Su savaşı daha yeni başlıyor!.. Ebru Erbaş

Kahir ekseriyet, 31 Mayıs günü Erdoğan’ın Hopa mitinginde patlayan ve HES karşıtlarına yönelik olarak artarak sürmekte olan devlet terörünü anlamlandırmakta güçlük çekti:  Bir oy için kapı kapı makarna taşıyan bir siyasetçi, tam da seçim arifesinde nasıl böyle rezaletini çıkartmış, bu kadar tepki çekmeyi göze alabilmişti? Bu garip ve meraklı vaziyet karşısında belki seçim sathı mahallinin kaygan zemininde iddialı sayılabilecek siyasi analizlere girişmek fazlaca netameli göründüğünden, belki bizzat HES patronları olan ana akım medya kaynaklı beslenme bozukluğundan, yapılan yorumlar genel itibariyle “faşist devlet”, “imamın ordusu”, “kınıyoruz/ anıyoruz” kalıplarının sıkça tekrarından ibaret kaldı.

Oysa mücadelenin en sıcak aşamalarının daha yeni başlayacağını önceki sayılarda haber vermiştik; kavganın neferleri böylesi bir taarruzu bir zamandır bekliyor, esasen kendileri üzerinden yazılan mektubun adresinin de su kaynaklarının talanına girişen şirketler olduğunu biliyorlardı. Hatta Erdoğan’ın insaniyet sınırını zorlayan beyanlarında ifadesini bulan hezeyanı da çok şaşırtıcı değildi; ne de olsa vahşi şirket emperyalizminin tersiyle daha yeni tanışıyordu. Mesela olayların akabinde hükümet sözcüsünün aldatılmış bir sevgili hüsranıyla “hiçbir seçim döneminde bu kadar adileşmemişlerdi” dedikleri de aslında CHP ya da Hopa halkı değil, beynelmilel finans kapital çevreleriydi[1]. Evet, Erdoğan’ı tam da seçimlere girerken asıl çileden çıkartan, efendisi sermaye iktidarının üzerini çizme baskısıydı.

Oysa her şey ne ince kurgulanmıştı, HES projeleri hem kapitalizmin sermayeyi en hızlı biriktirebileceği “barajlar” hem de su kaynaklarına şirketler tarafından el konulmasının vesilesi olarak ne parlak bir icattı. Üstelik mazruf da “yıkılıyordu”: “Memleketin enerji ihtiyacını yerli kaynaklarla karşılamak” hedefi vardı, HES’ler için “yenilenebilir enerji kaynağı” sınıflandırması vardı, HES lisanslarının karbon emisyonu piyasalarında finansallaştırması vardı, arıza çıkarana “Moskof ajanı”nın yeni sürümü olarak “doğalgaz lobisinin beslemesi” yaftası vardı…

2000’de BM, AB gibi üst kuruluşların suyu temel bir hak olmaktan çıkartıp ‘ekonomik bir kaynak/ meta’ya dönüştürmesi ve su kaynaklarının yönetiminde yeni ilişkiler tarif etmesiyle başlayan sürecin Türkiye ayağı, 2005 yılında çıkartılan Yenilenebilir Enerji Kaynakları Kanunu ile start aldı. Yenilenebilir enerji pazarının toplam portesi 50 milyar Dolar olarak tahmin edilen ve bu yeni dönemin pilot hedeflerinden biri olarak seçilen Türkiye’de takip eden düzenlemelerle doğa varlıklarının piyasalaştırılması ve finansal birikim aracı olarak kullanılması mekanizması oluşturuldu.

2009 yılında Türkiye’nin Kyoto Protokolü’ne taraf olması hisli duygulu yeşilliklerimizin tezahüratı ile karşılanırken, bu imza aslında Dünya Bankası başta olmak üzere kredi kuruluşlarınca yenilenebilir enerji için temin edilen kredilerden yararlanmanın önünü açıyordu. 2009 itibariyle HES lisanslarının sayısındaki patlamanın temel nedenleri HES’lere tanınan kredi olanakları, alım garantileri, ödemelerdeki kolaylıklar ve diğer yatırımları finanse etme potansiyeliydi. Bu kredilerin miktarı, aynı yıl içinde Dünya Bankası kaynaklı 1.260 milyon Dolar, CTF (Temiz Teknoloji Fonu) kaynaklı olarak da 420 milyon Dolar’a ulaşmıştı.  

Başrol oyuncuları olan dünya su tröstleri ise, bu tip yerel pazar istilalarında ortaya çıkabilecek pürüzlerle, “yabancılara satılıyor” tepkileri ve benzerleriyle muhatap olmamak için  mutad olduğu üzere, taşeronluğu yerli şirketlere bırakmıştı. “Sizin yerel pazardaki tecrübeniz…” gazları ve bir avuç döviz karşısında salyaları akıtan yerliler de “çokulusluyla iş yapıyoruz” havalarıyla balıklama daldılar. Tabi en büyükler biraz daha ihtiyatlı olmak suretiyle ve ortaya çıkan manzara: Misal, Doğuş Grubu gibi bir büyük baş, Öztürk Enerji namıyla ufak çaplı bir paravan şirket kurar, Öztürk Enerji HES lisansını alır, kredileri bağlar ve vadiye dalar. Bir eşkıya da merak edip ticaret siciline bakarsa bu özÖztürk Enerji’nin hisselerinin   %98’i İspanyollarda olduğunu görür. Böyle böyle Anadolu’nun derelerinin dörtte üçü Avusturyalı şirketlerin yatırımına açılmış olur: http://www.wirtschaftsblatt.at/archiv/energiehunger-der-tuerkei-sorgt-fuer-volle-auftragsbuecher-470781/index.do

Ama yaşam alanlarının talanına isyan eden taban hareketleri yükselişe geçmiş, “eşkıyanın” zoru oyunu bozmaya başlamıştır. Protesto gösterileri, mitingler, vadi nöbetleri, şantiye baskınları, büyük şehirlerdeki şirket merkezleri önünde oturma eylemleri, deşifreler ve davalardan alınan iptal ve durdurma kararlarıyla HES’çiler fiilen iş göremez hale getirilmiştir. 2010 itibariyle çeşitli platformların HES yapımlarının durdurulmasına yönelik açmış oldukları 74 davadan 34’ü sonuçlanmış, 33’ünden yürütmeyi durdurma veya iptal kararı çıkmıştır. Yerel halkı parayla satın alma girişimleri, sermayenin Truva Atı sözde çevreci (Erdoğan’ın deyimiyle “daniskası”) örgütlerin uzlaştırma gayretleri, patron medyasının sansür ve mizenformasyon bombardımanı, engel çıkaran mevzuatı değiştirme çabaları, kiralık katiller, gizli ve açık tehditlerden de anlamlı bir sonuç alınamadığı noktada patronların arızaları artık açıktan yükselmeye başlamıştır. Tüsiad toplantısında “Hes  eylemleri yatırımcıyı ürkütüyor, hiç bir şey yapılamayacak noktaya gidiliyor” uyarıları basına yansıyor (http://www.haberturk.com/yazarlar/625053-hes-eylemleri-tusiadi-urkutmus ), Cide HES Projesi Sarıyazmalılar’ın isyanıyla elinde patlayan Orya Enerji’nin sözcüsü aynı günlerde http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=17797075&yazarid=44&tarih=2011-05-16 “işin %40’ını bitirdim, elimde patladı, 10 milyon masrafım var!” diye feryad ederken Eroğlu’na konuşuyordu. Patronlar kendilerini yerden göğe kadar haklı ve de kazıklanmış, hissediyorlardı: “Bize legal şekilde sattığın işi yapmamızı sağlayamıyorsun, bizi kazıkladın, o kadar da masrafa soktun, kredi geri ödemeleri bastırdı, yabancı ortaklar “it is your problem” deyip anlaşmaları bozmaya, tazminat istemeye başladı,  üstelik bizi halka kötü kişi ettin, altın adımızı bakır ettin…”

                Ağır abiler de sadece yerli taşeronların harcanmasıyla Türkiye pazarını gözden çıkartacak değildi.  Güzelim işi bok eden Erdoğan tayfasına Brütüs’lüklerini göstermekte gecikmediler: Birleşmiş Milletler, 20 Mayıs’ta yayımlanan Türkiye’ye ilişkin raporunda bu kez Baraj ve HES projeleri ile Türkiye’nin ekonomik, sosyal ve kültürel hakları ihlal ettiğine dikkat çekiyor, yasa ve yönetmeliklerin hızla gözden geçirilmesi gerektiğinin altını çiziyordu. Tam da seçime girerken devran dönmüş, The Economist – suların satışı konusunda ön mutabakatın sağlanmış olduğu- “CHP’ye oy verin!” demeye (http://www.economist.com/node/18774786), The Observer “Erdoğan hala bir baba figürü mü” diye sormaya başlamıştı (http://www.guardian.co.uk/theobserver/2011/jun/05/observer-profile-recep-erdogan-turkey , http://www.ntvmsnbc.com/id/25220136/)

                Erdoğan, zamanında 24 Ocak kararlarını uygulamayı beceremeyen Demirel’e “sen çekil bakalım kenara” deyip darbe marifetiyle iktidara taşıdığı Özal’a işini gördüren sermaye iktidarının niyetinin bozulduğunun farkındaydı. Artık seve seve olmazsa döve döve bu işi becerebileceğini ispat etmek zorundaydı. Gücünü ve azmini göstermek için fiili savaşın ilk cephesini mücadelenin en sağlam kalesi konumundaki Hopa’dan açacaktı…  

İşte Hopa miladından bu yana, Bülent Arınç’ın “yaralı halde bırakmak çok tehlikeli olur,” dediği güçleri tamamen ezmek azmiyle film hızlandırılmış olarak akıyor:

–       Ablukaya alınan Hopa’da fiili OHAL devam ediyor. Ev ve kafe baskınları ile başlayan insan avı sürüyor. Kaçabilenler dağlarda saklanıyor. Gün itibariyle 65 kişi gözaltına alındı, 13 kişi tutuklandı. Dosya özel yetkili savcılara devredildi ve tutuklular Hopa’ya 300 km. uzaklıktaki Erzurum E Tipi Cezaevi’nde, ağır baskı koşullarında tutuluyor. Gönüllü avukat ordusu yaklaşık 300 kişiye vardı ancak savunma hakkının açıkça ihlal edilmesine neden olan kısıtlılık kararına yapılan itirazlardan sonuç alınamadı, tutuklama kararına ve dosyalardaki bilgi ve belgelere ulaşılamıyor. Diğer şehirde yapılan protestolarda da polisin tavrında radikal bir değişiklik yaşandığı görüldü. Gaz bombalarından kalp krizi geçirenler, polis coplarıyla sakat bırakılanların yanı sıra onlarca kişi tutuklandı ve hayali suç örgütleriyle ilişkilendirilmeye çalışılıyor. Gözaltıların durdurulması, Çevik Kuvvet’in ilçeyi terk etmesi, tutukluların mahkeme tarihinin belirlenmesi ve serbest bırakılması, “31 Mayıs günü kolluk kuvvetlere saldırı emrini ben verdim vicdanım rahat” diyen Hopa kaymakamının istifa etmesi ve Lokumcu’nun katillerinin yargı önüne çıkarılması talepleriyle eylemler sürüyor.

–       HES projelerine muhalefetin önemli bir odağı olan meslek odalarının da başı ezilmeliydi: 3 Haziran 2011 tarih ve 536 sayılı KHK ile TMMOB – Türk Mühendis Mimar Odaları Birliği ve onu oluşturan 23 Meslek Odası Kamu Yararına çalışan özerk ve anayasal kurumlar olmaktan çıkarılıp Çevre, Orman ve Şehircilik Bakanlığı’nın Mesleki Hizmetler Genel Müdürlüğü’ne bağlanarak adeta kapı kulluğuna indirgeniyordu. Böylece seçim sonrası düz bir satıhta devam etmek mümkün olacaktı.  

–       Erdoğan’ın doğal kaynakları finans kapitale servis etmedeki azmi yeni hükümet programında da ifadesini buldu:

  • “Su kaynaklarının etkin kullanımı ve korunması için bütüncül su kaynakları yönetimi modelini gerçekleştireceğiz. Bu çalışmaları yeni oluşturduğumuz Orman ve Su İşleri Bakanlığı ile daha etkin şekilde yürüteceğiz (diğer adı “havza planlaması” olan, bu “bütüncül su kaynakları yönetimi” tabirinin mahiyeti hakkında bakınız: Red, Şubat 2011, “Tema Vakfının İpliği Pazara Çıktı” yazısı).
  • Özellikle hidroelektrik santraller kapsamında, 2015 yılı sonuna kadar kamu ve özel sektör eliyle yürütülen toplam 5.500 MW’lık ilave gücü devreye alacağız.” 

–       4 Temmuz 2011 tarih ve 646 sayılı KHK ile hazine arazilerinde imar planı yapma yetkisi yerel yönetimlerden alınarak valiliklere devredildi. TMMOB değerlendirmesinde “yerel yönetimler baskı altına alınmakta, belediye meclislerinin ve il genel meclislerinin yasadan kaynaklı yetkilerine el konulmakta, seçilmiş yerel organlara yönelik merkezi dayatma sistemleştirilmektedir” dedi.

–       21 Temmuz’da yayınlanan ‘Elektrik Piyasasında Lisanssız Elektrik Üretimine ilişkin Yönetmelik’ ile zaten kırtasiyeden ibaret hale getirilmiş olan lisans alma sürecinden de vazgeçildi ve Türkiye’nin önü değil 2023, cehennemin dibine kadar açılmış oldu. Bu yönetmelik doğal kaynaklara yönelik bugünleri aratacak şiddette bir talanın başlangıcı. Geçmişteki yapsat inşaat nasıl kentleri bugünkü hale getirdiyse bu uygulama da tahribatı bir anda her yere pıtrak gibi dağıtacak ve yapılması düşünülen 2000 civarında HES belki de bir anda 20.000’lere varacak gözüküyor.  http://www.haberdar.com/haber/enerjide-span-stylebackground-coloryellowlisanssizspan-uretim-donemi-2977204

–       Bir yandan süren HES davalarından peş peşe iptal kararları gelmeye devam etti: Son birkaç haftada özellikle de mücadelenin kalelerinden olan Hopa HES, Cide Loç HES, Borçka Taşköprü HES, Rize İkizdere HES iptal edildi, Borçka Maçahel’de 4 ayrı davadan iptal kararı çıktı ve Artvin Şavşat HES için verilen ÇED olumlu kararının yürütmesi durduruldu. Bu kararlara dayanak teşkil eden, tutunabildiğimiz son mevzuat kırıntılarını da tarihe gömme girişimlerinden henüz sonuç alamamış olan Erdoğan, hırsını hâkimlerden çıkartmaya girişti ve Karadeniz’de HES davalarına bakan tüm mahkeme heyetlerinin görev yerleri değiştirildi: http://haber.sol.org.tr/sonuncu-kavga/yargidaki-atamalarin-hedefinde-hes-mucadelesi-mi-var-haberi-44815   Yeni atanan Ordu İdare Mahkemesi heyeti de siftah olarak 3 HES projesi için önceden verilmiş yürütmeyi durdurma kararlarını kaldırdı: http://www.hurriyet.com.tr/gundem/18371122.asp?gid=381

–       Son olarak taze İçişleri Bakanı İdris Şahin, Özel Harekat Dairesi’nin töreninde, Karadeniz bölgesinde görev yapmak üzere özel bir birim oluşturduklarının, bir manada polis devletine geçişin pilot bölgesi olarak da Karadeniz’in seçilmiş olduğunun müjdesini verdi: http://www.cnnturk.com/2011/turkiye/07/27/karadeniz.icin.ozel.birim.olusturuyoruz/624201.0/index.html

Su savaşçıları ise, her yeni hamleyle daha da bilenen öfke ve kararlılığın yanı sıra, Erdoğan ve ekibini yıllardır bel bağladıkları piyar, manipülasyon ve mizenformasyon dümenlerinden ümidi keserek tüm çirkefliklerini ortaya dökmek noktasına getirmiş olmanın da keyfiyle, tam saha devlet terörü altından bildiriyorlar: Biz de bu günleri bekliyorduk! Bu kez karşında ezik ordu, sarı sendika, patron medyası, sol liboş akademisyen tayfası yok Tayyip Efendi! Bu eşkıya dediğinin ipek yüklü kervanı yok ki haramin korku versin!  Yaşam alanlarına geçirilmiş tırnakların direnci, on bin yıllık coğrafyanın hayata tutunma bilgisi, kurdun kuşun hakkı, haklılığın gücü, ezilenlerin kara ve korkunç öfkesi, ara sıcaklardan da Laz’ın tersi var burada! Mafyan, daniska çevrecilerin, özel timin, zindanların, bombaların, ağababaların… Haydi, kopartın da kıyametinizi görelim!

Red Dergisi Ağustos sayısında yayınlanmıştır.

Reklamlar

TOBB ve TEMA tarafından ortaklaşa hazırlanan Su Kanunu Tasarısı Taslağının Eleştirisi – Supolitik Çalışma Grubu

TOBB ve TEMA tarafından ortaklaşa hazırlanan Kasım 2010 tarihli Su Kanunu Tasarısı Taslağının Eleştirisi

Su Politik Çalışma Grubu, son birkaç yıldır şirketler tarafından yerelliklerde oluşmaya başlayan su hakkı mücadelelerini suyun metalaştırılması yönündeki politikalara muhalefet etmek yerine destek olmaya ikna etmeye çalışan bir dizi girişimin gerçek hedefini görünür hale getirmeyi amaçlayan çalışmalar yürütmektedir. Bugün TEMA ile başlayan ve yarın Doğa Derneği, WWF ya da Ekolojik Turizm Derneği gibi sermaye STK’ları ile devam edecek olan bu çalışmaların amacı bu yapılarla geçmişte yapılan işbirliklerinin bir eleştirisi ya da reddi değildir. Çünkü sermaye STK’ları da bugün örneğin tüm toplumsal muhalefeti ele geçirmek gibi geçmiştekinden çok farklı yönelimler içersindedir; asıl teşhir edilmek zorunda olunan da bu yeni eğilim ve yönelimlerdir. Başka bir deyişle ne TEMA ne de Doğa Derneği vd. eskiden olduğu gibi kendi kulvarında görece bağımsız olarak yürüyen STK’lar değildir. Söz konusu STK’lar bugün yalnızca yerel mücadeleleri çok sıkı bir şekilde gözlem ve kontrol altına almakla yetinmemektedir. Bu tespitin en çarpıcı kanıtlarının başında ise, suyun ticarileştirilmesinin en önemli ayağı olan “Su Kanunu” gibi bir taslağın TEMA’nın üstelik suyun metalaşmasından en fazla çıkar sağlayacak olan şirketlerin örgütü TOBB ile birlikte hazırlanmış olması gelmektedir.

Bu çalışmada, söz konusu tasarı taslağı madde önerileri üzerinden analiz edilmekte ve her bir önermenin pratikte suyun bir piyasa malı haline getirilmesine nasıl hizmet edeceği gösterilmektedir.

Taslak Madde 1- (1) de kanunun amacı anlatılmakta ve “kaynakların ‘havza yaklaşımı çerçevesinde’ ekonomik ihtiyaçlarla ulusal güvenlik gereksinimlerini karşılayabilecek doğrultularda geliştirilmesinin, doğal ve yapay süreçlerle kaybının önlenerek korunmasının amaçlandığı” belirtilmektedir. Türkiye’deki havza yaklaşımı esas olarak AB Su Çerçeve Direktifi’nden esinlenmekte olup, özetle “tüm su kullanımlarının, işlevlerin ve değerlerin ortak bir politika çerçevesine entegrasyonu : çevre, sağlık ve insan ihtiyacı, sektör ihtiyaçları, ulaşım, rekreasyon için su kullanımı” olarak ifade edilebilir. Bu tanımdan da anlaşılacağı gibi, taslak metin kapitalist firmaların ihtiyaçları ile çevre, sağlık ve insan ihtiyaçlarının ortaklaştırılabileceği iddiasındadır. Buna karşın, kapitalist çıkarlar devrede olduğunda ne insan ihtiyaçlarının ne de ekosistemin sürdürülemeyeceğinin en görünür kanıtı, Munzur’da, Akdeniz’de, Doğu Anadolu’da, Ege’de, Karadeniz derelerinde sayıları her gün artan HES inşaatlarının yol açtığı yıkımlardır. Yasa tasarısında önerildiği gibi akarsuların üstünde “ulusal güvenlik gereksinimlerini karşılayabilecek doğrultuda, insan ihtiyaçlarından bağımsız olarak tek başına “güvenlik” gerekçesi ile baraj ve su rezervuarlarının inşa edilmesinin onaylanması anlamına gelmektedir. Özellikle Fırat ve Dicle havzaları ile Türkiye’nin kuzey doğusundaki uluslar arası nehirleri ilgilendiren bu önerme ile söz konusu coğrafyada su kaynaklarına toplumsal ihtiyaçlardan bağımsız müdahalelerin yapılabilmesi yasallaştırılmaktadır.Bu durumda mücadelelerin karşısına bu kez de “ulusal güvenlik” gerekçesi çıkartılmış olacaktır.

MADDE 2-(2) de de benzer şekilde “sınır oluşturan ve sınır aşan bütün sulara bu Kanun hükümleri uygulanır. Bu sularla ilişkili diplomatik işlemler Dışişleri Bakanlığınca yürütülür” ifadesi yer almaktadır. Uluslar arası suların muhafazakar bir yaklaşımla “sınır aşan sular” şeklinde tanımlanmış olması da başta Fırat ve Dicle nehirleri olmak üzere bütün uluslar arası sularda mutlak egemenlikçi bir anlayışın hakim olacağını göstermektedir. Bu madde ile Türkiye’de doğan sular üzerinde mülkiyet tesis edilmesinin esas olduğu ve bu sular üzerindeki “her türlü” tasarruf hakkının sadece Türkiye devleti ve sermayelerine ait olacağı anlaşılmaktadır. Suyun komşu ülke halklarına karşı bir tehdit gibi de kullanılabileceği ise bu sularla ilgili diplomatik işlemlerin Dış İşleri Bakanlığı’na verilmiş olmasından anlaşılmaktadır. Bu durumda uluslar arası akarsuların yönetilmesinde Dış İşleri Bakanlığı’nın risk ve tehdit algılamaları esas alınacaktır.

Madde 3-(1) b’de “Su varlık ve kaynaklarının her koşulda, her süreçte ve her anlamda korunması esastır.” denerek; “Su kaynaklarımız; doğanın ve çevrenin korunması ve tüm canlı yaşamının sürdürülmesi bakımından, her süreçte korunması, ekonomik doğrultuda geliştirilmesi”nden söz edilmektedir. Gerek kampanyalarda gerekse yasa hazırlık metinlerinde en çok dikkat edilmesi gereken, tıpkı bu maddede yapıldığı gibi birbiri ile uzlaşması mümkün olmayan hedeflerin bir arada telaffuz edilişidir. Gerçekten de bu maddede bir yandan su varlık ve kaynaklarının her koşulda korunması gereğinden, çevreden, canlı yaşamın korunmasından bahsedilirken bir yandan da su kaynaklarının ekonomik doğrultuda geliştirilmesinden söz edilmektedir. Bu ikisinin aynı anda olamayacağı kesindir. TEMA’nın bu taslağı TOBB ile birlikte hazırlamış olmasından, aslında bu iki boyuttan yalnızca birinin, ekonomik olanın uygulanacağı anlaşılmaktadır. Bir doğal varlığın ekonomik doğrultuda geliştirilmesi ise, söz konusu doğal varlığa mutlaka canlı emek ve sermaye ilavesini gerektirir. Tasarının bu maddesinde akarsuların ve diğer sucul sistemlerin kâr getiren birer işletmeye dönüştürülmesinden, tamamen piyasaya açılmasından bahsedilmektedir. Sucul sistemler kâr getirdikçe pek çok tekil kapitalistin hücumuna uğrayacak; orta ve uzun vadede ise buna bağlı olarak su kaynakları tamamen tükenecektir.

Aynı maddenin (c) bendinde ise Belirtilen nedenlerle, su kaynaklarımız “kullanım materyali, ticari meta ve tüketim malı” olarak değerlendirilemez. “Devletin hüküm ve tasarrufu altında olan bir kamu malı” niteliği taşıdığı için bedeli söz konusu olabilir ancak fiyatlandırılamaz ve su kaynakları satılamaz ibaresi ile önceki paragrafta “su kaynaklarının ekonomik doğrultuda geliştirilmesi”nden söz edilen tasarının içsel tutarsızlığı net olarak ortaya çıkmaktadır. Yüzey ve yer altı sularının ekonomik olarak geliştirilmesi suyun ticari meta olarak değerlendirileceğini göstermektedir.

2. Madde c bendinin devamında belirtilen “kamu malı niteliği taşıdığı için bir bedeli söz konusu olabilir ancak fiyatlandırılamaz” şeklindeki ifadeden kamu malı kavramının da TOBB ve TEMA tarafından oldukça farklı algılandığı görülmektedir. Bu iki kuruma göre, kamu malı olanlar için bir bedel ödemek gerekmektedir. Ancak burada daha önemli olan “bedellendirme” onaylanırken “fiyatlandırmanın” reddediliyor olmasıdır. Uluslar arası literatürde bu önermenin adı maliyet fiyatına satıştır (cost recovery) ve kamu mallarını piyasalaştırmanın ilk adımı olarak uygulanan stratejilerin başında gelmektedir. Fiyatlandırmanın reddine gelince, burada muhtemelen devletin geçmişten beri uygulamakta olduğu, piyasa işleyişini bozduğu gerekçesiyle kaldırılması gündemde olan “gölge fiyatlama” yöntemi kast ediliyordur. Suyun metalaşmasının da olmazsa olmazlarından biri olan “gölge fiyatlama yönteminin reddedilmesi” TEMA ve TOBB’un sürece nasıl baktığını ortaya koymaktadır. Aynı bendin son cümlesinde “su kaynakları satılamaz” denmektedir. Bu tümce tek başına alındığında, su hakkı mücadelesi veren pek çok hareketi umutlandırabilir. Ancak suyun piyasa malı haline getirilmesinde kaynak mülkiyetinin kimin elinde olduğunun hiçbir önemi yoktur. Yani suların mülkiyeti devlette kalarak ta suyu metalaştırmak mümkündür. Hatta, doğal varlıkların piyasalaştırılmasında en fazla başvurulan “kamu-özel işbirliği” (public-private partnership); ya da “kamu-kamu işbirliği” (public-public partnership) yöntemleri tam da bunu, yani kaynak mülkiyeti devlette kalırken kaynak çıktısının bir piyasa malı haline getirilmesini amaçlamaktadır. Bir örnek vermek gerekirse Yuvacık Barajının mülkiyeti devlettedir, fakat baraj suyunun iletimi, dağıtımı ve işletilmesi yabancı şirketlere devredilmiştir. Hatta devlet, şirketlere yıllık su tüketimleri için geleceğe dönük rakamsal taahhütlerde bulunmuş; gerçekleşen yıllık su tüketim miktarları taahhüt edilenin altında kaldığında ise devletten aradaki farkı ödemesi talep edilmiştir. Dolayısıyla TEMA ve TOBB bu madde ile aslında halkın, suyun kaynak mülkiyet devri olmadan da piyasalaşabileceği bilgisinden yoksun olduğu hesabını yapmaktadır.

Aynı maddenin (ç) bendinde ise “Yer üstü ve yeraltı su kaynaklarıyla ilgili işlem ve eylemlerdeki kamu yararı değerlendirmesinde; toplumun ve ekosistemin su hakkındaki kamusal yararı üstündür” ifadesi yer almaktadır. Burada toplumun çıkarları çatışan iki sınıftan oluştuğu gerçeği görmezden gelinerek homojen, çıkarları bir ve ortak bir toplum tanımı yapıldığı görülmektedir. Öyle ki, şirketler de o toplumu oluşturan unsurlar (stakeholders) arasındadır. Dolayısıyla şirketlerin çıkarı gerektirdiğinde, yer altı ve yer üstü varlıkları ile ilgili işlem ve eylemlerin kamunun yararına olduğu varsayılacaktır. Bu anlamdaki bir “kamusal yararın” ekosistemin ve alt toplumsal sınıfların kamusal yararı ile uzlaşmasının imkânsızlığı ise apaçık ortadadır.

Yine aynı maddenin (e) bendinde, “Doğal varlık niteliği taşıyan su kaynaklarının ve suyun miktar ve kalitesinin korunması, bu kaynakların geliştirilmesi ve “uygun ve ekonomik kullanılması… temel bir Devlet görevi ve sorumluluğudur” denmektedir. “Doğal kaynakların geliştirilmesi” için yapılan, çoğu zaman doğaya çeşitli biçimlerde müdahale edilmesini gerektiren bu faaliyetler eko sistem üzerinde son derece yıkıcı etkiye sahiptir.

Maddenin (f) bendinde ise bütüncül havza yönetiminin nasıl yapılacağı anlatılmakta ve şöyle denmektedir: “Su toplama havzalarının korunması, su kaynaklarının beslenmesi ve kapasitelerinin geliştirilmesi, su hasadının gerçekleşmesi ve su kalitesinin iyileştirilmesi süreçleri, diğer doğal varlıkların yönetimini de kavrayan “bütüncül bir havza yönetimi” anlayışıyla değerlendirilir” Taslağın bu bölümünde havza yönetimine dair son derece önemli ipuçları açığa çıkmaktadır:

  • Havza yönetimi havzadaki toprak varlığı başta olmak üzere bütün yer altı ve yer üstü doğal varlıklarının da yönetimini ve piyasalaştırılmasını gerektirmektedir.
  • Başka bir deyişle havza sularının işletme hakkını alan şirketler aynı havzada yer altı su kaynakları üzerinde de söz ve hak sahibi olacaklardır.

Bütüncül havza yönetimi ile ilgili olarak maddede sayılanların tamamı ekonomik ve ticari süreçleri zorunlu hale getirmektedir.Şirketler havzadaki doğal varlıklara kaynak olarak bakmakta ve ticarileştirecekleri doğal varlıkların kaynak kapasitelerinin geliştirilmesini hedeflemektedir. Her bir kaynaktan daha fazla su çıktısı elde edilmesi ya da havzalar arası su transferleri bu başlık altında yapılacak belli başlı işler arasındadır. Metinde bahsi geçen “su hasadı” ile yağmur sularının toplanması için kullanılacak yeni teknikler kast edilmektedir. Havzanın en temel beslenme kaynağı olan yağmur sularını hasat etmek, yani belli rezervlerde toplamak toprağa giden yağmur suyu miktarının da aynı oranda azalması anlamına geleceği için söz konusu havzalarda yapılmakta olan tarım faaliyeti bu durumdan doğrudan etkilenecektir. Bu “hasat” işleminin nasıl yapılacağına dair tespitlerimiz ise maddenin g bendinde doğrulanmaktadır: “Yüzey akışın biriktirilmesi temelinde ‘su hasadı’, suların depolanma düzeylerinin artırılması ve yüzey buharlaşmasının azaltılmasına yönelik toprak ve araziyle ilgili yöntem ve tekniklerin uygulanması kapsamında bir ‘su kaynağının geliştirilmesi’ anlayışı geçerli kılınır.

Maddenin (ı) bendinde “su ekonomisini sağlayacak ‘sulama, tarımsal üretim ve arazi yönetimi’ sistemlerini öngören, içme, kullanma ve sanayi suyu tüketiminde kullanıcılara sorumluluklar getiren ve tüm bu süreçlerde demokratik sivil katılımcılığı gerçekleştiren bir ‘havza esaslı su yönetimi anlayışı’ yaşama geçirilir” ifadesi yer almaktadır. Bütüncül havza yönetiminin bir kez daha detaylandırıldığı bu bölümde yalnızca havzadaki su varlığının değil, tüm bir havzanın metalaşmasının öngörüldüğü anlaşılmaktadır. Gerek sulama, gerek sanayi, gerek evsel kullanım ve gerekse tarımsal üretimde “su ekonomisini sağlayacak bir” havza yönetimi amaçlanmakta; tüm kullanıcılara belli sorumluluklar yükleneceği belirtilmektedir. Bu sorumlulukların ne olacağı tam olarak belirtilmemiş olsa da, tarımsal sulamanın piyasa fiyatlarına endeksleneceği (AB Su Çerçeve Direktifi ve Dünya Bankası Raporlarındaki ‘kullanan öder’ ilkesinin gereği!) ve su kullanımında bu yolla bir tasarrufa gidileceği öngörüsü sezilmektedir. Bu süreçlerde “demokratik sivil katılımcılığı gerçekleştiren bir havza esaslı su yönetimi” cümlesi ise, sermaye STK’larının bir yılı aşkın bir zamandan beri yerelliklerde “mücadele” adı altında yapmakta oldukları çalışmaları hatırlatmaktadır. Suyuna ve toprağına sahip çıkmaya çalışan halklar sermaye STK’ları tarafından önce ÇED süreçlerine dahil edilmekte; ardından davalar açılmakta, böylece “demokratik sivil katılımcılık” sağlanmış olmaktadır. Açılan davalar kazanımla sonlansa bile şirketler tarafından temyize gidilmesi ya da yasaların güçlü cezai yaptırımlara bağlanmamış olması yüzünden genelde uygulamaları durdurucu bir etkisi olmamakta; ancak hukuk süreçleriyle aylarca oyalanan mücadeleler bir yandan kazanımlar dolayısıyla hukuk süreçlerine daha fazla bel bağlarken bir yandan da kararlılıkla mücadele etme güçlerini kaybetmektedirler.

Maddenin (i) bendinde ise “Bu Kanunun uygulanması sürecinde, AB normlarına uyum sağlanması ve tarafı olduğumuz uluslar arası sözleşmelerin getirdiği yükümlülüklerin gözetilmesi gereklidir.” Hatırlanacağı gibi Su Politik Çalışma Grubu, su mücadelelerinin içine sızan sermaye STK’larını teşhir çalışmalarının erken aşamalarında Türkiye Su Meclisi’nin (TSM) ilk yönergesinde AB Su Çerçeve Direktifi’ne olumlu göndermelerde bulunulduğu eleştirisini getirmiş ve bu yönergeden alıntılar yaparak eleştirisini doğrulamıştı. T. Su Meclisi ise getirilen bu eleştiriye “başlangıçta böyle bir yönergemiz vardı, ama Haziran 2010’da yaptığımız toplantıda AB Su Çerçeve Direktifi konusunda bir belirsizlik olduğunu gördüğümüz için bu yönergeyi hiç uygulamadık” şeklinde bir cevap geliştirmişti. Yine hatırlanacağı gibi TEMA Türkiye Su Meclisi’nin ilk yönetim kurulunda Doğa Derneği ile birlikte yer alan kurumlardan biridir. Dolayısıyla maddenin bu bölümünde TSM’nin “yapmıyoruz” dediği bir şeyin (AB Su Çerçeve Direktifine uyum şartı!) TSM’nin asli bileşenlerinden biri olan TEMA tarafından açık bir şekilde savunulduğu dikkat çekmekte; bu da TSM’nin cevap niteliğindeki açıklamalarının son derece kuşku götürür olduğunu göstermektedir. Diğer yandan TEMA ve TOBB tarafından hazırlanan su kanunu tasarı taslağına bir gereklilik olarak giren “AB normları” Avrupa’daki su hakkı hareketleri tarafından şiddetle eleştirilen ve tek tek üye devletlerde suyun piyasalaştırmasının en önemli adımı olarak tanımlanan bir direktifin içeriğini oluşturmaktadır. AB Su Çerçeve Direktifi’nin su kaynaklarını metalaşmaktan koruyacak bir içeriği olsaydı, öncelikle Almanya’da göllerin satışı, ardından İtalya’da su kaynaklarının özelleştirilmesiyle ilgili yasalar çıkarılmaz, bu ülkelerin ilgili Bakanları da suyu piyasalaştıran yasalarını AB Direktifi ile açıklamazlardı. Dolayısıyla TEMA ve TOBB’un bu taslakla yapmaya çalıştığı şey, bir yandan doğadan, ekosistemden, haklardan bahsederken bir yandan da suyun bir piyasa malına dönüşmesini sağlayacak önermelerde bulunarak kafaları karıştırmak ve gerçekte yaptıkları şeyin net bir biçimde görülmesini engellemektir.

Maddenin (l) bendinde “kamu kaynaklarıyla gerçekleştirilen su kaynaklarının geliştirilmesi, içme-kullanma, sulama ve sanayi suyu kullanımı amaçlı yatırımlara ilişkin harcamalarla, işletme-bakım giderlerinin, bu yatırım ve tesislerden yararlananlarca geri ödenmesi esastır.” Aslında tasarının bu bölümünün, yukarıda açmaya çalıştığımız aynı maddenin (c) bendindeki şu cümle ile birlikte okunmasında yarar vardır: su kaynaklarımız “kullanım materyali, ticari meta ve tüketim malı” olarak değerlendirilemez… Bu tasarının (c) bendinde suyun bir ticari meta olarak değerlendirilemeyeceği belirtilirken; (l) maddesinde açıkça metalaşmanın erken bir aşamasının (cost recovery) alt başlıkları sayılmaktadır. Bugün harcama maliyetleriyle sınırlandırılan su kullanımlarının bir sonraki aşamada piyasa değerlemesine tabi tutulacağını öngörmek zor değildir. Diğer yandan bu maddede gözden kaçırılmaması gereken bir diğer husus da yatırımların kamu ve özel olarak örtük bir biçimde ikiye ayrılması ve maliyet fiyatına satış önermesinin sadece kamu tarafından gerçekleştirilen yatırımlar için yapılıyor olmasıdır. Başka bir deyişle taslak su kaynaklarını geliştirme amaçlı özel sektör yatırımlarında fiyatlandırmanın nasıl yapılacağına dair bir açıklama getirmemektedir. Bu zaten mümkün de değildir, zira özel sektör yalnızca kar amacıyla çalışır ve üretimini maliyet fiyatına satması beklenemez. Buradan çıkarılması gereken sonuç, yer altı ve yer üstü sularına hem özel hem kamusal yatırımların olacağı; kamusal yatırımların kullanıcılarının işletme ve bakım giderleri de dahil olmak üzere yatırım bedellerini ödemek zorunda olacaklarıdır. Ancak sorun bu kadar basit değildir kuşkusuz. Çünkü bu aynı zamanda tarımsal sulamadan, evsel kullanıma kadar bütün su kullanıcılarının hem piyasa bedellerini (özel sektörün devrede olması halinde) hem maliyet bedellerini (kamusal yatırımlar olması halinde) ödemek zorunda olacakları anlamına gelmektedir. Aslında bu ikisinin aynı anda söz konusu olması da mümkün değildir, çünkü devlet tarafından yapılan yatırımlar daha düşük bedelle halka satılırken aynı anda özel sektörün daha yüksek olan piyasa fiyatları üzerinden satış yapması beklenemez. Dolayısıyla rekabeti gerekçe göstererek şirketler devletten de aynı koşullarda hizmet üretimi ve sunumu yapmasını talep edeceklerdir. Sonuç olarak bu madde geniş halk kesimleri için suyun bir piyasa malı haline getirilmesinin yasal kılıfını oluşturacaktır.

Tasarının bir sonraki bölümünde (Madde 4) tanımlara geçilmekte ve kanun tasarısında kullanılan bütün kavramlar tek tek açıklanmaktadır. Bu bağlamda madde 4-(1) (f) bendinde bütüncül havza yönetiminin nasıl yapılacağı bir kez daha açıklandıktan sonra şu ifadeye yer verilmektedir: “Devlet ve özel kesim tarafından gerçekleştirilecek bütün çalışmaları, demokratik sivil katılımcılığın katkılarıyla planlamak, programlamak, projelendirmek, yönlendirmek, yönetmek, uygulamaları izlemek, denetlemek, gerektiğinde yaptırım uygulamak”. Yer altı ve yer üstü sularının mülkiyetinin kesinlikle devlette kalacağının belirtildiği daha önceki bölümlerde mülkiyetin devlette kalmasının tek başına suyun metalaşmasını önleyemeyeceğini belirtmiş ve “kamu-özel işbirliği” projelerinin bu amaçla kurgulandığı açıktır. TEMA ve TOBB’nin hazırladıkları kanun taslağı ile-satır aralarına serpiştirilmiş muhalif kavramlara rağmen- asla suyun metalaşmasını önlemeyi/metalaşma sürecine karşı koymayı amaçlamadığını bir kez daha ortaya koymaktadır. Yukarıdaki madde “sivil topluma” biçilen rol bakımından da son derece önemlidir. Sivil toplum üzerinden toplumsal muhalefetin metalaşma sürecine içerilmesi Birleşmiş Milletler tarafından çeşitli Asya ve Afrika ülkelerinde “kalkınma” başlığı altında daha önce denenmiş bir yöntemdir.

Su Hukuku başlığıyla ele alınan Madde 6- (1) de Su kaynakları “doğal kamusal varlık” özelliğindedir. Bu nitelikten ötürü; bütün sular bulunduğu yerden bağımsızdır ve Devletin hüküm ve tasarrufu altındadır” denirken; aynı maddenin 2. bendinde de “Kaynak suyu bulunduğu arazinin bütünleyici unsuru değildir. Taşınmaz malikliği veya zilyetliği, kaynak suyu üzerinde bir hak oluşturmaz. Ancak, arazi sahibi veya zilyedinin, bu taşınmaz için kaynaktan, özel su tanımı kapsamında, öncelikle yararlanma hakkı vardır.Arazi sahibi bu kaynak suyundan, doğduğu tarlasının cazibe ile sulandığı kadarı üzerinde hak sahibidir.” Bu madde her ne kadar ilk okunduğunda su kaynakları üzerinde mülkiyet tesis edilmesinin önlendiğini düşündürüyor olsa da, gerçekte, su kaynaklarının, üzerinde bulunduğu toprağın mülkiyetinden bağımsız olarak şirketlere verilebileceği belirtilmektedir. Meksika’nın Chiapas bölgesinde çiftliklerde mevcut yer üstü ve yer altı sularının belli bir bölümünü sanayi şirketlerine devredilmesi karşılığında bu çiftliklere şirketler tarafından damlama sulama sistemleri döşenmiş ve şirketlere devredilen su miktarları piyasada fiyatlanmak suretiyle suyun metalaşması sağlanmıştır. Bu maddenin amacı da suların parçalı ya da bütünsel olarak toprak mülkiyetinden bağımsızlaştırılarak satılabilmesidir. Kanun taslağının bu işleme karar verme yetkisini devlete vermesi suyun metalaşmasını önleyecek bir yetki devri gibi değil; tersine kamu-özel işbirliği projeleri, “kamulaştırma” tarzı devlet yaptırımlarının devreye girmesiyle suyun bir piyasa malı haline getirilmesinin yasal zemini gibi okunmalıdır. Bu tespitimizin doğruluğu ise taslağın aynı madde altındaki (2.) bendinden anlaşılmaktadır: Arazisinde faydalı ihtiyaçları için yeterli miktarda su bulamayan veya bu suyu aşırı güçlüklere ve gidere katlanmaksızın başka yollardan sağlayamayan kişiler, komşu arazideki faydalı ihtiyaçtan fazla olan sulardan yararlanır. Komşu arazideki sudan faydalanma koşulları yönetmelikle düzenlenir.

Bu anlamda MADDE 7-(1) de “Devlet sularla ilgili irtifak hakları oluşturabilir. İrtifak hakkının devrinde arazi sahibine öncelik tanınır.” denmektedir. Farklı mülkiyetler altındaki toprakların altında ve üstünde mevcut suların şirketlere satılabilmesi için önce kullanım ve sahiplenme haklarının tesisi, bunun yapılabilmesi için de “kamulaştırma” işlemleri gerekecektir ve bu görev de elbette devletindir. Bu madde ile ticarileştirme irtifak hakları üstünden sağlanacabilecektir.

Maddenin 3. bendinde ise “Kendisine yeraltı suyu tahsis edilen gerçek veya tüzel kişi, bu suyun ancak kendi faydalı ihtiyacına (!!!) yetecek miktarını kullanma hakkına sahiptir.” denmektedir. Örneğin bir çiftliğin topraklarında akan bir nehrin sularının belli bir bölümü Coca-Cola ya da Cargill şirketine satılacak ama bu şirketler kendilerine tahsis edilen suyun ancak kendi “faydalı ihtiyaçlarına” yetecek miktarını kullanabilecektir. Peki, şirketler için faydalı ihtiyaçlar nasıl, neye göre belirlenecektir? Her iki şirket de gıda malı ürettiklerini ileri sürerek üretimlerinin “faydalı ihtiyaçlar” kategorisine alınmasını sağlayacak, tahsis edilen su miktarları açısından ise -ölçekleri ve kullandıkları ileri teknolojilerden ötürü- bu şirketler diğer su kullanıcıları aleyhine daha ayrıcalıklı konumda olacaklardır.

Madde 8- (1) de su kaynakları yönetimi yetkisinin devlette olacağı, Devletin de bu yetkiyi “Anayasamızın konuya ilişkin hükümleri doğrultusunda ‘ulusal güvenlik, toplumsal ve ekonomik zorunlulukları’ gözeterek, ‘kaynak belirleme – kaynak geliştirme – kaynak koruma – tahsis ve kullanım ve izleme denetim’ fonksiyonları kapsamında ve bütünleşik havza yönetimi yaklaşımıyla yerine getireceği”. bir kez daha belirtilmektedir. Aynı maddenin devamında Madde 8- (2) (b) de ise devletin su yönetimindeki görevleri başlığı altında “kaynakların geliştirilmesi amacıyla; yüzey akışın biriktirilmesi, akarsuların depolanması, yüzey buharlaşmasının azaltılması ve yeraltı sularının beslenmesi için projeler tasarlamak ve gerekli yatırımları yapmak ve yaptırmak” olarak belirlenmekte; Madde 8- (2) (e) de ise “İçme, kullanma, doğal yaşamı sürdürme, tarımsal sulama, sanayi suyu sağlama ve hidrolojik enerji üretimi önceliklerine göre tahsis, kullandırma, izleme ve denetim uygulamalarını yapmak,” denmektedir. Tek başına bu 2 madde alt başlığı bile, baraj, HES ve rezervuar inşaatlarının önümüzdeki dönemde yasal meşruiyet de sağlanmış olacağı için büyük bir hız kazanacağını; açılan karşı davaların kazanımla sonuçlanma olasılığının ise hızla azalacağını ortaya koymaktadır. Başka bir deyişle, bugüne kadar bazı davaların halklar lehine sonuçlanması kısmen de olsa böylesine kapsamlı bir su kanunun bulunmamasından kaynaklanmıştır.

Kanun tasarısında tarımsal sulama da ihmal edilmemekte ve 8. Maddenin (2) (g) bendinde tarımsal sulamanın piyasa fiyatlarına endekslenmesi amacıyla “Tarımsal sulama amaçlı yatırımlarla su ekonomisini sağlayan sulama sistemlerini projelendirmek, gerektiğinde sulama alanlarında arazi toplulaştırması ve tarla içi geliştirme hizmetlerini yapmak ve yaptırmak ve bu amaçla tarım üreticilerinin eğitimini gerçekleştirmek” ten söz edilmektedir. Bugüne kadar suyu ve doğal kaynaklarıyla barış içersinde yaşamış küçük çiftçiler, tarlalarına gelişmiş sulama teknolojilerinin getirilmesinin sevinciyle muhtemelen bu sürecin sularının piyasalaşmasının ön adımları olduğunu fark etmeyeceklerdir. Tıpkı kısır tohumların (suicide seeds) Türkiye’ye ilk geldiği yıllarda çiftçiler tarafından büyük rağbet görmesi, takip eden yıllarda ise gerek orijinal tohumları saklamamalarından gerekse kısır tohumların fiyatlarındaki astronomik artışlar yüzünden büyük zararlara uğraması gibi.

Madde 9-(1) Su ve Sulama Yönetiminde Katılımcılık konusunu detaylandırmakta ve şöyle demektedir: “Bu katılımcılık, ilgili sivil toplum kuruluşları katkılarının yanında, özel olarak da iller ölçeğinde oluşturulacak ve kamu kesimi ile sivil toplum katılımcılığının ilkece eşit sayıda üye ile temsil edileceği, Su Kaynakları Koruma Kurulları aracılığıyla yerine getirilir. Bu kurullarda görev alacak sivil toplum kuruluşlarından en az birisinin, toprak, su ve orman konularında görev yapan ve ülke çapında örgütlenmiş kuruluşların temsilcilerinden seçilmesi ile TMMOB ve TOBB’den de birer temsilcinin bulunması esastır. Kurulların yapısı ve işleyiş biçimi yönetmelikle düzenlenir. Bu maddede gönderme yapılan sivil toplum kuruluşlarının ne derece “sivil” olacağı tanımdan ötürü şüphe götürür bir konumdadır. Başka bir deyişle 1 TMMOB temsilcisinin karşısına biri TOBB diğeri sermaye STK’larından örneğin TEMA, Doğa Derneği ya da WWF’den olmak üzere 2 tane sermaye temsilcisinin çıkarılacağı anlaşılmaktadır.

Su Kaynakları Koruma Kurulları’nın nasıl işleyeceğini anlatan 10- (1) (d) bendinde “Sulama yatırımları konusunda yerel halkın eğilimlerini ilgililere yansıtmak, sulama yatırımları konusunda özerk ve örgütlü halk girişimciliğini özendirmek” den söz edilmektedir. Görünüşe bakılırsa sermaye STK’ları su kanununun çıkmasını beklemeden “özerk ve örgütlü halk girişimciliğini” bugünden hazırlamaktadırlar.

Kurulların bir başka görevi de su kullanımıyla gerçekleşecek yeşil enerji yatırımları için çevresel değerlendirmeler yaparak, toplum adına kamu kesimine görüş bildirmek olarak belirlenmiştir: Su kullanımıyla gerçekleştirilecek verimli ve ekosisteme uyumlu enerji amaçlı yatırımlar için, çevresel değerlendirmeler yapmak, toplum adına kamu kesimine görüş bildirmek, [Madde 10- (1) (e)].Bu madde, gerek TEMA’nın da asli bileşenlerinden biri olduğu Türkiye Su Meclisi’nin gerekse TEMA, Doğa Derneği ve WWF gibi sermaye STK’larının HES karşıtı yerel mücadelelere neden bu kadar yakın bir ilgi gösterdiklerini de açıklamaktadır. Karşıtlık adı altında yerel halkla sıcak ilişkiler geliştirildikten sonra halkı “her şeye karşı çıkmamaları, kabul edilebilir HES projelerine destek olmaları gerektiğine” ikna etmeye çalışacaklarını bugünden öngörmek yanlış olmayacaktır. Toplum adına devlete görüş aktarma rolü biçilen bu STK’ların tesadüfen belirlenmeyeceği; bu görevin sadece bugün de devletle organik ilişki içinde olan, Devlet projelerinde kar amaçlı işletmeler sıfatıyla görev almış TEMA, WWF ve Doğa Derneği gibi sermaye STK’larına verileceği açıktır.

Su kaynaklarının geliştirilmesi konusunun ele alındığı Madde 14- (1) de “yüzey akışın biriktirilmesini ve tüm akarsuların depolanabilmesiniön gören ‘su hasadı’ amacıyla;

  1. koşulların elverdiği her ortamda depolama tesis ve yatırımlarınıngerçekleştirilmesi,
  2. elverişli alanlarda bu amaçla teraslamaların yapılması, yeraltı sularının doğal ve yapay yollarla beslenmesi ve bu amaçla suni besleme, yeraltı barajlarının inşası,
  3. bu kaynakların verimini artıracak tekniklerin uygulanması, yeraltı suyu barajlarının oluşturulmasıve kontrol altına alınması, yüzey buharlaşmasını azaltacak yöntem ve tekniklerin uygulanması,
  4. zorunluluk olması durumunda havzalar arası su transferlerinin yapılması ve benzeri uygulamalar Devletçe yerine getirilir.

” denmektedir.

Yukarıda başlıklar halinde aktarılan maddeden, bugün sayılarla ifade ettiğimiz ve karşı çıktığımız HES’ler ve barajların bu tasarının yasalaşmasından itibaren istisnasız tüm yüzey ve yer altı sularını kapsayacağı anlaşılmaktadır. Yer altı barajlarının bile gündemde olduğu bu devasa proje havzalar arası su transferlerine de yeşil ışık yakarak sadece TEMA’nın değil; yanı sıra TEMA benzeri bütün STK’ların ve en önemlisi Türkiye’deki su hakkı muhalefetini kendi şemsiyesi altında toplamaya çalışan şirketlerin T.Su Meclisi’nin gerçek yüzünü de ortaya koymaktadır.

Taslağın Madde 18- (7) bendinde yer altı su kaynaklarının korunması yetkisi Bakanlığa (Su Bakanlığı???) verilmekte ve şöyle denmektedir: “Yer altı suyu kullanma belgesi sahipleri su verimini artırmak ve benzeri gerekçelerle yeraltı su yapılarına müdahale edemez ve su yapısını değiştiremez. Bu amaca dönük faaliyetler ancak Bakanlık izniyle yapılabilir.” Bakanlık yetkilendirmesiyle adeta topun taca atıldığı bu düzenlemenin, şirketlerin yer altı sularını talan etmesini engelleme değil kolaylaştırma amacıyla yapıldığı açıkça görülmektedir. Yapılan sadece işlemin çok kolayca alınabilecek bir izne bağlanarak toplumun ikna edilmesi amacını taşımaktadır. Bakanlığın suyun metalaşmasını sağlayan birincil otorite olduğu artık herkesin malumudur.

Aynı maddenin bir sonraki bendinde ise “(8) “Kuyu açan kişi, bulunan suyun ancak faydalı ihtiyaçlarına yetecek miktarını kullanmaya yetkilidir. Bu miktarı aşan sular ile sulama, kullanma ve işlenerek veya doğal hali ile içme suyu olarak satılmak üzere çıkarılan yer altı suları, ilgili kanun hükümlerine göre Maliye Bakanlığı tarafından kiraya verilir!!!” İfadesine yer verildiği dikkat çekmektedir. Bütün kuyuların ve su kullanımlarının kayıt altına alınması suyun alınıp satılabilen bir piyasa malı haline getirilmesinde oldukça kritik bir aşamayı temsil etmektedir. Çünkü bu, hem su arzını hem de su talebini doğrudan ilgilendiren bir durumdur. Maliye Bakanlığı’nın sulama, kullanma ve doğal hali ile içme suyu olarak kiraya verebilmesi ve kira bedellerinin piyasa rayicinde belirlenmesi kullanılan ve geri kalan su miktarlarının bilinmesini, takip edilmesini gerektirir. Dahası, yer altı sularının bütünüyle ticari amaçlarla kiralamaya açılmasıdır. Su ticaretinin ne denli kar getiren bir sektör olduğu anlaşıldığında binlerce su şirketi sektöre giriş yapacak ve bu da yer altı su rezervlerinin hızla yok oluşuna neden olacaktır. Özellikle yer üstü ve yer altı su akışlarının birbirini var ettiği ve beslediği; biri olmadan diğerinin var olamayacağı hatırlandığında bu sürecin ne denli yıkıcı olacağını bugünden öngörmek zor değildir.

Maddenin takip eden (10.) bendinde “Yeraltı sularının gerçek ve tüzel kişilere tahsisi sonrası kullanımında, ön görülen amaca uygunluğun denetimi ve çekilen suyun miktarının kontrolü için, Bakanlıkça belirlenmiş su sayaçlarının takılması zorunludur.” İfadesi yer almaktadır. Dünya Bankası ve Birleşmiş Milletler’in “Kullanan öder” ilkesi yer altı su kaynaklarına da uygulanmakta; illerde evlere takılanların ardından bu kanunla yer altı sularının da kontörlü su sayaçlarıyla kelepçeleneceği anlaşılmaktadır. Maddenin 11. Bendinde sermaye STK’larına ise bu süreçlerin izleyicisi olma rolü verilmiştir.

Taşkın sularla ilgili Madde 19-(6) da “Dere yatakları üzerine her ne sebeple olursa olsun, yapılacak köprü ve menfez gibi sanat yapıları ile dere yatakları üzerinde veya sınırlarından geçirilecek enerji nakil hattı, yol, petrol ve doğalgaz boru hattı, telefon, içme suyu ve kanalizasyon hatları ve benzeri çeşitli kuruluşlarca değişik maksatlı yapılar için proje aşamasında Bakanlıktan uygun görüşü alınarak inşası sağlanacaktır.” İfadesi yer almaktadır. Bu bağlamda dere yatakları üzerine yapılacak yalnızca HES’ler değil her türlü inşaata vize verildiği ve bu vizenin “Bakanlık görüşü(izin bile değil)gibi son derece zayıf, işlevsiz ve göstermelik bir yaptırıma bağlandığı görülmektedir Böylece Su Meclisi’nin HES karşıtlığının da ne denli yapmacık ve gerçek dışı olduğu anlaşılıyor.

Benzer şekilde Madde 19- (7)de de “Akarsu yatağı içinde veya bitişik alanlarda yapılan her türlü madencilik, kum, çakıl ve stabilize malzeme ocağı işletme faaliyetleri Bakanlığın görüşüne uygun olarak yapılacaktır.” denmektedir. Bakanlıktan yalnızca bir “görüş” alma koşuluna bağlanarak dere yatakları içinde ve etrafında her türlü madenciliğe yeşil ışık yakılmaktadır. Bu madde de diğerleri gibi Kanun taslağında zevahiri kurtarmak için kullanılan “su doğanındır” vb. kelimelerin, çevre ve doğa mücadelesi verdiklerini iddia eden sermaye STK’larının inandırıcılıktan ne denli yoksun olduğunu açık bir biçimde ortaya koymaktadır.

Sulama sularıyla ilgili Madde 20- (1) de “Geliştirilecek sulama projelerinde öncelikle su tasarrufu sağlayan modern sulama sistem ve yöntemlerinin kullanılması esastır.” cümlesi dikkat çekmektedir. Sermaye STK’larının son yıllarda yerelliklerde yeni sulama teknolojilerinin kullanımı için yaptıkları projeler bu madde ile daha bir görünür hale gelmektedir… Yerel halkı sulama suyunun paralı hale getirilmesine alıştırmak için bir tür “ödüllendirme” yönteminin kullanıma sokulacağı anlaşılmaktadır. Bu projelere köylünün başlangıç katkısı ile uygulama başladıktan sonraki düzenli ödeme miktarlarının takip edilmesi ve su kullanımının piyasaya endekslenme sürecinin çok daha yakından izlenmesi su mücadeleleri açısından kaçınılmaz bir zorunluluk olarak ortada durmaktadır.

Madde 20- (2) deki tespit ve önerme ise şöyledir: “Gerek dünyada gerekse ülkemizde tüketilen suyun büyük bölümünün sulamada tüketildiği gözetilerek, basınçlı denetimli sulama sistemlerini ülke kapsamında zorunlu olarak uygulamak ve çok zorunlu koşullar dışında kanalet tipi açık sulama yöntemlerini engellemek Bakanlığın görevidir. Bakanlık bu görevini yerine getirirken, Tarım ve Köyişleri Bakanlığının uygunluk görüşünü almak zorundadır.” Taslağın bu maddesinin, sulama sistemleri üreticilerinin kapitalist çıkarları düşünülerek tasarlandığı anlaşılmaktadır. Bu madde BASUSAD gibi basınçlı su sanayicileri derneği benzeri kapitalist yapıların Türkiye Su Meclisi içinde yer alıyor olmasını da anlaşılır kılmaktadır. Basınçlı sulama sistemlerini üreten kapitalist işletmelerin bu üretimlerini amme hizmeti biçiminde yapmayacakları, asıl amaçlarının kar etmek olduğu gayet açık ve herkes tarafından bilinen bir gerçektir. Öyleyse Bakanlık aslında neyi zorla uygulatmış, neyi önlemiş ve neyi teşvik etmiş olacaktır? Bakanlık tarafından çıkarılacak kanun ve yönetmeliklerle çiftlikler basınçlı sulamaya geçmeye mecbur edilecek, sonuç olarak ta hem tarımsal sulamanın piyasalaşması sağlanmış hem de basınçlı su sistemlerinin üreticilerinin sermaye birikim hızı artmış olacaktır.

Hidroelektrik enerji suyu kullanım kural ve koşulları ile ilgili MADDE 26- (1) de “Ülke su potansiyelinden yararlanarak hidroelektrik enerji üretimi amacıyla tasarlanan her türlü su yapısının etüdü, planlanması, projesi ve gerçekleştirilmesi Bakanlıkça yapılır veya yaptırılır.” denmektedir. Aslında HES’ler bugün de ya doğrudan Bakanlık tarafından yapılmakta ya da özel sektöre verilen Bakanlık lisansları ile “yaptırılmaktadır”. Burada belki de pek çok aktivist ve mücadele açısından asıl şaşırtıcı olan, bu kanun taslağının kendisini HES karşıtı olarak tanıtan Türkiye Su Meclisi’nin asli bileşenlerinden biri olan TEMA’nın katkılarıyla hazırlanmış olmasıdır.

Taslağın “Özendirme” başlığı altındaki MADDE 27- (1) de “Su kaynaklarının korunması, geliştirilmesi ve amaca uygun kullanılmasına yönelik “korumacı ve denetimli tarımsal sulama yapan, suyu verimli kullanan tarla içi geliştirme ve arazi toplulaştırması yöntemlerini uygulayan ve suyu az tüketen ve kurağa dayanıklı bitki deseni tekniklerini gerçekleştiren üretici ve kullanıcılara, 5488 sayılı Tarım Kanunuyla düzenlenmiş olan tarımsal desteklemelerde öncelik tanınır.” denmektedir. Bu tarz teşvikler, Dünya Su Konseyi, Dünya Bankası ve Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Teşkilatı tarafından suyun metalaşma sürecini hızlandırma amacıyla geliştirilmiş ödüllendirme mekanizmaları arasında sayılmaktadır. TOBB ve TEMA’nın taslağı hazırlarken hangi kaynaklardan feyz aldığı açıkça görülmektedir. Metalaşma sürecini kimler tepkisiz olarak kabul ederse, bu kesimler tarımsal desteklemelerle ödüllendirilecektir.

Aynı maddenin takip eden bendinde ise (2) “Su ekonomisini gözeten ve başta basınçlı sistemler olmak üzere denetimli sulama yatırımı yapan tarım üreticilerine, 5488 sayılı Tarım Kanununun on sekizinci maddesinde sayılan ilkeler gözetilerek, teşvik edici özel destekleme uygulamaları yapılır.” denerek, yeni teknolojileri kullanan çiftçilerin de teşvik kapsamına alınacağı belirtilmektedir. Sayılan bu ödüllendirmelerin, yerelliklerdeki muhalefeti nasıl etkileyeceğini öngörmek zor değildir.

SONUÇ VE DEĞERLENDİRME:

Türkiye’deki bütün yasalar her zaman uygulamanın ardından gelmekte, genelde fiili uygulama başladıktan sonra yasaların çıkarılmaktadır. TOBB ve TEMA tarafından hazırlanan su kanunu tasarısı yer altı ve yer üstü suları ile havzaların ticarileşmesini hızlandıracak olması ve bu amaçla dağıtılan HES lisansları, maden arama ruhsatları, yer altı suyu şişeleme izinleri gibi uygulamaların yasa ile desteklenmesi ve muhalefet yapma araçlarını zayıflatması bakımından son derece önemlidir.

Ayrıca, alıntıladığımız maddeler ve bu maddelere getirdiğimiz açıklamalar bu kanun taslağının yasalaşması halinde su kaynaklarının talan edilme sürecinin çok büyük bir hız kazanacağını göstermektedir. Kanun taslağının ortaya koyduğu bir diğer gerçeklik ise TEMA, Doğa Derneği, WWF vb. sermaye STK’larının bu süreçte nasıl bir rol üstlendiklerini açıkça ve bütün boyutlarıyla gösteriyor olmasıdır. Tabiatı ve Biyoçeşitliliği Koruma Yasası’nın su hakkı mücadelelerinin önüne adeta bir “Truva atı” gibi konduğu, muhalif hareketler bütün enerjilerini bu yasaya karşı çıkma yolunda harcarken onu çok daha aşan bir yıkım yasasının su ve su havzalarının ticarileştirilmesi üzerinden hazırlandığı anlaşılmaktadır. Kanun taslağını hazırlayanın TEMA gibi toplumda STK kimliği ile tanınan, muhalif dili kullanmada son derece usta, doğayı koruma konusundaki iddialarına ülke çapında meşruiyet sağlamış bir kurumun olmasının ise kanunun yasalaşma sürecindeki olası karşı çıkışları zayıflatacağını bugünden öngörmek hiç zor değildir.

SUPOLİTİK ÇALIŞMA GRUBU

26 Nisan 2011

KİP: Sisteme Lanet,Nükleere Hayır! Sevdiklerimizi toprağa koyduk,hergün birkez daha biz de öldük…Yetmedi mi?

İSTANBUL (DİHA) – Çernobil faciasının 25. yılında, Türkiye’de nükleer santral yapılmasına karşı çıkan yaşam savunucuları, İstiklal Caddesi’nde yürüyüş yaparak, “Nükleere hayır” dedi. Yaşam savunucuları, “Çernobil ile bizleri ölüme mahkum ettiğiniz yetmedi mi? Sevdiklerimizi, en güzellerimizi toprağa koyduk, her gün bir kez daha biz de öldük… Yetmedi mi?” diye yetkililere sordu. 

Karadeniz İsyandadır Platformu aktivisti üçbin civarında yaşam savunucusu, Rusya’nın Kiev kentinde 1986 yılında gerçekleşen, çok sayıda insanın yaşamını kaybetmesine neden olan ve yıllarca da etkisi süren Çernobil Nükleer Santral kazası nedeniyle bugün bir kez daha sokaklara çıktı. Taksim Tranway durağında bir araya gelen yaşam savunucuları önce, “Sisteme lanet nükleere hayır”, “25 yıldır ölüyoruz” ve “Nükleer santral istemiyoruz” yazılı pankartları açtı. Buradan İstiklal Caddesi üzerinden Galatasaray Meydanı’na doğru yürüyüşe geçen grup, ellerinde Lazca ve Hemşince “İsyan”, “Nükleer istemiyoruz” ve “Nükleere hayır” yazılı dövizler taşıdı. Yürüyüş boyunca yöresel müzik enstrümanı tulum çalan grup sık sık, “Çernobil’i unutma nükleere bulaşma”, “Katil Çernobil bu kaçıncı ölüm”, “Yaşam isyan özgürlük” sloganları attı. Yürüyüş sırasında İstiklal Caddesi üzerinde yeni açılan alışveriş merkezi Demirören AVM’nin önünden geçerken, “Demirören sıra sana gelecek” diye tepki gösterildi. 

Galatasaray Meydanı’na ulaşan grup burada, sirenlerin çalması ile birlikte Çernobil faciasının patladığı anı anımsatarak, ölüm anını canlandırmak üzere, kısa süreli olarak yerlere yattı. Daha sonra grup adına Karadeniz İsyandadır Platformu üyesi İstanbul Üniversite öğrencisi Emel Çolak açıklama yaptı. Çernobil faciasının dünyayı kasıp kavurduğu günlerde zamanın Cumhurbaşkanı darbeci Kenan Evren’in “Biraz radyasyon kemiklere yararlıdır”, Başbakan Turgut Özal’ın “Radyoaktif çay daha lezzetlidir” dediğini hatırlatan Çolak, devlet tarafından işlenen bu suçun, bütün ölümlere ve bilimsel verilere rağmen kabul edilmediği gibi “küstahça” örtülmeye çalışıldığını söyledi. 

‘Çernobil’in çocukları olarak her gün öldük’

“Nükleer karşıtı olmamız için, Fukuşima’da nükleer kaza olmasına gerek yoktu. Bizler 25 yıldır bu ülkede ‘Çernobil’in Çocukları’ olarak her gün öldük” diyen Çolak, “Sevdiklerimizi, dostlarımızı, yakınlarımızı toprağa koyduk. 25 yıldır her gün, her saat nükleere ve bunu başımıza bela eden sisteme lanet ettik. Bugün bir kez daha, başta nükleer santraller olmaz üzere, yaşamımızı yok eden sözde enerjilere isyan ediyor, bunları başımıza bela eden sisteme lanet okuyoruz. Bizler nükleere karşı çıkarken, iktidara ve şirketlere ne bir alternatif sunuyoruz ne de ‘uzlaşalım’ diyoruz. Çünkü biliyoruz ki, yaşamın alternatifi olmaz” diye konuştu. 

Çolak, açıklamasını “Çernobil ile bizleri ölüme mahkum ettiğiniz yetmedi mi? 25 yıldır, radyasyonlu çaylar, fındıklar, sütler ile öldürüldüğümüz yetmedi mi? Sevdiklerimizi, en güzellerimizi toprağa koyduk, her gün bir kez daha biz de öldük… Yetmedi mi?” diye sorarak, bitirdi. 

(ek-mtç/iya)

Etkin Haber Ajansı / 26 Nisan 2011 Salı, 21:29

İSTANBUL- Taksim Meydanı’nda bir araya gelen Karadeniz İsyandadır Platformu üyeleri, “Sisteme lanet nükleere hayır” yazılı pankart açarak Galatasaray Meydanı’na yürüdü. İstiklal Caddesi boyunca öfkeli bir şekilde yürüyen yüzlerce kişi sık sık “Katil Çernobil bu kaçıncı ölüm”, “Çernobili unutma nükleere bulaşma” sloganlarını attı. Lazca ve Hemşince lolipopların taşındığı yürüyüşün önünde tulum çalındı. Eyleme Alper Taş ve Şevval Sam’da katılarak destek verdi.

Galatasaray Meydanı’nda Platform adına açıklama yapan Emel Çolak, 26 Nisan 1986’da gercekleşen Çernobil nükleer felaketinin üzerinden 25 yıl geçtiğini ve 25 yıldır başta Karadenizliler olmak üzere ölüme mahkum edildiklerini belirtti.

“Çernobil faciasının dünyayı kasıp kavurduğu günlerde zamanın Cumhurbaşkanı darbeci Kenan Evren, ‘Biraz radyasyon kemiklere yararlıdır’, Başbakan Turgut Özal ‘Radyoaktif çay daha lezzetlidir’ diyebiliyor; Sanayi Bakanı Cahit Aral ise halkın huzurunda radyasyonlu çay içebiliyordu” diyen Çolak, yılar önce bunları yapan devletin bugün onların üstünü örtmeye çalıştığını söyledi.

Japonya’da yaşanan felaket sonrası Fukuşima’daki patlamalar ve radyoaktif sızıntının etkilerinin hala canlı olduğunu ve dünyada nükleer karşıtlığının hız kazandığını dile getiren Çolak, “Nükleer santralı evdeki tüpgaza indirgeyerek Sinop’a, Mersin’e ve Trakya’ya nükleer santral yapmayı planlayan bu dayatmacı zihniyete boyun eğecek değiliz” dedi

Nükleer karşıtı olmaları için, Fukuşima’da nükleer kaza olmasına gerek olmadığını söyleyen Çolak, 25 yıldır bu ülkede “Çernobil’in Çocukları” olarak hergün öldüklerini, sevdiklerini, dostlarını, yakınlarını toprağa koyduklarını ifade etti.

“Yaşamlarımız üzerinde oyun oynamanıza izin vermeyeceğiz“ diyen Çolak, “Çernobil ile bizleri ölüme mahkum ettiğiniz yetmedi mi? 25 yıldır, radyasyonlu çaylar, fındıklar, sütler ile öldürüldüğümüz yetmedi mi? Sevdiklerimizi, en güzellerimizi toprağa koyduk, her gün bir kez daha bizde öldük… Yetmedi mi?” diye sordu. 

KİP: “Gelsin Devlet, gelsin Şirket, gelsin Polis, gelsin Cop, inadına İsyan, inadına Yaşam, inadına Özgürlük”

9 nisan 2011 Cumartesi günü Ankara’da, gerçekleştirilen “Doğanın ve Yaşamın Talanına Karşı Miting”e “Karadeniz isyandadır Platformu” “Yaşam İçin İsyan” Pankartıyla ve Kara-Mavi dövizlerle katıldı. Sabahın erken saatlerinde Kurtuluş Parkı’nda buluşan eylemciler saat 10:30 sularında Toros sokak’a doğru yürüyüşe geçtiler. Saat 11:00′da ise Toros sokak’tan Kolej Meydanı’ndaki miting alanına doğru harekete geçildi.

Sözde “enerji” projelerine, gerçekte yaşamın ticarileştirilmesine karşı yapılan yürüyüş esnasında “Kara Mavi Bayraklar” marşının yanı sıra “Baraj yapma boşuna, yıkacağız başına” “Dereler özgürdür, özgür akacak” “Siz yapın, Biz yıkarız” “İsyan, Yaşam, Özgürlük” “Gelsin Devlet, gelsin Şirket, gelsin Polis, gelsin Cop, inadına İsyan, inadına Yaşam, inadına Özgürlük”sloganları atan Karadeniz İsyandadır Platformu’nun miting alanındaki horonuna katılım büyüktü. 

Suyumuz, madenlerimiz, ormanlarımız, tarım alanlarımız, yasa ve yönetmeliklerle sermaye sahiplerine devredilmesi karşı çıkan binlerce yaşam savunucusu Ankara’da buluştu . Hidroelektrik santral (HES) projeleriyle, termik santrallerle, nükleer santrallerle, maden aramalarıyla, mera, kıyı ve orman kanunlarıyla insanca yaşam hakkımız elimizden alınmasına tepkimizi göstermek için hep birlikte haykırdık.

9 Nisan Cumartesi günü yapılan mitinge doğa savunucularının yanı sıra emek örgütleri ile siyasi partiler de katıldı. Türkiye genelinden gelen yaklaşık 7 bin kişi sabahın erken saatlerinde Toros Sokak’tan “Doğanın ve yaşamın yağmalanmasına karşı yürüyoruz” pankartı açarak yürüyüşe geçti.

Her yaştan yaşam savunucusunun katıldığı yürüyüşte Karadeniz İsyandadır Platformu “Yaşam İçin İsyan” pankartının yanı sıra HES,Termik santrallere,nükleer santrallere, tabiatı bozuk yasalara karşı hazırlamış olduğu dövizleri taşıdı.

Karadeniz İsyandadir Platformu

Kaynak: http://www.karadenizisyandadir.org/ 
http://www.facebook.com/karadenizisyandadir

Suyun Ticarileştirilmesine Genel Bir Bakış

Su kaynaklarının azalması ve kirletilmesi sonucu çok da uzak olmayan bir gelecekte dünyada  susuzluk sorunu yaşanacağı tespitleri yapılmakta ve su gibi tüm canlı varlıklar için yaşamsal  önem taşıyan bir konuda karşılaşılacak kıtlık sorununun aşılmasının insanlığın en önemli problemlerinden biri olduğu ileri sürülmektedir. Sermaye ve hükümetler gelecekte yaşanacak olası susuzluğu gerekçe göstererek su kaynaklarının ve su dağıtım şebekelerinin ticarileştirilmesi ve özelleştirilmesini gündeme getirmiştir.

Suyun ticarileştirilmesi politikaları ile sermayenin özellikle küresel ısınma konusuna bağlayarak tartışma konusu ettiği su kıtlığı aynı zamanlarda gündem olmuştur. Suyun ticarileştirilmesi polikası, kuraklık senaryosu üzerine oturmaktadır. Ancak su kaynaklarının kapitalist üretim biçiminin doğaya duyarsız sanayileşme politikaları sonucunda kirletildiği, korunmadığı da bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır.

Susuzluk sorunu karşısında duyarsız olmak elbette mümkün değildir. Su tüm canlıların yaşaması için vazgeçilmezdir. Bu nedenle Birleşmiş Milletler’in aşağıdaki verileri, her geçen gün dünya genelinde bir kuraklaşma olduğunu ve susuzluk yaşanacağını göstermesi bakımından önemli ve dikkate değerdir.

Birleşmiş Milletler Çevre Programı’nın (UNEP) 2002 yılında yayımladığı 3. Küresel Çevre Raporu’na göre, dünya üzerinde 1.1 milyar insan güvenli içme suyundan, 2.4 milyar insan ise güvenli arıtma hizmetlerinden yoksun durumdadır. Bu gidişin olumsuz yönde artarak devam ettiği belirtilerek “2050 yılında  başta Ortadoğu ülkeleri olmak üzere 54 ülkede su sıkıntısı çekileceği öngörülmektedir” deniyor(1).  

Ülkemizde ise ekonomik olarak kullanılabilen su miktarı yaklaşık 107 km3’tür. Kişi başına düşen su miktarı 1990 yılında 3.625 m3, 2000 yılında ise 3.250 m3’tür. 2025 yılında bu sayının 2.186 m3’e ineceği öngörülmektedir. UNEP’in raporuna bakıldığında, “dünya ortalaması 7000 m3 olarak belirlenmiş olup, Türkiye 2006 yılı itibarı ile kişi başına 1430 m3 tatlı su kaynağı ile düşük sınıfta yer almaktadır”.(1)

Su kaynaklarındaki azalmanın en önemli nedenlerinden biri sanayideki aşırı ve dengesiz su tüketimidir. Gelişmiş ülkelerde kullanılan temiz suyun yaklaşık %59’unu tek başına sanayi tüketmektedir. Ayrıca sanayi atıklarının arıtılmadan ırmaklara, göllere verilmesi temiz su kaynaklarının başlıca kirlenme nedenidir. Sanayide tatlı su kullanımı engellenmelidir. Deniz suyunun arıtılarak sanayide kullanılması mümkündür ancak ek bir maliyet getirdiği için sermaye tarafından tercih edilmemektedir.

Öte yandan kapitalist sistemde üretimin toplumun ihtiyaçlarına göre yapılmadığı ve her zaman aşırı olduğu bilinen bir gerçektir. Kapitalist üretimin su üstündeki olumsuz etkisine verilecek en güzel örnek savaş sanayidir. Kesinlikle toplumsal bir ihtiyaç olmayan ama sermayenin yayılmacılığı ve kâr hırsı dolayısıyla çok yoğun üretimin yapıldığı bu sanayi aynı zamanda aşırı temiz su tüketen bir sanayidir. Ancak su kıtlığı gerekçesiyle su konusunda düzenlemeler yapılmasının şart olduğunu ileri süren sermaye, kapitalist üretim biçiminin su kaynaklarının azalmasındaki ve kirlenmesindeki sorumluluk payını tartışma konusu bile etmemektedir.

Ülkemizde de Çorlu’da, Çerkezköy’de ve daha birçok yerde nehirler ve dereler sanayi atıkları ile kirletilmiş durumdadır. Aşırı kirlenme ve nehir sularının sanayi kuruluşları tarafından çekilmesi, sözü geçen bölgelerdeki akarsuları kuruma noktasına getirmiştir. Örneğin Elbistan-Afşin termik santralleri su ihtiyacını Ceyhan nehrinden sağladığı için bu nehir kuruma noktasındadır. İstanbul’da ve birçok büyük kentte su havzaları yapılaşmaya açılmakta,  kirlenmesine göz yumularak havzalar yok edilmektedir. Örneğin Düzce su havzası sanayiye teşvik bölgesi ilan edilmesi sonucu havza özelliğini yitirmiştir. Sermaye kesiminin tüm halkın malı olan su kaynaklarını, havzaları kendi çıkarına kullanmasına ve kirletmesine hükümetlerin göz yumması ve yardım etmesi kapitalist sistemin işleyişinin hem bir gereği hem de bir göstergesidir.    

Su kaynaklarının diğer kirleticisi evsel atıklar içinde bulunan kimyasallardır. Bu kimyasal atıkların su kaynaklarına karışması önlenebilir, bu atıklar arıtılabilirdir. Ayrıca doğaya zararsız temizlik maddelerinin kullanımı da teşvik edilebilir.

Tarım alanlarındaki ilaçlama ve gübreleme yoluyla meydana gelen kirlenmeler de  önlenebilirdir.  Organik tarımın desteklenmesi ve yaygınlaştırılması bir önlem olabilir.

Tüm bu örnekler, dünyada ve ülkemizde tatlı su kaynaklarının sermaye tarafından sorumsuzca kirletildiğini, hükümetlerin ise bunu görmezden geldiğini anlatmak için yeterlidir. Su kaynaklarının kirlenmesini engelleyecek bilimsel/teknolojik altyapı mevcuttur ama kâr oranlarını düşürecek ek maliyetler ortaya çıkaracağı için sermaye kesimi bu önlemlere rağbet etmemektedir. Öte yandan su kaynaklarının kirletilerek yok edilmesi sermayenin sözcüsü olan Dünya Su Konseyi’nin suyun ticarileştirilmesi politikasına hizmet ettiği için de  önlenmemektedir. Sorunların kaynağı, kapitalistlerin doğayı ve çevreyi değil, yalnızca kârlarını düşünen üretim anlayışıdır.

Suyun Ticarileştirilmesinin Neresindeyiz?  

Suyun ticari bir “meta” olarak ilk tanımlanması 1992’de yapılan Uluslararası Su ve Çevre Konferansı’nın Dublin beyanındadır. Yine 1992’de Rio’da yapılan Çevre ve Kalkınma konulu BM Konferansı’nda da suyun “eko-sistemin bir parçası, doğal bir kaynak ve sosyal ve ekonomik bir mal” olması gerektiği belirtilmiştir.

İçinde Dünya Bankası ve Birleşmiş Milletler’in de olduğu kurucular tarafından 1996 yılında oluşturulan Dünya Su Konseyi’nin kuruluş amacı tüm dünyada su ile ilgili temel politikaları belirlemektir. Dünya Su Konseyi’nin her üç yılda bir düzenlediği Dünya Su Forumları’nda su sorununun çözümü için önerilen yol suyun ticarileştirilmesi ve özelleştirilmesi olmaktadır.

Dünya Su Forumu 2001 yılındaki toplantısında suyun “bir insan hakkı” olduğu kavramını değiştirerek “bir insan ihtiyacı” kavramını kabul etmiştir. Kapitalizmin temel iktisat anlayışı  kaynakların kıt, insan ihtiyaçlarının ise sınırsız olduğu kabulüne dayanır. Suyun dünya üzerinde kıt bir kaynak ve bir insan ihtiyacı olarak tanımlanması, liberal iktisat kuramları gereği, suyun kullananın karşılığını ödemesi gereken ticari bir mal olması sonucunu beraberinde getirir. Böylelikle uluslararası sermaye açısından suyun ticarileştirilmesinin teorik altyapısı oluşmuş olur. Sıra hızla su kaynaklarının denetimini ele geçirmeye gelmiştir.

Dünya Su Konseyi, Dünya Bankası ile doğrudan bağlantılı uluslararası tekeller tarafından yönlendirilmektedir. Bu tekellerden Suez ve Vivendi su pazarının %70’ini kontrol etmektedir. Suez 130, Vivendi 90’dan fazla ülkede faaliyet yürütmektedir.  

DB ve İMF tarafından desteklenen uluslararası tekeller dünyanın birçok ülkesinde hükümetlerin de desteği ile su dağıtm şirketlerini ele geçirmişlerdir. Dünyadaki içme suyunun %5’inin sermaye denetimine geçmiş olmasına karşın, su ticaretinde elde edilen kâr tüm petrol karının %40’ı kadar olmuştur. Sermaye açısından su ticareti bir “mavi altın” demek olurken, tüm bu gelişmeler dünya yoksulları açısından ucunda ölümlerin olduğu felaketlere gebedir. Su kaynaklarının sermaye denetimine geçmesi ile “kullanan öder” işleyişi gereği, parası olan suya erişebilecek, parası olmayanlar susuz kalacaktır. Suyun ticarileştirilmesi politikası bu gerçek üzerine oturmaktadır.

Su dağıtım şebekeleri uluslararası su tekellerine satılan ülkelerde su fiyatlarının nasıl hızla yükseldiği açık bir şekilde görülmüştür. Gana’da ticarileştirilmesinden sonra su ücretleri %95 yükselmiştir. Hindistan’da aile bütçesinin %25’i su faturalarına gitmeye başlanmıştır. Peru’nun yoksul halkı ABD halkından altı kat pahalıya su tüketmeye başlamıştır. Güney Afrika’da halk faturalarını ödeyemediği için suları kesilmiş, susuzluk ve kolera salgını başlamıştır. Bolivya’da su fiyatları %200 artmıştır. Fas’ın Kazablanka kentinde su dağıtım şebekelerinin özeleştirilmesinden sonra su fiyatları üç kat artmıştır. Kanada’nın Ontorio Walkerton kentinde laboratuar hizmetinin (su tahlilleri için) ticarileştirilmesinden sonra yedi kişi sudan bulaşan E.Coli bakterisi nedeni ile ölmüştür. Su şebekelerinin özel şirketlere devredildiği bu ülkelerde yaşanan sorunlar, suyun ticarileştirilmesinin halk açısından ne anlama geldiğini gayet iyi anlatmaktadır.

Suyun ticarileştirilmesinden zarar gören yalnızca insanlar da değildir. Su kaynağının yanısıra kaynağın çevresindeki karasal alanın da özel şirketlerin egemenliğine gireceği gözden kaçırılmamalıdır. Sermaye bu alanlarda istediği faaliyetlerde (örneğin maden arama vb.) bulunabilecektir. Bundan hem doğa hem de o bölgede yaşayan tüm canlılar elbette etkilenecektir. Suyun ticarileştirilmesi, insanlara getireceği sıkıntıların yanında, doğaya ve tüm canlı yaşamına da zarar verecektir.

Türkiye’de bu konudaki gelişmelere bakıldığında; ülkemizde suyun ticarileşmesine ilk adım 1981 yılında çıkarılan 2560 sayılı İSKİ kanunudur.  Büyükşehir Belediye Kanunu ile İSKİ idare tipi büyükşehirlerin tamamında kurulmuştur. Bu kuruluşların en önemli özelliği, uluslararası sermayenin yeni su yönetimi anlayışının altyapısını oluşturmuş olmalarıdır. Bunlar Maliye Bakanlığı izni ile uluslararası finans kuruluşlarından borç alarak su ve kanalizasyon yatırımı yapabilmektedir, ancak alınan kredilerde DB’nın suyun ticarileştirmesi ile ilgili koşulları bulunmaktadır.

Ayrıca İSKİ, ASKİ ve diğer benzer kuruluşlarda su dağıtımı ve kanalizasyon hizmetleri bir kamu hizmeti gibi verilmemektedir. Yaptıkları hizmetlerin ücretlendirilmesinde kâra dayalı bir anlayış esas alınmaktadır.

Ülkemizin birçok şehrinde su ve kanalizasyon işletmesi imtiyazlarla uluslararası tekellere devredilmiştir. Antalya Belediyesi 1996 yılında su işletmeciliğini uluslararası bir tekel olan Suez’e 10 yıllık süre devretmiştir. Suyun fiyatında aylık %7 artış olunca tepkiler doğmuş, bunun üzerine belediye Suez’in faaliyetlerine 2002 yılında son vermiştir. Suez ise Antalya Belediyesi’ni uluslararası tahkim kuruluna şikayet etmiştir.

İzmit Belediyesi, Yuvacık Barajı’nın işletme imtiyazını 16 yıllığına uluslararası bir tekele devretmiş, kamu kaynakları bu proje ile şirketin kasasına akıtılmış, İzmit halkının payınaysa susuzluk düşmüştür.

Dünyanın ikinci su tekeli olan Vivendi  İzmir Çeşme’de ortaya çıkmıştır. Vivendi’nin büyük ortak olduğu Vivendi-Çalbir ortaklığı Çeşmelilere suyu 3 kat pahalıya satmıştır.

Birçok belediye, Dünya Bankası’nın, özel bankaların ve çeşitli ülkelerin yatırım bankalarının fonlarını kullanarak atık su arıtma, içme suyu arıtma, su dağıtım şebekelerinin yenilenmesi, baraj inşaatı gibi projeleri uluslarası tekeller aracılığı ile yaptırmaktadır. Uluslararası tekeller verdikleri şartlı kredilerle su kaynaklarını denetimleri altına almaktadırlar.

Ayrıca belediyelerin hizmetleri, su, atıksu ve çöp toplama işleri piyasaya açılmış; su işletmeciliğinin bütünü özelleştirilmeyip hizmetin sayaç okuma, su ve kanal arızaları, borçtan dolayı su açma- kapama ve istasyon bakımı gibi hizmetlerinin taşeron firmalara ihale edilmesi yoluna gidilmiştir. Asli görevi hizmet üretimi olan belediyeler, kentsel hizmetlerin tamamını bir bedel karşılığında özel sektöre yaptırmaktadırlar.

Görüldüğü gibi, ülkemizde suyun ticarileştirilmesi konusunda bir hayli yol alınmıştır. 16-22 Mart 2009 tarihlerinde İstanbul’da toplanacak olan Dünya Su Forumu bu süreci yaygınlaştırma ve hızlandırma amacını taşımaktadır.  

Dünya Su Forumu’nun Meksika’daki dördüncü toplantısında bir sonraki toplantının İstanbul’da yapılması kararı alınmış, ardından hükümet su kaynaklarının ticarileştirilmesi için gerekli fizibilite çalışmalarını başlatmıştır. Basına yansıdığı kadarıyla çalışmalarını tamamlamış olduğu da anlaşılmaktadır. Su kaynaklarının satılması ile elde edilecek para miktarı bile belirlenmiş durumdadır. Bu konuda gazetelerde çıkan haberler dikkat çekicidir.

4 Mayıs 2006 tarihli Hürriyet gazetesinde Yalçın Doğan köşesinde “Başkentte dün bir kurye trafiği yaşanıyor. Merkezde Çevre ve Orman  Bakanlığı var. Bir kol Başbakanlığa, ikincisi Maliye Bakanlığına, üçüncüsü de ekonomiden, aynı zamanda AB’den sorumlu devlet bakanlığına uzanıyor. Gizli dosyalar, Çevre Bakanlığı’ndan bu kurumlara kuryelerle gönderiliyor. Ne var o dosyada? Önümüzdeki üç yıl içinde nasıl 60 milyar Euro’luk kaynak yaratabiliriz sorusu var. O soruyla birlikte, bunun çözümü üzerine geliştirilen projeler var. (…) Çevre Bakanlığı nüfusu yüz binden fazla belediyelere talimat gönderiyor. 
Sıvı ve katı atıklarların tasfiyesi için bu belediyeler üç ay içinde yatırım programı sunmak zorunda. Sundukları programı da, üç yılda gerçekleştirmek zorunda. Üç yılda, nasıl olacaksa! Hangi parayla? Para nerede? İşte, o gizli dosyadaki ilk emir. Su parasıyla ilgili.” (2)

7 Temmuz 2007 tarihinde  Hürriyet gazetesinde Yalçın Bayer köşesinde  12-13 akarsuyun satış kapsamında bulunduğunu ve bunlardan metreküp hesabıyla yaklaşık 3,1 milyar dolar beklendiğini yazmıştır. Aynı yazıda Fırat’ın sularının üzerindeki Atatürk ve Keban gibi barajlara giden suların da bu özelleştirme kapsamı içinde olacağı, DSİ’de yapılan ön çalışmalara göre Fırat’ın 29 yıllık satış değerinin 950 milyon dolar, Dicle’nin 650 milyon dolar olacağı söylenmektedir. (3)

Kısacası gazetelere yansıyan bilgilere bakıldığında hükümetin akarsuları, gölleri satışa çıkaracağı, satış sonucunda elde edeceği para miktarını bile belirlemiş olduğu anlaşılmaktadır.

Suyun Ticarileştirilmesine Karşı Mücadele

Önümüzdeki yıllarda temiz suya ihtiyacın artacağı, dolayısıyla suyun bol kâr getirecek bir alan olabileceği düşüncesi sermayenin iştahını kabartmış, bu yöndeki çabalarını ve girişimlerini  hızlandırmışken, emekçiler ise temiz suya erişimin bir  insan hakkı olduğunu, herhangi bir meta gibi kâr amaçlı alınıp satılamayacağını söylemektedirler. Bu haklarının sermaye tarafından gasp edilmesine karşı emekçilerin cevabı, suyun ticarileştirildiği ülkelerdeki mücadelelerde kendini somutlamıştır.

Suyun ticarileştirilmesine karşı mücadele dünya genelinde sürmekte ve bu politikaların uygulanmaya çalışıldığı her yerde direnişler ortaya çıkmaktadır.  Su dağıtım şebekeleri ticarileşen ülkelerde su fiyatlarının aşırı yükselmesi ve suların sağlıksız sunulması bu direnişlerin başlıca nedenleridir.

Tekellerin ve hükümetlerin su politikalarına en büyük karşı çıkış Bolivya’da örgütlenmiştir. Bolivya’da 1999 yılında Cocahamba’nın su dağıtım şebekesi, merkezi ABD’de bulunan bir uluslararası tekel olan Bechtel şirketine 40 yıllığına devredilmiştir. Su işletmesi Bechtel’e geçer geçmez üç hafta içinde su fiyatları 2 kat, iki ay sonra da 3 kat arttırılmıştır. Bunun üzerine halk protestolara başlamıştır. Göstericiler “su tanrının armağanıdır, su hayattır” sloganıyla direnişe geçmiştir. Direniş yaygınlaşınca sıkıyönetim ilan edilmiştir. Göstericilere ateş açılmış, yüzlerce kişi yaralanmış, 17 yaşındaki Hugo Daza öldürülmüştür. Direniş saldırılara rağmen devam ettiği için Bolivya hükümeti sözleşmeyi iptal etmek zorunda kalmıştır.  Yani Bolivya’da direniş kazanmıştır.

Kolombiya’da ise Cali belediyesine ait olan Emcali 3 milyon kişiye su, kanalizasyon, elektrik ve telekomünikasyon hizmeti sağlamaktaydı. Su işletmesinin ticarileştirilmesi istenmiş, sendikanın grev, işgal gibi direnişleri uluslararası kampanyaların da desteğiyle suyun ticarileştirilmesi engellenmiştir.

Daha bir çok ülkede suyun ticarileştirilmesine ve özelleştirilmesine karşı çeşitli biçimlerde verilen mücadelelerin ayrıntılarını dergimizde okuyacaksınız. Ülkemize gelindiğinde ise; Türkiye’de de suyun ticarileştirilmesine karşı bir mücadele yürütülmektedir. Dergimizin de içinde olduğu, sendikalardan, meslek odalarından, siyasi partilerden, DKÖ’lerden, çeşitli platformlardan, dergi gruplarından oluşan geniş bir kesimce kurulmuş olan Suyun Ticarileştirilmesine Hayır Platformu bu alandaki mücadele dinamiklerini bir merkezde toplamaya çalışmaktadır. Platform faaliyetlerine 2008 yazından bu yana devam etmektedir. Yapılan çalışmalarla bir yandan kamuoyu suyun ticarileştirilmesi konusunda bilgilendirilmeye ve uyarılmaya çalışılırken bir yandan da pratik bir mücadele örgütlenmektedir.

Sonuç

Dünya Su Konseyi ve Dünya Su Forumları kendilerini her ne kadar olası bir su kıtlığını tüm dünya halklarının iyiliğine önlemeye, bu konuda bir küresel akıl oluşturmaya çalışan kurumlar olarak sunsalar da su kaynaklarının azalmasına ve kirlenmesine yol açan temel ekonomi politikalarını hiçbir şekilde sorgulamadıkları için inandırıcı değillerdir. Susuzluk sorununu su kaynaklarının, dağıtım şebekelerinin ve su hizmetlerinin ticarileştirilmesi ve özelleştirilmesine meşruluk kazandırmak için kullanmaktadırlar. Oysa yapılmak istenen, üzerinden yüksek kârlar elde etmeyi vaat eden suyu, sermayeye yeni bir birikim aracı olarak sunmaktır.

16-22 Mart’ta İstanbul’da toplanacak olan 5. Dünya Su Forumu’nun amacı, ülkemizdeki su kaynaklarının sermaye denetimine geçirilmesi için oluşturulan plana son rötuşların yapılması, planın uygulamaya sokulması için gerekli yasal düzenlemelerin hazırlanmasıdır.

Üretimin, üretim araçlarını ellerinde bulundurulanların daha fazla kâr edebilmeleri amacıyla değil, insanların ihtiyaçlarını karşılamak için yapıldığı bir sistemde suyun kıtlığı söz konusu değildir ve insanlara bedava sağlanması da mümkündür. Su kaynaklarının kirlenmesinin önüne geçilmesi de eldeki teknik olanaklarla mümkündür. Bütün bunların yapılmaması sisteme ilişkin bir tercihtir.      
   
Dünya Su Konseyi’nin önerdiği su politikaları sermayenin aslında 1970’li yıllardan beri içinde bulunduğu ve bugün giderek derinleştiği görülen krizinden çıkmak için yaratmaya çalıştığı çözüm yollarından biridir. Sermayenin krizini aşmak için getirdiği her yeni düzenleme gibi emekçilerin aleyhinedir. Su gibi yaşamın sürdürülmesi için mutlaka gerekli olan bir şeyin ticarileştirilerek sermayenin egemenliğine girmesini emekçiler asla kabul etmemelidir. Suyumuza yönelik saldırılar devam ederse, sıkça sözü edilen “su savaşlarının” emekçiler ile sermaye arasında yaşanacağı kesindir.  

NOTLAR

(1)    2007 Su Raporu, Çevre ve Mühendis dergisi, “Su ve Havza Yönetimi” sayısı, no: 28, 2007, Çevre Mühendisleri Odası
(2)    Suyu Parayla Satın Emri, Yalçın Doğan, Hürriyet gazetesi, 4 Mayıs 2006
(3)    Nehirlerimiz de ‘satılıyor’, Yalçın Bayer, Hürriyet gazetesi, 7 Temmuz 2007 

Sayı 7 Su Sayfa 9-14

İvme Dergisi yazısıdır. Kaynak gösterilmeden kullanılamaz.

http://www.ivmedergisi.com/suyun-ticarile%C5%9Ftirilmesine-genel-bir-bak%C4%B1%C5%9F.html

Tabiatı ve Biyolojik Çeşitliliği “Koruma” Kanunu Tasarısı Ne Getiriyor, Ne Götürecek? Arif Ali CANGI

http://www.tbmm.gov.tr/develop/owa/tasari_teklif_sd.onerge_bilgileri?kanunlar_sira_no=87082

Esas Numarası:  1/964

Başkanlığa Geliş Tarihi:  25/10/2010

Tasarının Başlığı:  Tabiatı ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Kanunu Tasarısı

Tasarının Özeti:  Tasarı ile ülkemizin kara, kıyı, sucul ve deniz alanlarındaki ulusal ve uluslararası öneme sahip tabii değerlerin ve biyolojik çeşitliliğin korunması ve korunan alanların statülerinin net ve anlaşılır bir şekilde yeniden belirlenmesi amaçlanmaktadır. Ayrıca tabiatın ve biyolojik çeşitliliğin korunmasını sağlamak amacıyla Ulusal Biyolojik Çeşitlilik Kurulunun ve mahalli biyolojik çeşitlilik kurullarının oluşturulması ile Çevre ve Orman Bakanlığına yönlendirici bilimsel destek sağlamak amacıyla Tabiatı Koruma Bilim Heyetinin kurulması öngörülmektedir.

Tasarının Son Durumu:  KOMİSYONDA

 


Kimin için ne amaçla?

Yasanın neden çıkarıldığı, kimin yararına çıkartıldığı, yani amacının ne olduğunu en iyi anlatan 1. maddedeki “koruma kullanma dengesi gözetilerek sürdürülebilirliği”, 2.maddesinde ifade edilen ” sürdürülebilir kullanımının sağlanması” ifadeleridir.

Yasanın pek çok yerinde geçen bu sözcükler neyi ifade etmektedir. Öncelikli olan doğal varlıkları korumak mıdır, yoksa kullanmak mı? Korumanın amacı da kullanmanın yararlanmanın sürekliliğini sağlamak mıdır? Bu soruların yanıtı, tasarının bütününden çıkartılabileceği gibi tasarıyı getiren siyasi iktidarın tercih ettiği ekonomik ve ekolojik politikalarla da doğrudan ilgilidir. Sürdürebilirlik; gelişme, kalkınma ve yatırımların devamının bu gün ve gelecek kuşaklarının da sürdürebileceği bir biçimde devam etmesini sağlamak için ortaya konan bir kavramdır. Tasarının bu düzenlemesi ile “koruma kullanma dengesi” gözetilerek ülkenin kara, kıyı, sucul ve deniz alanlarındaki ulusal ve uluslararası öneme sahip tabii değerler üzerinde ekonomik faaliyetler yapılacak, korunan alanlar(Milli Park-Doğal Sit-Özel Çevre Koruma Bölgeleri vb.) yatırımlara açılacaktır.

Şimdiye kadar “sürdürülebilir kalkınma” yaşam alanlarının kirletilmesinin, yaşam kaynaklarının talan edilmesinin kılıfı olarak kullanılmıştır. Şimdi bu yasa tasarısındaki “koruma kullanma dengesi gözetilerek sürdürülebilirliği” ifadesi kılıf olacaktır.

Yani; yasanın çıkarılış amacı tabiat, biyolojik çeşitlilik ve peyzajın kullanımını sağlamaktır, koruma kullanımı sürekli hale getirmek içindir.

Tasarının 4.maddesindeki ilkeler arasındaki “sektörel ve bölgesel ekonomik ve sosyal kalkınma plan, program ve faaliyetlerinde tabiat ve biyolojik çeşitliliğin korunması hususları göz önüne alınır” ilkesi de yasanın amacının koruma olmadığını, doğal ortamların ekonomiye açılmasının hedeflendiğini göstermektedir.

Hükümet güdümündeki kurullar;

Tasarı ile (6.madde) Tabiat Varlıklarının tespiti, tescili görev ve yetkileri Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulları’ndan alınıp Hükümetin iradesinden çıkamayacak yeni kurullara devrediliyor.

Kararları verecek olan Ulusal Biyolojik Çeşitlilik Kurulu(UBÇK) Çevre ve Orman Bakanlığı Müsteşarı ya da müsteşar yardımcısının başkanlığında, 20 üyesinin 14’si Genel Müdür, Başkan gibi bürokratlardan oluşuyor. Kurulun bürokrat olmayan 4 akademisyenin nasıl seçileceği yasada belli değil, 2 STK temsilcisi üyeleri doğrudan Bakanlık tarafından belirleniyor.

Kurulun bürokrat üyeleri; Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürü, Çevre Yönetimi Genel Müdürü, Ağaçlandırma ve Erozyon Kontrolü Genel Müdürü, Orman Genel Müdürü, Özel Çevre Koruma Kurumu Başkanı, Devlet Su İşleri Genel Müdürü, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı Koruma ve Kontrol Genel Müdürü, Tarımsal Araştırmalar Genel Müdürü, Tarımsal Üretim ve Geliştirme Genel Müdürü, Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürü, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı Maden İşleri Genel Müdürü, Enerji İşleri Genel Müdürü, Bayındırlık ve İskan Bakanlığı Teknik Araştırma ve Uygulama Genel Müdürü veya bunların görevlendireceği yardımcıları.

Böylesine hükümete bağlı bir kuruldan bilimsellik ve objektiflik beklemek saflık olacaktır.

Kurulun oluşturulması ve çalışma usul ve esaslarının yönetmelikle belirleneceği ayrıca belirlenmiş, bu da Kurulun Hükümetin Kurulu olacağını göstermektedir.

UBÇK üyeleri arasında DSİ ve Maden İşleri Genel Md. Enerji İşleri Genel Müdürü’nün de yer alacak olması, kuruldan doğrudan yatırımcıların çıkarı doğrultusunda kararlar çıkacağının habercisidir.

Ayrıca yasanın kapsamına giren konularda UBÇK’ya gerekli mahalli çalışmaları yapmak ve uzun devreli gelişme planının hazırlanmasına ve uygulanmasına katkıda bulunmak üzere mahalli biyolojik çeşitlilik kurullarının oluşturulması öngörülüyor. Mahalli Biyolojik Çeşitlilik Kurulları da valinin kontrolü altında olacak şekilde düzenlenmiştir. UBÇK’nun yarattığı riskleri yerellerde yaratacaktır.

Bakanlığın Kontrolünde Bilim Heyeti;

Bakanlığın tabiatı koruma politikasını oluşturmak ve stratejik planlarında önerilen hedeflere ulaşmasına yardımcı olmak üzere, yapılacak bilimsel çalışmaları belirlemek, yönlendirmek ve izlemek amacıyla ve Bakanlığın koordinatörlüğünde danışma organı niteliğinde Tabiatı Koruma Bilim Heyeti oluşturuluyor. Bilim Heyeti; orman, biyoloji, ekoloji, ziraat, veterinerlik, su ürünleri veya balıkçılık, hidroloji, peyzaj mimarlığı ve jeomorfoloji ile ilgili konularda en az doktora derecesine sahip biyolojik çeşitlilik uzman listesinden seçilen altı üye ile Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu temsilcisi olmak üzere yedi kişiden oluşacak.

Bakanlığın koordinatörlüğünde (denetiminde) oluşturulan kurulun özerkliğinden söz edilemez.

Hükümetin istediğe alanlar korunacak;

Tasarının 9.maddesinde korunan alan statüleri adlandırılmış ve tanımlanmıştır. Bir alanın korunan alan niteliğine sahip olup olmadığını önce Çevre ve Orman Bakanlığı inceleyecek, korunan alan niteliği taşıdığına karar verilen alanlardan orman rejimine tabi olanlar Çevre ve Orman Bakanlığınca, diğer alanlar ise Bakanlar Kurulu tarafından korunan alan olarak belirlenecek.

Uzun devreli gelişme planları da dâhil olmak üzere korunan alanlara ait her tür ve ölçekteki planları yapma yetkisini bakanlığa veren tasarı, bu alanlarda sit alanı bulunması halinde ilgili Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu’ndan sadece sit alanlarıyla sınırlı kalmak kaydıyla görüş alınacağını kuralını getiriyor.

Korunan alanların planlama çalışmalarında kimler olduğu belirsiz ‘ilgili tarafların’ katılımının sağlanacağı ve görüşlerinin alınacağı ayrıca düzenlenmiştir.

Bu madde de UBÇK’na bile gerek kalmadan, bir alanın korunan alan olarak belirlenmesi yetkisi doğrudan Bakanlık ya da Bakanlar Kuruluna tanınmıştır. Bu alanlarla ilgili tüm planların Bakanlıkça yaptırılması, yerel koruma gereksinimlerinin göz ardı edilmesi ve halkın katılımının sınırlandırılması sonucunu doğuracaktır.

Planlama çalışmalarına katılacak ilgili tarafların kim olduğu belli değildir? Böylesine muğlâklıklar yasa yapma tekniğine de aykırıdır. Diğer yandan çıkarılacak yönetmeliklerle yatırımcı temsilcileri de pekâlâ taraf olarak kabul edilebilecektir.

Korunan Alanlar Özel Şirketlere Emanet;

Tasarının 12. maddesinde devletin hüküm ve tasarrufu altındaki korunması gereken yerlerin bakanlığa tahsisi öngörülmektedir. Benzer bir düzenlemeyle Milli Emlak’ten tahsis edilen taşınmazların turizmi teşvik gerekçesiyle turizm yatırımcılarına tahsis edilmesi deneyimini yaşadık. Bu şekilde turizm alanları kamuya kapatılmış, kamu yararı değil, şirket çıkarları korunmuştur.

Tasarının 13.maddesi, Bakanlığa korunan alanların kontrol ve korunmasını gerekli görülen hallerde özel güvenlik görevlileri marifetiyle yaptırma yetkisi tanıyor. Özelleştirme ve piyasalaştırma politikalarının uygulanması karşısında, yasanın bu düzenlemesine dayanılarak korunan alanların tamamının kontrol ve denetimi özel şirketlere geçecektir. Bu şekilde bakanlığa tahsis edilen yerler, koruma adı altında özel şirketlerin at oynattığı alanlar haline gelebilecektir.

Hükümet politikalarına, tercihlerine göre koruma(ma)

Tasarının “Korunan alanlarda verilecek izinler, tesis edilecek intifa ve irtifak hakları” 15.maddesi, en riskli maddelerden birisini oluşturuyor.

Koruma altına alınan “mutlak koruma bölgelerinde hiçbir kullanıma izin verilemez, intifa ve irtifak hakkı tesis edilemez” tümcesi, ‘ancak’ ile devam ediyor, “bu alanlarda ülke düzeyinde, üstün kamu yararı ve stratejik kullanımı gerektiren kullanma izni, intifa ve irtifak hakkı Bakanlar Kurulu kararı ile verilebilir” ile tamamlanıyor. Yani korunacak alanların nereler olduğu, ne derece korunacağına Çevre Bakanlığı ve Bakanlar Kurulu karar verecek.

Tasarı ile üstün kamu yararını tespit etme yetkisi Bakanlar Kurulu’na bırakılıyor. Şimdiye kadar, bir işlemin amaç öğesi bakımından “kamu yararına” mı, yoksa kişisel bir koruma veya zarar verme amacına mı yönelik olarak yapıldığını idari yargı araştırır ve salt siyasi bir amaç veya kişisel bir amaç güdülmüş olduğu kanaatine varırsa işlemin iptaline karar verirdi, birden fazla kamu yararının olması durumunda da hangisine üstünlük verileceği yargı tarafından değerlendirilirdi, yasa tasarısı ile üstün kamu yararı kararını verme yetkisi Bakanlar Kurulu’na bırakılıyor. Bu düzenleme tabiatın korunmasını siyasi iktidarın istek ve iradesine bırakmakta, aynı zamanda İdari yargının amaç yönünden hukuksal denetimi sınırlandırıcı sonuçlar doğuracak niteliktedir.

Efemçukuru altın madeni için şirket yararına Efemçukuru Köylüleri’nin organik üzüm bağlarının Bakanlar Kurulu tarafından acele kamulaştırıldığı örneği unutulmamalıdır.

Tasarı ile hiçbir kullanıma izin verilmemesi gereken mutlak koruma alanları, Bakanlık tarafından 49 yıllığına peşkeş çekilebilecektir.

Korunan yabani bitki ve hayvan türleri piyasaya teslim ediliyor;

Tasarının 16.maddesinde de korunması gereken yabani bitki ve hayvan türleri ile yaşama ortamlarını tahrip eden faaliyetlere izin verilemeyeceği, ancak, üstün kamu yararı bulunması halinde tahrip unsurlarını en aza indirecek tedbirlerin alınması şartıyla Bakanlıkça bu alanların kullanımına izin verilebileceği düzenlenmiştir.

Yani bakanlık üstün kamu yararı gördüğü hallerde, korunması gereken yabani bitki ve hayvan türlerinin yaşama ortamlarını tahrip edici faaliyetlere açabilecek.

Tasarının 17.maddesinde, korunan alanlarda endüstriyel kullanıma konu edilecek yabani bitki ve hayvan türlerinin tabii ortamlarından toplanması, kullanılması yetkisi bakanlığa bırakılıyor. Bu düzenleme ile özel koruma bitki ve hayvan türleri ve bunların yaşama alanları endüstriye açılması hedefleniyor.

Bakanlığın izni ile yabani bitki türleri yok edilebilecek;

Tasarının 25.maddesinde, koruma altındaki yabani bitki türlerinin veya parçalarının, kesilmesi, toplanması, köklerinin açığa çıkartılması, sökülmesi, kazılması, zarar verilmesi, tahribi, kısımlarının ve morfolojik yapılarının bozulması, yaşama alanlarının tahrip edilmesi, sahiplenilmesi, bulundurulması ve işlenmesi, satılması, satın alınması, satış için saklanması veya taşınması eylemlerinin bakanlığın izni olmadan yapılamayacağı kuralı getirilmiştir. Çevre Bakanlığı’nın izni ile bu alanlarda pekala yasaklanan eylemler yapılabilecektir.

Korunması Gereken Alanlar İşletmeciliğe Açılıyor;

Gelirler başlıklı 28.maddede, faydalanma, işletme, giriş ücretleri, kira, kullanım izni bedelleri, alan kılavuzluğu hizmetleri, intifa ve irtifak haklarından doğan gelirler, her türlü yayın gelirleri ve benzeri gelirler, gelir kaynağı olarak belirlenmiştir.

Bu haliyle korunması gereken alanların işletmeye açılmasını kolaylaştırılmaktadır.

29.madde ile de köylere hizmet götürme birliklerine veya köylerde köy tüzelkişiliklerine kaynak aktarılacağı düzenlenmektedir. Bu şekilde dağıtılan sus paylarıyla yerellerdeki direncin kırılması amaçlanmaktadır.

“Kirleten öder”

İdari yaptırımlar başlıklı 30.madde ile bir takım para cezaları düzenlenmiştir. 31.maddeyle de koruma alanlarında ve korunan alanlarda tabiatı ve biyolojik çeşitliliği tahrip edenlerden zararların tazmini öngörülmektedir.

“Kirleten öder” yaklaşımının sonucunda gelinen nokta bellidir. Ödenecek cezaların kirletmeyi, bozmayı, yok etmeyi önlemeyeceği ortadadır.

Kirleten öder” yaklaşımı tek başına koruma sağlayamaz. Kirleten ya da kirletilmesine izin veren kamu kurumlarıysa ne olacak?

“İşletme yetkisi” devredilebilecek;

34.madde ile işletme yetkisi, talepte bulunmaları halinde il özel idarelerine, belediyelere, bu Kanunun amacına uygun faaliyetleri yürütmek üzere kurulan vakıf veya derneklere Bakan onayı ile devredilebilecek.

Yasanı düzenlemesinde geçen işletme yetkisi kavramı, korumacılık kavramı değil, ticari bir kavramdır. Bu da yasa yapıcıların asıl amacını göstermesi açısından dikkat çekicidir.

Tabiat Varlıklarına ilişkin Koruma Kurullarının yetkisi alınıyor;

Tasarının amacına ulaşması için 36. ve 37.maddelerle yasalarda önemli değişikliklere gidiliyor.

Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanununun adı “Kültür Varlıklarını Koruma Kanunu” olarak değiştiriliyor, dolayısıyla korunması gereken doğal varlıklara ilişkin Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulları’nın yetkileri Çevre ve Orman Bakanlığı’na devrediliyor. Bundan böyle tabiat varlıklarına ilişkin kararlar, kısmen de olsa bilimselliği ve özerkliği olan Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulları’nın yerine bakanlığın güdümündeki UBÇK tarafından alınacak. Bu da ciddi zafiyetler yaratacaktır.

“koruma kullanma dengesi gözetilerek sürdürülebilirliği” ifadeleri bu yasayla birlikte neredeyse tüm koruma yasalarına da giriyor. “Sürdürülebilir Kalkınma” kavramının ne tür kirletmeler, yok etmelere yol açtığı deneyiminden yola çıkarsak, yasayla getirilen “koruma kullanma dengesi gözetilerek sürdürülebilirliği” kavramı da tehlikeli sonuçlar doğuracaktır.

“Tabiat”ın korunması Çevre Bakanlığı’nın insafına kalmış durumda. Milli Parklar Yasası yürürlükten kaldırılıyor, bu kanun ile milli parkların korunması mümkün olmayacaktır. Doğal SİT’in kaldırılması da korunması gereken tabiat varlıklarının HES’ler, barajlar, yapılaşma ve diğer tahrip edici yatırımlarla tahrip edilmesine yol açacaktır. İkizdere’nin Doğal Sit ilan edilmesi üzerine Çevre Bakanı’nın gösterdiği tepki göz önüne alındığında bu alanların korunmayacağı apaçık ortadadır.

Tescili yapılmış doğal sit ve tabiat varlıkları yeniden değerlendirilecek.

Geçici 2.madde ile daha önce tescili yapılmış doğal sit ve tabiat varlıkları Ulusal Biyolojik Çeşitlilik Kurulu tarafından değerlendirilecek ve bu Kanunda düzenlenen koruma statüsü özelliklerini taşıyanlara uygun koruma statüsü verilecek, özellikleri taşımayanların ise mevcut statüleri sona erecek.

Ulusal Biyolojik Çeşitlilik Kurulu çalışmalarına yardımcı olmak üzere Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdür Yardımcısının başkanlığında Bakanlık ve Kültür ve Turizm Bakanlığının eşit sayıda temsilcisinin katılımı ile çalışma grubu oluşturulacak.

Bu düzenleme ile var olan doğal sit ve tabiat varlıkları Ulusal Biyolojik Çeşitlilik Kurulu tarafından ele alınacak ve korunma statüsü alıp almayacaklarına karar verilecek. ‘Yürütmenin etkisinde olacak bir kurulun var olan doğal sit ve tabiat parkı kararlarının tamamını kaldıracağı’ şimdiden söylenebilir.

Sonuç :

Yukarıdaki ayrıntı değerlendirmelerde de görüleceği üzere; yasa tasarısı bütün olarak ele alındığında, tabiat varlıklarını korumayacak, bu alanları kullanıma açacak niteliktedir. Bu haliyle yasa tasarısı, Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelere, anayasanın doğal ve kültürel varlıklarının korunmasına yönelik düzenlemelerine de açıkça aykırıdır.

Bilindiği, gibi; Anayasanın “Tarih, Kültür ve Tabiat Varlıklarının Korunması” başlığı altında yer verilen 63. maddesine göre;”Devlet, tarih, kültür ve tabiat varlıklarının ve değerlerinin korunmasını sağlar, bu amaçla destekleyici ve teşvik edici tedbirleri alır.” Anayasanın 56. maddesine göre de; “Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek Devletin ve vatandaşların ödevidir.”

Bu anayasa düzenlemelerin yanı sıra Anayasanın 90. maddesine göre birer iç hukuk normu haline gelmiş olan uluslararası sözleşmelere de aykırılık söz konusudur. Bu sözleşmeler şunlardır;

• Özellikle Su Kuşları Yaşama Ortamı Olarak Uluslar arası Öneme Sahip Sulak Alanlar Hakkında Sözleşme (1971 Ramsar),

• Dünya Kültürel ve Doğal Mirasının Korunmasına Dair Sözleşme (1972-Paris).

• Akdeniz’in Kirlenmeye Karşı Korunmasına Ait Sözleşme (1976- Barselona), bu sözleşme çerçevesinde imzalanan Akdeniz’de Özel Koruma Alanlarına İlişkin Protokol (1982).

• Avrupa’nın Yaban Hayatı ve Yaşama Ortamlarını Koruma Sözleşmesi (1979-Bern),

• Avrupa Kentsel Şartı (1992 Strasburg),

• Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi (1992-Rio),

Diğer yandan ülkemizde yargı kararları ve toplumsal hareketlerle yaşamın savunulması alanında önemli kazanımlar elde edilmiştir. Tasarı ile bu kazanım ve birikimler de yok sayılmıştır.

Tasarıdaki “koruma”, “katılım” ve “danışma” gibi kavramlar ve yapılar göstermeliktir, son sözü Çevre ve Orman Bakanlığı ve Hükümet verecektir.

Tasarı bu haliyle, doğal varlıkları koruma yerine, sömürülmesini kolaylaştıracak, talana, yağmaya açacaktır, dolayısıyla canlı yaşamının sürmesini tehlikeye atacak niteliktedir.

Sonuç olarak, gerçekten korumak isteniyorsa, tasarı geri çekilmelidir.

Arif Ali Cangı

Avukat

6 Şubat/2011

http://cevrehukuku.net/index.php/makale/581-tbckk-cangi

TEMA: Kocaman şirketlerin kocaman vakfı – Sermaye Çevreciliğinin Ana TEMA’sı

TEMA Vakfı, yaptığı ‘suya sabuna dokunmayan’, ‘toz toprak, sakız’ projelerinin çevre yararına olmasından çok sermaye yararına olması ile dikkat çekti. Karadeniz İsyandadır Platformu’ndan M. Cevdet Arslan TEMA’nın gerçek yüzünü yazdı.

 

TEMA Vakfı yaklaşık 20 yıldır başta erozyonla mücadele olmak üzere çevre sorunları konusunda yaptığı çalışmalarla (!) gündeme getirildi. Devletin her kurumundan aldığı desteklerle, özel sektörün gönüllü halkla ilişkiler çalışmasını yürüttüğü TEMA Vakfı, yaptığı ‘suya sabuna dokunmayan’, ‘toz toprak, sakız’ projelerinin çevre yararına olmasından çok sermaye yararına olması ile dikkat çekti. Ta ki, Karadeniz İsyandadır Platformu gibi bir çevre hareketi olmanın ötesinde ‘yaşam alanı savunucusu’ olarak tanımlanabilecek hareketlerin ortaya çıkışına kadar. Ve Karadeniz İsyandadır Platformu’ndan Arkeolog ve Sanat Tarihçisi Mustafa Cevdet Arslan TEMA’nın gerçek yüzünü yazdı.

TEMA KENDİNİ TEMİZE ÇIKARMAYA ÇALIŞIYOR

Karadeniz İsyandadır Platformu tarafından kamuoyuna açık bir basın toplantısıyla deşifre edilen TEMA, kendi sitesinde açıklama yapma gereği duyarak kendini temize çıkarmaya çalışıyor. Mücadele içindeki bizlerin sesini duymazdan gelme, muhatap almama hali bile yaşam savunuculuğuna karşılıksız olarak ömrünü veren insanları yok sayma çabasının ifadesi.

TEMA yaptığı açıklamada, “Vakfımız çevre konusunun ne halkın ne de iş dünyasının bugünkü kadar gündeminde olmadığı bir dönemde, 11 Eylül 1992 tarihinde 30 işadamı tarafından erozyon ve çölleşme ile mücadelenin gerekliliğine dikkat çekmek ve bu mücadelenin bir devlet politikası haline gelmesine katkı sağlamak üzere kurulmuştur”  diyerek müthiş bir yalana başvuruyor;  1980 -1990’lı yıllar Türkiye’de iki önemli gücün politik alana çıktığı dönemdir. İbrahim Eren’li Radikal Yeşiller ve Celal Ertuğ başkanlığında Yeşiller Partisi bu dönemde sahnededir ve ekoloji mücadelesinin Türkiye’nin dört bir yanında yükseldiği yıllardır o yıllar… Sanayi tesislerinin doğayı kirletmesine, Aliağa, Komili vb şirketlerin, fabrikaların yarattığı çevre kirliliği, siyanürlü altına karşı mücadelelerin yükselişi, şanlı Bergama Köylüleri, Termik Santrallere karşı hareketler, Hasankeyf’in ilk kez dillendirilmesi, antimilitaristlerin feministlerin yükselişi, alternatif  hareketlerin çığ gibi büyümesi karşısında Çeküller TEMA’lar devlet güdümünde NGO’lar (Non Goverment Organition; şimdiki karşılığı STK Sivil Toplum Kuruluşu-benzetme gerekirse, sivil ajan teşkilatı gibi) yaratılmıştır.

PASİF MÜCADELE GELENEĞİ

TEMA, çevreci hareketin yükselişte olduğu dönemde doğa katliamlarını gizleyecek pasif bir erozyonla mücadele masalıyla kurulmuştur. Erozyon, insan faaliyetlerinin özellikle tarımın ürünüdür. Tarımı kaldırmadan erozyonu yok edemezsiniz; sanayi için ormansızlaştırılan bölgeleri, köprü ve yollar için yok edilen bitki örtüsünü görmezden gelerek erozyonu yok edemezsiniz ama vicdan rahatlatmak için suya sabuna dokunmayan tarzda çevrecilikle ekoloji mücadelesine yönelen binlerce insanı güçlü bir yapı görüntüsü sunarak kendinize çekip pasifize edebilirsiniz. Çevrecilik ağaç dikmekten ibaret olur. Çevre politikalarını üreten insanların ve gerçekten hükümet dışı, devlet dışı örgütlenmelerin sesi duyulmaz hale getirilir. Çevrecinin imajı ‘çiçek böcekçi’ye dönüştürülür. Politik kararlara şirketlerin politikalarına karşı olanlar, bu ‘çiçek böcekçi’ imajıyla TBMM’de alternatif oluşturma şansını kaybeder.  TEMA işte bu amaçla çevre hareketlerinin olmadığı değil yoğunlaştığı bir dönemde “11 Eylül 1992 tarihinde 30 işadamı tarafından” kurulmuştur.

PATRONLARIN ÇEVRE VAKFI

“TEMA, kurulduğu günlerde mütevelli heyetini de yayınlamıştı gazeteler; “Tamam” demiştik kirletenler çevreciliği de vatandaşa bırakmayacak. TEMA, gönüllü çalışan binlerce çevrecinin emeği üzerinde bugünlere geldi. İstanbul’da orman talan edilirken erozyonla uğraştı. Her şeye rağmen çevreciliğin gelişmesinde önemli katkıları olduğunu yadsıyamayız. Ama nasıl çevrecilik!  Mimarlar Odası, KOÇ Üniversitesi yapımının binlerce ağaç kesimine neden olacağını söyleyip dava açtığında karşımıza iki dilekçe çıkmıştı, TEMA ve bir mimar; TEMA koç üniversitesinin ormana zarar vermediğini, tam tersine koruma kullanma dengesi içinde koruyucu yanının olduğunu özetle söylemekte idi. Mimar ise Mimarlar Odası yönetiminin kronik muhalifi idi ve dava sürecinde de şehircilik açısından sakıncası olmadığına dair bir rapor vermişti. (Mimarlar odası arşivinden belgelere ulaşılabilir”) Kurulduğu yıllardaki izlenen yolla geçtiğimiz dönemde yaşananlardaki TEMA tavrı özellikle nasıl bir politikayla yüründüğünün ispatı değil midir; Ormansızlaştırma yüzünden erozyon olduğundan hareket ederken Bay TEMA, Doğu’da devletin yaktığı ormanlar söz konusu olunca dut yemiş bülbül gibi davranmamış mıdır?

TEMA NÜKLEER ENERJİYİ SAVUNMAKTADIR.

“İş ayrı TEMA yöneticiliği ayrı”- İskenderun’da gazetecilere konuşan Mahir Rende, TEMA genel merkezinde de bazı yöneticilerin ‘nükleer santral ihalesi’ konusunda oylama yaptıklarını ve oylamadan çıkan sonuç sonrasında ihaleye katılmama kararı aldığını açıklayarak şunları söyledi: “İş ayrı şey, TEMA yöneticiliği ayrı. Fransa’da da onlarca nükleer santral var. Bunlar halen çalışıyor. Ve hiç bir şey olmuyor. Türkiye’de de pekala bir insan, TEMA yöneticisi de olsa bu ihaleye katılabilmeli. Ama oylamada çıkan sonuç sonrası, ihaleye girilmedi.” (Akın Bodur; TEMA Nükleer Enerji Yanlısıymış Iskenderun – BİA Haber Merkezi 07 Haziran 2001, Perşembe, Bianet)

TEMA’yı şirketler kurmuştur. Şirketlerin borusunu öttürmektedirler. Bunun için AB’nin şirketler yanlısı yaptırımlarını da desteklemekten geri kalmaz. TEMA Su Meclisi’nin de kurucusudur. Su Meclisi de yandaşı Doğa Derneği de HES’ler konusunda kimi HES’lerin yapılabileceğini zararlı olanların yapılmasının önlenmesi gerektiğini, havza yönetimini savunarak süreci meşrulaştırmaya tepkileri azaltmaya yönelik yuvarlak bir tavır sergilemektedir. Bu tavırlar suyun şirketlerin eline geçmesini yaşam hakkının gasp edilmesini savunmak anlamına geliyor.

TEMA, SUYUN ŞİRKETLERİN ELİNE GEÇMESİNİ SAVUNMAKTADIR

Yükselen toplumsal muhalefet karşısında daha fazla suskunluğunu koruyamayan TEMA, en sonunda koca koca bilim adamlarına(!) rapor yazdırmak zorunda kalmış, HES’leri halen “yenilenebilir alternatif enerji kaynağı olarak kabul edebilirken” yüzü kızarmamış, HES lisanslarıyla sularımızın tüm kullanım haklarının şirketlere devri, topraklarımızın acil kamulaştırmayla gaspı gibi nahoş hususlara asla değinmemiştir…

TEMA’nın bu duruşuna karşılık mücadele yürüten vadiler ve derelerin savunucuları köylülerimiz, “Bir derede 2 HES de olsa 20 HES de olsa netice aynıdır: ‘su kullanım hakkı’ halktan alınıp firmalara devredilecek, sermaye sularımıza konmuş olacaktır. Su her canlının yaşam hakkı olduğuna göre, suların kullanım hakkı gerçekte halkın ve o yaşam bölgesindeki tüm canlıların olduğuna göre bunu kabul etmeyen düzenlemelere rıza göstermeyiz ve halkı HES’lerle uzlaştıracak hiçbir davranışa hoşgörüyle bakmayız; vadimiz haliyledir, ortada planlanacak bir şey yoktur ” diyorlar.

Can suyu ve miktarı üzerinden yürütülen tartışmalar da yine varılan aşamada uzlaşmacı ve işbirlikçi politikaların argümanı haline gelmiştir. Doğanın bütünlüğünü göz ardı eden, gezegenin varoluşuna adeta hakaret eden bu bakış açısı temelden sorunludur; suların yatağından koparılmasının, künklerin, tünellerin içine hapsedilmesi için vadinin katlinin ölçüsü, debisi olamaz. İlla “can suyu” tespit edilecekse sularımızın her katresi candır, “Can Suyu” ölü bitkiyi canlandırmak için verilir. Derelerin yeşerttiği vadilerin canlılarını can çekiştirecek koşullara mahkûm ederek asgari ücreti bile çok görülen sözleşmeli işçiye benzetmeye çalışıyorlar. Bariz şirket kafasıyla doğaya bakmanın ürünüdür bunlar.

“TEMA Vakfı, faaliyetlerini gerçekleştirebilmek için çeşitli işbirlikleri yapmaktadır. Revan-Su bunlardan biridir. Vakıf, bu firma ile ortak değildir. Logo kullanım işbirliği çerçevesinde Vakfa bağış yapılmaktadır. Bu işbirliği kapsamında Vakfımız Revan Su’yu kaynağından itibaren düzenli aralıklarla kontrol etmekte, laboratuvarlarda analiz yaptırmaktadır.” Denilen bilgilendirme notunda da aynı zamanda kendilerini ele verdiklerinin farkında bile değiller. Suyun ticarileştirilmiş halini savunduklarını ve bundan nemalandıklarını kendileri belirtmektedirler.

TEMA CAN ALICI ZAMANLARDA ETKİ GÜCÜNÜ ASLA KULLANMAMAKTADIR.

Varlık gösterdiği mücadelelerde ya gönüllülerin samimiyeti ya da doğa katliamı yapan şirketlerle ne kadar yakın işbirliği içinde olunup olunmadığı gözetilmektedir.

“Bir sivil toplum hareketi olan TEMA Vakfı’nın en büyük başarısı, 19 yılda ülkemizin en uzak noktasındaki köyünden, en merkezdeki kentine kadar, başta topraklarımız olmak üzere doğal varlıklarına sahip çıkan, koruyan gönüllülerinden oluşan büyük doğa koruma çemberidir.  Ülke genelinde sayıları 400.000’i aşan ve her geçen gün artmakta olan kendini doğaya adamış TEMA gönüllüleri Minik TEMA’sından, İl Temsilcisi’ne kadar, doğal varlıklarımızın korunması için çalışır, çevresel sorunların çözümü için yasal her yolu yılmadan dener, inisiyatif alır, yapıcıdır, doğruları söylemekten çekinmez. Gönüllüler ve temsilciler doğa sorunlarına karşı yüksek duyarlılık gösterir ve her daim çözüm odaklıdır. TEMA İl Temsilcilerinden iki kişi her yıl Vakfın Yönetim Kurulu üyeliğine seçilir, yılda iki kez düzenlenen Mütevelli Heyeti toplantılarına ve tüm Yönetim Kurulu toplantılarına katılarak gönüllüleri temsil eder, TEMA Vakfı’nın strateji ve çalışmalarına yön verir.”

Çok güçlü olduklarını kendileri açıklıyor ve güçlerini saygınlıklarını kendileri kanıtlıyorlar ama gerçekler bu gücün doğayı, yaşamı korumak için kullanılmadığını gösteriyor. Tabiatı Bozuk Yasa Meclis’e inmiştir ve bu yasaya karşı basın açıklamalarına adlarını yazdıran TEMA ‘den Gerek YK gerek mütevelli heyeti gerekse gönüllülerinden kaç kişi bu açıklamalara gitmiş TEMA bu eylemler için kaç otobüs kaldırmış Ankara’ya Meclis önüne Trakya’dan, Karadeniz’den, İç Anadolu’dan, Ege’den, Akdeniz’den, Doğu’dan, Güneydoğu’dan kaç kişinin yol parasını karşılamıştır. TEMA istese kendi bu övündüğü güçlü yapısının gücüyle 40-50 bin insanı Ankara’ya mitinge taşıyamaz mıydı? Bu can alıcı konuda “sayıları 400.000’i aşan ve her geçen gün artmakta olan kendini doğaya adamış TEMA gönüllüleri”nin ne kadarını harekete geçirmek için kaynak ayırmıştır?

Hem gücünle öğün, hem de bu gücü doğanın korunması için kullanma… Peki, kime karşı koruyacağız doğayı? Doğayı tahrip eden meta kaynak gibi gören tüm şirketlere ve onların kuklası yönetimlere karşı değil mi? Bay TEMA ne mırıldanıyor böyle? Doğayı vatandaş Abuzer’den değil elbette bu vakfın şerrinden korumak lazım. Söz mütevelli heyetine gelince “Ticari faaliyetlerine karışmam” demek ne demektir. Doğayı tahrip eden Orhan Yavuzlar, Asım Kocabıyıklar olunca onun adı ticari faaliyet mi oluyor size göre Bay TEMA?

“Gönüllülerimizin HES’lerle ilgili çalışmalarına TEMA Vakfı Onursal Başkanı Hayrettin Karaca da dahil olmuş ve Yuvarlakçaylılar’ın direnişine yanlarına bizzat giderek destek olmuştur.”    Denilen açıklamada 28 gün İstanbul’un göbeğinde ORYA enerjinin önünde oturma eylemi yapan Cide- Loç’luları niçin görmek istemediniz acaba? Oturma eyleminin son günlerine doğru mücadelelerimiz sonucunda mütevelli heyeti üyenizin inşaatının kaçak olduğu ortaya çıkıp ta mühürlenince sitenize Cide-Loç’taki HES’e de karşı olduğunuzu oradaki gönüllülerinizin size karşı aktif tepkisi nedeniyle de koymadınız mı? “TEMA Vakfı, HES konusunda Bilim Kurulu tarafından hazırlanan raporu, Cumhurbaşkanı, Başbakan, tüm parti başkanları, milletvekilleri ve Çevre ve Orman Bakanlığı yetkililerine göndermiştir.” Yazıyor bu yazıda… Ne kadar ilginç. Kendi kurucunuza bu tür uyarıları raporları neden verip konuyu doğrudan halletmediniz acaba? Ya tepkiler büyüyünce ya da işbirliği yaptığınız şirketlerin dışında birileri bir şeyler yapıyorsa haksız rekabet için mi çevre eylemlerini kullanıyorsunuz… Ekoloji mücadelelerinden başka türlü size ne!.. Bunu düşünmek bile korkunç!..

TEMA ekoloji mücadelelerinin önünü tıkamakta hükümet politikalarına şirketlerin ağzıyla yanıtlar vermekte muhalefetin sözünün duyulmamasını ve dolayısıyla güçlenmesini önlemektedir.

TEMA’YI TEŞHİR TARİHSEL SORUMLULUKTUR

Bize TEMA gibi, Greanpeace gibi, Doğa Derneği, gibi yeşillenemeyen yeşiller partisi gibi akmaz kokmaz değil bizzat politikanın en hasının gerekli olduğunu görecek bir bilinç ve kararlılık lazım. Bu kararlılık ise deşifresine karşılık çeşitli araçlarla yapılan tartışma ve yanıtlarda açıkça dile getiriliyor artık;

“Burada ciddi bir süreç bizi bekliyor. Yani emperyalizme karşı daha önce duruş göstermiş bir toplum olarak yine yürekli bir mücadele vermezsek kırsalda halkın yaşaması mümkün olmayacaktır. Halkın kırsaldan kentlere göçmesi durumunda ise Mısır’da mezarlıkta ya da Brezilya’da varoşlarında yaşayan halk gibi çok yoksul, çok muhtaç ve de cehalet içinde yaşaması kaçınılmaz olacaktır.

Bu nedenle;

Sürecin ekonomik kaynakların paylaşıldığı gerçeğini dillendirmeyen kuruluşların oluşturduğu tehlike iyi anlaşılmalıdır. Bugün para içinde yüzen dernekleri bu açıdan iyi izlemek gereklidir.

Onların deşifre edilmesi ve anlaşılabilmesi için ise aşağıdaki sorular sorulmalı ve yanıtları dikkatle izlenmelidir.

-Bu dernekler bu güne kadar hangi alanı korumuşlardır? Kullandıkları para doğru yere gitmiş midir? Projeleri hangi alanlarda yürütmüşlerdir ve proje yürüttükleri hangi alanı korumuşlardır? Bu STK’lar kimler için geçim kaynağıdır? Ulusal büyük gazeteleri en iyi kimler kullanmaktadır ve neden? Bizimle kendisini mi aklamaktadırlar, yoksa STK onlar için bir geçim kaynağı mıdır? Bu mücadeleye katılanlar, gerçekten siyaset (halk adına karar alınmasını sağlamak) için mi geliyorlardır, yoksa kendilerini var etmenin amacı mıdır?

Bu soruların yanıtları aslında süreçte ortalıkta durmaktadır.

Sadece fotoğrafları iyi okumak yeterlidir.

Önümüzdeki sürece gelince kısacası, varlık ya da yokluk mücadelesidir.

Sonuç olarak yapılan halk için kararlar almaksa ve bunun adı da siyaset ise; bunun halkı kandırmayanlarla kurulacağı ve halka rol yapmayanlarla olması gerçeğidir.” (Hediye Gündüz)

“Bizler burada, Dünya Su Savaşı’nın Türkiye cephesinde, vadilerimizde, derelerimizde, meydanlarımızda bu toprakların onurlu isyanıyız. Sularımızın satışı karşısında işgalcilerin “yenilenebilir enerji” kandırmacasını gevelemekteyken, biz başımıza gelen vahşi şirket emperyalizmini teşhis ve teşhir edenleriz. Bu patronların paravan örgütlenmelerine karşı göstereceğimiz uyanıklık şüphesiz zaferimizde belirleyici olacaktır. Bu tarihi eşikte bu duruşu gösterebilmek ve bu sözü söylemek bilakis bizim Tema’ya en halisane duygularla katkı koyduklarından hiçbir kuşkumuz olmayan yüz binlerce duyarlı insanımıza karşı tarihsel sorumluluğumuzdur. Bizler buradaki toplumsal muhalefetin, tüm dünyada deşifre olmuş böylesi patron, düzen ve uzlaştırma yapılarının yollarına gelecek kolay lokma olmadığını şimdi bir kez daha göstermekle mükellefiz.

Sayın Profil, şahsen neden katılmıyorum bu organizasyona, kip neden sokaklarda efsane? Biz meydanlara akarken oradaki her bir yürekle birlikte attığımızı, bir onurlu öfkenin isyanı olarak eşsiz bir ruhsal deneyimi paylaştığımızı hissederiz. Çoğaldıkça coşarız öyle. Benim topraklarımı işgal eden, yaşam alanımı tarumar eden, üzerime köpeklerini salan, yıllardır dövüştüğüm düşmanımın sosyal sorumluluk projesiyle ortak bir hissiyatım nasıl mevzubahis olabilir? Siz kimlere yurt sevgisi öğretmeye kalktığınızın farkında mısınız, birlik, beraberlik hamaseti neyin birliği, kurtla kuzunun mu, ondan mı adını koymaktan çekinmeniz? Eğer hakkında hissiyatınızda samimi iseniz, biz tam da bu suistimale dikkat çekiyoruz.” (Ebru.Erbaş)

-Israrla mütevelli heyetinin yönetime bir etkisi olmadığı söyleniyor. Ancak TEMA’dan yapılan açıklamalar gösteriyor ki yılda 2 defa yapılan MH toplantıları sonucunda vakfın yönetiminin nasıl işleyeceğine dair kararlar çıkıyor.

-Gönüllülerinin ve çalışanlarının bağımsız olarak hareket edemediklerine karşı yapılan açıklamaların hiçbirisi gerçeği yansıtmıyor TEMA’da hem mütevelli heyetinin hem de yönetimdeki emekli asker-bürokrat-vs.nin vakfı kendi kafalarına göre ve rant sistemi içerisinde yönettiği biliniyor. Uygar Özesmi’nin genel müdür olduğu dönemde zaten çok saçma olan ağaçlandırma projelerinin sonlandırılması ve gerçekten doğanın korunmasına yönelik çıkışlar yapılmasının ardından, bir punduna getirip içinde yapılan ihtilal sonucu yönetimin devrildiği ve bitirilen projelerden rant sağlayan kişilerin yönetime gelmesinden sonra Uygar Özesmi ve ekibinin istifa etmeye zorlandığı herkes tarafından biliniyor.

-Loç’taki ve Aksu’daki HES’lere karşıdır deniyor, ancak KİP’in açıklamasının olduğu haftanın sonunda genel müdürü Orhan Doğan “TEMA olarak HES’lere karşı değiliz” diye bir açıklama yapıyor.

-TEMA’nın hiçbir şirkete ortak olmadığı söyleniyor. Ama yapılan açıklamalardan da anlıyoruz ki daha ahlaksızca bir davranış olan şirketlere logosunu parayla sattığı açıklanıyor.

-Mesleğimden ötürü (Yaban Hayatı Araştırmacısıyım. TEMA’nın ağaçlandırma çalışmalarının ve özellikle meşe tohumu dikme kampanyası döneminde dikilen alanların %80’inde dikilen fidanların kuruduğu ve tohumlama alanlarının çorak toprağa döndüğünü bizzat gözlemleyebiliyorum. İsteyen gidip ağaçlandırma alanlarına ve dikim alanlarına kendisi bakabilir. Özellikle İçanadolu bölgesinde, insanların TEMA’ya verdiği paralar çorak topraklara gömülmüş durumda.

-2006 yılında ben ve GDO’ya Hayır Platforumu’ndan arkadaşlarımızın TEMA’nın mera açma vs. kampanyası ile ilgili yazdıklarımız üzerine; vakfın yaptığı açıklama sonucunda; bu alanlarda Monsanto Roundup’ı kullandığı ortaya çıkmıştı. Bu herbisitin de insan ve hayvanların karaciğer hücrelerini öldürdüğü, bitki ve hayvanlarda genetik bozukluğa yol açtığı bilimsel bir gerçek ve biz bu konuda TEMA’nın bu ilacı kullanmasının yanlışlığını dile getirenler; Avukatlarının yavuz hırsız misali bize özelden gönderdiği “Bu konuda yazmaya devam ederseniz sizleri mahkemeye vereceğiz, sürüm sürüm sürüneceksiniz” tehditlerine maruz kalmıştık.

-TEMA Vakfı’nda temsilciler yalnızca kendilerine emredilen ve izin verilenleri yapar. Bunu istediğiniz kadar açıklamaya çalışsanız da eski gönüllüleri olanları kandırmanız pek de mümkün değil. Hiçbir temsilcisi ya da gönüllüsü yönetimden bağımsız hareket edememektedir. Geçmiş yıllarda tüm çabalarına rağmen üst kadrodan kabul görmediği için birçok konuda gönüllülerin elleri kolları bağlanmıştır.

-TEMA yaptığı bazı ağaçlandırma çalışmaları sonucunda birçok bölgede ekosistem tahribatına yol açmıştır. Özellikle bozkır ve bataklık alanlarda yapılan ağaçlandırmalar sonucunda birçok kuş türünün bölgeyi terk etmesine sebep olmuştur.

-TEMA Vakfı mütevelli heyetindeki ve yönetimindeki kişilerin yönlendirmelerine göre hareket etmektedir. Orman yangınlarıyla ilgili açıklamalar yaparken; Güneydoğu’daki kirli savaşta askerlerce yakılan hektarlarca orman alanı ile ilgili bir tane bile açıklama görmeniz; Borusan ya da ORYA Holding hakkında tek bir açıklama yapıldığını görmeniz mümkün değildir.

Kısacası ne kadar açıklama yaparsa yapsın TEMA’nın elle tutulacak hiçbir yanı kalmamıştır. Eğer gerçekten doğayı seven insanlarsanız; ki gönüllüleriyle ilgili hiç kimse bir laf etmiyor eleştirilerin hepsi yönetimi ile ilgili; bu paravan vakıfla değil, gerçekten doğa koruma mücadelesinde samimi olanlarla, yaşam savunucularıyla hareket etmek daha doğru olacaktır diye düşünüyorum.” (Selçuk Armağan, Yaban Hayatı Araştırmacısı- Doğa ve Çevre Suçları Uzmanı )

“…TEMA Vakfının  “sınırlı ve sorumlu” çevreciliğinin kanıtı sayılabilecek biçimde 2009 Eylül ayında çok sayıda akademisyenin imzasını taşıyan “Nehir tipi santrallerle ilgili HES görüşü” başlığıyla yayınlanmış bir metni var. Burada özetle HESlere değil, bunlarla ilgili bazı yanlışlara karşı çıkılıyor. “Memlekete enerji de lazım” fikri, benzerleri gibi bu metnin de değişmez ön kabulü ve temel dayanağını oluşturuyor. Ve biz bu çalışmadan nasıl yararlanıldığını somut olarak HES karşıtı eylemler içinde öğreniyoruz. Söz konusu vakıfla pratikte karşı karşıya geldiğimiz her seferinde, ellerindeki metni “siz akademisyenlerden daha mı iyi biliyorsunuz” demek için en çok bizim gibilere karşı kullanıyorlar.

Bizi ancak bir değirmen çevirebilecek güçteki dereler üstüne bile HES kurmaya kalkışılmasını aklı almayan köylüler anlıyor. Ayrıntılı biçimde gerçekleri anlattığımızda, “ama bunu yapan bu vatanın evladı, hatta insan değildir” diyen yaşlı amcalar anlıyor. HES havzasında kalan tarlaları kamulaştırılarak eline üç beş kuruş tutuşturulan ve yüzlerce yıllık yaşam tarzından koparılan çiftçiler anlıyor. Bizi,  “Çok hayırlı bir iş yapıyorsunuz, Allah yolunuzu açık etsin” diye dua ederek uğurlayan bir köy imamı anlıyor. Ramazan ayında bir köyde teravih namazı sırasında sunumumuza ara vermek istediğimizde, “Bu da bir ibadettir hocam, devam et” diyen köylüler anlıyor. (Ne tesadüf ki, aynı olayı Karadeniz’de benzer bir çalışma içindeki arkadaşlarımız da yaşıyor.)  Belki bizi, “Asıl vatansever sizsiniz” diyerek önceleri kafa tokuşturmaktan kaçındığımız ama sonra böyle şeylere aldırmamak gerektiğini kendilerinden öğrendiğimiz köylüler; belki suyu kesildiğinde ölecek olan balıklar, kurbağalar, kurtlar, kuşlar da anlıyordur; bilemiyoruz.

Bu nedenlerden ve her şeye rağmen yalnızca HESlere değil, daha fazlasına ve tüm kapitalizme hayır! Enerjiye, çok şeritli yollara, köprülere, gökdelenlere, insan müsveddesi haline getirilme pahasına beton kentlere doldurulmayı kabul edenlere hayır! Sürekli her birimizi “kırk katır mı istersiniz, yoksa kırk satır mı” diye seçim yapmaya iten bu düzene ve kendini çaresizmiş gibi seçim yapmak zorunda hissedenlere hayır! Dünyayı değiştirmeye ve kendini de değişen dünyayla birlikte değiştirmeyi göze alanlara evet!” (Mehmet Polat/Fethiye 27.01.2011)

Uzatmanın gereği yok. Bu güne kadar bunları deşifre etme gereği ve gücünü kendinde Karadeniz İsyandadır Platformu bulduğu için bu deşifre yapılmıştır.

Bu noktada Karadeniz İsyandadır’ın kararlı tavrı son derece nettir: Derhal bütün inşaatlar durdurulmalı, bütün HES projeleri iptal edilmelidir. Demokratik, halkın karar alma süreçlerine katıldığı, suyu hak olarak tanıyan suya erişimi paraya bağlamayan yeni su politikaları oluşturmak için hükümet derhal adım atmalı, hükümet tarafından haksız yere kamulaştırma yoluyla toprakları ellerinden alınıp şirketlere verilen köylülerin gasp edilen hakları tazmin edilmelidir.

Sonuç ortadadır.

TEMA yakışıklı HESleri savunmaktadır

TEMA Tabiatı bozuk yasayı savunmaktadır.

Ainesi iştir kişinin lafına bakılmaz bay TEMA!

Gönüllülerin arkasına saklanma Bay TEMA!..

TEMA’ya karşı olmak için yönetimindeki şirketlerin HES projesi yapıyor olması da gerekmiyor “Kaldı ki  zaten ne yapalım her hareketlerini kontrol edemeyiz ki, YK’nin MH’mizin” diyor ve “Önemli olan gönüllülerimizin çabaları” diyerek gönüllülerin çalışmalarını öne çıkartıyor. TEMA’yla ilişkili ve beraber proje yaptıkları şirketlerin doğa katliamlarını ortaya koymak elbette önemli fakat aynı zamanda asıl tüm şirketlerin sonu gelmez ve doğa, kültür, yaşam tanımaz endüstriyel faaliyetlerinin sonucu olarak ekolojik kriz yaşanmaktadır. Tüm şirketler bu alanda asla kendilerini sorumlu tutmazken hatta ekolojik ve ekonomik krizlerin yükünü hükümetlerle birlikte yoksul ve yoksun bırakılanlara emekçilere yüklemeye kalkışırken bu çevrelerle birlikte yapılacak işlerle projelerle yüz binlerce gönüllüyü bu sorunların çözümü için çalışıyorlarmış gibi kandırmanın hesabını asla gönüllüler değil TEMA yönetimi vermek zorundadır.

Gönüllüler gerçek bir samimiyetle özveriyle yıllardır bu ekolojik krize karşı çare bulmak niyetiyle sizlerin sahte projelerinde çalışıyorlar. Bay TEMA, sen ne yapıyorsun bu gönüllülerin işlerini daha çok sponsorluk daha çok fon bulmak için dosyalarında hammadde olarak kullanıyorsun. Referans olarak gösterilen Projelerde binlerce gönüllünün emeği alın teri düşüncesi ömrü vardır. Ama bu projelere destek(!) olan şirketler acaba nehirlerimizi kirletmiyor sularımızı zehirlemiyor fosil sularımızı tüketmiyor da ne bileyim asla bu ülkenin ne ekonomik ne politik yönetiminde olmamış olan işçiler köylüler solcular ekolojistler komünistler mi yapıyor bütün bunları?

Gölcük arazisi Koç’a verilirken TEMA ne yaptı?

“SEKA’nın Gölcük’teki fidanlık arazisinin Koç’a bedava verilmesi sırasında da Bay TEMA’nın duruşu çok ilginçtir. Söz konusu arazinin değeri, o zaman 8 trilyon TL’ydi. SEKA fabrikasının yenilenmesi (revizyonu) için 3 trilyon TL gerekiyordu. İnsan hiç olmazsa, o araziye karşılık fabrikanın yenilenmesini yaptırırdı o beleşçiye. Bedava verilen arazi yetmiyormuş gibi, o beleşçiye bir de %200 yatırım indirimi sağlandı. Yani, Koç yaklaşık 10 yıl vergi de vermeyecek. Fidanlığı da kesti, tıpkı üniversite yerleşkesi yapmak için İstanbul’daki orman ağaçlarını (hem de yargı kararına karşın) kestiği gibi. Ünlü TEMA da ağaç kesimini destekledi. Kargaları güldürecek mantıksız açıklamalar yaptı. Çünkü, Koç TEMA’nın destekçisi, sponsoruydu. Koç, zeki adam doğrusu. Nereye ne amaçla koltuk çıkacağını biliyor. Ben bu olayı öğrendikten sonra, TEMA üyeliğinden ayrıldım.”

( Emekli Pilot Binbaşı Erol Soysever / Süvari Dergisi, 2005 )

“… oluşturulmasına 1936 yılında başlanan SEKA ormanı, elli yıllık emeğin ürünüdür; binlerce çam ve kavak ağacının kapladığı bir arazidir. Buranın önemli bir özelliği de, SEKA’ya hammadde üretim kaynağı olmasıdır. … Böyle önemli bir araziye fabrika kurulur mu; Kocaeli’nde fabrika kurulacak başka arazi kalmadı mı?! … Neden devlet arazisi tercih ediliyor; milyonlarca dolarlık yatırım yapan firmalar, başka arazi bulamıyor mu?! Aklımıza başka şeyler geliyor; yani, diyet ödemeler; sizi İktidara getirenlere borç ödüyorsunuz…. Koç grubunun burayı tercih etmesinin bir başka nedeni de, körfeze, yani bu arazinin kıyı çizgisine liman yapma düşüncesidir…  Bburada neden ÇED raporu aranmadan ve bedava veriliyor ve 26 Temmuzda temelinin atılması hazırlıklarına başlanıyor?! … “Yeşili koruyalım, ülke erozyona uğramasın” diyen TEMA’cılar ve “denizi kirletmeyelim” diyen çevreciler neredeler; neden susuyorlar?”

( Mehmet Ali Yavuz, Konya Milletvekili, TBMM 20. Dönem, 124. Bileşim tutanakları )

TEMA DESTEKÇİLERİ VE…  PROJELER!

  • Baku Tiflis Ceyhan (Kaçkar Dağları Orman Koruma ve Sürdürülebilir Kırsal Kalkınma Projesi)
  • Cadbury (Sakız Ağaçlarına Sevgi Aşılıyoruz Projesi)
  • Evyap (Erzurum – Çat – Bozyazı ve Göbekören Köyleri Erozyon Önleme Amaçlı Kırsal Kalkınma Projesi)
  • Hollanda Başkonsolosluğu-Matra-Kap Programme (Çanakkale – Bayramiç, Ezine, Ayvacık, Pazarköy, Uluköy, Türkmenli, Pıtırelli, Ahmetçeli, Kösedere, Gülpınar, Tuzla Köylerinde Gübre Kullanımında Toprak Analizlerinin Teşviki Projesi)
  • Izoder (Kaçkar Dağları Orman Koruma ve Sürdürülebilir Kırsal Kalkınma Projesi)
  • İş Bankası (81 İlde 81 Orman)
  • Koç Holding (Bolu – Seben-Kozyaka Köyü Erozyonu Önleme Amaçlı Kırsal Kalkınma ve Mera Islah Projesi)
  • Koç Holding (Kırıkkale – Keskin – Kavurgalı Köyü Kırsal Kalkınma Projesi)
  • Koç Holding (Kırıkkale – Keskin – Kurşunkaya ve Kavurgalı Köyleri Sulama Suyu Temini ve Bitkilendirme Alt Projesi)
  • Koç Holding (Ülkem için Ormanlar)
  • Metro Cash & Carry (Bursa – Büyükorhan – Ericek Köyü Erozyon Önleme Amaçlı Kırsal Kalkınma Projesi)
  • Mitsui Co & Ltd. , Mitsui Çevre Fonu (CROP-MAL” Marjinal Kurak Alanların Koruması için Rasyonel Fırsatlar Yaratılması Projesi)
  • Nestle Türkiye (Antepfıstığı Üretiminde Verim ve Kalitenin Arttırılması Projesi)
  • Opet (Kaçkar Dağları Sürdürülebilir Orman Kullanımı ve Koruma Projesi)
  • Sabah Gazetesi (Adıyaman Organik Bal ve Ana Arı Üretim Projesi)
  • Sabah Gazetesi (Erzurum – Pasinler – Kotandüzü ve Yayladağ Köyleri Erozyon Önleme Amaçlı Kırsal Kalkınma Projesi)
  • Sn.Asım Kocabıyık (Afyonkarahisar – Sinanpaşa – Tazlar Köyü Erozyon Önleme Amaçlı Kırsal Kalkınma Projesi)
  • Sn.Nihat Gökyiğit (Artvin – Borçka – Camili Köyü Doğal Varlıkları Koruma Amaçlı Kırsal Kalkınma Projesi)
  • TOBB (Ankara – Kalecik – Değirmenkaya Köyü Erozyonu Önleme Amaçlı Kırsal Kalkınma Projesi)
  • TOBB (Tekirdağ – Malkara – Kermeyan Köyü Erozyonu Önleme Amaçlı Kırsal Kalkınma Projesi)
  • Ülker (Kırklareli – Babaeski – Kuzuçardağı ve Karacaoğlan Köyleri Erozyon Önleme Amaçlı Kırsal Kalkınma Projesi)

Etkinlik Destekçileri

İş Kültür Sanat• Karamancı Holding• Koç Holding• Migros• Point Otel Barbaros• Yapı Kredi Bankası•

Şartsız Destekçiler

Arçelik• Ark İnşaat• Divan Otelleri• Microsoft• Migros• STEPPEN• Şekerbank• Türk Ekonomi Bankası• Vehbi Koç Vakfı•

Ayni/Hizmet Bağışçılar

Acar Group• Accenture Danışmanlık• Arvato Çağrı Merkezi• Boyner• Borusan Telekom• euro.message• gittigidiyor.com • Logo Yazılım •Migros• ODC• Sürmeli Otel, İstanbul•

Gayrimenkul Bağışçıları

Merhum Lütfü ÖNCÜL• Nilgün GİDER• Turan DEMİRARSLAN•

Ağaçlandırma Projeleri

Akçansa• Attaş Alarko• Ekşi Sözlük• Corendon International Travel• B.V. Isısan• idefix• İşbir Yatak• Multinet• Novartis•  OTİ Holding• Şekerbank• TEB Arval• Türkiye Ekonomi Bankası• Vakıfbank• Yapı Kredi Bankası• Yılmaz Ulusoy•

Onursal Üyelerimiz

Ran Lojistik•

TEMA Kurumsal Beyan 2007 belgesinden alıntıları da sıkıştıkları konularda TEMA’yı adeta Gönüllülerin yönettiği imajı yaratmaya çalışılmasına karşı takdirinize sunuyoruz;

“4.1.1 Görev ve Sorumlulukları:

Mütevelliler Heyetinin belli başlı görev ve sorumlulukları aşağıda yer almaktadır:

  • Yönetim Kurulunu seçmek, denetlemek ve ibra etmek,
  • Danışma Kurulunun önerilerini değerlendirerek karara bağlamak,
  • Gerektiğinde resmi senedi değiştirmek,
  • Vakfın malvarlığı ve teşkilatlanmasıyla ilgili tasarrufi kararlar almak,
  • Mütevelliler Heyetinin boşalan üyeler inin yerine yeniler ini kabul etmek, vakıf üyeliği ile bağdaşmayan üyelerin üyeliğine son vermek,
  • Denetim ve Danışma Kurulu üyeler ini seçmek veya görevlerine son vermek,
  • Vakfın feshine veya tasfiyesine karar vermek,
  • Vakfın etkinlikleriyle ilgili genel politikaları belirlemek,”

“karar alma mekanizmaları belirlenmiş ve Vakıf içi düzenlemeler ile yazılı hale getirilmiştir  Vakıf belirlenmiş değerler ve üzerinde fikir birliğine varılmış yöntemler ile uyumlu hareket ederek uyguladığı programların misyonuyla uyumlu  çıktılara ulaştığını doğrular ve bu sonuçları şeffaf bir şekilde raporlar.

“4.2.1 Yönetim Kurulu:  Üyeler   Görevi   Görev Süresi

Prof. Dr. Çelik Kurtoğlu   Yönetim Kurulu Başkanı   1 yıl, Kemal Yavuz  Yönetim Kurulu Başk. Yrd.   1 yıl, Nuri Çolakoğlu   Üye  1 yıl, Fikret Evyap   Üye  1 yıl, Halil Güngör   Üye  1 yıl, Vahide Gigin   Üye  1 yıl, Prof. Dr. Gülsün Sağlamer  Üye  1 yıl, Ayduk Esat Koray   Üye  1 yıl, Ali Koç  Üye  1 yıl, Nermin Tol  Üye  1 yıl, Meral Gezgin   Üye  1 yıl,

  • Yönetim Kurulu 11 üyeden oluşmaktadır.

A. Misyon-Vizyon: Yönetim Kurulu Vakfın misyon ve vizyonunu belirleyip kamuya açıklamakla sorumludur. Vakıf misyon ve vizyonunu belirlemiş ve internet sitesi vasıtasıyla kamuya açıklamıştır.

B. Strateji belirleme:  Yönetim Kurulu Vakf ın kurumsal misyonuna uygun genel stratejiyi oluşturur, kaynakların uygun ve etkili kullanılıp kullanılmadığını denetlemektedir.

“4.4 Ortaklar

Vakıf, hesap verebilirlik ve dürüstlük standartları doğrultusunda, yasadışı ve etik olmayan çalışmalar yapan kurum veya kişiler ile herhangi bir bağlantıya giremez ve bu konuda azami özeni gösterir.

“5.1 Gelirler:

Vakfın mali yapısı aşağıda yer alan gelirlerden oluşmaktadır :

5.1.1 Bağışlar:

a. Projelere yapılan bağışlar

b. Vefat ile gelen bağışlar

c. Şirketlerden gelen toplu şartlı/şartsız bağışlar

d. Bireysel şartlı/şartsız bağışlar

5.1.2 Kar Getiren Ticari Etkinlikler:

Vakıflar Yasası doğrultusunda Vakıfların kar amacı güden etkinliklerde bulunmaları yasaktır. Ancak Vakıfların kendi bünyelerinde yer almadan Vakfa bağlı bir şirket olarak kar amaçlı etkinliklerde bulunmalarına ilişkin yapılan son düzenleme bu konuda Vakıflara bir seçenek sunmaktadır. TEMA Vakfı da bu düzenlemeden yararlanmış ve TEMA Vakfı İktisadi İşletmesi kurulmuştur. Vakıf Resmi Senedi Madde 3’te bu husus “vakfın amacı ve hizmet konuları bölümünde k fıkrasında yer aldığı üzere örnek uygulama projelerinin etkili bir şekilde yürütülmesini sağlamak ve amaca yönelik etkinlikler ini gerçekleştirmek için şirket ve/veya ticari işletme kurabilir ve/veya mevcut bir  şirkete iştirak edebilir”  şeklinde yer almıştır.

TEMA’nın kar amacı güden ticari etkinlikleri TEMA Vakfı İktisadi İşletmesi tarafından yerine getirilmektedir.

5.1.3 Yardım Toplama:

TEMA gerçekleştireceği hizmetlere yönelik olarak Vakıf Senedi Madde3, g fıkrası doğrultusunda yurtiçi ve yurtdışında yardım toplayabilir.

5.1.4 Diğer Gelirler:

  • Yapılan organizasyonlardan elde edilen gelirler
  • Kira gelirleri
  • Fon gelirleri

(Alıntılarda yazım hataları aynen aktarılmıştır)

http://www.emekdunyasi.net/ed/cevre-ekoloji/11221-tema-kocaman-sirketlerin-kocaman-vakfi

%d blogcu bunu beğendi: