yürüyeceğimi, nereye basacağımı, hangi dalı nasıl keseceğimi bilmiyordum. Ama bunların hepsi de bir deneyim olarak artık bir daha yapmamayı öğrendiğim şeyler…”

Tuz dökülünce önemsemedik yılan geldi

Birhan, evini 6 yıl önce yaptığını ama her türlü doğa afetine karşı ayakta kaldığını anlatıyor: “Doğadaki en yakındaki malzeme, en doğru malzemedir. O yüzden evimizi köylülerin ‘Alaçık’ adını verdikleri tarzda, çamurdan, çalıdan ve su basmanlı olarak yaptık. İçgüdüsel yapılmış bir yapı ama 6 yıldır ne fırtınalar, ne seller geçirdi, hiçbir şey yok.” Doğada yaşamayı da bir anlamda yaşayarak öğrendiklerini söyleyen ikili bir de ilginç anı anlatıyor: “İnsanlar beni çardakta durmadan hep sofrayı süpürür ve yerleri temizler halde görüp bana “Birhan ne o, hijyen hastalığı mı geldi sana” diye takılıyorlar. Ama bir keresinde yere tuz dökülmüştü, biz de önemsemedik. Sonra bir de baktık, kocaman bir karayılan geldi. Sonra Durmuş Amca’ya anlattım. Bana ilk sorusu ‘Tuz mu döktünüz’ oldu. Daha hiç tuz dökme olayını bilmeden… Doğanın bu tip kurallarını öğrendik artık.”
Birhan ve Tuğba, 6 yıldır kullanmadıkları cep telefonu ve dizüstü bilgisayarını, HES’lere karşı mücadele için 12 metrekarelik evlerine almış. Enerjilerini de 50 Wat’lık bir güneş panelinden sağlıyorlar. Bunun dışında medeniyetle hiçbir ilişkileri yok. Ne elektrik var, ne şehir suyu… Su ihtiyaçlarını ise kaynak suyundan taşımalı olarak sağlıyorlar. Mutfak, banyo ve tuvalet ise, evin dışında araziye dağınık olarak inşa edilmiş birimler halinde bulunuyor. Peki ya Tuğba, şehirli bir kadın olarak nasıl doğaya uyum sağladı? Şöyle anlatıyor: “Kadınlar için özellikle çamaşır makinesi ve buzdolabı olmaması sorun olabilir. Ama ben çamaşır makinesine kıyasla elle yıkamaktan daha büyük keyif alıyorum. Çünkü kendin yıkayınca neyi yıkadığını biliyorsun… Buzdolabı sorununu da çözdük. Soğuk su kaynakları var. Dolap gibi bir şey yaptık, soğutuyor. Bir de yemekleri günlük tüketiyoruz. İnsanlar eskiden nasıl yaşamışlar, o formülü sen de buluyorsun.” Vahşi yaşamdan, kışları kurt gelme tehlikesini ise Tuğba şu sözlerle anlatıyor: “Hayvanlar öyle sandığınız gibi insana gelmiyorlar. Şehre indiğimizde, ‘Aman o hırsız mı’ diye daha tedirgin yürüyorsun. Her şeyi bekliyorsun. Ama burada biliyorsun ki, bir domuz insana direkt saldırmaz. Bence şehirde daha büyük paranoyalar var.” Birhan da eşiyle aynı fikirde: “Arkadaşlarım ‘Birhan, dağda ne cesaretle yaşıyorsun?’ diyor. Esas sen o kadar çocuk pornocusunun, katilin, ırz düşmanının içinde 30 adet kilitle nasıl yaşıyorsun? Bence şehir insanı çok cesur. Trafikte atlattıkları tehlikenin haddi hesabı yok…”

Biber bitkisini ilk kez burada gördük

“Biz hayatımızda domates ve biber bitkisini ilk kez burada gördük. Tohumunu atıp çıkınca “Ya bu domatesmiş” dedik. İlk etapta meyve ağaçları ektik. İlk sene buğday ektik. Şimdi domates, biber, patlıcan, kabak, bezelye, fasulye, mısır, lahana, pırasa hepsi ekili.”

Birhan, Alakır Vadisi’nin yok olmaması için yaptığı bestelerden oluşan ‘Alakır’ın Sesi’ CD’sini satarak davalar için kaynak yaratıyor. Ayrıca resimlerini de İstanbul’da kuzeninin atölyesinde satışa çıkarıyor.

http://pazarvatan.gazetevatan.com/haberdetay.asp?hid=16282

Peşini bırakmayacağız! Üstü örtülmek istenen Eşme’deki siyanür zehirlenmesi davası yeniden…ÖZER AKDEMİR

2006 yılı haziranının sonlarında Eşme ve köylerinde meydana gelen zehirlenmelerle ilgili açılan dava yeniden görülmeye başlandı.

Yargıtay 4. Hukuk Dairesi zehirlenmelerin Kışladağ Altın Madeni’nden yayılan siyanür gazı nedeniyle olduğu yönünde açılan davayı reddeden Eşme Asliye Hukuk Mahkemesinin kararını, “eksik inceleme” gerekçesiyle bozmuştu. Önceki gün Eşme Asliye Hukuk Mahkemesinde görülen duruşmada yerel mahkeme Yargıtayın bozma kararına uyularak, yeni bir bilirkişi heyeti oluşturulmasını ve zehirlenme olayının daha ayrıntılı incelenmesini kararlaştırdı.

SİYANÜR ZEHİRLENMESİNDE ARSENİK ARADILAR

Eşme’ye 20 kilometre uzaklıkta bulunan Kışladağ Altın Madeni’nden yayılan hidrojen siyanür gazı nedeniyle Eşme ve köylerinde yaşayan 1500’e yakın kişi zehirlenmişti. 26-28 Haziran tarihleri arasında görülen zehirlenmelerin siyanürlü altın işletmesinden kaynaklandığı ile ilgili iddialar üzerine İzmir’den giden aralarında Tabip Odası ve Kimya Mühendisleri Odası temsilcilerinin bulunduğu bir heyet Eşme’ye gelerek incelemelerde bulunmuş, gönüllülerden kan örnekleri almıştı. Heyetin incelemeleri “yetkisiz” oldukları gerekçesi ile Uşak Valiliği ve Eşme Kaymakamlığı tarafından engellenmiş, alınan kan örneklerine polis tarafından el konulmuştu. TTB ve diğer kurumların girişimlerine rağmen el konulan kanlar verilmeyince yeni gönüllülerden kanlar alınarak bunlarda siyanür olup olmadığını tespiti için Ankara’ya gönderilmişti. Ankara Düzen Laboratuarında yapılan kan tahlilleri sonrasında kanlarda yüksek oranda siyanür tespit edilerek zehirlenmelerin siyanürden kaynaklandığı kuşkusu kanıtlandı.

Bu verilere rağmen Eşme ile ilgisi olmayan köylerde bile görülen zehirlenmeleri “Eşme şebeke suyuna kanalizasyon karışması” ile açıklamaya çalışan devlet kurumları ve madenci şirket, siyanür zehirlenmesi iddialarına başından itibaren karşı çıktı. Bu arada Eşme’de İzmir’den giden heyetin aldığı el konulan ve Ankara Hıfzısıhha’ya gönderilen kanlarda siyanür zehirlenmesi iddialarına rağmen “arsenik” tahlili yaptırıldığı ortaya çıkmıştı.

Uşak İl Sağlık Müdürlüğü gelen tepkiler sonrasında zehirlenmelerin üzerinden yaklaşık 20 gün geçtikten sonra aynı kanlarda bu sefer de siyanür analizi yaptırarak kanda siyanür olmadığı yönünde yeni bir açıklama yapmak durumunda kalmıştı. Ege Üniversitesi Halk Sağlığı Ana bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr Ali Asman Karababa, insan vücudundaki arsenik oranının ölçümü işleminin kanda değil saç ve tırnaklardan alınan örneklerde yapılabileceğini, siyanürün yarılanma süresi nedeniyle birkaç gün içerisinde vücutta yok olduğunun bilinmesine rağmen 17 gün sonra kanlarda siyanür aranmasının olayı geçiştirme çabasını bir ürünü olduğunu söylemişti.

ÜSTÜNÜ ÖRTMEK İSTİYORLAR

Zehirlenmelerin siyanürden kaynaklandığının kan analizleri ile ortaya konulmasının ardından zehirlenenler tarafından madenci şirket aleyhine açılan davada yerel mahkeme, su ve topraklarda inceleme yapan bilirkişi heyetinin raporlarını yeterli bularak (Bilirkişi sularda ve toprakta siyanür bulamamıştı!) davayı reddetmiş, davacılar dosyayı Yargıtaya götürmüşlerdi. Yargıtayın dosyayı bozmasının ardından önceki gün yerel mahkemeye yeniden gelen dosya yerel mahkemenin bozma kararına uyması üzerine yeniden açılmış oldu. Eşme Asliye Hukuk Mahkemesi Yargıtayın bozma gerekçeleri arasında sıralanan üniversitelerin toksikoloji, patoloji, biyokimya, farmakoloji bilim dallarında görevli öğretim üyelerinden bir bilirkişi heyeti oluşturulmasına karar verirken, şirket avukatlarının bilirkişi heyetinde çevre ve maden mühendisinin de olması istemlerini reddetti. İzmir’den gelen EGEÇEP’lilerin ve Eşmelilerin yanı sıra İnay köylülerinin de izlediği duruşma 4 Ocak 2011 tarihine ertelendi.

Adliye önünde konuyla ilgili yapılan basın açıklamasında davayı yürüten Avukat Arif Ali Cangı, yerel mahkemenin Yargıtayın bozma kararına uymasının son derece olumlu olduğunu söyledi. İnay Vicdan Harekatı adına konuşan Muammer Sakaryalı ise 2006 yılı haziranında yaşanan zehirlenmelerin üstünün örtülmek istendiğini belirterek, mahkemenin bu kararı ile bu plana engel olduğunu söyledi. Olaydaki kuşkuların, soru işaretlerinin çokluğuna dikkat çeken Sakaryalı, “Eşme halkının yine zehirlenir miyiz kuşkularını kim kaldıracak. Bu zehirlenmelerin peşini bırakmayacağız” diye konuştu.
(Eşme/EVRENSEL)

http://www.evrensel.net/haber.php?haber_id=75206

Veysel Eroğlu’na tepki yağıyor: BU BİR KATLİAM!

 

AYIPTIR BAKAN BEY!

Bergama yakınlarında bulunan Allianoi Antik Kenti’nin Yortanlı Barajı suları altında kalmasını önlemeye yönelik dönük mücadele devam ediyor. Dün yapılan eylemde konuşan, 9 yıl boyunca kazı heyetinde bulunan Yrd. Doç. Dr. Ahmet Yaraş, Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu’na tepki göstererek, “Esas sorumlu geldi, burada. Bu kazıyı başından sonuna kadar yapan kişi benim. Burası Dünya Uygarlık Mirası Listesi’ne girebilecek nitelikte bir yer. Sayın Bakan başka bir örneğini bulursa ben bu meslekten ayrılırım, bu kadar net söylüyorum” dedi.

KAFANIZI KUMA GÖMMEYİN

Antik kentin kumla kapatılmasıyla ilgili çalışmalar başladı. Bunun yasa dışı olduğunu ve kumla örtmenin antik kenti korumayacağını söyleyen başta Allianoi kazısını gerçekleştiren Yrd. Doç. Dr. Ahmet Yaraş olmak üzere birçok örgüt ve çevre derneği yapılan işleme karşı çıkıyor.

Dün kazı alanı önünde kendilerini zincirleyen çevreciler Allianoi’nin kurtarılmasını istediler. Bakanlığın suç işlediğinin hatırlatıldığı eylemde konuşan kazı heyetinin başkanı Yrd. Doç. Dr Ahmet Yaraş “üç yıldır alana girmem yasak, 2006’dan bu yana da kazı izni verilmiyor” dedi.  

Yaraş, “Sayın Bakan ‘İşin esas sorumluları konuşsun, sanatçılar konuşmasın’ demiş, esas sorumlu geldi, burada. Bu kazıyı başından sonuna kadar yapan kişi benim. Burası Dünya Uygarlık Mirası Listesi’ne girebilecek nitelikte bir yer. Sayın Bakan başka bir örneğini bulursa ben bu meslekten ayrılırım, bu kadar net söylüyorum” dedi. 

ALMAN YAYINLARINA BAKIN 

Allianoi üzerine yazılan 60 eser bulunduğunu belirten Yrd. Doç. Dr. Yaraş, Allianoi diye bir antik kent olmadığını söyleyen Bakan Eroğlu’na, Almanlar’ın ünlü Epigraf’ı Prof. Dr. Helmut Müller’in yayınlarını taramasını önerdi. Yrd.Doç.Dr. Ahmet Yaraş, şunları söyledi: “İstanbuler Mitteilungen adlı süreli yayında buradan bahsediliyor. Bunu ben söylemiyorum Almanlar söylüyor. Buranın Alilanoi olduğunu bütün delilleriyle ortaya koyuyor. Bunun üzerine artık buranın Allianoi olmadığını söylemesi abesle iştigal. Diyelim ki Allianoi değil, ‘Mallianoi’, bu kadar kültür varlığını nasıl yok edeceksiniz. İsmi değişik olsa bile burayı katletmek zorunda mısınız? Biz bir çözüm yolu bulunsun istiyoruz. Bunu 10 yıldan beri söylüyorum. Sonuçta burası bütün dünyanın gözünün önünde olan bir yer. Bu şeklide ben yaptım olduğu mantığı ile çözülmez. Bundan önceki iktidarlar da aynı şeyi yaptı. Sadece bu iktidar değil. Çözüm diyalog ile olsun bir çözüm yolu bulunması için insanlarla konuşulsun ama ‘ben yaparım üstünü de kumla ya da mille örterim’ diye hukuka arkadan dolanarak yapılmış olan şeyler gerçekten insanlıkla bağdaşmayan bir şeydir. Net olarak söyleyeyim.” 

KABULÜ MÜMKÜN OLMAYAN BİR SOYTARILIK! 

“Burayla ilgilenmesi gereken kültür bakanlığının hiçbir ses çıkarmaması ve antik kentin kaderini DSİ gibi ilgilisiz bir kurumun belirlemesi dünyanın başka hiçbir yerinde görülmemiştir” diyen Yaraş, Allianoi’nin kumla örtülerek korunacağı yaklaşımının kabulü mümkün olmayan bir soytarılık olduğunu söyledi. 

Jandarmanın yoğun güvenlik önlemi aldığı basın açıklaması sırasında konuşan Allianoi Girişim Grubu Sözcüsü İffet Diler ise, “bir eylül dünya barış günüde burada olmamızın nedenlerinden biri, doğayla, taşla, toprakla, tarihle, kültürle sorunları bulunanları yüzleşmeye çağırmaktır” dedi. Allianoi’nin ülkemiz, yöre ve dünya için önemini anlamamak gibi bir lüksümüzün olmadığını söyleyen Diler, “çünkü alliano dünyanın kültür mirası listesine girecek özelliklere sahiptir. Çünkü barış aslında geçmişle yüzleşmektir. Kimlikleri yok edilen insanlar yeryüzünden silinmeye mahkumdurlar” diye konuştu.
Basın açıklamasının ardından Doğa-Der Başkanı Güven Eken, Şehir Plancıları Odası İzmir şube eski başkanı Tuncay Karaçorlu ve EFESÇED ile Doğa-Der üyelerinden bir grup kazı alanına girerek kendilerini sütunlara zincirlediler. 

KAZI ALANINA GİRİLDİ 

Bergama müze müdürlüğüyle yapılan görüşmelerin ardından basın mensuplarının ve kazı heyeti başkanı Ahmet Yaraş’ın Allianoi’ye girerek yapılan çalışmalarla ilgili gözlemde bulunmalarına izin verildi.  

BU BİR KATLİAM 


 SANATÇININ iŞi BU ZATEN 

Ezel Akay (Yönetmen): Bakan Eroğlu yanılıyor. Bizlerin işi bu zaten. Sanatçılar izlenimlerini müzik olarak, fotoğraf olarak, öykü olarak, resim olarak kayda geçiren, onları insanlarla paylaşan bir topluluk. Fatih Akın Karadaniz’de aynı şeyi yaptı. Sus lan denir mi ona. Gördükleriyle ilgili fikir beyan etmek sanatçının asli işidir ve sanat bunun için yapılıyor. Aslında sanatçı olmaya da gerek yok. Herkes gördükleriyle ilgili fikir beyan etmelidir. Veysel Eroğlu’nun bakanlık süresi dolunca oradan gidecek ama bizler, her zaman bu gibi şeylerle ilgilenmeyi, tepkimizi ortaya koymayı sürdüreceğiz. Bakan konjektürel olarak bu işin dallanıp budaklanmasını istemediğinden bu şekilde konuşuyor. Orda başka bir düzen kurulmuş. Halka danışmıyorlar ve bir karar veriyorlar. Zaten oradaki en büyük eksiklik o bölgede yaşayan insanlara sorulmaması. Böyle böyle demokrasiyi öğreniyoruz. Demokrasiyi bu şekilde pratikte öğreniyoruz. 

Salih Kalyon (Oyuncu): Sanatçı yurdunun sorunlarıyla en direkt ilgilenmek zorunda olan kişidir. Bir kişi eğer kendisine sanatçıyım diyorsa halkına gördüğü gerçekleri ulaştırmak zorundadır. Politikayla da tabii ki ilgilenir. Aydın olan insan toplumun bir adım önünde gitmek zorundadır, toplumu aydınlatmak zorundadır. Bakanın bu şekilde konuşmasını ben gayet iyi anlıyorum. Kendisinin ve içinde bulunduğu partinin zihniyeti insanları köleleştirmek, ahmaklaştırmak ve ümmetleştirmek üzerine kurulu. Toplumu bu şekilde yönetmek daha kolay. Yalanla dolanla din ticareti yaparak ahlaksızca insanları köleleştirip, ümmetleştirmeye çalışıyorlar. Tüm bu nedenlerden ötürü ben de bu yalana ve talana “hayır” diyen sanatçıların içindeyim. 

Sırrı Süreyya Önder (Yönetmen): Böyle bir yaklaşım, tek kelimeyle saçmalık. Nerede talan, yağma varsa egemenler bu gibi argümanları kullanıyorlar. Ancak kendi alanlarına girmedikleri sürece sanatçıları dikkate alıyorlar. Ne demek “sanatçı işine baksın.” Sanatçının işi bu zaten, topluma öncülük etmek, yaşananlar karşısında duyarlı olmaktır. 

Nedim Saban (Oyuncu): Sanatçılar sosyal sorumluluk projeleri için varlar. Kaldı ki AKP de bunu istiyor zaten. Referandum ile ilgili tarafınızı belli edin, ne biçim sanatçısınız diyerek sanatçılara evet mi, hayır mı diye soran AKP’nin kendisidir. Aynı şekilde kürt açılımı konusunda da Başbakan sanatçılardan açılıma destek istemiştir. Dolayısıyla Bakan Eroğlu’nun sözleri büyük bir gaftır. İşlerine gelmeyeni susturmaya çalışan bu zihniyetin demokrasiyle alakası yoktur. AKP’nin demokrasi anlayışı yalnızca kendi duymak istediklerinden ibarettir. Bunu insan haklarında da Kürt sorununda da görmemiz mümkün.
 


 KÜLTÜR BAKANLIĞI ÇEVRE BAKANI’NI YALANLIYOR 

Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu’nun “Yok böyle bir yer” dediği Allianoi, Kültür Bakanlığı’nın sitesinde yer alıyor ve Türkiye için çok önemli bir değer olduğunun altı çiziliyor. 

Kültür Bakanlığı’nın sitesinde yer alan bilgilerle Allianoi’de 1998 yılından bu yana yapılan kurtarma kazı çalışmaları sonucunda çok sayıda eserin ortaya çıkarıldığı belirtiliyor. Sitede, “Allianoi, büyük olasılıkla İ.Ö. II. yüzyılda kurulmuş, ancak İ.S. II. yüzyılda Hadrian Dönemi’nde büyük bir bayındırlık hareketi yaşamış ve hidroterapinin uygulandığı büyük bir kültür merkezi görünümü kazanmıştır. Bizans döneminde kısmen yerleşime sahne olan merkez, Batı Anadolu’da sıcak su kaynağının üzerinde kurulmuş, en büyük ve en iyi korunmuş komplekslerden biridir” deniliyor. 


 BAKAN NE DEMiŞTi? 

ÇEVRE ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu, Allianoi’nin baraj suları altında kalmasına tepki gösteren Tarkan’a “Herkes bilmediği bir konuya burnunu sokarsa çok yanlış olur” dedi ve Allianoi diye bir yer olmadığını iddia etti. İşte bakanın tarihi(!) sözleri: 

“Sanatçı arkadaş sanatıyla ilgilensin, herkesin bir ihtisası vardır. Herkes bilmediği bir konuya burnunu sokarsa çok yanlış olur. Ben şimdi kalkıp da onun sanatıyla alakalı bir şey söylesem ne derece yanlış olursa, onun da bir baraj ya da tarihi eserin korunmasıyla ilgili söyleyeceği şey fevkalade yanlıştır. Bunlar doğru değil. Dünyanın hiçbir yerinde de yoktur. Bilim adamları karar verir ne yapılacağına, ona göre yapılır. Yortanlı polemik mevzu oldu. Buna ilk defa orada kazı yapan kişiler sebep oldu. Kazılara devam etmek istediler. Yıllarca DSİ’den yüklü miktarda kazı paraları aldılar. Yaklaşık 4.5-5 milyon lira kazılar için para ödedik. Ayrıca ayni yardımlarla destekte bulunduk. Bugünün parasıyla 7 milyon lira kazı ve çıkartılan eserlerin Bergama Müzesine taşınması için masraf yaptık. Bunu tamamen Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Bergama Müze Müdürlüğünün denetimi altında yaptık 

Orası Allianoi değil. Allianoi diye bir yer o kişinin uydurduğu bir kelimedir. Bunu ben ispat ettim. Bunu çok net söylüyorum. Bununla ilgili TRT’yi yanıltmışlar, bir tarihte belgesel diye hazırlamışlar. Belgesel olduğuna göre belgesini gönderin dedim. Böyle bir tarihi kayıt gösteremediler. Genel müdürken TRT’ye sert bir yazı yazdım. Neticede kendim baktım. Orada Paşa Ilıcası adıyla bilinen Türkiye’nin her tarafında olan bir ılıca, kaplıca var. Geçmiş dönemde eski bir valimizin zamanında restore edilmiş. Beton duvarlar var. Mermerler konmuş. Sadece Peri Kızı adı verilen bir eser çıktı, Bergama Müzesi’ne kondu. Her tarafta olan mozaikler var. Çatı uydurma bir malzemeyle yapılmış. Çıkan bir tek sütun var, Peri Kızı var. Sütunlar korunacak. Üniversitelere bilim adamlarına sorduk. Onların istediği şekilde koruyacak tedbirler alıyoruz, örtüyoruz. İstenildiği zaman, gelecekte tekrar açılır kullanılır. Tarihi eserlere bir şey yaptığımız yok. Oraya biz 60 milyon lira para harcadık. Bir takım cahil insanlar yüzünden, bazı art niyetli kişiler yüzünden orada su tutulamadı çiftçiler mağdur oldu. İki senedir bekliyor. Artık tahammülümüz yoktur.” 


 FOTOĞRAFLARDA KALMASIN 

DOĞANIN korunmasına destek veren sanatçı Tarkan, Yortanlı Barajı’yla yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olan Allianoi’de çektiği fotoğrafları Facebook sayfasından yayınlamıştı. Tarkan, resmi Facebook sayfasından yaptığı açıklamada şunları söylemişti: 

“Doğa Derneği ile birlikte gittiğimiz gezilerimizin ilk durağı olan Allianoi’yi ilk gördüğümde çok heyecanlandım ve etkilendim. Hatta “Uyan” adlı şarkımı yazmama ilham kaynağı olan yer Allianoi’dir.
Allianoi’nin tarihin günümüze kadar ulaşmış dünyada sayılı olan en güzel şifa kaynaklarından biri olduğunu fark ettim ve buranın korunarak, bütün Dünyaya tanıtılması gerektiğine inandım.
Ama ne yazık ki bugün Allianoi’nin kumla kaplanması ve baraj suları altında bırakılması için çalışmaların başlatıldığını öğrendim. Allianoi’nin korunması gerektiğine dair alınan hukuk kararının uygulanmıyor olmasına çok üzüldüm.

Arşivimdeki Allianoi fotoğraflarını sizlerle bu nedenle paylaşmak istedim.
Allianoi sadece bu fotoğraflarda kalmasın. Allianoi Yok Olmasın!”

http://www.evrensel.net/haber.php?haber_id=74515

Sarı Yazmalılara Bir Destek de Bartın Platformu’ndan – LOÇ VADİSİ

“Amasra’ya’ yapılacak bir termik santralin çevreye, insan sağlığına ve Bartın ekonomisine zararlı olacağını düşünen kurum ve kişileri bir araya getiren” Bartın PLATFORMU çalışmalarına devam ediyor. Platforma, 11 Temmuz’da Hopa’dan yola çıkıp “KARADENİZ YAŞAM YOLCULUĞU” başlatan, Sinop’ta Nükleer’e, Gerze’de Termik Santrale, LOÇ’ta HESlere hayır diyen “Karadeniz İsyandadır Platformu” ile “Cide LOÇ Vadisi Koruma Platformu” üyeleri 25 Temmuz’da yolculuğun son durağı olan Amasra’da sarı yazmaları ile destek vermişti.

Cide’de LOÇ Vadisinde yürüyen HES (Hidroelektrik Santral) karşıtı çalışmalar santralin yapılacağı bölgede kurulan çadırlarda, bölgede yaşamı savunan, suyuna sahip çıkan, kültürüne sahip çıkan yöre halkı ve destekçileri ile sürüyor. 7-8 Ağustos 2010 tarihinde Bartın PLATFORMU üyeleri de TMMOB Peyzaj Mimarları Odası Genel Merkezi’nden gelen heyet ile birlikte “Bu Su, Bu Toprak, Bu Vadi, Bu Yaşam Bizim. LOÇ Vadisi Yok Olmasın!” dediler.

Hafta sonu LOÇ Vadisinde yürüyen yaşama sahip çıkma nöbetine Bartın ve Amasra’dan Platform bileşenleri katıldılar. Grubu Cide’de Cide LOÇ Vadisi Koruma Platformu üyeleri Erdinç Ay, Uğur Gürsoy ve Zafer Kecin karşıladı. LOÇ Vadisine hakim bir noktadan yapılacak HES projesi ile ortaya çıkacak tahribata yakından şahit olan Bartın Platformu üyeleri daha sonra çadırlı kamp alanına yerleştiler. Alanda konukları Karadeniz İsyandadır Platformu (KİP) üyeleri ile LOÇ’lular karşıladı.

Proje üzerine görüşmelerle süren nöbet 8 Ağustos Pazar günü alan gezileri ile devam etti. LOÇ Vadisinde yürüyen HES çalışması için ÇED olumlu raporu alınması ardından dava açılmıştı. Davaya müdahil olan Peyzaj Mimarları Odası adına yetkililerle görüşmek isteyen PMO Genel Sekreteri Redife Kolçak şantiye alanından sorumlu kimseyi göremediklerini, alanda yürüyen çalışmanın usule uygun olmadığını Karadeniz İsyandadır Platformu üyelerinden Avukat Davut Erkan ile tutanak altına aldı.

Bartın PLATFORMU Batı Karadeniz’de yaşamı savunan, yaşamın devamlılığı için mücadele eden her platformun yanında olup, bölgenin doğal değerlerinin bozulmasına neden olacak her türlü girişimin karşısındadır. Bartın PLATFORMU LOÇ Vadisinde yürüyen mücadelenin destekçisidir. Platform, benzer HES projeleri Bartın bölgesinde de vatandaşın arazisini elinden almak, vatandaşın suyuna ortak olmak istediğinde olan tüm girişimlerin karşısında dimdik duracaktır. Su en doğal bir yaşam ve insanlık hakkıdır, satılamaz, ticarileştirilemez.

Yaşasın LOÇ Vadisi mücadelesi, yaşasın yaşamı savunanların haklı birliktelikleri.

Bartın PLATFORMU

http://bartin.info/GoHab.asp?id=9408

http://www.bartinplatformu.org/

HES karşıtlarını suçlayan doğa ve emek düşmanı patronlara ‘hodri meydan’

İSTANBUL (DİHA) – Karadeniz’de yapımı gündemde olan Hidroelektirk Santrallere (HES) karşı mücadele yürüten “Yaşam savunucuları”nı, “Karşı çıkanların para akışları takip edilmeli” sözleriyle suçlayan Trabzon Ticaret ve Sanayi Odası üyesi Cemal Binler’e, Karadeniz İsyandadır Platformu (KİP) aktivistlerinden “Hodri meydan” cevabı geldi. 

Trabzon Ticaret ve Sanayi Odası Meclis üyesi ve işveren Cemal Binler Karadeniz’de doğada büyük tahribat yaratan HES’lere karşı mücadele yürüten çevrecileri “Köylü bu parayı nereden bulacak. Köylüyü ayaklandıran, HES’e karşı çıkan kesimler var. Bunu ortaya çıkarmak için para akışları takip edilmelidir” diye suçladı. Suçlamalara ilk tepki bölgede yaşayan köylülerle birlikte mücadelesinde kararlı olan KİP’ten geldi. KİP aktivisti Deniz Şener Yıldırım, suçlamayı “pervasızlık” olarak niteleyerek, “Haydi, hodri meydan, siz bizi denetleyin biz sizi denetleyelim” diye seslendi. Devlet ve özel şirketlerin el birliği içinde ortaklaşa çalıştığını ifade eden Yıldırım, “Direnişleri bastırabilmek için devlet ve şirketler elbirliği ile çalıştı. Önce gelişen muhalefeti bölmek için parayı kullandılar. Bazılarını yanlarına çektiler. Ardından direnenler için “onlar marjinal.. Onlar vatan haini” ve benzeri şeyler söylediler. Yetmedi sindirebilmek için kolluk kuvvetlerini halkın üzerine sürdüler” dedi. 

‘Devlet şaşkına döndü’

Halkın direnişi karşısında devletin şaşkına döndüğünü belirten Yıldırım, devletin temsilcilerinin kendilerini aklayabilmek için yandaşlarından bir kısmını satarak “Çürük yumurta” olarak adlandırdıklarını, bazı şirketlerin doğaya ve yaşam alanlarına ciddi tahribat verdiğini itiraf ederek mücadelenin hızını kesmeye çalıştıklarını söyledi. HES mücadelesinin kırılması için her türlü çabanın gösterilmesine karşın direnişin durmadığına işaret eden Yıldırım, “Ne var ki direniş durmuyor isyan ateşi hızla yayılmaya devam ediyor. Şirketler ise bu durum karşısında şaşkınlığını gizlemekte zorlanıyor. Halkın 4-5 bin lira bulan mahkeme masraflarını nereden bulduğunu sorguluyorlar. Öyle ya köleye çevirdikleri insanların yaşamlarını minimum düzeyde sürdürmek dışında paralarının olması mümkün mü?” diye sordu. 

‘Siz nasıl edindiniz bu mal varlığını?’

Yıldırım sözlerini şöyle sürdürdü: “Trabzon Ticaret ve Sanayi Odası Meclis üyesi ve iş adamı Cemal Binler “Köylü bu parayı nereden bulacak. Köylüyü ayaklandıran, HES’e karşı çıkan kesimler var. Bunu ortaya çıkarmak için para akışları takip edilmelidir” diyor. Hodri Meydan. Denetleyelim. Siz bizi denetleyin. Bizler de sizi? Biz rahatız. Günlerce peynir ekmek yedik. Kiramızı ödemekte zorlanıyoruz. Bakalım siz nasıl cevap vereceksiniz? Nasıl edindiniz bu mal varlığını. Kaç kişi sigortasız çalışıyor? Sendikal haklar ne durumda? Kaç işçinin primleri tam yatırılıyor?”

(ek/fk/ru)

DOĞA VE EMEK DÜŞMANI PATRONLARA HODRİ MEYDAN

HES’ler ile ilgili mücadele giderek sertleşmeye başlıyor. Senoz ve İkizdere gibi bölgelerde daha halkın ne olup bittiğini anlamadan sürdürülen HES çalışmalarının ardından ortaya çıkan tahribat gözle görülür, hissedilir boyutlara ulaşınca tüm bölgelerde direniş ve isyan sesleri yükselmeye başladı. 

Yuvarlakçay’da 5 aydan fazla süren nöbet, Loç Vadisi’nin şantiyeye girip çalıştırmaması, Senoz’da Nacak ile tutulan nöbet, Aksu’da şantiye baskınları, Tortum’da ve Antalya’da gözaltılar yükselen direnişin göstergesi adeta. 

Direnişleri bastırabilmek için devlet ve şirketler elbirliği ile çalıştı. Önce gelişen muhalefeti bölmek için parayı kullandılar. Bazılarını yanlarına çektiler. Ardından direnenler için “onlar marjinal.. onlar vatan haini” ve benzeri şeyler söylediler. Yetmedi sindirebilmek için kolluk kuvvetlerini halkın üzerine sürdüler. 

Tüm karalama ve sindirme çabalarına karşın Senoz’da yakılan isyan ateşinin İstanbul’da hızla büyümesini ve Artvin’den Songuldak’a, Sinop’tan Antalya’ya yayılışını engelleyemediler. 

Halkın direnişi karşısında şaşkına dönen devletin temsilcileri kendilerini aklayabilmek için yandaşlarından bir kısmını satarak “Çürük yumurta” olarak adlandırdıkları bazı şirketlerin doğaya ve yaşam alanlarına ciddi tahribat verdiğini itiraf ederek mücadelenin hızını kesmeye çalıştılar. 

Ne var ki direniş durmuyor isyan ateşi hızla yayılmaya devam ediyor. Şirketler ise bu durum karşısında şaşkınlığını gizlemekte zorlanıyor. Halkın 4-5 bin lira bulan mahkeme masraflarını nereden bulduğunu sorguluyorlar. Öyle ya köleye çevirdikleri insanların yaşamlarını minimum düzeyde sürdürmek dışında paralarının olması mümkün mü?.. 

Trabzon Ticaret ve Sanayi Odası Meclis üyesi ve iş adamı Cemal Binler “Köylü bu parayı nereden bulacak. Köylüyü ayaklandıran, HES’e karşı çıkan kesimler var. Bunu ortaya çıkarmak için para akışları takip edilmelidir” diyor 

Hodri Meydan 

Denetleyelim..

Siz bizi denetleyin.. Bizler de sizi? 

Biz rahatız.. Günlerce peynir ekmek yedik.. Kiramızı ödemekte zorlanıyoruz..

Bakalım siz nasıl cevap vereceksiniz? Nasıl edindiniz bu mal varlığını. Kaç kişi sigortasız çalışıyor.? Sendikal haklar ne durumda?.. Kaç işçinin pirimleri tam yatırılıyor?..

 

DOĞA KATİLİ ŞİRKETLERE

Mahkeme kararlarını uygulatmadılar

Marjinal dediler

…Komünist dediler ne demediler

Jandarmayı yasalar onlara karşı olmasına rağmen halkın üzerine sürmeye çalıştılar

yetmedi halka silah çektiler

Bakan Eroğlu bile Halktan korktuğu için

bu şirketleri en sonunda SATTI;

İçlerinde çürük yumurtalar var onlar doğayı yok ediyorlar, dedi.

Her yönden boylarının ölçüsünü aldılar daha da alacaklar.

Yaşam Savunucularının Karşısında sermaye dize gelmeye mahkumdur.

Elbette kuduracaklar

“Sermaye bizde, bunlar hareket edecek parayı nereden buluyorlar?”diye.

Halkın gücü Paradan Puldan Gelmiyor

Bu zavallılar bunun farkında değiller işte;

Nacakla nöbet tuttuğu için sinanlar kimseden para almıyor.

Taş atan kadınlarımız

şirketlerden yevmiye istemiyor,

Dozerleri kovalayanlar, nöbetleri tutanlar şirketlere suçüstü yapanlar

karınlarını vadilerdeki derelerin nimetleriyle doyuruyorlar

Karadenizi isyan isyan dolaşanlar borç içinde yüzüyor

ama kimseden sadaka istemiyor

İnsanlarımız ömürlerini harcıyorlar

İşte şirketlerin anlayamadıkları budur;

Parayı kes hareket bitsin,

ASIL SORULMASI GEREKEN

BU ŞİRKETLERİN NASIL MALVARLIĞI EDİNDİKLERİ

SERMAYEYE NASIL SAHİP OLDUKLARIDIR?

YILLARCA KİMLERİN KANINI EMDİNİZ DE ŞİRKETLERİNİZİN

BAŞLARINDA KARADENİZİN YOK EDİLMESİ PROJELERİNİ YÜRÜTECEK DENLİ PALAZLANDINIZ?

DOĞAYI VE İNSANI SÖMÜRMEDEN SERMAYE EDİNMENİN YOLUNU AÇIKLAYINIZ DA BİRLİKTE YAPABİLECEĞİMİZ TEK ŞEYİ YAPALIM – GÜLELİM

MCA.

BİR İNSAN NASIL ZENGİN OLUR? (Fikret BAŞKAYA’dan)

Zengin olmamanın yegane yolu başkasının emeğini sömürmek, başkasının emeğinin ürününe elkoymak ya da el konmuş olandan pay almaktır… Sermaye gasptır, ancak zorla şiddet kullanarak, hileyle mümkündür ve aynı araç ve yöntemlerle de korunabilir… Mülkiyet ve zenginlik ancak ve mutlaka sömürü, yağma ve talanla, zorbalık ve haydutlukla elde edilebilir, korunabilir, büyütülebilir. Mükiyete sahip olan aynı zamanda güce de sahip olduğu için, sömürü ve bağımlılık ilişkilerini dayatmak için yasaların arkasına gizlenmek kuraldır. Zaten yasaları yapanlar da mülk sahipleridir.

Köylüler 2. Kurtuluş Savaşına Hazırlanıyor – Doğa Katili Şirketlere Karşı

Önceki gün Ankara’da DSİ Genel Müdürlüğü’nde önemli bir toplantı vardı. Bir kısmı basına kapalı yapılan ‘Özel Sektör HES Projeleri Toplantısı’ başlıklı buluşmaya son günlerde en çok tartışılan iki bakan başkanlık etti. Enerji Bakanı Taner Yıldız ve Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu’nun sayıları 100’ü bulan konukları, Türkiye’de adeta rant ve yandaş kayırma politikalarının yeni pazarı olan ve dünyanın en zengin coğrafyalarından biri olan Anadolu’nun doğasını gözünü kırpmadan katleden ‘sözde’ enerji yatırımcılarıydı. Sözde diyorum çünkü enerji sektörüne sonradan geçiş yapan birçok firmanın, bir kaçını saymazsak; inşaat, tekstil ve turizm gibi alanlardan gelmesi tabloyu özetliyor. Bakan Yıldız da bu alanda ortaya çıkan dere simsarı ‘çantacı’ların varlığını konuşmasında dile getirmiş.

YUTTURULAN ‘TEMİZ ENERJİ’ ZOKASI

Hem Eroğlu, hem de Yıldız, son dönemin en çok tartışılan nükleer enerji ve hidroelektrik (HES) enerjisi konusunda kamuoyundan gelen tepkilere rağmen asla geri adım atmayacaklarının altını çizdiler. Her iki bakan da Türkiye’nin enerjide dışa bağımlı olduğu görüşünü yineleyerek bu iki alandaki yatırımcıların/ yatırımların arkasında durduklarını vurguladılar. Özellikle de HES’ler, yarattıkları onca doğa katliamına, yüz binlerce, hatta milyonlarca insanı yaşam alanlarından kopartacak sosyal maliyetler içermesine rağmen “temiz enerji” çerçevesinde değerlendirilmesi kamuoyuna yutturulan en büyük zokalardan biri.

Toplantının HES yatırımcılarıyla yetkililer arasındaki karşılıklı görüşme kısmının basına kapalı gerçekleştiğini öğrendik. Ancak Yıldız’ın basına açık yaptığı konuşmasında altını çizdiği satırlar çarpıcı: ”Özel sektör kanalıyla büyümeye karar verilen bu ortamda özel sektörün sıhhatinden sorumlu olduğumuz bir ortamda bulunuyoruz. Özel sektörün problemine ‘ben verdim, ondan sonrası ne yapar?’ diyemeyeceğimiz bir ortamda bulunuyoruz.”

Bakan’ın konuşmasından da anlaşılacağı üzere halkın arkasında duramayan hükümet yatırımcıların arkasında. Aylardır ülkenin neredeyse bütün derelerinde yürütülen katliama ve bu katliama gösterilen tepkilerin yatırımcıları endişelendirdiği ortada ki, toplantıdan gelen bilgilere göre HES yatırımcıları da kendi aralarında örgütlenme kararı almışlar.

Kısacası bundan böyle rant uğruna ülkenin kılcal damarlarını kurutma operasyonları ‘örgütlü’ ve daha da şiddetlenerek yapılacak. Sermaye zar atmıyor!

29 Temmuz’da BM Genel Kurulu’nda görüşülen ve 124 ülkenin oyuyla ‘temiz suyun temel insan hakkı’ olduğu yönünde alınan karara Türkiye’nin 41 ülkeyle birlikte çekimser yönde oy kullanması, içinden geçtiğimiz dönemin ruhuna koşut politikaların bir tesadüf olmadığının en somut göstergesi.

ANADOLU’DA ‘DERE KARDEŞLİĞİ’ ÖRGÜTLENMESİ

“Türkiye enerjide dışa bağımlı mı kalsın?” sorusunu soranlara kısa bir anımsatma yapıp, Anadolu’nun belki de tarihte benzeri görülmemiş türden yeni bir örgütlenmenin eşiğinde, hatta tam ortasında olduğunu aktaralım.
Eşzamanlı olarak ülkenin bütün derelerinde yürütülen HES operasyonlarının tamamından üretilecek enerjinin Türkiye’nin toplam enerji ihtiyacının yalnızca yüzde 5’ini karşılayacağını belirtiyor uzmanlar. Bu rakamlar sıklıkla vurgulanıyor ancak bir kez daha belirtmekte yarar var; enerji nakil hatlarındaki kaçak elektrik oranını AB standartlaırna çekmeyi başardığınızda tüm HES’lerden elde edeceğiniz enerjinin toplamının neredeyse iki-üç katı tasarruf etmiş oluyorsunuz…

Ancak enerji özelleştirmeleri ve ‘Su Kullanım Hakkı Anlaşması’yla Türkiye’nin neredeyse bütün derelerinin 49 yıllığına özel sektöre devredilmesi Anadolu’da yeni bir kapitalist yağmaya kapı araladı. Öyle ki geçtiğimiz ay sevgilisine hediye olarak HES satın alan bir işadamının varlığından bile haberdar olduk. Kısacası ortaya çıkan bu yeni yatırım ikliminin önceliklerinin salt enerji üretmek olup olmadığı oldukça tartışmalı.

Ekonomik krizin derinden sarstığı bir çok sektör, dünyanın çoğu ülkesinin 30-40 yıl önce yaşadığı bu yağma sürecini, kadim Anadolu’nun binlerce yıllık değerlerini sömürerek kendisine sermaye biriktirme, ayakta kalma alanı olarak çoktan paylaşmış durumda. Dereler, ormanlar, madenler, taş toprak; kısacası insanıyla bitkisiyle canlı yaşamıyla koca bir coğrafya hükümet eliyle vahşi kapitalizmin değirmen taşının altına sürülüyor!
Bunun adı da ‘gelişme!’

                          İş makineleri ormanlara saldırıyor

Konunun bir yanında manzara kısaca böyle. Ancak bir de binlerce yıldır kurgulanan üretim-tüketim ilişkisi içinde yaşadığı coğrafyada, kültürünü ve kimliğini şekillendiren, karnını doyuran doğasının kendisine sorulmadan ellerinin altından kayıp gittiğini gören yüz binlerce Anadolu köylüsü büyük bir şaşkınlık ve öfke içinde örgütleniyor.

DERE SEFERBERLİĞİ BAŞLIYOR

Kastamonu’dan Antalya’ya, Sakarya’dan Artvin’e, Rize’den Erzurum’a, Tokat’tan Gümüşhane’ye, Tunceli’ye Anadolu dereleriyle kardeşleşiyor. Yörüklerle Aleviler, Dadaşlarla Laz uşakları birbirine sarılıyor. Sarıkeçililer tarihlerinde ilk kez yürüdükleri dağlardan Ankara’ya inip eylemlerde pankart taşıyorlar. Mersinli Yörük anası Pervin Çoban Savran, binlerce yılda öğrendiği doğanın dilini kolejli çocuklara öğretmeye başladı. Dereler insana, insanlar dereye dönüşüyor. Kolejli çocuklar Seydişehir yaylalarında davar güdüyor!

                                                       Borçka’da yaşananlar

Şirketler buldozerli işgale, Anadolu köylüsü çapalı kürekli ‘dere seferberliğine’ hazırlanıyor!
İki gün önce Antalya- Korkuteli’nin meyve bahçeleriyle ünlü Sülekler köyünde jandarma 73 yaşındaki köylüyü tartaklıyor; Rize’den, Artvin’den, Kastamonu’dan başka köylüler Süleklerli köylüyü sahipleniyor. Artvinli köylülere silahla saldıran şirket çalışanlarına aynı tepki ülkenin dört bir yanından geliyor. Birbiri ardına basın bildirileri, tepkiler protestolar ülkenin bir ucundan öbür ucuna uzanıyor.

Türkiye, dereleriyle kardeşleşiyor. Melamilerden, Kalenderilerden, Anadolu’nun soylu dervişlerinden buyana unuttuğumuz kardeşleşme kültürü, suyun hazin yokoluşuyla birlikte yeniden uç veriyor. Rizeli Sinan Akçal, tek başına günlerce tuttuğu ‘tahralı’ dere nöbetiyle daha şimdiden Anadolu’da bir efsane oldu!

                         Köylüler nöbet çadırında

Dağlardan, derelerden yükselen bu çığlığa dikkat edin. Tarihi boyunca onca saldırıya rağmen yaşam alanlarının bu denli daraltıldığına tanık olmayan bu kadim halk, köklerine sarılıyor. Derelerin türküsüne kulak verin.

AKP’Yİ UYARIYORUZ

Muğla Köyceğiz’deki Yuvarlakçay’da başlayan çadırlı dere nöbeti tüm ülkeye yayılıyor. Süleklerli köylüler bir ardıç ağacının dibine kurdukları çadırda sırayla 24 saat dere nöbeti tutuyorlar. Kastamonu-Cide Loç Vadisi’nde, ülkenin dört bir yanından gelen yurttaşlar bu cennet parçasının rant için yok edilmemesi adına 24 saat nöbet tutuyor. Aksi yöndeki yargı kararlarına rağmen sürdürülen bu hukuksuz talana karşı Rize’de, Artvin’de, Erzurum’da; ülkenin onlarca kentinde yurttaşlar kazma kürek, tüfek balta kendi yaşam alanlarını savunuyor…

                          Çadırda HES nöbeti

Loç Vadisi yok olursa Rıfat Ilgaz bir kez daha ölecek. Loç Vadisi yok olursa Sarı Yazma öksüz kalacak! Tortum Çayı kurursa Erzurumlu Emrah ölecek! Anadolu’nun dereleri kurursa Bayburtlu Zihni ölecek. Yörük türküleri, teke zortlatması, zeybekler, horonlar, Tahtacı semahları ölecek. Eşen çayı kurursa Leto ana ölecek! Köprüçay borulara hapsedilirse Euromedon ölecek! Dereler kurutulursa Anadolu ölecek.

Devlet yok! Hukuk yok! İnsaf yok! İnsanlık yok!

Gözünü rant hırsı bürümüş şirketler köylüleri kışkırtıyor. Hükümeti, bürokrasiyi, hatta jandarmayı arkasına alan sermaye bindiği dalı kesiyor. Köylüler uyarıyor; “böyle giderse kan dökülecek!”

Biz de AKP hükümetini uyarıyoruz: Anadolu köylüsü, derelerin kurtuluş savaşına hazırlanıyor!
Yusuf Yavuz

Odatv.com

http://odatv.com/n.php?n=koyluler-2.-kurtulus-savasina-hazirlaniyor-0108101200

%d blogcu bunu beğendi: