TÜRKİYE’NİN “NÜKLEER RÖNESANS”I – NÜKLEER ENERJİ ALDATMACASI

 

Güncellenme Zamanı: 05.05.2006 17:22:47
 

 

TÜRKİYE’NİN “NÜKLEER RÖNESANS”I

 

L. Tufan ERDOĞAN

Petrol-Jeoloji Yük. Müh.

 

A. NÜKLEER ENERJİ ALDATMACASI:

 

2004 yılı içerisinde ETKB, Türkiye’de enerji çeşitliliği adı altında, yeniden nükleer enerji santrallarını gündeme getirdi. Hem de bir değil, tam üç adet yapacaklarını söyleyerek. İktidar, daha da ileri giderek, AB üyeliği hayali için, başta en büyük çatlak seslerden Fransa’yı susturmak için nükleer enerji konusunda çeşitli ön anlaşmalar da imzaladı. Aynı olay, Rusya’da da tekrarlandı. Ağanın eli tutulmaz!

 

Nükleer santrallar konusunda söylenecek çok şey var. Biz bunlardan bazılarını sıralayacağız:

 

1. Ölü Teknoloji: Nükleer enerji, Fransa hariç gelişmiş tüm batı ülkelerinde artık “ölü teknoloji” olarak anılmaya başlandı. Sözkonusu ülkeler, özellikle Çernobil felaketinden sonra, mevcut santrallarının güvenlik sistemlerini yeniden gözden geçirdiklerinde, inanılmaz sorunların yaşandığını, sıksık meydana gelen kazaların gizlendiğini ve tüm mevcut reaktörlerin bir şekilde yeni Çernobil’ler olmaya aday olduğunu gördüler. Birçoğunda alınması gerekli tedbirlerin çok masraflı olması nedeni ile bu santrallar teker teker kapanmaya başlandı.

 

2. Çekirdek Erime Olasılığı: Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA) tarafından geçen yıl açıklandığına göre, dünyada her 2,5 yılda bir reaktör çekirdeği erimesi olayı gerçekleşme olasılığı var. Kanada’da Ontario Devlet Elektrik Planlama Komisyonu (ORCEPP), Kanada’da bir CANDU reaktöründe çekirdek erimesi olasılığının 15’de 1 olduğunu ilan ediyor. Bu oran, zarda düşeş atma ihtimalinden çok yüksek! Kanada Ontario’da birçok CANDU tipi reaktör kapatılmakta.

 

3. Kapatılan Santrallar: Son yıllarda, ABD‘de birçok nükleer enerji santralı, emniyet tedbirleri ve yaşanan kritik sorunlar nedeni ile, ya geçici süre ile durduruldu, ya da tümüyle kapatıldı. Örneğin, kısa bir süre önce, yapımı tamamlanmış olmasına rağmen Shoreham reaktörü, işletim masraflarının çok yüksek olacağı görüşü ile kapatıldı. İtalya‘da referandumla faal haldeki üç reaktör kapandı. Avusturya‘da inşaatı tamamlanan ve çalışmaya hazır nükleer enerji santralı, halkın isteği ile faaliyete geçemeden kapanmak zorunda kaldı. Kanada‘da birçok reaktör, yine emniyet gerekçesi ile kapandı, kapanıyor. Fransa hariç 14 OECD ülkesi nükleer programını durdurdu. Buna karşın 10 Doğu Avrupa ülkesi, Slovenya hariç, eski nükleer enerji programlarına -paraları ve batılı destekçileri yettiğince- aynen devam ediyorlar ve yenileri için de seferberler.

 

4. Batının Nükleer Çifte Standardı: Kendi ülkelerinde nükleer enerji santrallarını kapatan, programlarını durduran batılı ülkelerin işsiz kalan şirketleri, hükümetlerinin de maddi, politik destekleri ile, gelişmekte olan ülkelere tezgâh açtılar. Halâ, özellikle halkın görüşlerine önem vermeyen antidemokratik iktidarların yerleştiği ülkelerde kendilerine pazar bulabiliyorlar. Gerek Kanada (CANDU), gerek Amerika (Westinghouse) ve gerekse AB ülkeleri, bu alçakça ikiyüzlülüğün ve cinayetin baş aktörleri olmaktan hiç utanç duymuyorlar. AB‘nin PHARE ve TACIS gibi komiteleri, nükleer emniyet adı altında, gerikalmış antidemokratik yönetimli ülkelerde nükleer enerjiyi teşvik ediyor; Pakistan ve Hindistan‘da bozuk sistemleri geçici tedbirlerle bir süre daha idare edebilir hale getiriyor. Çin Halk Cumhuriyeti‘ni Ortadoğu petrol pazarından uzaklaştırmak için o ülkede nükleer santral yapımına büyük paralar ayırıyorlar. Alman Siemens, Fransız Electricite de France aracılığı ile, halklara rağmen Rusya‘da yeni yeni kötü teknolojili nükleer santralların yapımında bayraktarlık yapıyorlar. Yine şirketleri aracılığı ile Italyan, Fransız, Alman, Isveç, İngiliz, Kanada, ABD hükümetleri, Iran‘da reaktör inşa ediyor; Türkiye‘yi mahvedecek nükleer santral ihalelerine giriyor.

 

5. Pahalı Teknoloji: En önemli nükleer reaktör yapımcısı Amerikan Westinghouse bugüne dek ABD’de toplam 54 reaktör kurdu. Bunlar, ortalama %432 oranında bütçelerini aştılar ve yine ortalama 5,3 yıl gecikme ile tamamlanabildiler. Westinghouse bu konuda bir de rekorun sahibi: sonuncu reaktörleri olan Watts Bar I, tam 23 yıl gecikme ve %1.100 bütçe aşımı (toplam 7 milyar dolar) ile sonuçlandı! Avrupa’nın nükleer devi Electricite de France şu anda dünyanın en büyük borçlu şirketi. Firmanın 1999 yılı borç toplamı tam 30 milyar dolar. Bu rakam tek bir firmanın yapabileceği en büyük borç olarak tarihe geçti. Bunun oluşmasında, hem nükleer santralların kuruluşunda yaşanan bütçe aşmaları ve süre aşımları, hem de üretilen enerjinin kolay satılamayacak kadar pahalı olması.

 

Kuruluşu problemli olan nükleer enerji santrallarının sökümü çok daha problemli. Yıllar alan bu işlemlerin maliyeti, en azından kuruluş masrafı kadar oluyor. Dünya ortalaması olarak, sökülen bir santralın maliyetinin en az 3 milyar dolar olduğu hesaplanıyor.

 

7. Elektrik Fiyatları: Üretim masrafları açısından da nükleer santrallar, hiç de palavrası yapıldığı gibi ucuz değil! Doğal gaz çevirim santrallarındaki 3,4 cent/kW.saat’lik üretim masrafına karşılık (biz bunu da 12-16 cent’e çıkartmayı başardık!), rüzgar enerjisinin kW.saat’i 5 cent’i, nükleer reaktörünkü ise 9 cent’i buluyor!

 

8. Atık Sorunu: Diğer bir safsata da, nehirlere, göllere, denizlere boşaltılan soğutma sularının sadece birkaç saniye radyoaktif kalabildiği ve akabinde tümüyle arınmış, tehlikesiz olduğu masalı! Sözkonusu soğutma suları, doğal alanlara boşalmadan önce, reaktör ve yüzlerce metrelik borulardan geçiyor. Bu sular, tüm bunlardan geçerken, ister-istemez reaktörden ve boruların kendisinden radyoaktif kurşun, krom, kobalt parçacıkları da alıyor içine. Bunların radyoaktifliği de tabii yıllarca sürüyor! Yani suların birlikte getirdiği radyoaktif toz, bu suların boşaldığı nehir, göl ve denizleri, hiç de söylendiği gibi tertemiz bırakmıyor; tam aksine, insanlara düşük radyoaktiviteyi uzun zaman alma fırsatı veriyor! Uranyum atıklarını taşıyan treni koruyan Alman polisi, bu trende sadece 50 kilometre seyahat edebiliyor; bu süre içerisinde bir insanın kaldırabileceği maksimum radyasyona maruz kaldıkları saptanıyor! Ve tüm bunlar “zararsız”(!!) santralların etkileri. Patlayanlarınkini ise Ukrayna ve Karadeniz halklarına sormakta fayda var!

 

9. Köhne Teknoloji: Nükleer teknoloji ve nükleer enerji santralları her nekadar yüksek teknoloji ürünü gibi gösterilirlerse de, aslında, son 50-55 yıldır hiçbir ciddi gelişim olmamış. Atomu parçalama yöntemi, 1945’te uygulanandan hiç farklı değil. Çok sık yinelenen aynı tür kazalara karşı bile yeterli teknoloji üretmekten uzak bir teknolojinin bugüne dek ayakta kalabilmiş olması bile tüyler ürpertici! Aşağıdaki tablo, nükleer enerjiye bir zamanlar milyarlarca dolar yatıran bir batı ülkesinin, bu köhne teknolojiden nasıl ümidini kestiğini göstermesi açısından çok çarpıcıdır. Buyurun size ABD’deki “nükleer rönesans”:

 

 

 

ABD’DE AR-GE HARCAMALARI

($/1000kW-enerji)

NÜKLEER ENERJİ + KÖMÜR 0,05
PETROL 0,58
DOĞAL GAZ 0,41
RÜZGÂR ENERJİSİ 4.769,00
GÜNEŞ ENERJİSİ 17.006,00

 

Güneş enerjisi için harcanan 17 bin dolar’lık araştırma-geliştirme parasına karşılık, nükleer ve kömüre toplam 5 cent! Bu durumun yaşandığı batı ülkesinde şurası da açıkça biliniyor ki, enerji tasarrufuna ve kullanım etkinliği tedbirlerine harcanan her 1 dolar, nükleere harcanan her 1 dolar’dan 7 kat fazla enerji tasarrufu sağlıyor. Yani, birileri tercihini çoktan göstermiş de anlayan yok!

 

10. Stronsiyum – Sezyum – İyodin: Nükleer lobicilere göre, nükleer enerji dışında tüm enerji kaynakları radyoaktif atık çıkartıyor; insanları öldürüyor. Ancak, atom enerjisinin insan sağlığına musallat edildiği 1945 yılından günümüze değin, özellikle nükleer enerji santrallarının kurulu oldukları alanlarda:

 

  • Çocukların diş ve kemiklerinde, asla bulunmaması gereken Stronsiyum­-90, kaslarında Sezyum-137 ve tiroidlerinde ise İyodin-131 bulunmaya başlandı.
  • 50 yaş altı kadınlarda meme kanseri miktarı kontroldan çıkacak kadar arttı.
  • Bağışıklık sistemini doğrudan etkileyen Stronsiyum yüzünden AIDS vakaları patladı.

 

Bir nükleer reaktörde 400-600 arası kimyasal üretilmekte. Bunlar gaz, sıvı ve katı haldeler. Katılar, yeniden kazanım amaçlı kurtarılıyor. Gazlardan pek azı, katı hale dönüşebilme özellikleri nedeniyle bekletiliyor. Geri kalan tüm gazlar ve sıvılar, doğaya, atmosphere salınıyor. Bu vurdumduymazlığın nedeni, bu sıvı ve gazların, ülkelerin hiçbir bilimsel dayanağı olmadan kabul ettikleri insan sağlığına zararlı olmayan radyasyon miktarlarında olmaları. Halbuki artık şüphe götürmeyecek şekilde ispatlanmıştır ki, kanser ve diğer sağlık sorunlarının oluşmaması için zararsız bir radyasyon miktarı yoktur (Ontario Eyalet Yönetimi Direktifi, Kanada; Skeet, J. 1994, Nuclear Radiation and Human Health: Corrupting the Gene Pool).

 

Unutulmamalıdır ki, ICRP (International Comm. of Radiation Protection), Uranyum madenlerinde çalışan işçiler için 1931 yılında yılda 73 rem’lik radyasyonu normal sayıyordu. 1996 yılına gelindiğinde ICRP bu miktarı 2 rem’e düşürmek zorunda kaldı. Halk için 1977’de 0,5 rem’i normal sayan ICRP, 1990’da bunu da 0,1 rem’e düşürdü. Sözün özü, radyasyon konusunda asla bir sınır verilebilmesi söz konusu değil (Gofman, J. W., 1990, Radiation-Induced Cancer from Low-Dose Exposure). İnsan için zararsız radyasyon miktarı, tabii ki sıfırdır!

 

Stronsiyum-90 özellikleri bakımından Kalsiyum’a benzer. Bu nedenle vücut tarafından Kalsiyum zannedilerek emilir; dişlerde ve kemiklerde depolanır. Yiyecek ve içeceklerle vücuda giren Stronsiyum-90’ın %70-80’i vücuttan dışarı atılır. %20-30’u kemiklerde birikir. %1 civarındaki bölümü ise, kan dolaşımına karışır; kemik ilikleri ve yumuşak dokulara girer (UN Environmental Protection Agency, www.epa.gov). İnsan vücudunda depolandıkları yerlerde yüksek enerjili elektron, ya da beta partikülleri emisyonu ile hücreleri öldürür ve mütasyonlara neden olur. Kemik iliklerinde bağışıklık sistemi ve kan hücreleri ürediğinden, Stronsiyum-90 kan kanseri, göğüs ve prostat kanseri ile bağışıklık sistemi bozukluklarına ve dolayısı ile AİDS hastalığına yol açar (www.iacenter.org; blackhole.on.ca; www.lightparty.com: Wiesen, B.; Gould, J. M., “Deadly Deceit” ve “The Enemy Within” adlı kitapları). Ayrıca, hormonları, pankreası, tiroid bezlerini, üreme organlarını ve merkezi sinir sistemini de tahrip eder. Hormonal dengelerin bozulması ve merkezi sinir sisteminin tahrip olması sonucunda, obesite, yüksek tansiyon, kalp hastalıkları, astım, şeker hastalığı ve felçlere de neden olur.

 

Vücutta nöronlar, kalsiyum iyonları göndererek iletişimde bulunurlar. Stronsiyum-90, vücuda Kalsiyum’u taklit ederek girdiği için, yaydığı yüksek enerjili elektronlar ve İtriyum-90’a dönüştüğünde ortaya çıkan çok yüksek radyoaktivite (Stronsiyum-90’dan %500 daha fazla) ve beta ışını yayımı sayesinde nöronları tahrip ederek, beynin zarar görmesini ve beynin prefrontal korteksinin etkilenmesi sonucunda da otizm, dawn sendromu, konsentrasyon bozuklukları, öğrenme yeteneğinin yok olması, intihar ve cinayet eğilimlerinin ortaya çıkmasını sağlar (Sternglass, E., Radiation Public Health Project, 8 Kasım 2003: www.mindfully.org/ Nucs/2003/Strontium-90).

 

Az dozajda radyasyon yayan Stronsiyum-90 ile uzun süreli temas, kısa süreli yüksek dozajla temastan çok daha tehlikeli ve öldürücü. Reaktörlerin kontrolsuz olarak, genelde paslanan soğutma suyu boruları ve valfler aracılığıyla havaya ve suya karıştırdığı düşük dozlu radyoaktif maddelerin yarattığı tahribatın, bir ABD Devlet Kuruluşu olan ICRP (Int. Comm. Of Radiation Protection: http://www.icrp.org) tarafından belirtilenden 100-1.000 kat daha yüksek olduğu, ECRR (European Comm. on Radiation Risk: www.euradcom.org) Ocak 2003 tarihli raporu ile ortaya konmuştur.

 

WISE/NIRS Nuclear Monitor’un 16 Mayıs 2003 tarihli raporunda, incelenen 4 Florida nükleer santralından uzaklaştıkça toprak, hava ve sudaki Stronsiyum-90, Sezyum-137 ve İyodin-131 miktarlarının azaldıkları saptanmıştır. Her yıl 100 ton nükleer atık üreten tek bir nükleer reaktör, rutin olarak bu maddeleri havaya ve suya bırakmakta.

 

Konu bu kadar hassasken, ABD’yi doğal olarak bir kenara bırakırsak, insan, diğer kuruluşların ne yaptığını merak etmeden geçemiyor. İkisi de birer Birleşmiş Milletler kuruluşu olan Dünya Sağlık Teşkilatı (WHO) ile Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA) arasında yapılan ve halen yürürlükte olan bir anlaşma (Resolution WHA 12-40, 28 Mayıs 1959), bu konudaki duyarsızlığı, hainliği ortaya koymaya yeter. Bu anlaşmaya göre, kurumlardan biri, diğerinin ilgi alanındaki konularda herhangi bir program ya da faaliyet yapacak ise, mutlaka diğerine danışacak ve onun görüşüne göre faaliyetinde değişiklik yapacak. Yani, Dünya Sağlık Teşkilatı, WHO, Atom Enerji Ajansı’nın (IAEA) onay vermediği sürece radyasyonun sağlığa zararları konusunda araştırma yapamayacak (Grossman, K., 22 Ağustos 2002, East Hampton Star)! İlginçtir; Çernobil faciasondan sonra da, yayılan radyasyonun çevre sağlığı üzerindeki etkileri WHO tarafından değil, IAEA tarafından araştırılmış idi.

 

Pekiyi, bu konuda Avrupa Birliği ne yapıyor? Tabii ki son derece laubali ve vurdumduymaz davranıyor! Bir AB kuruluşu olan EURATOM’un 96/29 sayılı Avrupa Birliği Direktifi, düşük seviyeli nükleer atıklar arasında bulunan makine, cam, metal kaplar, giyecek ve beton gibi malzemelerin, evlerde kullanılmak üzere yeniden kazanımına izin veriyor!

 

11. Rutin İşletim Sırasındaki Zararları: Radyasyon sızıntısı için nükleer santrallarda illa bir kaza olması şart değil! Reaktörün normal günlük çalışma düzeni içerisinde insan ve çevre sağlığına son derece zararlı radyasyon doğaya rutin olarak verilmekte. Kısacası, bir nükleer santralın “sorunsuz” çalışması sırasında da insanları, doğayı inanılmaz şekilde zehirliyor (Nuclear Information and Resource Service, Washington, USA: http://www.nirs.org). Nasıl mı?

 

  1. Uluslararası standartlar, bir nükleer santralın rutin çalışması sırasında havaya, suya ve toprağa verdiği radyoaktiviteyi normal kabul ediyor. Özellikle Çernobil felaketinden anlaşılmıştır ki, her insanın radyasyona tahammül sınırı farklıdır ve çok düşük (izin verilen) radyasyon miktarları bir çok insanı, geri dönüşü olmayacak şekilde zehirlemektedir.
  2. Radyoaktivitenin ölçüm birimi “küri”dir. Tek bir reaktörün çekirdeğinde yaklaşık 16 milyar küri’lik bir radyoaktivite bulunmaktadır. Bu, Hiroşima’ya atılan atom bombasının en az 1.000 katıdır.
  3. Reaktörlerdeki yakıt çubukları, kilometrelerce borular, tanklar ve valfler her zaman sızdırabilir. Mekanik bir sorun ya da insan hatası da buna neden olabilir. Reaktör eskidikçe, tüm bu parçalar da eskir ve sızıntı miktarları, kaçınılmaz olarak artar.
  4. Valflerin ve boruların harap olmaması için, her zaman reaktör merkezinden belli bir miktar radyoaktif su, bilinçli şekilde, çekilir. Bunlar, basit şekilde filtre edildikten sonra, bir miktarı soğutma suyuna eklenir, bir kısmı da dışarıya, çevreye atılır.
  5. Tipik bir 1.000 MW’lık basınçlı su reaktörü (soğutma kuleli), soğutma işi için dakikada 76.000.000 litre nehir, göl ya da deniz suyu kullanır. Bu su, 80 km uzunluğunda borulardan geçer. Suyun, her dakika 20.000.000 litresi geldiği nehir, göl veya denize dönerken, geri kalan 56.000.000 litresi de buhar olarak atmosfere atılır. Soğutma suyu kulesi olmayan 1.000 MW’lık bir reaktörün çok daha fazla suya gereksinimi vardır. Bu miktar, dakikada 2 milyar litreye kadar çıkabilir. Doğaya atılan suyun ve buharın radyoaktivite ile ne kadar kirlendiğini ve bu kirlilik miktarının insan ve doğaya nasıl zarar verdiğini kimse bilmemektedir.
  6. Bazı radyoaktif füzyon gazları, reaktörün soğutma suyundan çıkartılıp, günlerce tanklarda muhafaza edilir. Daha sonra bunlar filtreli bacalardan atılırlar. Bu gazlardan bir kısmı, bekletildikleri tanklardan santral binalarına sızarlar ve periyodik havalandırmalar sırasında, çok erken atmosfere bırakılırlar. Havaya karışan bu gazlar, sadece atmosferi değil, toprağı ve suyu da kirletirler.
  7. Bir nükleer santralın rutin operasyonları sırasında dışarı çıkan radyoaktivite miktarı ölçülmez veya rapor edilmez. Kaldı ki, bir çok küçük kazalar ve bunların yüzünden doğaya sızan radyoaktivite miktarları da çoğu kez açıklanmaz.
  8. Radyoaktif hidrojen (trityum) ve asil gazlardan (kripton, zenon, vb) oluşan bazı reaktör yan ürünleri için sağlıklı ve ekonomik bir filtreleme ve denetim teknolojisi henüz geliştirilmiş değildir. Bazı sıvılar ve gazlar, kısa ömürlü radyoaktif elementlerin parçalanması için tanklarda bekletilirler. Bunların arasında, bu kadar süre içerisinde yok olmayacak kadar uzun yarı-ömürleri olanları da, diğerleri ile birlikte doğaya atılır.
  9. Devletler, kural olarak, “izin verilen” miktarda radyoaktivite içeren suların doğaya atılmasına ses çıkartmazlar. Reaktörlerdeki detektörler de bu “izin verilen” seviyenin üstü için kalibre edilirler. “İzin verilen” miktar, asla “zararsız” miktar demek değildir!
  10. Denetim kurulları, reaktör işletmelerinin sunduğu raporlara ve yine bunların yaptığı bilgisayar simülasyonlarına dayanarak denetimlerini yaparlar. Dolayısı ile, çevresel etkilerin önemli bir bölümü gerçek değil, sanaldır.
  11. Reaktör yakıtı üretimi aşamalarının her birinden havaya, suya ve toprağa verilen radyoaktif atıkların miktarları asla bilinmez. Bu yakıt üretimi operasyonları içerisinde, uranyum madeni işletmeleri, cevher kırma tesisleri, kimyasal çevrim, cevher zenginleştirme ve yakıt üretim işletmeleri bulunur. Bunlara bir de nükleer santralın kendisini, radyoaktif atık toplama alanlarını, havuzlarını, atık varillerini eklediğinizde, bu büyük sistemin çevreye verdiği zararı hesaplamanın olanağı yoktur.
  12. Özellikle özelleştirmeler yüzünden artan ekonomik baskılar, masrafların kısılmasını da beraberinde getiriyor. İlk kısıntı kalemleri de, tabii üretim zinciri halkalarında değil, denetim ve emniyet işlemlerinde bulunuyor. Yani işletmeci, üretimi yavaşlatmamak için, emniyet işini ihmal edebiliyor. Tüm dünyada bunun örnekleri çok bol.
  13. Reaktörlerin radyoaktif yan ürünlerinden pek çoğu, çok uzun süreler çevreye radyoaktif partikül ve ışın yaymayı sürdürürler. Radyoaktif bir madde, yarı-ömrünün en az 10 katı bir süre içerisinde radyasyon yaymaya devam eder. Örneğin, iyodin-129’un yarı-ömrü 16 milyon yıl, teknetyum-99’un 211 bin yıl, plutonyum-239’un ise 24 bin yıldır! Zenon-135 gazı, yarı-ömrünü tamamladığında sezyum-135’e dönüşür. Bu yeni oluşum, yani sezyum-135’in yarı-ömrü 2,3 milyon yıldır!
  14. Düşük seviyeli radyasyonların, canlıların dokularında, hücrelerinde ve DNA’ları ile bir çok yaşamsal moleküllerinde hücre ölümleri (apoptosis), genetik mütasyonlar, kanserler, doğum bozuklukları ve üreme, bağışıklılık ve endokrin sistemi dengesizliklerine neden oldukları, artık bilimsel olarak tartışılamayacak şekilde kanıtlanmıştır.

 

B. SONUÇ OLARAK:

 

Nükleer enerji konusunda bir eleştiri getirildiğinde alınacak en klasik yanıt, “hayatında nükleer enerji santralı görmemiş” olmakla suçlanmaktır. Bunun doğru olup olmadığını tartışmak bile anlamsızdır. Varolan gerçek, eleştiren kişinin çoğunlukla bir nükleer fizikçi ya da atom mühendisi vb. olmamasıdır. Dolayısı ile suçlama, kendi tutarsızlığı içinde bir doğruyu da barındırmaktadır.

 

Yapılacak iş, bu suçlamayı yapanı pişman edecek yanıtı vermektir. Hem de, yine bu suçlamayı yapanın büyük olasılıkla, mesleği olmasına rağmen bizzat kendisinin de herhangi bir nükleer santralda ciddi bir süre çalışmamış olması gerçeği de ortada iken. Unutmayalım; Türkiye’de bir minyatür araştırma modeli dışında henüz nükleer santral yoktur; olmaması için elimizden geleni yapacağımız da iyi bilinmelidir.

 

Yüksek yağ oranı olan besinlerin bana zararlı olduğunu bilmem için gıda mühendisi ya da uzman doktor olmama gerek var mıdır? Yapacağım tek şey, gerekli kişilere danışmak, okumak, öğrenmektir. Kısacası, yumurtadan anlamak için tavuk olmaya gerek yoktur. Kaldı ki bozuk yumurtayı tavuktan iyi anlayabileceğimiz de unutulmamalıdır. Bozuk yumurtayı yediğimde zehirlenecek olmama, onu yumurtlayanın aldırmasını bekler misiniz?

 

Nükleer enerji kepazeliğine karşı çıkmamızın nedeni, bir nükleer santralın planlaması, üretim şeması, ya da santral tasarımlarını yenilemek arzumuzdan kaynaklanmamaktadır. Niyetimiz, çok şükür alakamız olmayan bir meslek grubunun işini elinden almak değildir. Konu, bizzat kendi sağlığımızdır; geleceğimizdir. Sağlığımı, geleceğimi, halkımı, ülkemi, çevremi risk altına sokacak bir eylemi önlemek için çaba göstermekte olmam; yaşam kaynaklarımın yok edilmesini önlemeye çalışmam, sıhhatimi bir meslek erbabının sanatını icra etme arzusu ve merakı için harcamak istememem anlayışla karşılanmalıdır. Konu mesleki beceriler değil; o becerilerin benim sağlığıma koyacağı ipotektir. O hakkı da kimseye vermiyorum.

 

Etrafımızda yıllar yılı olan biten radyasyon yayılımlarından dolayı insanlarımızın vücutlarına kalsiyumu taklit ederek giren Stronsiyum-90, potasyum olarak giren Sezyum-137, iyot olarak giren İyodin-131 konularından hiç bahsetmeyelim ki halkımız panik olmasın. Cehalet huzurdur; bırakalım halkımız kendi sağlığı konusunda bile cahil kalsın ki, huzur içinde ve nedenini asla bilemeden ölüp gitsin. Siyasi kararlarla oluşan bir tren kazasının ardından doğrudan sorumlu olanlar, yine sorumlu oldukları trafik kazalarında hergün daha fazla adam ölüyor dememişler miydi? Bu türden insanlara, “9-10 yıl sonra vücudumuzdaki Stronsiyum-90, kendisinden 500 kat daha radyoaktif olan ve gama ışınları da salabilen İtriyum-90’a dönüştüğünde ne olmasını bekliyorsunuz?” diye sormanın bir anlamı yok tabii! Ülkemizde ciddi bir Stronsiyum-90 taraması yapılmasını, bunu yapacak alet-edevatın ülkemizde bulunmadığını, önümüzdeki 9-10 yıl içerisinde insan vücudundaki bu rezillikten kurtulmak için ciddi araştırmalara girilmesinin yaşamsal önemi olduğunu bu türden insanlara söylemenin de gereği yok. Yani iş başa düşüyor, herzamanki gibi. Halkın bu konularda bilinçlenmesini sağlamak, taleplerini dile getirmek yurtseverlere düşüyor yine!

 

Evet, ülkemiz zaten radyasyondan yıllardır nasibini alıyor. Gerek ABD ve gerekse Rusya’daki atom bombası denemelerinin en yoğun olduğu yıllar olan 1965-67 arası Türkiye, Stronsiyum-90 kirlenmesinden en fazla etkilenen ülkeler arasındaydı. Birleşmiş Milletlerin bir kuruluşu olan UN SCEAR’ın 1969’da yayınladığı aşağıdaki harita bu gerçeği gözler önüne seriyor!

 

26 Nisan 1986 tarihinde oluşan Çernobil faciasından 5 gün sonra başlamak üzere ülkemizin radyasyondan ne kadar etkilendiğini de Alman Globus’un haritalarından görebiliyoruz. Tüm Anadolu ve Kıbrıs’ı da içine alan bir alan, daha sonra Doğu Karadeniz ve Doğu Anadolu’ya kayıyor.

 

Zamanın aklı yedi karış havada yetkilileri ne demişlerdi? Onlara göre “Çernobil’in radyasyon bulutları bize kadar ulaşmamıştı”. Hem zaten “biraz radyasyon Türklere iyi de gelir”di. Bu utanmazca açıklamaları yapan sefiller, TV karşısında Karadeniz çayı diye yabancı çayları içip halkı kandırmamışlar mıydı? Ve yıllardır yenmemesi gereken fındıkları yedirip, içilmemesi gereken çayları halka içirmemişler miydi?

 

Hiç merak etmeyelim; yine aynısı olur. Eğer becerebilip de ülkemizin başına birsürü nükleer santral belasını sarabilirlerse, ileride çıkması nerede ise kesin olan felaketler karşısında da aynı vurdumduymazlık içerisinde olacaklar; utanmadan, sıkılmadan. Ve insanlarımız yine eskiden olduğu gibi, bunların yakalarına sarılıp hesap sormak yerine, kadere havale edecekler başlarına gelenleri!

 http://www.jmo.org.tr/genel/bizden_detay.php?kod=688

 

Yaşama ve Doğaya saldırılara karşı 2.Karadeniz Yaşam Yolculuğuna… 9-25 Temmuz 2011

Yağmaya-Talana karşı, birlikte doğayı ve yaşamı savunmak için  

2. KARADENİZ YAŞAM YOLCULUĞU’NA DAVET… Yolculuk her noktada katılımlara aciktir. 

Yaşam düşmanı kapitalist elitlerce derelerin, ormanlarin, doganin, yasamin her alaninin talan edilerek ticarileştirilmesine, 

Doğa katili HES’lere, nukleere, termik santrallere, zehir saçan endustriyalizm ve madencilik faaliyetlerine, ormansızlaştırma ve insansızlaştırmaya,  

Çay ve fındıktaki sömürüye, küçük çiftçi tarımının ve köylülüğün tasfiye edilmesine, 

Yaşama ve doğaya yapılan saldırılara, yağma-rant proje ve yasalarına karşı, 

İnadına Yaşam, İnadına İsyan, İnadına Özgürlük! diyenler olarak 

9 Temmuz 2011 Cumartesi günü, geçen seneki gibi HOPA’dan başlayarak yaklaşık 2 hafta sürecek 2. Karadeniz Yaşam Yolculuğu’nda, doğaya ve yaşama sahip çıkan tüm dostlarla görüşmek dileğiyle…

 

PROGRAM (Değişiklikler olabilir) 

08.07.2011          Yola Çıkış: İstanbul, Ankara, muhtelif yerler

09.07.2011          Buluşma: Artvin – Hopa

10.07.2011          Artvin – Hopa

11.07.2011          Artvin – Arhavi

12.07.2011          Rize – Fındıklı

13.07.2011          Rize – Pazar, Hemşin

14.07.2011          Rize – Senoz

15.07.2011          Trabzon – Solaklı

16.07.2011          Trabzon – Araklı

17.07.2011          Trabzon – Macka

18.07.2011          Trabzon – Tonya

19.07.2011          Giresun

20.07.2011          Ordu

21.07.2011          Sinop – Gerze

22.07.2011          Sinop Merkez

23.07.2011          Karabük

24.07.2011          Bartın

25.07.2011          Dönüş 

Her turlu oneri, katki ve katiliminiz icin: karadenizisyandadir@gmail.com,

0 543 634 9449,

0 535 931 4999,

0 537 246 8661 

Karadeniz İsyandadir Platformu 

http://www.facebook.com/karadenizisyandadir

http://karadenizisyandadir.wordpress.com/

http://www.karadenizisyandadir.org/

karadenizisyandadir@gmail.com

 

KİP 15 Mayıs TMMOB Ankara Mitingindeydi: Doğaya ve Yaşama Saldırılara Karşı İsyana!

 

Egemenlerin, sermayenin talanına karşı toplum yararı için çalışan tum muhalif kurumlarla birlikte TMMOB ve toplumcu meslek kuruluşlarını da baskı ve otoriter yöntemlerle, yasa değişiklikleriyle hakimiyeti altına alma, etkisiz kılma çabalarına karşı,  doğa ve yaşamın yağmalanmasına karşı Karadeniz isyandadır Platformu “Yaşam İçin İsyana!” pankartıyla, Ankara Ahali’den de katılımlarla 15 Mayıs günü TMMOB Ankara mitingindeydi.

Suyun, doganin, yasamin her alaninin ticarileştirilmesine karşı mücadele eden, Sinop’ta, İğneada’da ve Akkuyu’da yeni bir Çernobil olmasın diyen, HES’lere, termik santrallere karşı inadına yaşam diyenler olarak, doğaya, yaşama ve kulturlere yapılan saldırılara, doğa katillerine, yağma-rant proje ve yasalarına karşı KİP gönüllüleri isyana çağırdı.

Karadeniz İsyandadir Platformu

http://www.facebook.com/karadenizisyandadir
http://www.karadenizisyandadir.org/
karadenizisyandadir@gmail.com

TMMOB, “Haklarımız, Geleceğimiz, Halkımız, Ülkemiz İçin” mitingine katılan binlerce kişiye toplumun tüm kesimlerinin taleplerinin yer aldığı seçim bildirgesini oylattı. Binler, Sıhhiye Meydanı’ndan hükümet ve yetkililere mesaj gönderdi.

TMMOB Ankara mitingi 24

Etkin Haber Ajansı / 15 Mayıs 2011 Pazar, 16:52

ANKARA- Türk Mimarlar ve Mühendis Odaları Birliği (TMMOB), “Haklarımız, Geleceğimiz, Halkımız, Ülkemiz İçin” sloganıyla Sıhhiye Meydanı’nda miting düzenledi.

Sabah saatlerinden itibaren pek çok ilden gelen binlerce mimar, mühendis ve şehir plancısı, “Haklarımız, Geleceğimiz, Halkımız, Ülkemiz İçin” ana pankartı arkasında kortejler oluşturdu. Kortejlerin en önünde genç mimar ve mühendislerin kurduğu “Kızıl Davul” bandosu yer aldı. Yaklaşık 15 bin kişinin katıldığı mitingin ana kitlesini genç mimar ve mühendisler oluşturdu. Miting boyunca, “Yetkin mühendis olmayacağız”, “Güvenceli iş güvenli gelecek istiyoruz”, “Görevli değil mühendisiz” sloganları atıldı.

Binlerce kişi Gar önünden Sıhhiye Meydanı’na yürüdü. Mitinge, TTB, KESK, DİSK, ESP, EHP, Halkevleri, Genç-Sen, Sosyalist Yeniden Kuruluş Parti Girişimi, Ev Eksenli Çalışanlar Sendikası, Loç Vadisi Koruma Platformu, Ataması Yapılmayan Öğretmenler Platformu, Anadolu’yu Vermeyeceğiz İnisiyatifi, Karadeniz İsyandadır Platformu’nun da aralarında olduğu çok sayıda sendika, demokratik kitle örgütü de katıldı.

BÖLGE İLLERİNDEN YOĞUN KATILIM 

Mitinge Diyarbakır, Urfa, Van başta olmak üzere Kürt illerinden yoğun katılım oldu. Üzerlerinde Muğla ve Diyarbakır’da polis kurşunu ile yaşamlarını yitiren Şerzan Kurt ve Aydın Erdem’in fotoğraflarının basılı olduğu tişörtler giyen genç mimar ve mühendisler, Kürtçe pankart ve dövizler taşıdı.

Odalara bağlı gençlik örgütlerinin kortejlerinde, “Parasız, bilimsel ve anadilde eğitim”, “Savaşa hayır barış hemen şimdi” yazılı pankartlar taşındı.

Miting, sendikaların, siyasi parti ve meslek odası başkanlarının sahneye çıkarak emekçileri selamlamasıyla başladı. Binlerce kişi, emek ve demokrasi mücadelesinde yaşamını yitirenlerin anısına saygı duruşunda bulundu.

SOĞANCI: AKP, MUTLAK HAKİMİYETİNİ KURUYOR 

Mitingde konuşma yapan TMMOB Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Soğancı, “Özgürlük ve demokrasi, Kürt sorununun demokratik ve barışçıl yoldan çözülmesi, öznesi insan olan özgürlükçü, eşitlikçi, demokratik anayasa, demokratik, parasız eğitim, güvencesiz çalışmaya, taşeronlaşmaya, sendikasızlaştırmaya hayır demek için” alanlara çıktıklarını söyledi.

12 Haziran genel seçimlerinin yaklaştığını hatırlatan Soğancı, bugüne kadar tüm iktidara gelen tüm düzen partilerinin yerli ve yabancı sermaye güçlerinin değirmenine su taşıdığını vurguladı. Ülkenin rant ekonomisine, sıcak paraya, dış borçlara ve borç faizlerine mahkum edildiğini ifade eden Soğancı, “AKP iktidarı emperyalizme bağımlı sömürü düzenini dinle imanla cilalayarak piyasanın mutlak hakimiyetini kuruyor” dedi.

‘BÜYÜK BİR GÖZALTI DÜZENİ’ 

AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılına göre reel ücretlerde yüzde 12.5 oranında azalma olduğunu, işsizlik ve yoksulluğun arttığını kaydeden Soğancı, halkın sadakaya mahkum edildiğini, gelir dağılımındaki adaletsizliğin daha da büyüdüğünü söyledi.

Soğancı, “AKP referandumu kazanarak kendi 12 Eylül’ünü yürürlüğe koydu. Şimdi güçlendirilmiş, pekiştirilmiş 12 Eylül rejimi altında yaşıyoruz. Bu düzen demokrasiye değil giderek daha baskıcı, otoriter bir yöne doğru gelişiyor. Bu büyük bir gözaltı düzenidir” diye konuştu.

Soğancı, TMMOB’un seçimlere ilişkin bildirgesini miting alanında bulunan binlerce kişinin oyuna sundu. TMMOB Başkanı’nın “Ülkemizin tüm varlıklarını özel sermayeye peşkeş çekenlere oy verecek miyiz? Ülkemize dayatılan dışa bağımlı enerji politikaları üzerinden doğayı, insanımızı yok sayanlara, madenlerimizi, jeotermal kaynaklarımız, ormanlarımızı yerli yabancı sermayeye yağmalayanlara oy verecek miyiz? Eğitim, sağlık ve barınma hakkımızın en temel insan hakkı olduğunu kabul etmeyenlere, kentsel dönüşüm adı altında yağmalayanlara oy verecek miyiz? İşçi sağlığı ve iş güvenliği hizmetlerini kamusal bir hizmet olarak tanımayanlara oy verecek miyiz? Kadına yönelik şiddeti ve toplumsal hayatın her noktasında cinsiyet ayrımcılığını önlemeyenlere, ülkemizi ırkçı şoven yaklaşımlar temelinde kamplaştıranlara oy verecek miyiz?” şeklindeki sorularına binlerce ağızdan “Hayır” yanıtı geldi.

Alandan yükselen sesin yeni bir yaşam çağrısı olduğunu söyleyen TMMOB Başkanı Soğancı, hükümete ve yetkililere alandan yükselen sesi dikkate almaları yönünde çağrı yaptı.

Soğancı’nın konuşmasının ardından miting, Bandista ve Sevinç Eratalay’ın söylediği marş ve türkülerle sona erdi.

TMMOB hakları için sokakta  – 15 Mayıs 2011 –

“Haklarımız, Geleceğimiz, Halkımız, Ülkemiz İçin” sloganıyla yapılan çağrıya binlerce mimar, mühendis ve şehir plancısı yanıt verdi. TMMOB çağrısıyla Sıhhiye Meydanı’nda yapılan mitingde binler tek ses oldu

Türk Mühendis Mimar Odaları Birliği (TMMOB) çağrısıyla düzenlenen “Haklarımız, Geleceğimiz, Halkımız, Ülkemiz İçin” mitingine binlerce kişi katıldı. Saat 10.00’da Ankara Garı önünde buluşan binlerce mimar, mühendis ve şehir plancısı hakları için tek ses oldu.

Bandista üzerinde Nedim Şener ve Ahmet Şık’ın resimleri bulunan tişörtlerle sahneye çıktı.

“Haklarımız, Geleceğimiz, Halkımız, Ülkemiz İçin Susmayacağız” ana partı arkasında Sıhhiye Meydanı’na başlayan yürüyüşe “Kızıl Davul” grubu eşlik etti. Yaklaşık 15 bin kişinin katıldığı mitingte “”Yetkin mühendis olmayacağız”, “Güvenceli iş güvenli gelecek istiyoruz”, “Görevli değil mühendisiz” şeklinde sloganlar atıldı.

Mitinge, TTB, KESK, DİSK, ESP, EHP, Halkevleri, Genç-Sen, Sosyalist Yeniden Kuruluş Parti Girişimi, Ev Eksenli Çalışanlar Sendikası, Loç Vadisi Koruma Platformu, Ataması Yapılmayan Öğretmenler Platformu, Anadolu’yu Vermeyeceğiz İnisiyatifi, Karadeniz İsyandadır Platformu’nun da aralarında olduğu çok sayıda sendika, demokratik kitle örgütü de destek verdiği göründü.

Gençliğin yoğun katılımı vardı
Özellikle odalara bağlı gençlik yapılarının katılımı dikkat çekti. Diyarbakır ve odaların bölgedeki diğer illerdeki şubelerinden gelen genç üyeler Şerzan Kurt ve Aydın Erdem’in fotoğraflarının basılı olduğu tişörtler giyerek Kürtçe pankart taşırken Genç İMO “Müşteri değil öğrenciyiz” yazan penyeler giydi; “İmamın mühendisi olmayacağız” pankartını taşıdı. Kafalarına taktıkları baretlerle ve eylemdeki canlılıklarıyla gençler “HES’lere mühendis, 3. köprüye mimar, rantlara plancı” olmayacağız mesajını verdi.

Sıhıye Meydanı’nda toplanmaya başlayan kitleyi Bandista müzikleriyle karşıladı.Alana tüm katılımcı grupların gelmesiyle beraber başlayan miting de ilk önce sendikalar, siyasi parti ve meslek odası başkanları sahneye çıkarak emekçileri selamladı. Ardından söz alan TMMOB Genel Başkanı Mehmet Şoğancı konuşmasına Nazım Hikmet’in “Ellerinize ve Yalana Dair” şiirini okuyarak konuşmasına başladı.

12 haziran seçilerine hatırlatan Soğancı iktidara gelen tüm düzen partilerinin yerli ve yabancı sermaye güçlerinin değirmenine su taşıdığını belirtti. “Şimdi başımızda AKP iktidarı var” diyen Soğancı AKP iktidarının önceki tüm iktidarlara rahmet okuttuğunu belirtti. AKP’nin zengin dostu yoksul düşmeni olduğuna dikkat çeken Soğancı emperyalizmin AKP eliyle uyguladığı düzenin “altta kalanın canı çıksın” düzeni olduğunu söyledi.

Özgürlük ve demokrasi mücadelesinin adresi sokaktır
Referandum süreciyle birlikte “ileri demokrasiye” geçildiğini hatırlatan Soğancı bunun “ucube demokrasi” olduğunu çok kısa sürede görüldüğünü söyledi. Soğancı, iktidarın verdiği güçle AKP-Cemaat koalisyonun küstahlaştığını, buna karşı verilecek özgürlük ve demokrasi mücadelesinin adresinin sokak olduğunu ifade etti.

TMMOB seçim bildirgesini mitingde onaylattı
TMMOB’un seçimlere ilişkin bildirgesini miting alanında bulunan binlerce kişinin oyuna sunan Soğancı’nın oylattığı metin şöyle;

“Ülkemizin tüm varlıklarını özel sermayeye peşkeş çekenlere, özelleştirmecilere oy verecek miyiz?Ulusal, bölgesel ve kentsel düzeyde planlı ve kamusal bir ekonomi politikası benimsemeyen, kamusal kaynaklara dayalı ve istihdam odaklı sanayileşme ve kalkınma politikalarını uygulamayanlara oy verecek miyiz?Dünya Bankası, IMF, AB ve benzeri kuruluşların dayattıkları, yerli işbirlikçilerin uyguladıkları “yapısal uyum ve istikrar programları”nı uygulayanlara oy verecek miyiz?Ülkemize dayatılan dışa bağımlı enerji politikaları üzerinden doğayı, insanımızı yok sayanlara, Madenlerimiz, jeotermal kaynaklarımız, kıyı ve ormanlarımızı yerli ve yabancı sermayeye yağmalatanlara oy verecek miyiz?

12 Eylül düzeninin ürünü olan YÖK‘ü kaldırmayanlara, eğitimde öğrenciyi müşteri olarak görenlere; parasız, eşit, bilimsel, demokratik, fırsat eşitliğine dayalı ve anadilde eğitimi sağlamayanlara oy verecek miyiz?

Eğitim, sağlık ve barınma hakkımızın en temel insan hakkı olduğunu kabul etmeyenlere, Kapitalizmin emeği baskı altına alan stratejilerinin uygulayıcılarına, tüm çalışanlara grevli, toplu sözleşmeli sendikalaşma hakkını tanımayanlara oy verecek miyiz?

İşçi sağlığı ve iş güvenliği hizmetlerini kamusal bir hizmet olarak tanımayanlara, Kentsel dönüşüm adı altında kentlerimizi yağmalayanlara oy verecek miyiz?

Tarım arazilerinin yok olmasına, kirlenmesine, GDO‘lu gıdaların ülkemize sokulmasına izin verenlere, çiftçimizi üretimden, tarlasından koparanlara, Ülke ormanlarını 2/B, özel ağaçlandırma vb. ad altında rant sağlamak amacıyla talana açanlara, Suyumuzu ticarileştirenlere oy verecek miyiz?

Kadına yönelik şiddeti ve toplumsal hayatın her noktasında cinsiyet ayrımcılığını önlemeyenlere, kadın sesine düşman olanlara oy verecek miyiz?

Ülkemizi ırkçı şoven yaklaşımlar temelinde kamplaştıranlara, Tüm dillerin, kültürlerin, inançların ve renklerin kendilerini özgürce ifadesini engelleyenlere oy verecek miyiz?

Derelerimiz özgür akmasın diyenlere, nükleer santralları başımıza bela edenlere oy verecek miyiz?

Gençlerimizin geleceklerini karartanlara oy verecek miyiz?

Başta düşünce ve örgütlenme özgürlüğünün önündeki engeller olmak üzere demokrasinin önündeki tüm engelleri kaldırmayanlara oy verecek miyiz?

Emperyalizmin savaş ve işgal politikalarına alet olanlara, emperyalizm işbirlikçilerine oy verecek miyiz?

Mühendislik, mimarlık, şehir plancılarını gözden çıkaranlara, TMMOB‘ye düşmanlık besleyenlere oy verecek miyiz?”

Binlerce kişinin bu maddelere “Hayır” demesinin ardından miting Sevinç Eratalay’ın konseriyle son buldu.

Sendika.Org/ Ankara

Mimar ve mühendisler bezirgan saltanatına karşı

Cem Gurbetoğlu / Şiar Can Şener / Abidin Çınar  

  • (Evrensel) Türk Mimar ve Mühendis Odaları Birliği (TMMOB) üyeleri Ankara’da buluşarak seslerini AKP Hükümeti’ne karşı yükseltti. Türkiye’nin hemen bütün illerinden gelen on binlerce mühendis, mimar, şehir plancısı ve öğrencinin sesi AKP’ye karşı birleşti. Seçimlerde de halk düşmanı politikaları yürütenlerin değil, “emek”, “barış” ve “özgürlük” diyenlerin destekleneceği belirtildi.

“Yok sayılan, çiğnenen, gasp edilen haklarımız için 15 Mayıs 2011’de alanlardayız” diyen kadın-erkek, genç-yaşlı, Türk, Kürt ve diğer halklardan TMMOB üyeleri Ankara’ya adeta akın etti. Türkiye’nin batısından doğusuna, kuzeyinden güneyine yüzlerce otobüsle Ankara gelen TMMOB üyeleri sabahın erken saatlerinden itibaren Tren Garı’nda toplandı.

TMMOB üyelerini Türk Tabipleri Birliği, KESK Ankara Şubeler Platformu, DİSK’e bağlı Birleşik Metal-İş, Türk-İş’e bağlı Tez Koop-İş ve Tek Gıda-İş, Emek Partisi Genel Başkanı Vekili Haydar Kaya, ÖDP Genel Başkanı Alper Taş, KESK MYK üyesi Kasım Birtek de yalnız bırakmadı.

TÜRKÇE VE KÜRTÇE DÖVİZLER

Rengarenk bayrakları, balonları, flamaları, dövizleri, şapkaları ve tişörtleriyle binlerce TMMOB üyesi sloganlarla Sıhhiye Meydanı’na yürüdü. Öğrenciler, “Demokratik, parasız, bilimsel, anadilde üniversite istiyoruz”, “Müşteri değil, öğrenciyiz”, “Parasız ulaşım, yurt ve beslenme hakkımızı istiyoruz” ve “Staj sömürüsüne son” dövizlerini taşırken, mimarlar ise üzerlerinde “HES’leriniz batsın dereler özgür aksın”, “Ilısu barajına hayır”, “Hasankeyf uygarlıktır” yazan Kürtçe ve Türkçe tişörtlerle alana yürüdüler.

TMMOB üyeleri nükleer santrallere, İstanbul Boğazı’na üçüncü köprü yapılmasına, kentsel dönüşüm adı altında kentlerin yağmalanmasına, internet üzerindeki yasaklara “hayır” derken, işsiz ve güvencesiz çalışma koşullarına da direneceklerini belirttiler.

SOĞANCI: İTİRAZIMIZ VAR    

Saat 10.00’da başlayan yürüyüş, mitingin başladığı saat 13.00’de hâlâ sürüyordu. Geçtiğimiz 1 Mayıs mitingindeki kitleselliğin alana da yansıdığı görülürken, Sıhhiye Köprüsü üzerini de TMMOB üyeleri doldurdu. Mitingin tek konuşmasını yapan TMMOB Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Soğancı, “Nazım’ın da şiirinde söylediği gibi bu bezirgan saltanatının bitmesi için buradayız” dedi. Türkiye halklarının açlık ve yoksullukla terbiye edilmek istendiği, Kürt sorununun çözümsüz bırakıldığına dikkat çeken Soğancı, “itirazımız var yaşananlara, itiraz ediyoruz” dedi.
On binlerce TMMOB üyesinin kentlerin, ormanların, madenlerin yağmalanmasına “dur” demek için buluştuğunu kaydeden Soğancı, “Kürt sorununun barışçıl ve demokratik yoldan çözümü, öznesinde insan olan özgürlükçü, eşitlikçi, demokratik bir anayasa için Ankara’ toplandıklarını bildirdi.

‘AKP YOKSULUN DÜŞMANI’

AKP Hükümeti’nin uyguladığı ekonomik politikalarla emekçilere sigortasız, güvencesiz ve düşük ücretle çalışmayı dayattığını bildiren Soğancı, İşsizlik Sigortası Fonu’nun sermayeye peşkeş çekildiğini hatırlattı. AKP Hükümeti’nin gelir dağılımında adaletsiz olduğunu ve en üst hane geliri ile en alt hane geliri arasındaki farkın 8.5 kata çıktığını ifade eden Soğancı, “artık kesinlikle görülmüştür ki, AKP zengin dostu yoksul düşmanıdır” dedi.

‘İŞGAL VE YOK SAYMAYA DEVAM’

Emperyalistlerin ve işbirlikçilerinin son olarak Libya’ya müdahale ettiğini de hatırlatan Soğancı, AKP Hükümeti’nin de bu saldırıya NATO gemileriyle katıldığının altını çizdi. AKP’nin ülke içinde de Kürt sorununu görmezden gelerek çözümsüzlüğü dayattığını dile getiren Soğancı, siyasi ve askeri operasyonların hız kesmeden sürdüğüne dikkat çekti. Soğancı, TMMOB üyelerinin barış için mücadele etmeye devam edeceğini söyledi.

TMMOB’nin seçim bildirgesini de okuyan ve onaylama isteyen Soğancı, “yer altı ve yer üstü kaynaklarını yabancı sermayeye peşkeş çekenlere, eğitim, sağlık ve barınma hakkımızı kabul etmeyenlere, kentsel dönüşüm adı altında kentleri yağmalayanlara, suyu ticarileştirenlere oy verecek miyiz” diye sordu. TMMOB üyeleri hep bir ağızdan Soğancı’ya “hayır” cevabını verdi. Miting Grup Bandista ve Sevinç Eratalay’ın şarkılarıyla son buldu. (Ankara/EVRENSEL)


‘AKP’NİN DEMOKRASİ İLE İLİŞKİSİ YOK’

TMMOB, miting meydanında açıkladığı seçim bildirgesinde, demokratikleşme için 12 Eylül Anayasası’nın ortadan kaldırılmasını istedi. AKP hükümetinin demokrasiden daha da uzaklaştığı kaydedilen bildirgede, demokratik, eşitlikçi ve özgürlükçü bir anayasanın düzenlenmesi talebi yer aldı. Kürt kimliğinin tanınması ve anayasal güvence altına alınması gerektiği ifade edilen bildirgede, Kürt sorununun aynı zamanda bir emek ve demokrasi sorunu olarak algılanması gerektiği ifade edildi.

Türkiye’nin emperyalizme bağımlı bir ülke olduğunun vurgulandığı 60 sayfalık bildirgede, 9 yıldır iktidarda olan AKP’nin demokrasi ile ilişkisi olmadığı belirtildi.

Kürt sorununun tarihi bir sorun ve aynı zamanda bir emek ve demokrasi sorunu olduğu kaydedilen bildirgede, Kürt sorununun çözümsüz kalmasının Türkiye’nin demokrasi sorununu kangren hale soktuğuna dikkat çekildi. Bildirgede, “Kürt sorununun çözüm unsurları içinde yer alan insani, kültürel, siyasal vb. haklar, Türkiye’nin demokrasi eksikliğinin birer simgesi haline gelmiştir” denildi.

‘SANAYİ BİRİKİMİ TASFİYE EDİLDİ’

Özelleştirmelerle Türkiye’nin sanayi birikiminin tasfiye edildiği ifade edildiği bildirgede, işsizliğin bugün gerçekte yüzde 20’ler civarında olduğu, genç nüfus ve kadın iş gücü istihdamının giderek daha fazla gerilediği, işsizlik sigortası fonundaki 60 milyarlık tutarın yalnızca 3. 7 milyar TL’sinin işsizlere ödendiği tespiti de yapıldı.  

Bildirgede, siyasi partilerden taleplerinin, bağımsızlık ve toplumsal refah için kalkınma, sanayileşme, demokratikleşme perspektifinin benimsenmesi olduğu kaydedildi. Bilim ve teknolojiye gereken önemin verilmesi istenen bildirgede, ranta yönelik değil, üretime yönelik politikaların benimsenmesi gerektiğine dikkat çekildi.

Bildirgede, gerçek bir laiklik için hiçbir din ve inancın devletçe benimsenmemesi, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın lağvedilmesi, zorunlu din derslerinin kaldırılması gerektiği belirtildi. 1982 darbe anayasasının yürürlükten kaldırılması, tüm kimliklerin güvence altına alındığı, eşitlikçi, özgürlükçü, demokratik bir anayasa yapılması gerektiği belirtilen bildirgede, siyasi partiler yasasının değiştirilmesi de istendi. Bildirgede ayrıca seçim yasasının değiştirilmesi, seçimlere katılan partilerin aldıkları oy oranında parlamentoda temsilinin sağlanması, dolayısıyla baraj uygulamasının kaldırılması talebi de yer aldı.

‘KÜRT KİMLİĞİ ANAYASAL GÜVENCE ALTINA ALINMALI’

“Kürt kimliği tanınmalı, anayasal güvence altına alınmalıdır” denilen bildirgede, Kürt sorununun tartışılması ve çözümünü engelleyen, düşünceyi ifade etme ve örgütlenme özgürlüğü önünde engel oluşturan tüm yasalar ve psikolojik engellerin kaldırılması gerektiği kaydedildi. Tüm siyasi tutuklulara genel af çıkarmanın kalıcı barışın sağlanması için zorunlu olduğunun belirtildiği bildirgede, seçilmiş belediye başkanlarının, kitle örgütü temsilcilerinin, siyasetçilerin tutuklanmasına yönelik tüm baskıların durdurulması gerektiği vurgulandı.

Bildirgede, İş Yasası ile işçi sağlığı ve iş güvenliği ile ilgili yasa, tüzük ve yönetmeliklerin uluslararası sözleşme, standart ve normlar dikkate alınarak yenilenmesi istendi.


NOTLAR
*TMMOB’e bağlı bütün odaların il ve ilçe pankartlarıyla yer aldığı mitingde, makine, inşaat ve elektrik mühendislerinin yoğun katılımı dikkat çekti.
*Mühendislik öğrencileri başlarındaki baretler, sloganları ve şarkılarıyla mitingin en hareketli kortejlerini oluşturdular.
iİşten atılan ve direnişlerine devam eden Mas-Daf, Casper ve Mahla işçileri de mitinge katıldılar.
*Dicle Üniversitesi mühendislik öğrencileri, “Em dixwazin din nav wekhevi, demoqrasi u aşitiyede bijın” (Hep birlikte barış ve demokrasi istiyoruz) talebini yükseltti ve katledilen üniversite öğrencileri Aydın Erdem ve Şerzan Kurt’u da taşıdıkları dövizlerle unutmadılar.  
*Öğrencilerden oluşan Kızıl Davul müzik grubu kortejin önünde yürürken, 1 Mayıs Marşı’nı çalan bando grubu ve davul, klarinet ve zurna ekipleri de yürüyüş boyunca müzikleriyle TMMOB üyelerinin yanında oldular.
*Karadeniz İsyandadır Platformu, Loç Vadisi halkı ve çevre hakkı mücadelesi veren gruplar da mitinge katıldı. Mitinge aralarında Emek Partisi (EMEP), ÖDP, TKP, Halkevleri’nin de bulunduğu çok sayıda siyasi parti ve kitle örgütü de destek verdi.
*Katledilen elektrik mühendisi Hasan Balıkçı da meslektaşları tarafından unutulmadı. EMO üyeleri Balıkçı’nın fotoğraflarını taşıdı.

KİP: Sisteme Lanet,Nükleere Hayır! Sevdiklerimizi toprağa koyduk,hergün birkez daha biz de öldük…Yetmedi mi?

İSTANBUL (DİHA) – Çernobil faciasının 25. yılında, Türkiye’de nükleer santral yapılmasına karşı çıkan yaşam savunucuları, İstiklal Caddesi’nde yürüyüş yaparak, “Nükleere hayır” dedi. Yaşam savunucuları, “Çernobil ile bizleri ölüme mahkum ettiğiniz yetmedi mi? Sevdiklerimizi, en güzellerimizi toprağa koyduk, her gün bir kez daha biz de öldük… Yetmedi mi?” diye yetkililere sordu. 

Karadeniz İsyandadır Platformu aktivisti üçbin civarında yaşam savunucusu, Rusya’nın Kiev kentinde 1986 yılında gerçekleşen, çok sayıda insanın yaşamını kaybetmesine neden olan ve yıllarca da etkisi süren Çernobil Nükleer Santral kazası nedeniyle bugün bir kez daha sokaklara çıktı. Taksim Tranway durağında bir araya gelen yaşam savunucuları önce, “Sisteme lanet nükleere hayır”, “25 yıldır ölüyoruz” ve “Nükleer santral istemiyoruz” yazılı pankartları açtı. Buradan İstiklal Caddesi üzerinden Galatasaray Meydanı’na doğru yürüyüşe geçen grup, ellerinde Lazca ve Hemşince “İsyan”, “Nükleer istemiyoruz” ve “Nükleere hayır” yazılı dövizler taşıdı. Yürüyüş boyunca yöresel müzik enstrümanı tulum çalan grup sık sık, “Çernobil’i unutma nükleere bulaşma”, “Katil Çernobil bu kaçıncı ölüm”, “Yaşam isyan özgürlük” sloganları attı. Yürüyüş sırasında İstiklal Caddesi üzerinde yeni açılan alışveriş merkezi Demirören AVM’nin önünden geçerken, “Demirören sıra sana gelecek” diye tepki gösterildi. 

Galatasaray Meydanı’na ulaşan grup burada, sirenlerin çalması ile birlikte Çernobil faciasının patladığı anı anımsatarak, ölüm anını canlandırmak üzere, kısa süreli olarak yerlere yattı. Daha sonra grup adına Karadeniz İsyandadır Platformu üyesi İstanbul Üniversite öğrencisi Emel Çolak açıklama yaptı. Çernobil faciasının dünyayı kasıp kavurduğu günlerde zamanın Cumhurbaşkanı darbeci Kenan Evren’in “Biraz radyasyon kemiklere yararlıdır”, Başbakan Turgut Özal’ın “Radyoaktif çay daha lezzetlidir” dediğini hatırlatan Çolak, devlet tarafından işlenen bu suçun, bütün ölümlere ve bilimsel verilere rağmen kabul edilmediği gibi “küstahça” örtülmeye çalışıldığını söyledi. 

‘Çernobil’in çocukları olarak her gün öldük’

“Nükleer karşıtı olmamız için, Fukuşima’da nükleer kaza olmasına gerek yoktu. Bizler 25 yıldır bu ülkede ‘Çernobil’in Çocukları’ olarak her gün öldük” diyen Çolak, “Sevdiklerimizi, dostlarımızı, yakınlarımızı toprağa koyduk. 25 yıldır her gün, her saat nükleere ve bunu başımıza bela eden sisteme lanet ettik. Bugün bir kez daha, başta nükleer santraller olmaz üzere, yaşamımızı yok eden sözde enerjilere isyan ediyor, bunları başımıza bela eden sisteme lanet okuyoruz. Bizler nükleere karşı çıkarken, iktidara ve şirketlere ne bir alternatif sunuyoruz ne de ‘uzlaşalım’ diyoruz. Çünkü biliyoruz ki, yaşamın alternatifi olmaz” diye konuştu. 

Çolak, açıklamasını “Çernobil ile bizleri ölüme mahkum ettiğiniz yetmedi mi? 25 yıldır, radyasyonlu çaylar, fındıklar, sütler ile öldürüldüğümüz yetmedi mi? Sevdiklerimizi, en güzellerimizi toprağa koyduk, her gün bir kez daha biz de öldük… Yetmedi mi?” diye sorarak, bitirdi. 

(ek-mtç/iya)

Etkin Haber Ajansı / 26 Nisan 2011 Salı, 21:29

İSTANBUL- Taksim Meydanı’nda bir araya gelen Karadeniz İsyandadır Platformu üyeleri, “Sisteme lanet nükleere hayır” yazılı pankart açarak Galatasaray Meydanı’na yürüdü. İstiklal Caddesi boyunca öfkeli bir şekilde yürüyen yüzlerce kişi sık sık “Katil Çernobil bu kaçıncı ölüm”, “Çernobili unutma nükleere bulaşma” sloganlarını attı. Lazca ve Hemşince lolipopların taşındığı yürüyüşün önünde tulum çalındı. Eyleme Alper Taş ve Şevval Sam’da katılarak destek verdi.

Galatasaray Meydanı’nda Platform adına açıklama yapan Emel Çolak, 26 Nisan 1986’da gercekleşen Çernobil nükleer felaketinin üzerinden 25 yıl geçtiğini ve 25 yıldır başta Karadenizliler olmak üzere ölüme mahkum edildiklerini belirtti.

“Çernobil faciasının dünyayı kasıp kavurduğu günlerde zamanın Cumhurbaşkanı darbeci Kenan Evren, ‘Biraz radyasyon kemiklere yararlıdır’, Başbakan Turgut Özal ‘Radyoaktif çay daha lezzetlidir’ diyebiliyor; Sanayi Bakanı Cahit Aral ise halkın huzurunda radyasyonlu çay içebiliyordu” diyen Çolak, yılar önce bunları yapan devletin bugün onların üstünü örtmeye çalıştığını söyledi.

Japonya’da yaşanan felaket sonrası Fukuşima’daki patlamalar ve radyoaktif sızıntının etkilerinin hala canlı olduğunu ve dünyada nükleer karşıtlığının hız kazandığını dile getiren Çolak, “Nükleer santralı evdeki tüpgaza indirgeyerek Sinop’a, Mersin’e ve Trakya’ya nükleer santral yapmayı planlayan bu dayatmacı zihniyete boyun eğecek değiliz” dedi

Nükleer karşıtı olmaları için, Fukuşima’da nükleer kaza olmasına gerek olmadığını söyleyen Çolak, 25 yıldır bu ülkede “Çernobil’in Çocukları” olarak hergün öldüklerini, sevdiklerini, dostlarını, yakınlarını toprağa koyduklarını ifade etti.

“Yaşamlarımız üzerinde oyun oynamanıza izin vermeyeceğiz“ diyen Çolak, “Çernobil ile bizleri ölüme mahkum ettiğiniz yetmedi mi? 25 yıldır, radyasyonlu çaylar, fındıklar, sütler ile öldürüldüğümüz yetmedi mi? Sevdiklerimizi, en güzellerimizi toprağa koyduk, her gün bir kez daha bizde öldük… Yetmedi mi?” diye sordu. 

Çernobil’in 25. Yılında, Nükleere Karşı 25 Neden

 
1. Kazalardan kaçınılamaz. Tasarım kusurları, yıpranma, mekanik ve insani hatalar nedeniyle kaza olasılığı yapısaldır. “Yeni” diye pazarlanmaya çalışılan modeller için başka bir deneme olanağı olmadığı için toplum “kobay” olarak kullanılır. Kaza ve sızıntılar, yüksek toplumsal maliyete yol açar ve sınır tanımaz.
2. Yüzbinlerce yıl radyoaktif kalan atıkların zararsız hale getirilmesi mümkün değildir. Atıkların yeraltı sularına, nehirler ve ırmaklara sızma riski yüksektir. Radyoaktif atıkların çevreden yalıtılma masrafları hem bu atıkların kirlettiği alanların, yeraltı suları ve nehirlerin temizlenme çalışması masrafları ve seçilen depolama alanlarına nakliye masrafları hayli yüksektir.
3. Soğutma suyunun geri verilmesi sırasında nehirlerin, göllerin ve denizin ısıl kirlenmesine neden olur ve sudaki canlı yaşama zarar verir. 2-6 C’lik bir sıcaklık artışı deniz ekosistemindeki dengeyi bozar. Denizdeki canlıların neslinin tükenmesine ve denize yayılan radyasyonun balık yoluyla insanlara geçmesine neden olmaktadır. Öte yandan, küresel ısınmaya bağlı olarak suların aşırı ısındığı dönemlerde soğutma işlemi de tehlikeye girer.
4. Normal işleyişi sırasında fark edilmeyen / örtbas edilen sızıntılar nedeniyle, çevresinde radyoaktif kirlilik yaratır. Nükleer santral civarında belirli oranda radyasyon artışı yaşandığı, hava, su, toprak kirliliğine neden olarak canlı yaşamı üzerinde olumsuz etkiler yarattığı bilinen bir gerçektir. Çeşitli şekillerde yarattığı radyoaktif kirlilik hastalıklara, hayvan ve bitkilerde mutasyonlara yol açar. Nükleer santraller bölgedeki tarım, hayvancılık, turizm ve balıkçılık faaliyetlerini bitirir.
5. “Yüksek güvenlik standartları”na rağmen nükleer santraller halen çok riskli bir teknolojidir. Japonya’da olduğu gibi kazalar halen olabilmektedir. %100 güvenli bir nükleer santral bulunmamaktadır. Riski çok büyük olduğu için sigortalanamaz ve finansal riski kamuya yüklenir. Nükleer santrallerin ömrü tamamlansa bile risk devam eder. Nükleer santral kapatılsa dahi, ortalama gücünün %10’u kadar enerji üretmeye devam eder. Bu nedenle bozunum ısısı önemsiz düzeylere düşünceye kadar, reaktörü soğutmaya devam etmek gerekir.
6. Nükleer pazarlayıcıları tarafından toplumsal / çevresel “dışsal maliyetleri” göz ardı edilerek düşük gösterilen nükleer enerji üretim maliyetleri bir yalandan başka bir şey değildir. Güvenlik, bakım-onarım harcamaları yüksektir. Pahalı yakıt kullanılmasının yanında, yakıt zenginleştirme ve atık depolama gibi ekstra masrafları vardır. İlk yatırım ve işletim maliyetleri yüksektir.
7. Deprem, sel ve tayfun gibi afetlerde kaza riski yükselir. Fay hatları yakınına reaktör kurulması ekstra risk yaratır.
8. Teknolojisi, yapım, inşaat ve güvenlik maliyetleri ve süresi çok yüksektir. Yapım süresinin ve maliyetin birkaç katına çıktığına sıklıkla rastlanmaktadır, büyük gecikmeler yaşanır ve zamanında bitmez. Geri ödeme süresi çok uzundur. Kapanan santraller uzun süren söküm aşamasında nükleer atık haline gelir ve söküm maliyetleri çok yüksektir. Kullanılmış yakıt çubukları ve atıklar yerin altında çelik tanklara gömülür. Ancak bu tanklar da 10-15 yıl içerisinde yüksek düzeyli, asidik ve sürekli radyoaktif ışıma sonucunda çatlar ve sızıntı meydana gelir. Tam olarak bir yalıtım ve bertaraf teknolojisi henüz bulunamamıştır.
9. Enerji üretimi verimsizdir (soğutma sırasında büyük miktarda enerji kaybı olduğu için üretilen net enerji miktarı düşüktür). Arızalarda üretim çok uzun süre durur, santral atıl hale gelir.
10. Nükleer enerji denildiği gibi iklim değişikliğine çözüm değildir. Nükleer enerji kullanımından kaynaklanan uranyum madenciliği ve santral inşaatı yüzünden önemli ölçüde sera gazı salımı söz konusu olmaktadır. Sera gazı salınımı iklim değişikliğini ve küresel ısınmayı tetiklemektedir.
11. Uranyum madenciliği ve yakıt üretimi/zenginleştirme aşamalarında sürdürülebilir olmayan kaynak bağımlılığı yaratır. Nükleer yakıt kaynakları sınırlıdır ve birkaç ülkenin kontrolündedir. Nükleer enerjinin kaynağı olan uranyum az bulunan bir kaynaktır. Tahminlere göre dünyadaki uranyum kaynakları talebe de bağlı olarak 30 – 60 yıl içerisinde tükenecektir.
12. Nükleer santraller, endüstriyalizmin ve yüksek teknolojiye tapınmanın en uç noktalarından birini temsil eder. Teknolojiyi elinde tutan, denetleyen ve dağıtan devletlerin gücünü ve bu ülkelere olan bağımlılığı arttırır.
13. Uluslararası güç dengelerinde barışçıl olmayan bir silah olarak kullanılır. Nükleer silahlanmayla, savaşlarla, militarizmle bire bir ilişkisi vardır, askeri ya da sivil reaktörlerin bazı tipleri nükleer silah hammaddesi üretir.
14. Radyoaktif atıkların konvansiyonel silahlar için mermi yapımı, tanklar için zırh plakası yapımı ve nükleer silah yapımında kullanılması riski mevcuttur.
15. Sabotajlara, saldırılara karşı korunma adına asker ve polis denetimini meşrulaştırır.
16. Şeffaf değildir, yatırım kararından silah yapımına, kazalardan atıklara kadar her aşamada gizlilik esastır, radyoaktif sızıntı ve kazalar örtbas edilir. Toplumu ikna etmek için beyin yıkama / rıza yaratma kampanyalarını kullanır.
17. Yapımına antidemokratik süreçlerle, merkezi olarak ve kamuoyunda özgürce tartışılmasına izin verilmeden karar verilir; aynı şekilde yapılır ve işletilir. Özellikle yatırım aşamasında büyük rüşvetler ve “fon”lar döner.
18. Merkezi denetimi zorunlu kıldığı için enerji üretiminde ve dağıtımında merkezileşmeye ve enerji kayıplarına neden olur. Teknokrasinin ve uzmanlar bürokrasisinin egemenliğindeki, halkın aleyhine toplumsal ve ekonomik düzeni pekiştirir.
19. Yüksek düzeyde uzman iş gücü kullanır, yerel ve ulusal düzeyde anlamlı istihdam yaratmaz (kaza sonrası temizlik işleri hariç). Nükleer enerji, ticari teknolojiler arasında en düşük istihdam yoğunluğuna sahip ve üretilen enerji miktarına göre en az iş olanağı sağlamaktadır. Bu istihdam da büyük oranda uzmanlaşmış ve dışarıdan transfer edilecek işgücüne dayanmaktadır.
20. Nükleer santral potansiyel bir atom bombası fabrikasıdır. Nükleer teknoloji şarttır diyen zihniyetin ardında askeri amaçlarla silah ve atom bombası üretme arzusu yatmaktadır. 1945’te Hiroşima’da, Nagazaki’de kullanılan atom bombalarına, geçtiğimiz 10 yılda Lübnan’da, Irak’ta, Afganistan’da halkın üzerine atılan seyreltilmiş nükleer bombalara sahip olma niyeti savaş endüstrisinin ve egemenlerin bitmez tükenmez kar ve iktidar hırslarının sonucudur; insanların ve doğanın katledilmesine yol açmaktadır.
21. Aşırı enerji tüketimine ve masif (büyük miktarlarda) enerji akışına olan bağımlılığı arttırır, enerji yoğunluğunun düşürülmesi girişimlerini baltalar. Tüketim toplumunu, enerji israfını ve kullan at mantığını alternatifsiz hale getirir.
22. Türkiye nükleer santrallere mecbur değildir. Türkiye’deki enerji arz/talep senaryoları 2-3 kat abartılı bir şekilde açıklanmakta, sanal ihtiyaçlar yaratılıp tüketim pompalanıp enerji krizi bahane edilerek sermaye yeni pazarlar açılması hedeflenmektedir. Enerji oburluğu politikalarıyla enerjiye ihtiyacımız varmış gibi gösterilmektedir.
23. Rusya’nın yapmayı planladığı VVER-1200 modeli üniteler, Rusya tarafından yeni geliştirilmiştir. Daha henüz dünyada VVER-1200 model bir reaktör işletme halinde bulunmamaktadır. 3. nesil olarak dile getirilen bu santrallerin güvenilirliği belirsizdir. Akkuyu’da kurulması planlanan 4800 megavatlık nükleer santralin soğutulması için günde kullanılacak yaklaşık 10 milyar litrelik su bölge atmosferinde ve tarım alanlarında, asit yağmuru, ağır metal kirliliğinin yanı sıra buharlaşmadan kaynaklanan atık tuz ve minerallerin çevrede neden olacağı zararlar kaçınılmaz olacaktır.
24. Nükleer santral bahanesiyle Türkiye bir nükleer atık çöplüğü haline getirilmeye, başka santrallerin atıklarda Türkiye topraklarına gömülmeye çalışılmaktadır.

25. Çernobil’i unutamadan, Japonya – Fukuşima felaketini yaşadık…

 

“Acayipleşti havalar
bir güneş, bir yağmur, bir kar.
Atom bombası denemelerinden diyorlar
Stronsiyum 90 yağıyormuş
aşa, süte, ete, umuda, hürriyete
kapısını çaldığımız büyük hasrete
Kendi kendimizle yarışmadayız gülüm
Ya ölü yıldızlara götüreceğiz hayatı
Ya dünyamıza inecek ölüm”
 
Nazim Hikmet RAN

DAVET: 25. Yilinda Cernobil’e Lanet, Nukleere Hayir Yuruyusu!

26 Nisan 1986’da gerceklesen Cernobil nukleer felaketinin uzerinden tam 25 yil geçti. 25 yildir bizler, basta Karadenizliler olmak üzere ölüme mahkum edildik.

Çernobil faciasının dünyayı kasıp kavurduğu günlerde zamanın Cumhurbaşkanı darbeci Kenan Evren, “Biraz radyasyon kemiklere yararlıdır”, Başbakan Turgut Özal “Radyoaktif çay daha lezzetlidir” diyebiliyor; Sanayi Bakanı Cahit Aral ise halkın huzurunda radyasyonlu çay içebiliyordu.

Yıllar önce devlet tarafından işlenen bu suç, bütün ölümlere ve bilimsel verilere rağmen kabul edilmediği gibi üstü küstahça örtülmeye çalışıldı; bugün bu tavır aynı vurdumduymazlık ve pişkinlikle devam etmektedir.

Japonya’da yaşanan felaket sonrası Fukuşima’daki patlamalar ve radyoaktif sızıntının etkileri hala canlı ve dünyada nükleer karşıtlığı hız kazanırken, nükleer santrali evdeki tüpgaza indirgeyerek Sinop’a, Mersin’e ve Trakya’ya nükleer santral yapmayı planlayan bu dayatmacı zihniyete boyun eğecek değiliz.

Yaşam, doğa ve doğadan beslenen kültürler, iktidarların ve şirketlerin topyekün saldırısıyla karşı karşıya… Kapitalistlerin doymak bilmeyen kar hırsı için, Anadolu’ya can veren derelerimiz HES adı altında şirketlere satılıyor; termik santraller, maden aramaları ve sanayi atıklarıyla doğal yaşam zehirleniyor; ormanlar, meralar ve tarım alanları şirketlerce yağmalanıyor… Bugün Çernobil’in etkileri halen devam ederken, Fukuşima ile bir kez daha sarsılıyoruz…

Bizlerin nükleer karşıtı olmamız için, Fukuşima’da nükleer kaza olmasına gerek yoktu. Bizler 25 yıldır bu ülkede “Çernobil’in Çocukları” olarak hergün öldük. Sevdiklerimizi, dostlarımızı, yakınlarımızı toprağa koyduk. 25 yıldır her gün, her saat nükleere ve bunu başımıza bela eden sisteme lanet ettik.

Havamızı, suyumuzu, toprağımızı, tüm canlıları yüzyıllar boyunca radyasyonla zehirleyen Çernobil’in 25.yılında, bir kez daha “Çernobil’e Lanet, Nükleere Hayır!” diyeceğiz.

25 yıldır yaşadıklarımızla, hikayelerimizle, isyanımızla geliyoruz!

Çernobil’i yaşayan, tanık olan, yakınlarını kaybeden insanların katılımlari ve açıklamalarıyla;

Başta nükleer santraller olmak üzere, yaşamımızı yok eden sözde enerji projelerinin ardındaki talan, rant ve somuruye karşı doğayı ve yaşamı savunmak için isyandayız, sokaktayız.

Tarih: 26 Nisan 2011 Salı saat: 19.00

Yer: Taksim Tramvay Durağı (Taksim Meydani)

Karadeniz İsyandadir Platformu

http://www.facebook.com/karadenizisyandadir
http://cernobiliyasamak.wordpress.com
http://www.karadenizisyandadir.org/ 
karadenizisyandadir@gmail.com

KİP: “Gelsin Devlet, gelsin Şirket, gelsin Polis, gelsin Cop, inadına İsyan, inadına Yaşam, inadına Özgürlük”

9 nisan 2011 Cumartesi günü Ankara’da, gerçekleştirilen “Doğanın ve Yaşamın Talanına Karşı Miting”e “Karadeniz isyandadır Platformu” “Yaşam İçin İsyan” Pankartıyla ve Kara-Mavi dövizlerle katıldı. Sabahın erken saatlerinde Kurtuluş Parkı’nda buluşan eylemciler saat 10:30 sularında Toros sokak’a doğru yürüyüşe geçtiler. Saat 11:00′da ise Toros sokak’tan Kolej Meydanı’ndaki miting alanına doğru harekete geçildi.

Sözde “enerji” projelerine, gerçekte yaşamın ticarileştirilmesine karşı yapılan yürüyüş esnasında “Kara Mavi Bayraklar” marşının yanı sıra “Baraj yapma boşuna, yıkacağız başına” “Dereler özgürdür, özgür akacak” “Siz yapın, Biz yıkarız” “İsyan, Yaşam, Özgürlük” “Gelsin Devlet, gelsin Şirket, gelsin Polis, gelsin Cop, inadına İsyan, inadına Yaşam, inadına Özgürlük”sloganları atan Karadeniz İsyandadır Platformu’nun miting alanındaki horonuna katılım büyüktü. 

Suyumuz, madenlerimiz, ormanlarımız, tarım alanlarımız, yasa ve yönetmeliklerle sermaye sahiplerine devredilmesi karşı çıkan binlerce yaşam savunucusu Ankara’da buluştu . Hidroelektrik santral (HES) projeleriyle, termik santrallerle, nükleer santrallerle, maden aramalarıyla, mera, kıyı ve orman kanunlarıyla insanca yaşam hakkımız elimizden alınmasına tepkimizi göstermek için hep birlikte haykırdık.

9 Nisan Cumartesi günü yapılan mitinge doğa savunucularının yanı sıra emek örgütleri ile siyasi partiler de katıldı. Türkiye genelinden gelen yaklaşık 7 bin kişi sabahın erken saatlerinde Toros Sokak’tan “Doğanın ve yaşamın yağmalanmasına karşı yürüyoruz” pankartı açarak yürüyüşe geçti.

Her yaştan yaşam savunucusunun katıldığı yürüyüşte Karadeniz İsyandadır Platformu “Yaşam İçin İsyan” pankartının yanı sıra HES,Termik santrallere,nükleer santrallere, tabiatı bozuk yasalara karşı hazırlamış olduğu dövizleri taşıdı.

Karadeniz İsyandadir Platformu

Kaynak: http://www.karadenizisyandadir.org/ 
http://www.facebook.com/karadenizisyandadir

Türkiye’nin felaketi bu şirketlerin elinden olabilir

Türkiye’de nükleer tesis kurmak için ihaleye girmiş olan şirketlerin geçmişleri, insanı zerre umursamadan sadece kârlarını gözettiklerini apaçık ortaya koyuyor. İnsan, “Bunlar buraya nükleer tesis kurarsa gerekli önlemleri nasıl alacaklar?” diye sormadan edemiyor.

Türkiye’de elektrik üreten bir nükleer enerji santrali tartışması ve planları 1965’ten beri devam ediyor. 46 yıl önce “Atom Enerjisi Komisyonu İkinci Beş Yıllık Plan” başlıklı belge ile ilk adımı atılan nükleer enerji ihalesi ve tartışmalarına Silifke’nin 60 km batısındaki Akkuyu’nun seçilmesi ile ilk somut adım atılmış oldu. Santral inşaatı için karar verilen yere bekçi olarak girenler ve emekli olanlar bile oldu.

Mersin Akkuyu’da gerçekleştirilmesi planlanan santral Rus-Türk ortaklığında Park Teknik (Ciner Grubu) ile Atomstroyexport (ROSATOM’a bağlı Atomenergoprom’un alt şirketi) girişimine ihale edildi. Nükleer enerji için açılan ve iptal edilen sayısız ihaleden sonra AKP iktidarı Japonya’daki nükleer felakete rağmen santrali kurmakta kararlı olduğunu söylüyor. Özellikle son dönemdeki nükleer enerji santrali ihalelerine giren firmalar ve bağlantıları, geçmişleri dikkat çekici. İşte Nükleer enerji ihalesine daha önceden giren konsorsiyumlardan ve Türk ortaklardan bazıları :

AECL (Kanada), Bayındır, Gamma ve Güriş Konsorsiyumu:
1959 yılında kurulan Gama Holding 1980 yılından itibaren faaliyetlerinin yoğunlaştığı GAP coğrafyasını Ortadoğu, Rusya, Kafkaslar, Balkanlar, Türkî Cumhuriyetler, Güneydoğu Asya, Kuzey Afrika ve Avrupa’ya doğru genişletiyor. Çimento ve doğalgaz başta olmak üzere turizm, emlak, madencilik ve uluslarası ticaret faliyetleri de gösteriyor.

Akkuyu nükleer santrali ihalesine giren Gama şirketi aynı zamanda Philipp Holzman (Alman) ve Stabgo’yla (Avusturya) birçok köyün su altında kalmasına neden olan Birecik Barajı ihalesini almıştı. Gaziantep (Nizip, Yavuzeli, Araban), Şanlıurfa (Birecik, Halfeti, Bozova) ve Adıyaman’da (merkezi ve Besni ilçesi) 12 köy ve Halfeti ilçesinin bir kısmı da barajdan etkilendi. 31 köyde tarlalar ve tarım toprakları sulara gömüldü. Barajdan dolayı 30 bin kişi etkilendi ve yaşam koşullarını değiştirmek, göç etmek zorunda kaldı. 2 milyon 40 bin metrekare üzerindeki Zeugma antik kentinin yüzde 25’i Birecik barajının suları altında kaldı.

NPI (Nuclear Power International / Alman Siemens ve Fransız Framatome), Garanti, Koza ve Tekfen Konsorsiyumu:
Siemens, Power Generation adıyla atom reaktörleri ve enerji santralleri üretiyor. Ekolojik anlamda katliam yapan çeşitli baraj projelerine jenaratörler ve tribünler yapıyor. Ürettiği jeneratörleri ve tribünleri genelde üçüncü dünya ülkelerine satıyor. Dünyanın en büyük hidroelektrik santral projelerinden birisi olan ve 1,5 milyon insanın göç etmesine neden olan, Çin’de bulunan Üç Geçit barajını Siemens yaptı. Ayrıca 50 bin kişinin göç etmesine ve buna direnen birçok insanın üzerine ateş açılarak öldürülmesine neden olan Hindistan’daki Maheshwar barajı da Siemens’in büyük projelerinden. Siemens, 1970’lerde ve 1980’lerde Arjantin, Brezilya ve İran’da askeri amaçlı kullanılacak atom reaktörleri için askeri iktidarlarla yakın ilişki içerisine girmesiyle biliniyor.

Siemens Irak’ın sözde yeniden yapılandırılması için 50 milyon dolarlık yatırım yaptı ve her gün kazandığı ihale sayılarını artırıyor. Her dönem zalimden yana olan, geçmişte Nazi işbirlikçisi olduğu bilinen Siemens, Saddam döneminde de yönetime 1,8 milyar dolar para aktarmıştı.

NPI ortaklığı Akkuyu’daki nükleer santralin fay hattına çok yakın olması gerçeğini örtbas etmekle suçlanmıştı. Avrupa’nın çözüm bulamadığı nükleer atıklarının, Türkiye’ye yollanması ve Toroslar’da depolanması şeklindeki harikulâde fikri de bu konsorsiyum ortaya atmıştı.

Westinghouse-Mitsubishi (ABD-Japonya), Enka ve Günal Konsorsiyumu:
Mitsubishi Corporation Kimyasallar, petrol, elektronik, telekomünikasyon gibi alanlarda faliyet gösteriyor ve Mitsubishi otomobil hisselerinin yüzde 8’ine sahip. ABD’deki ekolojistler 1989’da Mitsubishi ürünlerini, Güneydoğu Asya, Güney Amerika, Kuzey Amerika ve Sibirya’da yağmur ormanlarını katlettiği için boykot etmişlerdi.

Türkiye’nin en büyük inşaat ve taşeron şirketlerinden biri olan ENKA, TEMA üyesi olan patronu Şarık Tara’ya rağmen, yol yapımı için milyonlarca ağacı kestikten sonra yol kenarı ağaçlandırma ihaleleri alan, “cin” bir şirket.

Kütahya Seyitömer, Sivas Kangal, Ankara Çayırhan termik santrallerini yaptı. Termik santrallerin bacasından yayılan küller nedeniyle Seyitömer termik santralinin bulunduğu Yoncalı ve çevresinde yaşayan hemen herkes akciğer ve solunum yolu rahatsızlıklarından şikayet ediyor. 1973’ten beri faaliyette olan Seyitömer Termik santrali, Tunçbilek termik santrali ile birlikte Kütahya’nın üzerine bulut halinde çöken zehirli gaz ve parçacıklarının sorumlusu. 2003’te birçok insan solunum rahatsızlığı nedeniyle hayatını kaybetmişti. Santralin filtre yenileme ve 34 trilyon ederindeki kül barajı oluşturma çalışmalarına 2005 yılında başlandı.

ENKA Kemerköy, Tunçbilek, Yatağan, Yeniköy termik santrallerini yaptı. 1983 yılında faaliyete geçen Yatağan Termik santrali bölge halkının sağlığını etkilediği ve ölüm saçtıgı için hep gündemde oldu. 1980’lerden itibaren açılan davalarla bölge halkına yüklü tazminatlar ödemek zorunda kaldı. Termik santralden yayılan kükürtdioksit nedeniyle üst solum yolu enfeksiyonları bölge halkında en sık görülen rahatsızlık.

Akkuyu Nükleer ihalesini alan konsorsiyumdaki Rus şirketin İran ve Çin’deki nükleer çalışmaları biliniyor. İran’ın teknik aksaklıklar nedeniyle nükleer tesislerini 15 gün çalıştıramaması ve ödemeler konusundaki sıkıntılar nedeniyle Rus firmanın hizmeti aksatması basına yansıyan haberler arasında. Rus Atomstroyexporti esas olarak yüzde elli hissesi Rus gaz tekeli Gazprom’a ait olan bir şirket ve Bulgaristan Belene Nükleer Santral ihalesini kazanmasına rağmen Avrupa Enerji komisyonu tarafından bu santral ihalesine teknik onay verilmiyor.

Rus şirketin konsorsiyumdaki yerli ortağı Par Teknik ise daha çok Ciner grubu olarak bilinen ve son 15 yıl içerisinde özelleştirmeler ile büyüyen, ATV-Sabah çıkışı ile yerini sağlamlaştıran fırsatçı bir şirket. Esas faaliyet alanları medya, sanayi, maden, ticaret ve enerji olan firma son dönemde adını Afşin-Elbistan’daki Çöllolar Kömür Sahası’nda medana gelen ve 9 kişinin ölümüyle sonuçlanan kaza ile duyurmuştu. Hiçbir teknik önlem alınmayan, teknik denetimden uzak işletilen kömür sahasında göçük altında kalan işçilerin ve mühendislerin cesedlerine hâlâ ulaşılamadı. Ciner grubu 28 yıllığına aldığı Afşin-Elbistan’daki Çöllolar Kömür Sahası’nın işletme hakkı sayesinde Türkiye’nin kömür rezervinin yüzde 40’ını eline geçirmiş durumda.

(soL – Ekonomi)

%d blogcu bunu beğendi: