Cochabamba Su Savaşları’nın Öyküsü: Yağmuru Bile

 

Dünya çapında her geçen gün daha da büyük bir sorun olmaya başlayan temiz su temini, kapitalizmin bu alandan da kar elde etme hırsı ile bir insan hakkı olmaktan çıkalı çok oldu. Yaşamın kaynağı olan su dünya tekellerince paylaşıladursun, insanlık cevabını yaşam hakkı için mücadele göstererek veriyor. Türkiye coğrafyasında da son zamanlarda yakıcılığını HES projeleri, termik santral projeleri ve bu yolla suyun ticarileştirilmesiyle hissettiren su sorunu sermayenin açık bir savaş ilanıdır. AKP hükümetinin doğayı, insanı ve insan haklarını talan eden azgın neoliberal politikaları, insan için hayati önemi olan suyu meta haline çevirmekte ancak doğanın talanını engellemek için yeni bir mücadele alanı da ortaya çıkmakta. Öyle ki Metin Lokumcu derelerini sermayenin talanına karşı korurken gövdesini siper etmiş, bu uğurda şehit olmuştu. Termik santrallere karşı direniş başlatan Gerze halkı da benzer bir militanlıkla mücadelelerine devam ediyorlar.

Suyun ticarileştirilmesi süreci dünyanın pek çok bölgesinde çok ciddi direnişlerle karşılaştı. Bu direnişlerden en militanı, ilk su savaşı olarak bilinen Bolivya’nın üçüncü büyük şehri olan Cochabamba’da,emekçilerin öz örgütlenmeleri ile gerçekleşti. Yıl 2000 idi ve çokuluslu tekellere karşı verilmeye başlanan mücadele, 5 ay içinde bir milyon insanı sokaklara dökmeyi başarmıştı. Sokaklarda insanların katledildiği, sıkıyönetim ilanına kadar giden devasa bir mücadele ile Bolivya halkı suyun ticarileştirilmesini durdurmayı başardı.

Yönetmenliğini Ichar Bollain’in yaptığı “Yağmuru Bile” filmi Cochabamba halkının bu destansı direnişlerini konu alıyor. Çok özel bir senaryo ile basitliğe düşmeden mücadeleyi izleyicilere ulaştırmayı başarıyor. Film üzerine konuşmaya geçmeden önce Cochabamba direnişini anlatmak, filmin direnişle olan bağlarını açıklamak ve filmi anlamak için yararlı olacaktır.

Cochabamba Su Savaşları

Bolivya asgari ücretin yüz doların altında olduğu, Latin Amerika’nın en yoksul ülkelerinden birisi. İnka medeniyetinin bulunduğu topraklar olan Bolivya’da özellikle İnka yerli halkı bu yoksulluğu yüzyıllardan beri yaşamakta. Beş yüz yıldır emperyalizmin ayaklarının altında kıvranan halklar kölelikten modern köleliğe uzun bir sömürü tarihine sahip.

Suyun ticarileştirilmesinin Bolivya’da uygulanmaya konulmaya çalışılması 90’lı yılların sonuna tekabül ediyor; 1997-2001 yılları arasında iktidarda bulunan başkan Hugo Banzer tarafından Dünya Bankası’nın talimatları üzerine hızlı bir şekilde başladı. 1999 yılında ilk özelleştirme gerçekleşti. Özelleştirmelerin hemen ardından toplumsal muhalefet yükselmeye başladı. 2000 yılının Nisan ayında suları ilk olarak özelleştirilen Cochabamba’da baş gösteren isyan dalgası, 2005’te La Paz’da sürdü.

Yarı çöl olan Bolivya’da büyük çoğunluğu yoksul olan köylülük için hayati önemdeki su, şehirlerdeki büyük orandaki işsizlik ve düşük ücretli çalışma koşulları ile toplumun emekçi kesimini birleştirdi. Talepler su hakkının yanında işsizliğin son bulması ve düşük ücretlerin yükseltilmesi olarak genişledi. Ülkenin tüm şehirlerine yayıldı. Özelleştirme sonucu aylık su gideri %300 artışla 20 dolara ulaştı; yani dört kişilik bir ailenin bir aylık yiyecek giderine. Bunun üzerine köylüler dağlardaki kaynaklardan köylerine kilometrelerce hendekler kazarak bedava su kullanma yoluna gitmeye başladılar ancak özelleştirme yasası yağmur suyunun biriktirilmesini dahi yasaklıyordu. Çünkü yağmur suyu özelleştirilmiş olan su havzalarına gidecekti ve köylüler tarafından tutulması, şirketin “özel mülkiyeti” haline gelmiş olan bir malı çalmak anlamına geliyordu. Şirketler, nehirlerle birlikte bulutları da satın almış bulunuyorlardı.

Bolivya emekçileri için gerçek bir isyan ilmek ilmek örülmeye başlandı. Ocak ayında “La Coordinardora de Defansa del Agua y del la Vida” yani “Suyu ve Doğayı Savunma Birliği” adını verdikleri bir örgütlenme ile beş ay içerisinde bir milyon kişiye ulaştılar ve Şubat’tan Nisan’a kadar birçok militan eyleme imza attılar. Şehir meydanında toplanıp aylardır ödemedikleri su faturalarını yaktıktan sonra özelleştirmelerin geri çekilmemesi halinde ülkede hayatı durduracaklarını ilan ettiler. Ulaşımın tamamen durdurulduğu şehirde Şubat ayında sıkıyönetim ilan edildi. Polis sokaklarda gerçek mermilerle eylemci avladı. Üç kişinin öldürüldüğü eylemlerden sonra şirket, su idaresini çalışanları ile birlikte devretti. Ancak özelleştirme yasası halen geri çekilmemişti. Hükümetin uzun süre askeri tehditler savurmak dışında kitlelerin taleplerine sessiz kalan tavrı karşısında emekçiler 4 gün boyunca şehrin tüm yollarını kapattılar. Çatışmalar bir ay içinde milyonlarca Bolivyalının Cochabamba’ya yürümesine neden oldu. Ülke genelinde bir günlük genel grev ilan edildi. Ve en nihayetinde emekçiler savaşı kazandı ve özelleştirme yasalarını geri çektirdi.

Bu arada belirtmekte fayda var Bolivya sularını mülkiyetine alan şirketler Bechtel Holding’e ait. Holdingin başındaki isim ise Ronald Reagon’ın sekreterlerinden olan George Shultz. Bechtel, ABD’nin Irak yıkımından sonra yeniden inşa sürecinde 650 milyon dolarlık bir anlaşmaya imzasını atmış durumda. 140 ayrı ülkede 190 bin projesine sahip bu çokuluslu tekel, 200 su ve atık su anlaşmasından milyonlarca dolar kazanıyor.

Yağmuru Bile

Temmuz ayında Türkiye’de çok az sinemada gösterime girebilmiş “Yağmuru Bile” filmi, bir film ekibinin Bolivya’ya gitmesiyle başlar. Film, Kristof Kolomb’un Amerika’ya gelişiyle başlayan sömürgeleştirmeyi anlatacaktır. Kızılderililerin köleleştirilmesine karşı gelen bir rahibin hikayesini de imparatorluğa karşı gelen Kızılderililerin direnişi ile birlikte anlatmayı hedeflemektedir yönetmen. Ancak yapımcılar Kızılderililer yerine hem onlara fiziksel olarak çok benzeyen hem de çok ucuza çalıştıkları için Bolivya’ya gelip İnkalıları günde 2 dolara oynatmaya karar vermişlerdir.

Yapımda 500 yıl önce altın için gelen “beyaz adam”ın yerlileri köleleştirmesine karşı duran Kızılderili’yi canlandıran Daniel aynı zamanda su mücadelesinin önde gelenlerinden militanlarından biridir.Bu nedenle devamlı olarak yönetmen tarafından film için önemli bir rol oynadığı gerekçesiyle üç hafta eylemlerden uzak durması konusunda uyarılmaktadır.

Ancak Daniel, çocukları için mücadele etmek zorundadır ve bütün eylemlerde en önde yürümektedir. Daniel’in filmde her iki mücadele içinde de lider olarak resmedilmiş olması filmin asıl temasını ortaya çıkartıyor; altın için köleleştirenler modern zamanlarda suyu çalanlarla aynıdır ve beş yüz yıldır insanlığın sömürüsü devam etmektedir! Gerçek hayatla film içinde anlatılan sömürü öyküsü birbirlerine film boyunca öylesine sıkı bağlıdır ki izleyici kendisini imparatorluklar çağından 21. yüzyıla bağlayan bir zaman tüneli içerisinde bulur.

Film içinde film örgüsü halinde devam eden sahneler, çok büyük bir incelikle verilirken beş yüzyıl öncesi ile 2000 yılı birarada müthiş geçişler yaparak yansıtılmıştır. Filmden birkaç sahne ile açıklayalım.Çekimler sırasında Daniel’in de aralarında bulunduğu Kızılderilililerin yakıldığı bir sahne çekildikten sonra verilen arada, Kızılderili kostümleri içindeki Daniel film setine gelen polislerce tutuklanmaya çalışılır. Fakat yerli oyuncular (aslında aynı zamanda her biri su mücadelesinin bir parçası olan yerliler), bir direnişle Daniel’i polisin ellerinden kaçırmayı başarırlar.

Bir başka sahnede ise çekimler esnasında kucaklarında bebekleri ile kadınların, kendilerini köpeklerle takip eden askerlerden kaçarken nehirde bebeklerini boğmaları istenmektedir. Yönetmen her ne kadar boğma sahnesinde oyuncak bebeklerin kullanılacağından bahsetse de kadınlar oynamayacaklarını Daniel aracılığıyla yönetmene iletirler. Çocuklarını hiçbir şey için tehlikeye atmayacaklarını söyleyen İnka kadınları, kendilerinden çok daha başka değerlerle, para üzerine kurulmuş hayatlar yaşayan film ekibini hayretler içerisinde bırakırlar. Ekip, bu süreçte çevrelerinde olan bitenlerden etkilenmekte, taraf seçmeye mecbur kalmaktadır. Her kuruşun hesabını yapan yönetmen (Luis Tosar) ve yardımcı yönetmen (Gael Garcia Bernal) ve oyuncular insanların yoksulluğunun karşısında üzülmekte ancak kendi burjuva yaşantılarına dokunmayacak şekilde uzaktan izlemekte hatta çatışmalardan korkmaktadırlar. Karşılaştıkları her engeli para ile aşmaya çalışmakta ve filmi çekerken karşılaştıkları her zorluğu bu yolla aşmaktadırlar. Örneğin Daniel’in bir çatışmadan sonra tutuklanması ile birlikte polise para teklif ederek çekimler için Daniel’in çok önemli olduğunu bu nedenle salıverilmesini talep ederler polis şefi ise çekimler bittikten sonra Daniel’i geri alacağını söyler. Yönetmen ise böyle bir pazarlığı kabul eder çünkü onun için milyonlar yatırdığı filmin bitmesi, Daniel’in özgürlüğünden çok daha önemlidir. Daniel’i “kurtaran” beyaz adam, neden filmi riske attığını sorar ve Daniel yanıtlar: “Anlamıyorsunuz, su hayattır.”

Cochabamba halkının başlattığı Bolivya sathına yayılan direnişin tam ortasında kalan film ekibi can güvenlikleri olmadığını düşünerek uzaklaşmaya karar verirler. Yollar eylemciler tarafından kesilmiş, ulaşım tamamen durmuş, hükümet sıkıyönetim ilan etmiştir; sokaklarda çatışmalar devam etmekte insanlar vurulmakta, insanlar çatışmakta, insanlar kazanmaktadır… Küçük burjuva tavırlarıyla oyuncular sokaklardaki vahşete öfke duysalar da ülkeyi terk ederek kendilerini kurtarmanın peşine düşmektedirler. Aynı anda yönetmense ağır yaralı olan Daniel’in kızına yardım etmek için eylemlerin tam ortasından geçmekte, kadınların eteklerinde topladıkları taşlarla barikat kurduğuna tanıklık etmektedir. Yönetmen, gördükleri karşısında günlüğü 2 dolara çalıştırdığı insanların hayata tutunma savaşına tanık olmaktadır.

Ve veda vakti gelmiştir. Çatışmalar son bulmuş, sokaklar derin bir sessizliğe gömülmüştür. Yönetmen, Daniel’e bundan sonra ne yapacağını sorar cevap bellidir; “Hayatta kalmaya çalışacağım. En iyi yaptığım şeyi yani” der. Küçük burjuva hayatına kaçan yönetmen, kalıp mücadele etmek zorunda kalan bir emekçi ile yüz yüzedir. Özellikle bu sahneyi izlerken fark ediyorsunuz; gitme şansı ve imkanı olanlar değil, kalıp savaşmak zorunda olanlar dünyayı değiştiriyorlar.

Bolivya halkı 2000 yılında verdiği bu destansı mücadelenin iyi bir senarist olan Paul Laverty’nin (Özgürlük Rüzgarları, Ekmek ve Güller, Ülke ve Özgürlük filmlerinin senaristidir) konuya sıra dışı yaklaşımı sayesinde çok çarpıcı bir film ortaya konulmuş.

‘Yağmuru Bile’ mutlaka izlenilmesi ve izletilmesi gereken bir film olmakla birlikte mücadelenin biraz yüzeysel aktarıldığını belirtelim. Mücadele filmde film ekibinin ve yönetmenin tanık olduğu kadarı ile gösteriliyor. Daniel’in hayatı da aynı yüzeysellikle geçiştiriyor. Bu nedenle gerçekten Bolivya’da ne olduğunu bilmeyen bir izleyici için detaylar silinip gidebilir.

Filmi izlerken Gerze halkını, Hopa halkını anımsıyor; sermayeye karşı verilen insanlık mücadelesini gözlerimizin önünden geçiriyoruz. Amerika’dan Ortadoğu’ya, Daniel’den Metin Lokumcu’ya…

Ekin Akçay

Gerze’nin katili Anadolu Grubu McDonalds blokajıyla protesto edildi

Anadolu grubununun Sinop/Gerzede yapmak istediği Termik Santrale karşı gelen halka uygulanan polis-jandarma terörü Galatasaray lisesi önünden başlayan yürüyüşle protesto edildi. 

Karadeniz İsyandadır Platormunun çağrısıyla; Loç vadisi Koruma Platformu, Munzur Çevre Derneği, Sinop Gerzelilerin, Hopalıların da destek verdiği yürüyüş sırasında, sırasında Anadolu Grubu’na ait Komili, Efes Pilsen, Coca-Cola, Fanta, Faber Castel, Isızu, Abank, Damla su, Cappy, Sprite markalarının dövizleri taşınarak bu markalar teşir edildi. Anadolu Grubu’nun katil şirketlerinde bir diğeri olan Mcdonalds önüne gelindeğinde kapı önünde blokaj yapıldı. Yaklaşık 1 saat boyunca Mcdonalds’a girişler engellenerek çalışmaz hale getirildi. Eyleme destek veren Loç Vadisi Koruma Platformu, Munzur Çevre Derneği destek konuşmalarını yaptılar.  Gerzeden ve Hopadan gelen katliam tanıkları yaşadıklarını anlatıtan sonra basın açıklaması okunup yürüyüşün ardından eylem sonlandırıldı. Ardından, destek için 15:30’daki İstiklal’e Dokunma eylemine geçildi.

‘Gerzelilerin isyanı isyanımızdır’

Karadeniz İsyandadır Plotformu, Sinop Gerze’de termik santral yapımına karşı direnen köylülere gaz bombaları ile yapılan müdahaleyi İstanbul McDonald’s önünde protesto etti. Platform üyeleri, yaklaşık bir saat boyunca sürdürdükleri oturma eylemi ile McDonald’s’a müşteri girişini durdurdu.

Sinop’un Gerze İlçesi Yaykıl Köyü’nde termik santrale karşı direnen köylülere yapılan polis müdahalesi protesto edilmeye devam ediyor. Karadeniz İsyandadır Platformu üyeleri, Taksim’de yaptıkları eylemle “Gerze halkının isyanı isyanımızdır” dedi.

Galatasaray Lisesi önünde bir araya gelen platform üyelerine, Loç Vadisi Koruma Platformu, Munzur Çevre Derneği ve “Hopalı eşkiyalar” destek verdi. “Anadolu grubu sana her yer Gerze” pankartının açıldığı eylemde, “Santral yapma boşuna, yıkacağız başına”, “Gerze darda Karadeniz isyanda”, “Hopa’dan Gerze’ye eşkiyalar her yerde” sloganları atıldı. Ayrıca, Anadolu Grubu’na ait olan “McDonald’s, Faber Castell, Coca Cola, Fanta, Sprait, Komili, İsuzu, Efes Pilsen, ABank” gibi markaların her biri için “Gerze’nin katili…” dövizleri taşındı.

Buradan yürüyüşe geçen 500 kişi, Demirören AVM önüne geldiğinde “Demirören sıra sana gelecek” sloganlarını attı.

Sloganlar ile yürüyüşünü sürdüren platform üyeleri Beyoğlu McDonal’s’ın önünde yaklaşık bir saatlik oturma eylemi gerçekleştirdi. Çok sayıda polis, McDonald’s’ı korurken, binanın kapıları kilitlendi. Oturma eylemi süresince binaya müşteriler giremedi.

YAŞAM SAVUNUCULARI BULUŞTU

Eylemde Gerze’de direnen Şengül Şahin, “Destekleyen herkese sonsuz teşekkürlerini”; Loç Vadisi için direnenler, “Kastamonu Cide Loc’tan Sinop Gerze’ye kucak dolusu dayanışmalarını” iletirken, Munzur Koruma Kurulu üyeleri de “Gerze’den Munzur’a direnen halklar kazanacak” sözleri ile kitleyi selamladı. Eylemde ayrıca, kendilerini “Hopa’lı eşkiyalar” diye tanıtan Hopalılar adına da bir konuşma yapıldı, “Bize eşkiya diyen devlet, Gerze’de tutuklananlar için ne diyecek diye bekliyoruz” denildi.

Ayrıca, 14 Eylül’de davaları görülecek olan Hopa tutukluları için duyarlılık çağrısında bulunuldu.

‘TOPYEKÜN SALDIRIYA TOPYEKÜN DİRENİŞ’

Karadeniz İsyandadır Platformu adına konuşan Osman Oral “Yıllardır yaşam alanlarına tırnaklarını geçirerek HES’çi şirketlere direnen Tortum halkını isyanımızın tüm ateşiyle selamlıyoruz” dedi. Ayrıca, “Topyekün saldırıya, topyekün isyan” çağrısı yaptı.

Osman Oral, Anadolu Grubu’na şöyle seslendi: “Anadolu Grubu, derhal Gerze’den kirli elini çek! Yoksa seni gizli anlaşmaların, projenin başlamasını ağzı sulanarak bekleyen aç timsahların, jandarmasıyla, polisiyle, özel birimiyle, hukuksuzluğuna yol veren kamu görevlisiyle arkana aldığın devlet terörün de kurtaramayacak.”

İSTANBUL-ETHA http://etha.com.tr/Haber/2011/09/10/yasam/gerze-halkinin-isyani-isyanimizdir/

Karadeniz’den ‘ortak mücadele’ çağrısı

İSTANBUL (DİHA) – KARADENİZ İsyandadır Platformu, Gerze’de planlanan termik santral projesini protesto eden halka yapılan müdahaleye tepki gösterdi. Platform üyeleri, ortak mücadele çağrısı yaptı.

Karadeniz İsyandadır Platformu (KİP) üyeleri, Sinop’un Gerze Beldesi’ne bağlı Yaylık Köyü’nde Anadolu Grubu’nun yapmayı planladığı termik santrale karşı direnen köylülere yapılan müdahaleyi protesto etti. İstanbul Galatasaray Lisesi önünde bir araya gelerek platform üyeleri, Taksim Mc Donalds’a kadar yürüdü. “Anadolu Grubu sana her yer Gerze” ve “Karadeniz’de zehir solumak istemiyoruz” pankartları ve “Termik santral istemiyoruz”, “Gerze halkı yalnız değildir”, “Gerze’nin katili yazılı altında çeşitli markaların adı” dövizlerinin taşındığı yürüyüşte, “Santral yapma boşuna, yıkacağız başına” ve “Termikçi şirket Gerze’yi terk et” sloganları atıldı.

‘ANADOLU GRUBU KİRLİ YÜZÜNÜ GİZLEYEMEYECEKTİR’

Dersim, Hopa ve Loç Vadisi’nden gelen çevre örgütü üyelerinin konuşmalarının ardından KİP adına açıklama yapan Osman Oral, Anadolu Grubu’nun polis ve jandarmayı arkasına alarak, termik santral tehdidine karşı çıkanlara iki kez acımasızca saldırdığını ve 25 kişinin yaralandığını hatırlattı. Bölge halkının 6 Ağustos’tan bu yana Yaykıl köyünde çadırlarda nöbet tuttuğunu dile getiren Oral, “Anadolu Grubu kirli yüzünü cilalı markalarının arkasına daha fazla saklayamayacak” dedi.

‘GÖZÜMÜZÜ ÜZERİNİZDEN AYIRMAYACAĞIZ’

Oral, Gerze’nin katilinin Efes Pilsen, ABank, Mc Donalds, Coca Cola, Fanta, Cappy, Komili, İsuzu, Faber Castell gibi markalar olduğunun altını çizdi. Yaşam alanlarının tamamını sermayenin hizmetine sunanların ve bu uğurda Kanun Hükmünde Kararname (KHK) çıkaranların, halkların isyanını bastırabilmek umuduyla “Karadeniz’e özel güvenlik birimleri” kurmaya başladığına dikkat çeken Oral, “Hopa, Tortum ve Gerze’de yaşamı savunanlara yaptıklarınızı unutmayacağız, affetmeyeceğiz, gözümüzü üzerinizden ayırmayacağız” diye konuştu. Oral, tüm çevre örgütlerine “Ortak mücadele ve direnişi yükseltme” çağrısında bulundu.

Açıklamanın ardından platform üyeleri, iki saat boyunca Anadolu Grubu’na ait Mc Donalds’ın önünü kapatarak, müşterilerin girişini engelledi. 

http://evrensel.net/news.php?id=13428

BASIN AÇIKLAMASI METNİ

5 Eylül günü, Gerze’de, polisi ve jandarmayı arkasına alan Anadolu Grubu, termik santral tehdidine karşı toprağını, havasını, suyunu korumak için panzerlerin altına yatan, gaz bombalarına, tazyikli suya, plastik mermilere ve joplara maruz kalan halka ikinci kez ve acımasızca saldırmıştır.

Gerze’de termik santral kurmak üzere Yaykıl Köyü’nde sondaj faaliyeti yapmak isteyen yaşam düşmanı Anadolu Grubu’nun hukuku hiçe sayan girişimleri, yöre halkının büyük direnişine rağmen arkasına devlet terörünü de alarak sürüyor. Anadolu Grubu’nun Sinop’un Gerze ilçesine termik santral kurmak girişimlerine karşı yöre halkı 6 Ağustos’tan beri Yaykıl köyünde çadırlarda nöbet tutuyor. Çünkü kurulmak istenen kömürlü termik santralin doğaya ve yaşama zehirli etkisi biliniyor. Çünkü termik santral projesine karşı 2009 yılında “Yürütmenin Durdurulması” kararı verilmiş olmasına rağmen ve sonraki süreçte Gerze halkının lehine olan tüm yargı kararlarına rağmen Anadolu Grubu haksız ısrarından vazgeçmiyor; Yaykıl köyüne zemin etüdü yapabilmek için gece baskınlarıyla saldırıyor. Gerze halkı da fiili duruma karşı haklılığından ve meşruluğundan aldığı güçle çadırlarda direniyor.

Gerzelilerin haftalardır süren bu onurlu direnişi, 5 Eylül günü bir kez daha polis ve jandarma terörüne maruz kaldı. Gerzelilere jandarma, polis ve panzerlerle saldırıldı.  Kimyasal gaz, tazyikli su, cop ve plastik mermilerin de kullanıldığı saldırıda kan aktı, 25 kişi yaralandı, atılan gaz bombalarından ormanda yangın çıktı, devletin ambulansları ise yaralıları taşımak için değil polisin tükenen gaz bombası stoklarını takviye etmek için kullanıldı, 3 kişi gözaltına alındı, 1 kişi tutuklandı.  Ancak Anadolu Grubu yine de Gerze halkına diz çöktüremedi, Gerze halkı sermayenin oyununu bozdu. GERZE HALKININ İSYANI İSYANIMIZDIR!

Vitrinine dizdiği prestijli markalarla, sözde “sosyal sorumluluk projeleriyle”  imajını cilaladığını zanneden Anadolu Grubu, kirli enerji pazarlıkları için neleri gözden çıkarabileceğini göstermiştir.  Gerze’nin katili,  Coca Cola markasının Hayata Artı projeleriyle “sözde çevrecilere” sus payı dağıtan Anadolu Grubu’dur. Gerze’nin katili Efes Pilsen, ABank, Mc Donalds, Coca Cola, Fanta, Cappy, Komili, İsuzu, Faber Castell gibi markalarıyla gözlerimizi boyayabileceğini zanneden Anadolu Grubu’dur.

İşte “Hızlı Tüketim” böyle bir şey olsa gerekir, Ve aynı Anadolu Grubu’nun yaşam alanlarımızı katletmek inadı ortadadır. Ancak benzer planları olan diğer termikçi şirketlerin de tüm bu zorbalıklarıyla başarılı bir emsal teşkil etmesini umdukları ANADOLU GRUBU BİLMELİDİR Kİ DİRENEN GERZE HALKI YALNIZ DEĞİLDİR. Anadolu Grubu kirli yüzünü cilalı markalarının arkasına daha fazla saklayamayacak; SENİN BÜTÜN MARKALARINI BİLİYORUZ… SENİN BÜTÜN NUMARALARINI BİLİYORUZ… ANADOLU GRUBU, SANA ARTIK HER YER GERZE!

Bizler Karadeniz’de ve her yerde yaşamı savunan Karadeniz İsyandadır Platformu olarak biliyoruz ki Gerze halkına yaşatılan bu zulüm, tüm doğal, kültürel varlıkların ve yaşam alanlarımızın sermayenin talanına açılması saldırısının bir parçasıdır. Ve bu acımasız talana karşı halkların yükselen isyanı, sermayenin kuklası olan devletin ve kolluk kuvvetlerinin faşist yüzünü bir kez daha tüm çıplaklığıyla ortaya çıkartmıştır. 30 Mayıs’ta Hopa’da başlayan fiili taaruz ve devlet terörü süreci her gün bir başka vadimizde kan akıtmaktadır. Mülki idareler ile bunlara bağlı Polis ve asker gücü şirketlerin emrine verilmiş; bu ortaklık ayyuka çıkmıştır. Gerze’den bir gün sonra Tortum’da HES’çi şirket köylülere saldırmış, 4 kişi yaralanmıştır.  YILLARDIR YAŞAM ALANLARINA TIRNAKLARINI GEÇİREREK HES’Çİ ŞİRKETLERE DİRENEN TORTUM HALKINI İSYANIMIZIN TÜM ATEŞİYLE SELAMLIYORUZ! TOPYEKÜN SALDIRIYA TOPYEKÜN İSYAN! TORTUM’DAN GERZE’YE DİRENENLER KAZANACAK!

Topyekün İsyan! Çünkü bugün her vadisinde binlerce HES ile boğuşan Karadeniz,  termik santraller, nükleer santraller, çimento fabrikaları, taş ocakları, kimyasal atıklar,  tehlikeli atık tesisleri, tersane adı altında gemi söküm tesisleri, sahil yolları, madencilere yayla otobanı projeleri ile ablukaya alınmış durumda. Karadeniz’in dağları maden şirketlerine, vadileri HES’çilere, sahilleri inşaat şirketlerine, denizleri petrol şirketlerine, bulabildikleri tüm alanlar da termik’çilere ve nükleer santralcilere peşkeş çekilmiş durumda.  Yaşam alanlarımızın tamamının sermayenin hizmetine sunan, bu uğurda kanun hükmünde kararnameler (KHK) çıkaranlar artık halkların isyanını bastırabilmek umuduyla Karadeniz’e “Özel güvenlik birimleri” kurmaya başladı. Ancak nafiledir, HOPA’DA, TORTUM’DA, GERZE’DE, FINDIKLI’DA, TÜM VADİLERİMİZDE DİRENENLER KAZANACAK! DOĞA KAZANACAK!

Anadolu Grubu’nun patronu, aynı zamanda doğa, yaşam ve emek düşmanı TUSİAD’ın eski başkanı olan Tuncay Özilhan riyakâr bir açıklamasında “Gerze’ye bir zararı olacağını bilir ya da görürsem projeden hiç düşünmeden çekilirim” demiş. Bu termik santral hayalinin öncelikle bizleri imha etmeden Gerze’ye bir zarar verebilmesi mümkün değildir. Yağmacı şirketlerin her saldırısında öfkemiz ve kararlılığımız bilenmektedir. Anadolu Grubu Gerze’yi ve dünyayı termik santalle katletmek hayalinin tek zararının yine Anadolu Grubu’na olacağını artık görmüş ve anlamış olmalıdır. Anadolu Grubu, derhal Gerze’den kirli elini çek! Yoksa seni gizli anlaşmaların, projenin başlamasını ağzı sulanarak bekleyen aç timsahların, jandarmasıyla, polisiyle, özel birimiyle, hukuksuzluğuna yol veren kamu görevlisiyle arkana aldığın devlet terörün de kurtaramayacak.

HOPA’DAN GERZE’YE DİRENENLER KAZANACAK!

HOPA’DA, TORTUM’DA, GERZE’DE YAŞAMI SAVUNANLARA YAPTIKLARINIZI UNUTMAYACAĞIZ, AFFETMEYECEĞİZ, GÖZÜMÜZÜ ÜZERİNİZDEN AYIRMAYACAĞIZ!

YAŞAMI SAVUNAN HOPA, TORTUM, GERZE HALKLARI YALNIZ DEĞİLDİR!

KATİL ANADOLU GRUBU, SANA ARTIK HER YER GERZE!

KARADENİZ İSYANDADİR PLATFORMU

karadenizisyandadir@gmail.com

http://www.karadenizisyandadir.org/

http://www.facebook.com/karadenizisyandadir

Su savaşı daha yeni başlıyor!.. Ebru Erbaş

Kahir ekseriyet, 31 Mayıs günü Erdoğan’ın Hopa mitinginde patlayan ve HES karşıtlarına yönelik olarak artarak sürmekte olan devlet terörünü anlamlandırmakta güçlük çekti:  Bir oy için kapı kapı makarna taşıyan bir siyasetçi, tam da seçim arifesinde nasıl böyle rezaletini çıkartmış, bu kadar tepki çekmeyi göze alabilmişti? Bu garip ve meraklı vaziyet karşısında belki seçim sathı mahallinin kaygan zemininde iddialı sayılabilecek siyasi analizlere girişmek fazlaca netameli göründüğünden, belki bizzat HES patronları olan ana akım medya kaynaklı beslenme bozukluğundan, yapılan yorumlar genel itibariyle “faşist devlet”, “imamın ordusu”, “kınıyoruz/ anıyoruz” kalıplarının sıkça tekrarından ibaret kaldı.

Oysa mücadelenin en sıcak aşamalarının daha yeni başlayacağını önceki sayılarda haber vermiştik; kavganın neferleri böylesi bir taarruzu bir zamandır bekliyor, esasen kendileri üzerinden yazılan mektubun adresinin de su kaynaklarının talanına girişen şirketler olduğunu biliyorlardı. Hatta Erdoğan’ın insaniyet sınırını zorlayan beyanlarında ifadesini bulan hezeyanı da çok şaşırtıcı değildi; ne de olsa vahşi şirket emperyalizminin tersiyle daha yeni tanışıyordu. Mesela olayların akabinde hükümet sözcüsünün aldatılmış bir sevgili hüsranıyla “hiçbir seçim döneminde bu kadar adileşmemişlerdi” dedikleri de aslında CHP ya da Hopa halkı değil, beynelmilel finans kapital çevreleriydi[1]. Evet, Erdoğan’ı tam da seçimlere girerken asıl çileden çıkartan, efendisi sermaye iktidarının üzerini çizme baskısıydı.

Oysa her şey ne ince kurgulanmıştı, HES projeleri hem kapitalizmin sermayeyi en hızlı biriktirebileceği “barajlar” hem de su kaynaklarına şirketler tarafından el konulmasının vesilesi olarak ne parlak bir icattı. Üstelik mazruf da “yıkılıyordu”: “Memleketin enerji ihtiyacını yerli kaynaklarla karşılamak” hedefi vardı, HES’ler için “yenilenebilir enerji kaynağı” sınıflandırması vardı, HES lisanslarının karbon emisyonu piyasalarında finansallaştırması vardı, arıza çıkarana “Moskof ajanı”nın yeni sürümü olarak “doğalgaz lobisinin beslemesi” yaftası vardı…

2000’de BM, AB gibi üst kuruluşların suyu temel bir hak olmaktan çıkartıp ‘ekonomik bir kaynak/ meta’ya dönüştürmesi ve su kaynaklarının yönetiminde yeni ilişkiler tarif etmesiyle başlayan sürecin Türkiye ayağı, 2005 yılında çıkartılan Yenilenebilir Enerji Kaynakları Kanunu ile start aldı. Yenilenebilir enerji pazarının toplam portesi 50 milyar Dolar olarak tahmin edilen ve bu yeni dönemin pilot hedeflerinden biri olarak seçilen Türkiye’de takip eden düzenlemelerle doğa varlıklarının piyasalaştırılması ve finansal birikim aracı olarak kullanılması mekanizması oluşturuldu.

2009 yılında Türkiye’nin Kyoto Protokolü’ne taraf olması hisli duygulu yeşilliklerimizin tezahüratı ile karşılanırken, bu imza aslında Dünya Bankası başta olmak üzere kredi kuruluşlarınca yenilenebilir enerji için temin edilen kredilerden yararlanmanın önünü açıyordu. 2009 itibariyle HES lisanslarının sayısındaki patlamanın temel nedenleri HES’lere tanınan kredi olanakları, alım garantileri, ödemelerdeki kolaylıklar ve diğer yatırımları finanse etme potansiyeliydi. Bu kredilerin miktarı, aynı yıl içinde Dünya Bankası kaynaklı 1.260 milyon Dolar, CTF (Temiz Teknoloji Fonu) kaynaklı olarak da 420 milyon Dolar’a ulaşmıştı.  

Başrol oyuncuları olan dünya su tröstleri ise, bu tip yerel pazar istilalarında ortaya çıkabilecek pürüzlerle, “yabancılara satılıyor” tepkileri ve benzerleriyle muhatap olmamak için  mutad olduğu üzere, taşeronluğu yerli şirketlere bırakmıştı. “Sizin yerel pazardaki tecrübeniz…” gazları ve bir avuç döviz karşısında salyaları akıtan yerliler de “çokulusluyla iş yapıyoruz” havalarıyla balıklama daldılar. Tabi en büyükler biraz daha ihtiyatlı olmak suretiyle ve ortaya çıkan manzara: Misal, Doğuş Grubu gibi bir büyük baş, Öztürk Enerji namıyla ufak çaplı bir paravan şirket kurar, Öztürk Enerji HES lisansını alır, kredileri bağlar ve vadiye dalar. Bir eşkıya da merak edip ticaret siciline bakarsa bu özÖztürk Enerji’nin hisselerinin   %98’i İspanyollarda olduğunu görür. Böyle böyle Anadolu’nun derelerinin dörtte üçü Avusturyalı şirketlerin yatırımına açılmış olur: http://www.wirtschaftsblatt.at/archiv/energiehunger-der-tuerkei-sorgt-fuer-volle-auftragsbuecher-470781/index.do

Ama yaşam alanlarının talanına isyan eden taban hareketleri yükselişe geçmiş, “eşkıyanın” zoru oyunu bozmaya başlamıştır. Protesto gösterileri, mitingler, vadi nöbetleri, şantiye baskınları, büyük şehirlerdeki şirket merkezleri önünde oturma eylemleri, deşifreler ve davalardan alınan iptal ve durdurma kararlarıyla HES’çiler fiilen iş göremez hale getirilmiştir. 2010 itibariyle çeşitli platformların HES yapımlarının durdurulmasına yönelik açmış oldukları 74 davadan 34’ü sonuçlanmış, 33’ünden yürütmeyi durdurma veya iptal kararı çıkmıştır. Yerel halkı parayla satın alma girişimleri, sermayenin Truva Atı sözde çevreci (Erdoğan’ın deyimiyle “daniskası”) örgütlerin uzlaştırma gayretleri, patron medyasının sansür ve mizenformasyon bombardımanı, engel çıkaran mevzuatı değiştirme çabaları, kiralık katiller, gizli ve açık tehditlerden de anlamlı bir sonuç alınamadığı noktada patronların arızaları artık açıktan yükselmeye başlamıştır. Tüsiad toplantısında “Hes  eylemleri yatırımcıyı ürkütüyor, hiç bir şey yapılamayacak noktaya gidiliyor” uyarıları basına yansıyor (http://www.haberturk.com/yazarlar/625053-hes-eylemleri-tusiadi-urkutmus ), Cide HES Projesi Sarıyazmalılar’ın isyanıyla elinde patlayan Orya Enerji’nin sözcüsü aynı günlerde http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=17797075&yazarid=44&tarih=2011-05-16 “işin %40’ını bitirdim, elimde patladı, 10 milyon masrafım var!” diye feryad ederken Eroğlu’na konuşuyordu. Patronlar kendilerini yerden göğe kadar haklı ve de kazıklanmış, hissediyorlardı: “Bize legal şekilde sattığın işi yapmamızı sağlayamıyorsun, bizi kazıkladın, o kadar da masrafa soktun, kredi geri ödemeleri bastırdı, yabancı ortaklar “it is your problem” deyip anlaşmaları bozmaya, tazminat istemeye başladı,  üstelik bizi halka kötü kişi ettin, altın adımızı bakır ettin…”

                Ağır abiler de sadece yerli taşeronların harcanmasıyla Türkiye pazarını gözden çıkartacak değildi.  Güzelim işi bok eden Erdoğan tayfasına Brütüs’lüklerini göstermekte gecikmediler: Birleşmiş Milletler, 20 Mayıs’ta yayımlanan Türkiye’ye ilişkin raporunda bu kez Baraj ve HES projeleri ile Türkiye’nin ekonomik, sosyal ve kültürel hakları ihlal ettiğine dikkat çekiyor, yasa ve yönetmeliklerin hızla gözden geçirilmesi gerektiğinin altını çiziyordu. Tam da seçime girerken devran dönmüş, The Economist – suların satışı konusunda ön mutabakatın sağlanmış olduğu- “CHP’ye oy verin!” demeye (http://www.economist.com/node/18774786), The Observer “Erdoğan hala bir baba figürü mü” diye sormaya başlamıştı (http://www.guardian.co.uk/theobserver/2011/jun/05/observer-profile-recep-erdogan-turkey , http://www.ntvmsnbc.com/id/25220136/)

                Erdoğan, zamanında 24 Ocak kararlarını uygulamayı beceremeyen Demirel’e “sen çekil bakalım kenara” deyip darbe marifetiyle iktidara taşıdığı Özal’a işini gördüren sermaye iktidarının niyetinin bozulduğunun farkındaydı. Artık seve seve olmazsa döve döve bu işi becerebileceğini ispat etmek zorundaydı. Gücünü ve azmini göstermek için fiili savaşın ilk cephesini mücadelenin en sağlam kalesi konumundaki Hopa’dan açacaktı…  

İşte Hopa miladından bu yana, Bülent Arınç’ın “yaralı halde bırakmak çok tehlikeli olur,” dediği güçleri tamamen ezmek azmiyle film hızlandırılmış olarak akıyor:

–       Ablukaya alınan Hopa’da fiili OHAL devam ediyor. Ev ve kafe baskınları ile başlayan insan avı sürüyor. Kaçabilenler dağlarda saklanıyor. Gün itibariyle 65 kişi gözaltına alındı, 13 kişi tutuklandı. Dosya özel yetkili savcılara devredildi ve tutuklular Hopa’ya 300 km. uzaklıktaki Erzurum E Tipi Cezaevi’nde, ağır baskı koşullarında tutuluyor. Gönüllü avukat ordusu yaklaşık 300 kişiye vardı ancak savunma hakkının açıkça ihlal edilmesine neden olan kısıtlılık kararına yapılan itirazlardan sonuç alınamadı, tutuklama kararına ve dosyalardaki bilgi ve belgelere ulaşılamıyor. Diğer şehirde yapılan protestolarda da polisin tavrında radikal bir değişiklik yaşandığı görüldü. Gaz bombalarından kalp krizi geçirenler, polis coplarıyla sakat bırakılanların yanı sıra onlarca kişi tutuklandı ve hayali suç örgütleriyle ilişkilendirilmeye çalışılıyor. Gözaltıların durdurulması, Çevik Kuvvet’in ilçeyi terk etmesi, tutukluların mahkeme tarihinin belirlenmesi ve serbest bırakılması, “31 Mayıs günü kolluk kuvvetlere saldırı emrini ben verdim vicdanım rahat” diyen Hopa kaymakamının istifa etmesi ve Lokumcu’nun katillerinin yargı önüne çıkarılması talepleriyle eylemler sürüyor.

–       HES projelerine muhalefetin önemli bir odağı olan meslek odalarının da başı ezilmeliydi: 3 Haziran 2011 tarih ve 536 sayılı KHK ile TMMOB – Türk Mühendis Mimar Odaları Birliği ve onu oluşturan 23 Meslek Odası Kamu Yararına çalışan özerk ve anayasal kurumlar olmaktan çıkarılıp Çevre, Orman ve Şehircilik Bakanlığı’nın Mesleki Hizmetler Genel Müdürlüğü’ne bağlanarak adeta kapı kulluğuna indirgeniyordu. Böylece seçim sonrası düz bir satıhta devam etmek mümkün olacaktı.  

–       Erdoğan’ın doğal kaynakları finans kapitale servis etmedeki azmi yeni hükümet programında da ifadesini buldu:

  • “Su kaynaklarının etkin kullanımı ve korunması için bütüncül su kaynakları yönetimi modelini gerçekleştireceğiz. Bu çalışmaları yeni oluşturduğumuz Orman ve Su İşleri Bakanlığı ile daha etkin şekilde yürüteceğiz (diğer adı “havza planlaması” olan, bu “bütüncül su kaynakları yönetimi” tabirinin mahiyeti hakkında bakınız: Red, Şubat 2011, “Tema Vakfının İpliği Pazara Çıktı” yazısı).
  • Özellikle hidroelektrik santraller kapsamında, 2015 yılı sonuna kadar kamu ve özel sektör eliyle yürütülen toplam 5.500 MW’lık ilave gücü devreye alacağız.” 

–       4 Temmuz 2011 tarih ve 646 sayılı KHK ile hazine arazilerinde imar planı yapma yetkisi yerel yönetimlerden alınarak valiliklere devredildi. TMMOB değerlendirmesinde “yerel yönetimler baskı altına alınmakta, belediye meclislerinin ve il genel meclislerinin yasadan kaynaklı yetkilerine el konulmakta, seçilmiş yerel organlara yönelik merkezi dayatma sistemleştirilmektedir” dedi.

–       21 Temmuz’da yayınlanan ‘Elektrik Piyasasında Lisanssız Elektrik Üretimine ilişkin Yönetmelik’ ile zaten kırtasiyeden ibaret hale getirilmiş olan lisans alma sürecinden de vazgeçildi ve Türkiye’nin önü değil 2023, cehennemin dibine kadar açılmış oldu. Bu yönetmelik doğal kaynaklara yönelik bugünleri aratacak şiddette bir talanın başlangıcı. Geçmişteki yapsat inşaat nasıl kentleri bugünkü hale getirdiyse bu uygulama da tahribatı bir anda her yere pıtrak gibi dağıtacak ve yapılması düşünülen 2000 civarında HES belki de bir anda 20.000’lere varacak gözüküyor.  http://www.haberdar.com/haber/enerjide-span-stylebackground-coloryellowlisanssizspan-uretim-donemi-2977204

–       Bir yandan süren HES davalarından peş peşe iptal kararları gelmeye devam etti: Son birkaç haftada özellikle de mücadelenin kalelerinden olan Hopa HES, Cide Loç HES, Borçka Taşköprü HES, Rize İkizdere HES iptal edildi, Borçka Maçahel’de 4 ayrı davadan iptal kararı çıktı ve Artvin Şavşat HES için verilen ÇED olumlu kararının yürütmesi durduruldu. Bu kararlara dayanak teşkil eden, tutunabildiğimiz son mevzuat kırıntılarını da tarihe gömme girişimlerinden henüz sonuç alamamış olan Erdoğan, hırsını hâkimlerden çıkartmaya girişti ve Karadeniz’de HES davalarına bakan tüm mahkeme heyetlerinin görev yerleri değiştirildi: http://haber.sol.org.tr/sonuncu-kavga/yargidaki-atamalarin-hedefinde-hes-mucadelesi-mi-var-haberi-44815   Yeni atanan Ordu İdare Mahkemesi heyeti de siftah olarak 3 HES projesi için önceden verilmiş yürütmeyi durdurma kararlarını kaldırdı: http://www.hurriyet.com.tr/gundem/18371122.asp?gid=381

–       Son olarak taze İçişleri Bakanı İdris Şahin, Özel Harekat Dairesi’nin töreninde, Karadeniz bölgesinde görev yapmak üzere özel bir birim oluşturduklarının, bir manada polis devletine geçişin pilot bölgesi olarak da Karadeniz’in seçilmiş olduğunun müjdesini verdi: http://www.cnnturk.com/2011/turkiye/07/27/karadeniz.icin.ozel.birim.olusturuyoruz/624201.0/index.html

Su savaşçıları ise, her yeni hamleyle daha da bilenen öfke ve kararlılığın yanı sıra, Erdoğan ve ekibini yıllardır bel bağladıkları piyar, manipülasyon ve mizenformasyon dümenlerinden ümidi keserek tüm çirkefliklerini ortaya dökmek noktasına getirmiş olmanın da keyfiyle, tam saha devlet terörü altından bildiriyorlar: Biz de bu günleri bekliyorduk! Bu kez karşında ezik ordu, sarı sendika, patron medyası, sol liboş akademisyen tayfası yok Tayyip Efendi! Bu eşkıya dediğinin ipek yüklü kervanı yok ki haramin korku versin!  Yaşam alanlarına geçirilmiş tırnakların direnci, on bin yıllık coğrafyanın hayata tutunma bilgisi, kurdun kuşun hakkı, haklılığın gücü, ezilenlerin kara ve korkunç öfkesi, ara sıcaklardan da Laz’ın tersi var burada! Mafyan, daniska çevrecilerin, özel timin, zindanların, bombaların, ağababaların… Haydi, kopartın da kıyametinizi görelim!

Red Dergisi Ağustos sayısında yayınlanmıştır.

Yaşam Yolculuğu 4.gün (12 Temmuz, Fındıklı-Hemşin) “Devlet HES’i yapacaz diyorsa biz de cumhuruz yaptırmayacağız diyoruz”

Fındıklı köylüleri: “Para için geleceğimizi satmayacağız”

Fındıklı Yaylacılar köyü Goloskur Mezrası’ndaki kampın ardından sabah köylülerle sohbet etmek, karşılıklı bilgi alışverişinde bulunmak için Arılı’da bulunan köy kahvesine gittik… Burada nerden geldiğimizi hangi amaçla geldiğimizi anlattıktan sonra HES’e karşı 5 yıldır verdikleri mücadele hakkında bilgi verdiler bize… Bu direnişin bu kadar başarılı olmasının nedeni aslında köylülerin örgütlü hareket etmeleri… Fındıklı Dereleri Koruma Derneği köylülerle sürekli iletişim halinde. Köye HES çalışanlarının bilgisi anında yayılıyor ve köylüler bu duruma anında müdahale edebiliyor…

Sohbet ettiğimiz bir köylü devletin bu kadar ısrar etmesini daha çok AKP’nin politikalarına ve özel olarak da Tayyip Erdoğan’a bağlıyor. “Devlet büyüktür yapacak diyorsa biz de cumhuruz yaptırmayacağız diyoruz…” Köyün yüzde 95’inin HES’e karşı olduğunu söyleyen başka bir köylü de isteyenlerin bunu para için yaptığını söyleyerek “para için geleceğimi satacaksam ben buna ihanet derim” diyor. Bu süreçte Su Bakanlığı’nın kurulmasını nasıl değerlendirdikleri sorumuza köylülerin çoğunluğu, saldırıların daha da artacağı cevabını veriyor.

 

Fındıklı’dan sonra yolculuğumuz Rize Pazar’la sürüyor…

Rize’de ilk HES projesi 96 yılında Fırtına Vadisi’nde yapılmak istenmiş ve protestolar sonucu projeden vazgeçilmişti. Burada Derelerin Kardeşliği Platformu yürütmesinden Yaşar Aydın’dan bilgi alıyoruz. Bu tarz platformların birbiriyle dayanışma halinde olması ve birinin eksik bıraktığını diğerinin tamamlaması gerekliliği üzerine ortaklaşan sohbetimiz dayanışmanın büyütülmesi için pratik adımlar atılmasının gerekli olduğunu birkez daha ortaya koyuyor.

Ardından Hemşin’e yol alıyoruz… Girişinde “Bulutların ülkesi Hemşin’e hoşgeldiniz” tabelası bulunan Hemşin’e gidiyoruz. İlk durağımız Hilal köyü. Köyde elbette farklı düşünenler de var. Buradaki gelişmelerle ilgili Köyden Mine ve Vahit Sarı’dan bilgi alıyoruz. Ertesi gün diğer köylülerle bir toplantı yapma kararı alarak günümüzü noktalıyoruz.

Kaynak: http://munzurcevredernegi.net/

KİP Yaşam Yolculuğu 3. gün (11 Temmuz, Arhavi-Fındıklı) Köylüler: “Kanımızın son damlasına kadar direneceğiz!”

 
 
Balıklı Köylüleri HES’e izin vermeyecek
 
Yolculuğumuzun 3. Günü Arhavi’deyiz. Arhavi’de görüştüğümüz Eğitim-Sen’den Mehmet Öncel Arhavi’ye 22 tane HES yapılması düşünüldüğünü yani akan her dereye HES kurmak istediklerini söyleyerek burada tek dik duran köyün Balıklı köyü olduğunun altını çiziyor. Bizler de Balıklıköyü’ne giderek köyün tek su kaynağına yapılması düşünülen HES’le  ilgili planlanan dereye giderek köylülerle görüştük. Köyün yüzde 95’i HES’e karşı. Kendilerine Hopa’yı örnek aldığını söyleyen köylüler “kanımızın son damlasına kadar direneceğiz” diyorlar… 21 Temmuz’da ÇED toplantısı yapılacağını söyleyen köylüler, biz bu toplantıya katılmayacağız” diyorlar… Köyden kadınlarla yaptığımız sohbetlerde kadınlar şunu söylüyorlar bize “dere adamın hayatidur. Doğduğumuzdan beri bu derede yaşiyoruz.  Onları köyümüze almayacağuz. Gelen buradan geri gidecek başka yolu yok. Biz sonuna kadar direneceğuz.”
 
Fındıklı köyleri 5 yıldır HES’e karşı nöbette….
 
Arhavi’den Rize Fındıklı’ya sürüyor yolculuğumuz. Fındıklı’yla ilgili bilgilendiriliyoruz önce. Burada Derelerin Kardeşliği Platformunun çalışması var ve 5 yıldır köylerine 06, 34, 61 plakalı aracı kendi bilgileri dışında sokmuyorlar. Köylülerin tamamına yakını HES’e karşı burada da. Öncelikle köye çıkıp kamp kurmak için yol alıyoruz. Tabi köylülerden oluşan eskortla ancak girebiliyoruz. Buna rağmen yol boyunca bakan meraklı gözler yada arada aracı durdurup belli sorularla karşılaşıyoruz…
 
Geç saatlerde ulaşabildiğimiz kamp yerine araç çıkmadığı için köylülerin yardımıyla ulaşabiliyoruz ancak. Burada önceden geleceğimizi bilen köyün gençleri tulum ve horonlarla bizi karşılıyorlar. Hep  beraber oynanan horonlardan sonra bizler kendimizi geliş amacımızı anlatıyoruz. Köylüler de 5 yıldır verdikleri mücadeleyi. “Mücadele bundan sonra daha da setleşecek. Jandarmayla karşı karşıya geldiğimizde de yanımızda görmek istiyoruz diyorlar. Bizler de dayanışmayı büyüteceğimizi gerektiğinde omuz omuza jandarmaya karşı da direneceğimizi söylüyoruz. O arada havayi fişekler atılıyor. Herkes bir anda şaşırıyor tabii. Köylüler bizim  için sürpriz hazırlamışlar….
 
Ertesi  sabah köylülerle sohbet için buluşmak üzere geceyi  bitiriyoruz….

Kaynak: http://munzurcevredernegi.net/

 

%d blogcu bunu beğendi: