Cochabamba Su Savaşları’nın Öyküsü: Yağmuru Bile

 

Dünya çapında her geçen gün daha da büyük bir sorun olmaya başlayan temiz su temini, kapitalizmin bu alandan da kar elde etme hırsı ile bir insan hakkı olmaktan çıkalı çok oldu. Yaşamın kaynağı olan su dünya tekellerince paylaşıladursun, insanlık cevabını yaşam hakkı için mücadele göstererek veriyor. Türkiye coğrafyasında da son zamanlarda yakıcılığını HES projeleri, termik santral projeleri ve bu yolla suyun ticarileştirilmesiyle hissettiren su sorunu sermayenin açık bir savaş ilanıdır. AKP hükümetinin doğayı, insanı ve insan haklarını talan eden azgın neoliberal politikaları, insan için hayati önemi olan suyu meta haline çevirmekte ancak doğanın talanını engellemek için yeni bir mücadele alanı da ortaya çıkmakta. Öyle ki Metin Lokumcu derelerini sermayenin talanına karşı korurken gövdesini siper etmiş, bu uğurda şehit olmuştu. Termik santrallere karşı direniş başlatan Gerze halkı da benzer bir militanlıkla mücadelelerine devam ediyorlar.

Suyun ticarileştirilmesi süreci dünyanın pek çok bölgesinde çok ciddi direnişlerle karşılaştı. Bu direnişlerden en militanı, ilk su savaşı olarak bilinen Bolivya’nın üçüncü büyük şehri olan Cochabamba’da,emekçilerin öz örgütlenmeleri ile gerçekleşti. Yıl 2000 idi ve çokuluslu tekellere karşı verilmeye başlanan mücadele, 5 ay içinde bir milyon insanı sokaklara dökmeyi başarmıştı. Sokaklarda insanların katledildiği, sıkıyönetim ilanına kadar giden devasa bir mücadele ile Bolivya halkı suyun ticarileştirilmesini durdurmayı başardı.

Yönetmenliğini Ichar Bollain’in yaptığı “Yağmuru Bile” filmi Cochabamba halkının bu destansı direnişlerini konu alıyor. Çok özel bir senaryo ile basitliğe düşmeden mücadeleyi izleyicilere ulaştırmayı başarıyor. Film üzerine konuşmaya geçmeden önce Cochabamba direnişini anlatmak, filmin direnişle olan bağlarını açıklamak ve filmi anlamak için yararlı olacaktır.

Cochabamba Su Savaşları

Bolivya asgari ücretin yüz doların altında olduğu, Latin Amerika’nın en yoksul ülkelerinden birisi. İnka medeniyetinin bulunduğu topraklar olan Bolivya’da özellikle İnka yerli halkı bu yoksulluğu yüzyıllardan beri yaşamakta. Beş yüz yıldır emperyalizmin ayaklarının altında kıvranan halklar kölelikten modern köleliğe uzun bir sömürü tarihine sahip.

Suyun ticarileştirilmesinin Bolivya’da uygulanmaya konulmaya çalışılması 90’lı yılların sonuna tekabül ediyor; 1997-2001 yılları arasında iktidarda bulunan başkan Hugo Banzer tarafından Dünya Bankası’nın talimatları üzerine hızlı bir şekilde başladı. 1999 yılında ilk özelleştirme gerçekleşti. Özelleştirmelerin hemen ardından toplumsal muhalefet yükselmeye başladı. 2000 yılının Nisan ayında suları ilk olarak özelleştirilen Cochabamba’da baş gösteren isyan dalgası, 2005’te La Paz’da sürdü.

Yarı çöl olan Bolivya’da büyük çoğunluğu yoksul olan köylülük için hayati önemdeki su, şehirlerdeki büyük orandaki işsizlik ve düşük ücretli çalışma koşulları ile toplumun emekçi kesimini birleştirdi. Talepler su hakkının yanında işsizliğin son bulması ve düşük ücretlerin yükseltilmesi olarak genişledi. Ülkenin tüm şehirlerine yayıldı. Özelleştirme sonucu aylık su gideri %300 artışla 20 dolara ulaştı; yani dört kişilik bir ailenin bir aylık yiyecek giderine. Bunun üzerine köylüler dağlardaki kaynaklardan köylerine kilometrelerce hendekler kazarak bedava su kullanma yoluna gitmeye başladılar ancak özelleştirme yasası yağmur suyunun biriktirilmesini dahi yasaklıyordu. Çünkü yağmur suyu özelleştirilmiş olan su havzalarına gidecekti ve köylüler tarafından tutulması, şirketin “özel mülkiyeti” haline gelmiş olan bir malı çalmak anlamına geliyordu. Şirketler, nehirlerle birlikte bulutları da satın almış bulunuyorlardı.

Bolivya emekçileri için gerçek bir isyan ilmek ilmek örülmeye başlandı. Ocak ayında “La Coordinardora de Defansa del Agua y del la Vida” yani “Suyu ve Doğayı Savunma Birliği” adını verdikleri bir örgütlenme ile beş ay içerisinde bir milyon kişiye ulaştılar ve Şubat’tan Nisan’a kadar birçok militan eyleme imza attılar. Şehir meydanında toplanıp aylardır ödemedikleri su faturalarını yaktıktan sonra özelleştirmelerin geri çekilmemesi halinde ülkede hayatı durduracaklarını ilan ettiler. Ulaşımın tamamen durdurulduğu şehirde Şubat ayında sıkıyönetim ilan edildi. Polis sokaklarda gerçek mermilerle eylemci avladı. Üç kişinin öldürüldüğü eylemlerden sonra şirket, su idaresini çalışanları ile birlikte devretti. Ancak özelleştirme yasası halen geri çekilmemişti. Hükümetin uzun süre askeri tehditler savurmak dışında kitlelerin taleplerine sessiz kalan tavrı karşısında emekçiler 4 gün boyunca şehrin tüm yollarını kapattılar. Çatışmalar bir ay içinde milyonlarca Bolivyalının Cochabamba’ya yürümesine neden oldu. Ülke genelinde bir günlük genel grev ilan edildi. Ve en nihayetinde emekçiler savaşı kazandı ve özelleştirme yasalarını geri çektirdi.

Bu arada belirtmekte fayda var Bolivya sularını mülkiyetine alan şirketler Bechtel Holding’e ait. Holdingin başındaki isim ise Ronald Reagon’ın sekreterlerinden olan George Shultz. Bechtel, ABD’nin Irak yıkımından sonra yeniden inşa sürecinde 650 milyon dolarlık bir anlaşmaya imzasını atmış durumda. 140 ayrı ülkede 190 bin projesine sahip bu çokuluslu tekel, 200 su ve atık su anlaşmasından milyonlarca dolar kazanıyor.

Yağmuru Bile

Temmuz ayında Türkiye’de çok az sinemada gösterime girebilmiş “Yağmuru Bile” filmi, bir film ekibinin Bolivya’ya gitmesiyle başlar. Film, Kristof Kolomb’un Amerika’ya gelişiyle başlayan sömürgeleştirmeyi anlatacaktır. Kızılderililerin köleleştirilmesine karşı gelen bir rahibin hikayesini de imparatorluğa karşı gelen Kızılderililerin direnişi ile birlikte anlatmayı hedeflemektedir yönetmen. Ancak yapımcılar Kızılderililer yerine hem onlara fiziksel olarak çok benzeyen hem de çok ucuza çalıştıkları için Bolivya’ya gelip İnkalıları günde 2 dolara oynatmaya karar vermişlerdir.

Yapımda 500 yıl önce altın için gelen “beyaz adam”ın yerlileri köleleştirmesine karşı duran Kızılderili’yi canlandıran Daniel aynı zamanda su mücadelesinin önde gelenlerinden militanlarından biridir.Bu nedenle devamlı olarak yönetmen tarafından film için önemli bir rol oynadığı gerekçesiyle üç hafta eylemlerden uzak durması konusunda uyarılmaktadır.

Ancak Daniel, çocukları için mücadele etmek zorundadır ve bütün eylemlerde en önde yürümektedir. Daniel’in filmde her iki mücadele içinde de lider olarak resmedilmiş olması filmin asıl temasını ortaya çıkartıyor; altın için köleleştirenler modern zamanlarda suyu çalanlarla aynıdır ve beş yüz yıldır insanlığın sömürüsü devam etmektedir! Gerçek hayatla film içinde anlatılan sömürü öyküsü birbirlerine film boyunca öylesine sıkı bağlıdır ki izleyici kendisini imparatorluklar çağından 21. yüzyıla bağlayan bir zaman tüneli içerisinde bulur.

Film içinde film örgüsü halinde devam eden sahneler, çok büyük bir incelikle verilirken beş yüzyıl öncesi ile 2000 yılı birarada müthiş geçişler yaparak yansıtılmıştır. Filmden birkaç sahne ile açıklayalım.Çekimler sırasında Daniel’in de aralarında bulunduğu Kızılderilililerin yakıldığı bir sahne çekildikten sonra verilen arada, Kızılderili kostümleri içindeki Daniel film setine gelen polislerce tutuklanmaya çalışılır. Fakat yerli oyuncular (aslında aynı zamanda her biri su mücadelesinin bir parçası olan yerliler), bir direnişle Daniel’i polisin ellerinden kaçırmayı başarırlar.

Bir başka sahnede ise çekimler esnasında kucaklarında bebekleri ile kadınların, kendilerini köpeklerle takip eden askerlerden kaçarken nehirde bebeklerini boğmaları istenmektedir. Yönetmen her ne kadar boğma sahnesinde oyuncak bebeklerin kullanılacağından bahsetse de kadınlar oynamayacaklarını Daniel aracılığıyla yönetmene iletirler. Çocuklarını hiçbir şey için tehlikeye atmayacaklarını söyleyen İnka kadınları, kendilerinden çok daha başka değerlerle, para üzerine kurulmuş hayatlar yaşayan film ekibini hayretler içerisinde bırakırlar. Ekip, bu süreçte çevrelerinde olan bitenlerden etkilenmekte, taraf seçmeye mecbur kalmaktadır. Her kuruşun hesabını yapan yönetmen (Luis Tosar) ve yardımcı yönetmen (Gael Garcia Bernal) ve oyuncular insanların yoksulluğunun karşısında üzülmekte ancak kendi burjuva yaşantılarına dokunmayacak şekilde uzaktan izlemekte hatta çatışmalardan korkmaktadırlar. Karşılaştıkları her engeli para ile aşmaya çalışmakta ve filmi çekerken karşılaştıkları her zorluğu bu yolla aşmaktadırlar. Örneğin Daniel’in bir çatışmadan sonra tutuklanması ile birlikte polise para teklif ederek çekimler için Daniel’in çok önemli olduğunu bu nedenle salıverilmesini talep ederler polis şefi ise çekimler bittikten sonra Daniel’i geri alacağını söyler. Yönetmen ise böyle bir pazarlığı kabul eder çünkü onun için milyonlar yatırdığı filmin bitmesi, Daniel’in özgürlüğünden çok daha önemlidir. Daniel’i “kurtaran” beyaz adam, neden filmi riske attığını sorar ve Daniel yanıtlar: “Anlamıyorsunuz, su hayattır.”

Cochabamba halkının başlattığı Bolivya sathına yayılan direnişin tam ortasında kalan film ekibi can güvenlikleri olmadığını düşünerek uzaklaşmaya karar verirler. Yollar eylemciler tarafından kesilmiş, ulaşım tamamen durmuş, hükümet sıkıyönetim ilan etmiştir; sokaklarda çatışmalar devam etmekte insanlar vurulmakta, insanlar çatışmakta, insanlar kazanmaktadır… Küçük burjuva tavırlarıyla oyuncular sokaklardaki vahşete öfke duysalar da ülkeyi terk ederek kendilerini kurtarmanın peşine düşmektedirler. Aynı anda yönetmense ağır yaralı olan Daniel’in kızına yardım etmek için eylemlerin tam ortasından geçmekte, kadınların eteklerinde topladıkları taşlarla barikat kurduğuna tanıklık etmektedir. Yönetmen, gördükleri karşısında günlüğü 2 dolara çalıştırdığı insanların hayata tutunma savaşına tanık olmaktadır.

Ve veda vakti gelmiştir. Çatışmalar son bulmuş, sokaklar derin bir sessizliğe gömülmüştür. Yönetmen, Daniel’e bundan sonra ne yapacağını sorar cevap bellidir; “Hayatta kalmaya çalışacağım. En iyi yaptığım şeyi yani” der. Küçük burjuva hayatına kaçan yönetmen, kalıp mücadele etmek zorunda kalan bir emekçi ile yüz yüzedir. Özellikle bu sahneyi izlerken fark ediyorsunuz; gitme şansı ve imkanı olanlar değil, kalıp savaşmak zorunda olanlar dünyayı değiştiriyorlar.

Bolivya halkı 2000 yılında verdiği bu destansı mücadelenin iyi bir senarist olan Paul Laverty’nin (Özgürlük Rüzgarları, Ekmek ve Güller, Ülke ve Özgürlük filmlerinin senaristidir) konuya sıra dışı yaklaşımı sayesinde çok çarpıcı bir film ortaya konulmuş.

‘Yağmuru Bile’ mutlaka izlenilmesi ve izletilmesi gereken bir film olmakla birlikte mücadelenin biraz yüzeysel aktarıldığını belirtelim. Mücadele filmde film ekibinin ve yönetmenin tanık olduğu kadarı ile gösteriliyor. Daniel’in hayatı da aynı yüzeysellikle geçiştiriyor. Bu nedenle gerçekten Bolivya’da ne olduğunu bilmeyen bir izleyici için detaylar silinip gidebilir.

Filmi izlerken Gerze halkını, Hopa halkını anımsıyor; sermayeye karşı verilen insanlık mücadelesini gözlerimizin önünden geçiriyoruz. Amerika’dan Ortadoğu’ya, Daniel’den Metin Lokumcu’ya…

Ekin Akçay

TÜRKİYE’NİN “NÜKLEER RÖNESANS”I – NÜKLEER ENERJİ ALDATMACASI

 

Güncellenme Zamanı: 05.05.2006 17:22:47
 

 

TÜRKİYE’NİN “NÜKLEER RÖNESANS”I

 

L. Tufan ERDOĞAN

Petrol-Jeoloji Yük. Müh.

 

A. NÜKLEER ENERJİ ALDATMACASI:

 

2004 yılı içerisinde ETKB, Türkiye’de enerji çeşitliliği adı altında, yeniden nükleer enerji santrallarını gündeme getirdi. Hem de bir değil, tam üç adet yapacaklarını söyleyerek. İktidar, daha da ileri giderek, AB üyeliği hayali için, başta en büyük çatlak seslerden Fransa’yı susturmak için nükleer enerji konusunda çeşitli ön anlaşmalar da imzaladı. Aynı olay, Rusya’da da tekrarlandı. Ağanın eli tutulmaz!

 

Nükleer santrallar konusunda söylenecek çok şey var. Biz bunlardan bazılarını sıralayacağız:

 

1. Ölü Teknoloji: Nükleer enerji, Fransa hariç gelişmiş tüm batı ülkelerinde artık “ölü teknoloji” olarak anılmaya başlandı. Sözkonusu ülkeler, özellikle Çernobil felaketinden sonra, mevcut santrallarının güvenlik sistemlerini yeniden gözden geçirdiklerinde, inanılmaz sorunların yaşandığını, sıksık meydana gelen kazaların gizlendiğini ve tüm mevcut reaktörlerin bir şekilde yeni Çernobil’ler olmaya aday olduğunu gördüler. Birçoğunda alınması gerekli tedbirlerin çok masraflı olması nedeni ile bu santrallar teker teker kapanmaya başlandı.

 

2. Çekirdek Erime Olasılığı: Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA) tarafından geçen yıl açıklandığına göre, dünyada her 2,5 yılda bir reaktör çekirdeği erimesi olayı gerçekleşme olasılığı var. Kanada’da Ontario Devlet Elektrik Planlama Komisyonu (ORCEPP), Kanada’da bir CANDU reaktöründe çekirdek erimesi olasılığının 15’de 1 olduğunu ilan ediyor. Bu oran, zarda düşeş atma ihtimalinden çok yüksek! Kanada Ontario’da birçok CANDU tipi reaktör kapatılmakta.

 

3. Kapatılan Santrallar: Son yıllarda, ABD‘de birçok nükleer enerji santralı, emniyet tedbirleri ve yaşanan kritik sorunlar nedeni ile, ya geçici süre ile durduruldu, ya da tümüyle kapatıldı. Örneğin, kısa bir süre önce, yapımı tamamlanmış olmasına rağmen Shoreham reaktörü, işletim masraflarının çok yüksek olacağı görüşü ile kapatıldı. İtalya‘da referandumla faal haldeki üç reaktör kapandı. Avusturya‘da inşaatı tamamlanan ve çalışmaya hazır nükleer enerji santralı, halkın isteği ile faaliyete geçemeden kapanmak zorunda kaldı. Kanada‘da birçok reaktör, yine emniyet gerekçesi ile kapandı, kapanıyor. Fransa hariç 14 OECD ülkesi nükleer programını durdurdu. Buna karşın 10 Doğu Avrupa ülkesi, Slovenya hariç, eski nükleer enerji programlarına -paraları ve batılı destekçileri yettiğince- aynen devam ediyorlar ve yenileri için de seferberler.

 

4. Batının Nükleer Çifte Standardı: Kendi ülkelerinde nükleer enerji santrallarını kapatan, programlarını durduran batılı ülkelerin işsiz kalan şirketleri, hükümetlerinin de maddi, politik destekleri ile, gelişmekte olan ülkelere tezgâh açtılar. Halâ, özellikle halkın görüşlerine önem vermeyen antidemokratik iktidarların yerleştiği ülkelerde kendilerine pazar bulabiliyorlar. Gerek Kanada (CANDU), gerek Amerika (Westinghouse) ve gerekse AB ülkeleri, bu alçakça ikiyüzlülüğün ve cinayetin baş aktörleri olmaktan hiç utanç duymuyorlar. AB‘nin PHARE ve TACIS gibi komiteleri, nükleer emniyet adı altında, gerikalmış antidemokratik yönetimli ülkelerde nükleer enerjiyi teşvik ediyor; Pakistan ve Hindistan‘da bozuk sistemleri geçici tedbirlerle bir süre daha idare edebilir hale getiriyor. Çin Halk Cumhuriyeti‘ni Ortadoğu petrol pazarından uzaklaştırmak için o ülkede nükleer santral yapımına büyük paralar ayırıyorlar. Alman Siemens, Fransız Electricite de France aracılığı ile, halklara rağmen Rusya‘da yeni yeni kötü teknolojili nükleer santralların yapımında bayraktarlık yapıyorlar. Yine şirketleri aracılığı ile Italyan, Fransız, Alman, Isveç, İngiliz, Kanada, ABD hükümetleri, Iran‘da reaktör inşa ediyor; Türkiye‘yi mahvedecek nükleer santral ihalelerine giriyor.

 

5. Pahalı Teknoloji: En önemli nükleer reaktör yapımcısı Amerikan Westinghouse bugüne dek ABD’de toplam 54 reaktör kurdu. Bunlar, ortalama %432 oranında bütçelerini aştılar ve yine ortalama 5,3 yıl gecikme ile tamamlanabildiler. Westinghouse bu konuda bir de rekorun sahibi: sonuncu reaktörleri olan Watts Bar I, tam 23 yıl gecikme ve %1.100 bütçe aşımı (toplam 7 milyar dolar) ile sonuçlandı! Avrupa’nın nükleer devi Electricite de France şu anda dünyanın en büyük borçlu şirketi. Firmanın 1999 yılı borç toplamı tam 30 milyar dolar. Bu rakam tek bir firmanın yapabileceği en büyük borç olarak tarihe geçti. Bunun oluşmasında, hem nükleer santralların kuruluşunda yaşanan bütçe aşmaları ve süre aşımları, hem de üretilen enerjinin kolay satılamayacak kadar pahalı olması.

 

Kuruluşu problemli olan nükleer enerji santrallarının sökümü çok daha problemli. Yıllar alan bu işlemlerin maliyeti, en azından kuruluş masrafı kadar oluyor. Dünya ortalaması olarak, sökülen bir santralın maliyetinin en az 3 milyar dolar olduğu hesaplanıyor.

 

7. Elektrik Fiyatları: Üretim masrafları açısından da nükleer santrallar, hiç de palavrası yapıldığı gibi ucuz değil! Doğal gaz çevirim santrallarındaki 3,4 cent/kW.saat’lik üretim masrafına karşılık (biz bunu da 12-16 cent’e çıkartmayı başardık!), rüzgar enerjisinin kW.saat’i 5 cent’i, nükleer reaktörünkü ise 9 cent’i buluyor!

 

8. Atık Sorunu: Diğer bir safsata da, nehirlere, göllere, denizlere boşaltılan soğutma sularının sadece birkaç saniye radyoaktif kalabildiği ve akabinde tümüyle arınmış, tehlikesiz olduğu masalı! Sözkonusu soğutma suları, doğal alanlara boşalmadan önce, reaktör ve yüzlerce metrelik borulardan geçiyor. Bu sular, tüm bunlardan geçerken, ister-istemez reaktörden ve boruların kendisinden radyoaktif kurşun, krom, kobalt parçacıkları da alıyor içine. Bunların radyoaktifliği de tabii yıllarca sürüyor! Yani suların birlikte getirdiği radyoaktif toz, bu suların boşaldığı nehir, göl ve denizleri, hiç de söylendiği gibi tertemiz bırakmıyor; tam aksine, insanlara düşük radyoaktiviteyi uzun zaman alma fırsatı veriyor! Uranyum atıklarını taşıyan treni koruyan Alman polisi, bu trende sadece 50 kilometre seyahat edebiliyor; bu süre içerisinde bir insanın kaldırabileceği maksimum radyasyona maruz kaldıkları saptanıyor! Ve tüm bunlar “zararsız”(!!) santralların etkileri. Patlayanlarınkini ise Ukrayna ve Karadeniz halklarına sormakta fayda var!

 

9. Köhne Teknoloji: Nükleer teknoloji ve nükleer enerji santralları her nekadar yüksek teknoloji ürünü gibi gösterilirlerse de, aslında, son 50-55 yıldır hiçbir ciddi gelişim olmamış. Atomu parçalama yöntemi, 1945’te uygulanandan hiç farklı değil. Çok sık yinelenen aynı tür kazalara karşı bile yeterli teknoloji üretmekten uzak bir teknolojinin bugüne dek ayakta kalabilmiş olması bile tüyler ürpertici! Aşağıdaki tablo, nükleer enerjiye bir zamanlar milyarlarca dolar yatıran bir batı ülkesinin, bu köhne teknolojiden nasıl ümidini kestiğini göstermesi açısından çok çarpıcıdır. Buyurun size ABD’deki “nükleer rönesans”:

 

 

 

ABD’DE AR-GE HARCAMALARI

($/1000kW-enerji)

NÜKLEER ENERJİ + KÖMÜR 0,05
PETROL 0,58
DOĞAL GAZ 0,41
RÜZGÂR ENERJİSİ 4.769,00
GÜNEŞ ENERJİSİ 17.006,00

 

Güneş enerjisi için harcanan 17 bin dolar’lık araştırma-geliştirme parasına karşılık, nükleer ve kömüre toplam 5 cent! Bu durumun yaşandığı batı ülkesinde şurası da açıkça biliniyor ki, enerji tasarrufuna ve kullanım etkinliği tedbirlerine harcanan her 1 dolar, nükleere harcanan her 1 dolar’dan 7 kat fazla enerji tasarrufu sağlıyor. Yani, birileri tercihini çoktan göstermiş de anlayan yok!

 

10. Stronsiyum – Sezyum – İyodin: Nükleer lobicilere göre, nükleer enerji dışında tüm enerji kaynakları radyoaktif atık çıkartıyor; insanları öldürüyor. Ancak, atom enerjisinin insan sağlığına musallat edildiği 1945 yılından günümüze değin, özellikle nükleer enerji santrallarının kurulu oldukları alanlarda:

 

  • Çocukların diş ve kemiklerinde, asla bulunmaması gereken Stronsiyum­-90, kaslarında Sezyum-137 ve tiroidlerinde ise İyodin-131 bulunmaya başlandı.
  • 50 yaş altı kadınlarda meme kanseri miktarı kontroldan çıkacak kadar arttı.
  • Bağışıklık sistemini doğrudan etkileyen Stronsiyum yüzünden AIDS vakaları patladı.

 

Bir nükleer reaktörde 400-600 arası kimyasal üretilmekte. Bunlar gaz, sıvı ve katı haldeler. Katılar, yeniden kazanım amaçlı kurtarılıyor. Gazlardan pek azı, katı hale dönüşebilme özellikleri nedeniyle bekletiliyor. Geri kalan tüm gazlar ve sıvılar, doğaya, atmosphere salınıyor. Bu vurdumduymazlığın nedeni, bu sıvı ve gazların, ülkelerin hiçbir bilimsel dayanağı olmadan kabul ettikleri insan sağlığına zararlı olmayan radyasyon miktarlarında olmaları. Halbuki artık şüphe götürmeyecek şekilde ispatlanmıştır ki, kanser ve diğer sağlık sorunlarının oluşmaması için zararsız bir radyasyon miktarı yoktur (Ontario Eyalet Yönetimi Direktifi, Kanada; Skeet, J. 1994, Nuclear Radiation and Human Health: Corrupting the Gene Pool).

 

Unutulmamalıdır ki, ICRP (International Comm. of Radiation Protection), Uranyum madenlerinde çalışan işçiler için 1931 yılında yılda 73 rem’lik radyasyonu normal sayıyordu. 1996 yılına gelindiğinde ICRP bu miktarı 2 rem’e düşürmek zorunda kaldı. Halk için 1977’de 0,5 rem’i normal sayan ICRP, 1990’da bunu da 0,1 rem’e düşürdü. Sözün özü, radyasyon konusunda asla bir sınır verilebilmesi söz konusu değil (Gofman, J. W., 1990, Radiation-Induced Cancer from Low-Dose Exposure). İnsan için zararsız radyasyon miktarı, tabii ki sıfırdır!

 

Stronsiyum-90 özellikleri bakımından Kalsiyum’a benzer. Bu nedenle vücut tarafından Kalsiyum zannedilerek emilir; dişlerde ve kemiklerde depolanır. Yiyecek ve içeceklerle vücuda giren Stronsiyum-90’ın %70-80’i vücuttan dışarı atılır. %20-30’u kemiklerde birikir. %1 civarındaki bölümü ise, kan dolaşımına karışır; kemik ilikleri ve yumuşak dokulara girer (UN Environmental Protection Agency, www.epa.gov). İnsan vücudunda depolandıkları yerlerde yüksek enerjili elektron, ya da beta partikülleri emisyonu ile hücreleri öldürür ve mütasyonlara neden olur. Kemik iliklerinde bağışıklık sistemi ve kan hücreleri ürediğinden, Stronsiyum-90 kan kanseri, göğüs ve prostat kanseri ile bağışıklık sistemi bozukluklarına ve dolayısı ile AİDS hastalığına yol açar (www.iacenter.org; blackhole.on.ca; www.lightparty.com: Wiesen, B.; Gould, J. M., “Deadly Deceit” ve “The Enemy Within” adlı kitapları). Ayrıca, hormonları, pankreası, tiroid bezlerini, üreme organlarını ve merkezi sinir sistemini de tahrip eder. Hormonal dengelerin bozulması ve merkezi sinir sisteminin tahrip olması sonucunda, obesite, yüksek tansiyon, kalp hastalıkları, astım, şeker hastalığı ve felçlere de neden olur.

 

Vücutta nöronlar, kalsiyum iyonları göndererek iletişimde bulunurlar. Stronsiyum-90, vücuda Kalsiyum’u taklit ederek girdiği için, yaydığı yüksek enerjili elektronlar ve İtriyum-90’a dönüştüğünde ortaya çıkan çok yüksek radyoaktivite (Stronsiyum-90’dan %500 daha fazla) ve beta ışını yayımı sayesinde nöronları tahrip ederek, beynin zarar görmesini ve beynin prefrontal korteksinin etkilenmesi sonucunda da otizm, dawn sendromu, konsentrasyon bozuklukları, öğrenme yeteneğinin yok olması, intihar ve cinayet eğilimlerinin ortaya çıkmasını sağlar (Sternglass, E., Radiation Public Health Project, 8 Kasım 2003: www.mindfully.org/ Nucs/2003/Strontium-90).

 

Az dozajda radyasyon yayan Stronsiyum-90 ile uzun süreli temas, kısa süreli yüksek dozajla temastan çok daha tehlikeli ve öldürücü. Reaktörlerin kontrolsuz olarak, genelde paslanan soğutma suyu boruları ve valfler aracılığıyla havaya ve suya karıştırdığı düşük dozlu radyoaktif maddelerin yarattığı tahribatın, bir ABD Devlet Kuruluşu olan ICRP (Int. Comm. Of Radiation Protection: http://www.icrp.org) tarafından belirtilenden 100-1.000 kat daha yüksek olduğu, ECRR (European Comm. on Radiation Risk: www.euradcom.org) Ocak 2003 tarihli raporu ile ortaya konmuştur.

 

WISE/NIRS Nuclear Monitor’un 16 Mayıs 2003 tarihli raporunda, incelenen 4 Florida nükleer santralından uzaklaştıkça toprak, hava ve sudaki Stronsiyum-90, Sezyum-137 ve İyodin-131 miktarlarının azaldıkları saptanmıştır. Her yıl 100 ton nükleer atık üreten tek bir nükleer reaktör, rutin olarak bu maddeleri havaya ve suya bırakmakta.

 

Konu bu kadar hassasken, ABD’yi doğal olarak bir kenara bırakırsak, insan, diğer kuruluşların ne yaptığını merak etmeden geçemiyor. İkisi de birer Birleşmiş Milletler kuruluşu olan Dünya Sağlık Teşkilatı (WHO) ile Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA) arasında yapılan ve halen yürürlükte olan bir anlaşma (Resolution WHA 12-40, 28 Mayıs 1959), bu konudaki duyarsızlığı, hainliği ortaya koymaya yeter. Bu anlaşmaya göre, kurumlardan biri, diğerinin ilgi alanındaki konularda herhangi bir program ya da faaliyet yapacak ise, mutlaka diğerine danışacak ve onun görüşüne göre faaliyetinde değişiklik yapacak. Yani, Dünya Sağlık Teşkilatı, WHO, Atom Enerji Ajansı’nın (IAEA) onay vermediği sürece radyasyonun sağlığa zararları konusunda araştırma yapamayacak (Grossman, K., 22 Ağustos 2002, East Hampton Star)! İlginçtir; Çernobil faciasondan sonra da, yayılan radyasyonun çevre sağlığı üzerindeki etkileri WHO tarafından değil, IAEA tarafından araştırılmış idi.

 

Pekiyi, bu konuda Avrupa Birliği ne yapıyor? Tabii ki son derece laubali ve vurdumduymaz davranıyor! Bir AB kuruluşu olan EURATOM’un 96/29 sayılı Avrupa Birliği Direktifi, düşük seviyeli nükleer atıklar arasında bulunan makine, cam, metal kaplar, giyecek ve beton gibi malzemelerin, evlerde kullanılmak üzere yeniden kazanımına izin veriyor!

 

11. Rutin İşletim Sırasındaki Zararları: Radyasyon sızıntısı için nükleer santrallarda illa bir kaza olması şart değil! Reaktörün normal günlük çalışma düzeni içerisinde insan ve çevre sağlığına son derece zararlı radyasyon doğaya rutin olarak verilmekte. Kısacası, bir nükleer santralın “sorunsuz” çalışması sırasında da insanları, doğayı inanılmaz şekilde zehirliyor (Nuclear Information and Resource Service, Washington, USA: http://www.nirs.org). Nasıl mı?

 

  1. Uluslararası standartlar, bir nükleer santralın rutin çalışması sırasında havaya, suya ve toprağa verdiği radyoaktiviteyi normal kabul ediyor. Özellikle Çernobil felaketinden anlaşılmıştır ki, her insanın radyasyona tahammül sınırı farklıdır ve çok düşük (izin verilen) radyasyon miktarları bir çok insanı, geri dönüşü olmayacak şekilde zehirlemektedir.
  2. Radyoaktivitenin ölçüm birimi “küri”dir. Tek bir reaktörün çekirdeğinde yaklaşık 16 milyar küri’lik bir radyoaktivite bulunmaktadır. Bu, Hiroşima’ya atılan atom bombasının en az 1.000 katıdır.
  3. Reaktörlerdeki yakıt çubukları, kilometrelerce borular, tanklar ve valfler her zaman sızdırabilir. Mekanik bir sorun ya da insan hatası da buna neden olabilir. Reaktör eskidikçe, tüm bu parçalar da eskir ve sızıntı miktarları, kaçınılmaz olarak artar.
  4. Valflerin ve boruların harap olmaması için, her zaman reaktör merkezinden belli bir miktar radyoaktif su, bilinçli şekilde, çekilir. Bunlar, basit şekilde filtre edildikten sonra, bir miktarı soğutma suyuna eklenir, bir kısmı da dışarıya, çevreye atılır.
  5. Tipik bir 1.000 MW’lık basınçlı su reaktörü (soğutma kuleli), soğutma işi için dakikada 76.000.000 litre nehir, göl ya da deniz suyu kullanır. Bu su, 80 km uzunluğunda borulardan geçer. Suyun, her dakika 20.000.000 litresi geldiği nehir, göl veya denize dönerken, geri kalan 56.000.000 litresi de buhar olarak atmosfere atılır. Soğutma suyu kulesi olmayan 1.000 MW’lık bir reaktörün çok daha fazla suya gereksinimi vardır. Bu miktar, dakikada 2 milyar litreye kadar çıkabilir. Doğaya atılan suyun ve buharın radyoaktivite ile ne kadar kirlendiğini ve bu kirlilik miktarının insan ve doğaya nasıl zarar verdiğini kimse bilmemektedir.
  6. Bazı radyoaktif füzyon gazları, reaktörün soğutma suyundan çıkartılıp, günlerce tanklarda muhafaza edilir. Daha sonra bunlar filtreli bacalardan atılırlar. Bu gazlardan bir kısmı, bekletildikleri tanklardan santral binalarına sızarlar ve periyodik havalandırmalar sırasında, çok erken atmosfere bırakılırlar. Havaya karışan bu gazlar, sadece atmosferi değil, toprağı ve suyu da kirletirler.
  7. Bir nükleer santralın rutin operasyonları sırasında dışarı çıkan radyoaktivite miktarı ölçülmez veya rapor edilmez. Kaldı ki, bir çok küçük kazalar ve bunların yüzünden doğaya sızan radyoaktivite miktarları da çoğu kez açıklanmaz.
  8. Radyoaktif hidrojen (trityum) ve asil gazlardan (kripton, zenon, vb) oluşan bazı reaktör yan ürünleri için sağlıklı ve ekonomik bir filtreleme ve denetim teknolojisi henüz geliştirilmiş değildir. Bazı sıvılar ve gazlar, kısa ömürlü radyoaktif elementlerin parçalanması için tanklarda bekletilirler. Bunların arasında, bu kadar süre içerisinde yok olmayacak kadar uzun yarı-ömürleri olanları da, diğerleri ile birlikte doğaya atılır.
  9. Devletler, kural olarak, “izin verilen” miktarda radyoaktivite içeren suların doğaya atılmasına ses çıkartmazlar. Reaktörlerdeki detektörler de bu “izin verilen” seviyenin üstü için kalibre edilirler. “İzin verilen” miktar, asla “zararsız” miktar demek değildir!
  10. Denetim kurulları, reaktör işletmelerinin sunduğu raporlara ve yine bunların yaptığı bilgisayar simülasyonlarına dayanarak denetimlerini yaparlar. Dolayısı ile, çevresel etkilerin önemli bir bölümü gerçek değil, sanaldır.
  11. Reaktör yakıtı üretimi aşamalarının her birinden havaya, suya ve toprağa verilen radyoaktif atıkların miktarları asla bilinmez. Bu yakıt üretimi operasyonları içerisinde, uranyum madeni işletmeleri, cevher kırma tesisleri, kimyasal çevrim, cevher zenginleştirme ve yakıt üretim işletmeleri bulunur. Bunlara bir de nükleer santralın kendisini, radyoaktif atık toplama alanlarını, havuzlarını, atık varillerini eklediğinizde, bu büyük sistemin çevreye verdiği zararı hesaplamanın olanağı yoktur.
  12. Özellikle özelleştirmeler yüzünden artan ekonomik baskılar, masrafların kısılmasını da beraberinde getiriyor. İlk kısıntı kalemleri de, tabii üretim zinciri halkalarında değil, denetim ve emniyet işlemlerinde bulunuyor. Yani işletmeci, üretimi yavaşlatmamak için, emniyet işini ihmal edebiliyor. Tüm dünyada bunun örnekleri çok bol.
  13. Reaktörlerin radyoaktif yan ürünlerinden pek çoğu, çok uzun süreler çevreye radyoaktif partikül ve ışın yaymayı sürdürürler. Radyoaktif bir madde, yarı-ömrünün en az 10 katı bir süre içerisinde radyasyon yaymaya devam eder. Örneğin, iyodin-129’un yarı-ömrü 16 milyon yıl, teknetyum-99’un 211 bin yıl, plutonyum-239’un ise 24 bin yıldır! Zenon-135 gazı, yarı-ömrünü tamamladığında sezyum-135’e dönüşür. Bu yeni oluşum, yani sezyum-135’in yarı-ömrü 2,3 milyon yıldır!
  14. Düşük seviyeli radyasyonların, canlıların dokularında, hücrelerinde ve DNA’ları ile bir çok yaşamsal moleküllerinde hücre ölümleri (apoptosis), genetik mütasyonlar, kanserler, doğum bozuklukları ve üreme, bağışıklılık ve endokrin sistemi dengesizliklerine neden oldukları, artık bilimsel olarak tartışılamayacak şekilde kanıtlanmıştır.

 

B. SONUÇ OLARAK:

 

Nükleer enerji konusunda bir eleştiri getirildiğinde alınacak en klasik yanıt, “hayatında nükleer enerji santralı görmemiş” olmakla suçlanmaktır. Bunun doğru olup olmadığını tartışmak bile anlamsızdır. Varolan gerçek, eleştiren kişinin çoğunlukla bir nükleer fizikçi ya da atom mühendisi vb. olmamasıdır. Dolayısı ile suçlama, kendi tutarsızlığı içinde bir doğruyu da barındırmaktadır.

 

Yapılacak iş, bu suçlamayı yapanı pişman edecek yanıtı vermektir. Hem de, yine bu suçlamayı yapanın büyük olasılıkla, mesleği olmasına rağmen bizzat kendisinin de herhangi bir nükleer santralda ciddi bir süre çalışmamış olması gerçeği de ortada iken. Unutmayalım; Türkiye’de bir minyatür araştırma modeli dışında henüz nükleer santral yoktur; olmaması için elimizden geleni yapacağımız da iyi bilinmelidir.

 

Yüksek yağ oranı olan besinlerin bana zararlı olduğunu bilmem için gıda mühendisi ya da uzman doktor olmama gerek var mıdır? Yapacağım tek şey, gerekli kişilere danışmak, okumak, öğrenmektir. Kısacası, yumurtadan anlamak için tavuk olmaya gerek yoktur. Kaldı ki bozuk yumurtayı tavuktan iyi anlayabileceğimiz de unutulmamalıdır. Bozuk yumurtayı yediğimde zehirlenecek olmama, onu yumurtlayanın aldırmasını bekler misiniz?

 

Nükleer enerji kepazeliğine karşı çıkmamızın nedeni, bir nükleer santralın planlaması, üretim şeması, ya da santral tasarımlarını yenilemek arzumuzdan kaynaklanmamaktadır. Niyetimiz, çok şükür alakamız olmayan bir meslek grubunun işini elinden almak değildir. Konu, bizzat kendi sağlığımızdır; geleceğimizdir. Sağlığımı, geleceğimi, halkımı, ülkemi, çevremi risk altına sokacak bir eylemi önlemek için çaba göstermekte olmam; yaşam kaynaklarımın yok edilmesini önlemeye çalışmam, sıhhatimi bir meslek erbabının sanatını icra etme arzusu ve merakı için harcamak istememem anlayışla karşılanmalıdır. Konu mesleki beceriler değil; o becerilerin benim sağlığıma koyacağı ipotektir. O hakkı da kimseye vermiyorum.

 

Etrafımızda yıllar yılı olan biten radyasyon yayılımlarından dolayı insanlarımızın vücutlarına kalsiyumu taklit ederek giren Stronsiyum-90, potasyum olarak giren Sezyum-137, iyot olarak giren İyodin-131 konularından hiç bahsetmeyelim ki halkımız panik olmasın. Cehalet huzurdur; bırakalım halkımız kendi sağlığı konusunda bile cahil kalsın ki, huzur içinde ve nedenini asla bilemeden ölüp gitsin. Siyasi kararlarla oluşan bir tren kazasının ardından doğrudan sorumlu olanlar, yine sorumlu oldukları trafik kazalarında hergün daha fazla adam ölüyor dememişler miydi? Bu türden insanlara, “9-10 yıl sonra vücudumuzdaki Stronsiyum-90, kendisinden 500 kat daha radyoaktif olan ve gama ışınları da salabilen İtriyum-90’a dönüştüğünde ne olmasını bekliyorsunuz?” diye sormanın bir anlamı yok tabii! Ülkemizde ciddi bir Stronsiyum-90 taraması yapılmasını, bunu yapacak alet-edevatın ülkemizde bulunmadığını, önümüzdeki 9-10 yıl içerisinde insan vücudundaki bu rezillikten kurtulmak için ciddi araştırmalara girilmesinin yaşamsal önemi olduğunu bu türden insanlara söylemenin de gereği yok. Yani iş başa düşüyor, herzamanki gibi. Halkın bu konularda bilinçlenmesini sağlamak, taleplerini dile getirmek yurtseverlere düşüyor yine!

 

Evet, ülkemiz zaten radyasyondan yıllardır nasibini alıyor. Gerek ABD ve gerekse Rusya’daki atom bombası denemelerinin en yoğun olduğu yıllar olan 1965-67 arası Türkiye, Stronsiyum-90 kirlenmesinden en fazla etkilenen ülkeler arasındaydı. Birleşmiş Milletlerin bir kuruluşu olan UN SCEAR’ın 1969’da yayınladığı aşağıdaki harita bu gerçeği gözler önüne seriyor!

 

26 Nisan 1986 tarihinde oluşan Çernobil faciasından 5 gün sonra başlamak üzere ülkemizin radyasyondan ne kadar etkilendiğini de Alman Globus’un haritalarından görebiliyoruz. Tüm Anadolu ve Kıbrıs’ı da içine alan bir alan, daha sonra Doğu Karadeniz ve Doğu Anadolu’ya kayıyor.

 

Zamanın aklı yedi karış havada yetkilileri ne demişlerdi? Onlara göre “Çernobil’in radyasyon bulutları bize kadar ulaşmamıştı”. Hem zaten “biraz radyasyon Türklere iyi de gelir”di. Bu utanmazca açıklamaları yapan sefiller, TV karşısında Karadeniz çayı diye yabancı çayları içip halkı kandırmamışlar mıydı? Ve yıllardır yenmemesi gereken fındıkları yedirip, içilmemesi gereken çayları halka içirmemişler miydi?

 

Hiç merak etmeyelim; yine aynısı olur. Eğer becerebilip de ülkemizin başına birsürü nükleer santral belasını sarabilirlerse, ileride çıkması nerede ise kesin olan felaketler karşısında da aynı vurdumduymazlık içerisinde olacaklar; utanmadan, sıkılmadan. Ve insanlarımız yine eskiden olduğu gibi, bunların yakalarına sarılıp hesap sormak yerine, kadere havale edecekler başlarına gelenleri!

 http://www.jmo.org.tr/genel/bizden_detay.php?kod=688

 

Gerze’nin katili Anadolu Grubu McDonalds blokajıyla protesto edildi

Anadolu grubununun Sinop/Gerzede yapmak istediği Termik Santrale karşı gelen halka uygulanan polis-jandarma terörü Galatasaray lisesi önünden başlayan yürüyüşle protesto edildi. 

Karadeniz İsyandadır Platormunun çağrısıyla; Loç vadisi Koruma Platformu, Munzur Çevre Derneği, Sinop Gerzelilerin, Hopalıların da destek verdiği yürüyüş sırasında, sırasında Anadolu Grubu’na ait Komili, Efes Pilsen, Coca-Cola, Fanta, Faber Castel, Isızu, Abank, Damla su, Cappy, Sprite markalarının dövizleri taşınarak bu markalar teşir edildi. Anadolu Grubu’nun katil şirketlerinde bir diğeri olan Mcdonalds önüne gelindeğinde kapı önünde blokaj yapıldı. Yaklaşık 1 saat boyunca Mcdonalds’a girişler engellenerek çalışmaz hale getirildi. Eyleme destek veren Loç Vadisi Koruma Platformu, Munzur Çevre Derneği destek konuşmalarını yaptılar.  Gerzeden ve Hopadan gelen katliam tanıkları yaşadıklarını anlatıtan sonra basın açıklaması okunup yürüyüşün ardından eylem sonlandırıldı. Ardından, destek için 15:30’daki İstiklal’e Dokunma eylemine geçildi.

‘Gerzelilerin isyanı isyanımızdır’

Karadeniz İsyandadır Plotformu, Sinop Gerze’de termik santral yapımına karşı direnen köylülere gaz bombaları ile yapılan müdahaleyi İstanbul McDonald’s önünde protesto etti. Platform üyeleri, yaklaşık bir saat boyunca sürdürdükleri oturma eylemi ile McDonald’s’a müşteri girişini durdurdu.

Sinop’un Gerze İlçesi Yaykıl Köyü’nde termik santrale karşı direnen köylülere yapılan polis müdahalesi protesto edilmeye devam ediyor. Karadeniz İsyandadır Platformu üyeleri, Taksim’de yaptıkları eylemle “Gerze halkının isyanı isyanımızdır” dedi.

Galatasaray Lisesi önünde bir araya gelen platform üyelerine, Loç Vadisi Koruma Platformu, Munzur Çevre Derneği ve “Hopalı eşkiyalar” destek verdi. “Anadolu grubu sana her yer Gerze” pankartının açıldığı eylemde, “Santral yapma boşuna, yıkacağız başına”, “Gerze darda Karadeniz isyanda”, “Hopa’dan Gerze’ye eşkiyalar her yerde” sloganları atıldı. Ayrıca, Anadolu Grubu’na ait olan “McDonald’s, Faber Castell, Coca Cola, Fanta, Sprait, Komili, İsuzu, Efes Pilsen, ABank” gibi markaların her biri için “Gerze’nin katili…” dövizleri taşındı.

Buradan yürüyüşe geçen 500 kişi, Demirören AVM önüne geldiğinde “Demirören sıra sana gelecek” sloganlarını attı.

Sloganlar ile yürüyüşünü sürdüren platform üyeleri Beyoğlu McDonal’s’ın önünde yaklaşık bir saatlik oturma eylemi gerçekleştirdi. Çok sayıda polis, McDonald’s’ı korurken, binanın kapıları kilitlendi. Oturma eylemi süresince binaya müşteriler giremedi.

YAŞAM SAVUNUCULARI BULUŞTU

Eylemde Gerze’de direnen Şengül Şahin, “Destekleyen herkese sonsuz teşekkürlerini”; Loç Vadisi için direnenler, “Kastamonu Cide Loc’tan Sinop Gerze’ye kucak dolusu dayanışmalarını” iletirken, Munzur Koruma Kurulu üyeleri de “Gerze’den Munzur’a direnen halklar kazanacak” sözleri ile kitleyi selamladı. Eylemde ayrıca, kendilerini “Hopa’lı eşkiyalar” diye tanıtan Hopalılar adına da bir konuşma yapıldı, “Bize eşkiya diyen devlet, Gerze’de tutuklananlar için ne diyecek diye bekliyoruz” denildi.

Ayrıca, 14 Eylül’de davaları görülecek olan Hopa tutukluları için duyarlılık çağrısında bulunuldu.

‘TOPYEKÜN SALDIRIYA TOPYEKÜN DİRENİŞ’

Karadeniz İsyandadır Platformu adına konuşan Osman Oral “Yıllardır yaşam alanlarına tırnaklarını geçirerek HES’çi şirketlere direnen Tortum halkını isyanımızın tüm ateşiyle selamlıyoruz” dedi. Ayrıca, “Topyekün saldırıya, topyekün isyan” çağrısı yaptı.

Osman Oral, Anadolu Grubu’na şöyle seslendi: “Anadolu Grubu, derhal Gerze’den kirli elini çek! Yoksa seni gizli anlaşmaların, projenin başlamasını ağzı sulanarak bekleyen aç timsahların, jandarmasıyla, polisiyle, özel birimiyle, hukuksuzluğuna yol veren kamu görevlisiyle arkana aldığın devlet terörün de kurtaramayacak.”

İSTANBUL-ETHA http://etha.com.tr/Haber/2011/09/10/yasam/gerze-halkinin-isyani-isyanimizdir/

Karadeniz’den ‘ortak mücadele’ çağrısı

İSTANBUL (DİHA) – KARADENİZ İsyandadır Platformu, Gerze’de planlanan termik santral projesini protesto eden halka yapılan müdahaleye tepki gösterdi. Platform üyeleri, ortak mücadele çağrısı yaptı.

Karadeniz İsyandadır Platformu (KİP) üyeleri, Sinop’un Gerze Beldesi’ne bağlı Yaylık Köyü’nde Anadolu Grubu’nun yapmayı planladığı termik santrale karşı direnen köylülere yapılan müdahaleyi protesto etti. İstanbul Galatasaray Lisesi önünde bir araya gelerek platform üyeleri, Taksim Mc Donalds’a kadar yürüdü. “Anadolu Grubu sana her yer Gerze” ve “Karadeniz’de zehir solumak istemiyoruz” pankartları ve “Termik santral istemiyoruz”, “Gerze halkı yalnız değildir”, “Gerze’nin katili yazılı altında çeşitli markaların adı” dövizlerinin taşındığı yürüyüşte, “Santral yapma boşuna, yıkacağız başına” ve “Termikçi şirket Gerze’yi terk et” sloganları atıldı.

‘ANADOLU GRUBU KİRLİ YÜZÜNÜ GİZLEYEMEYECEKTİR’

Dersim, Hopa ve Loç Vadisi’nden gelen çevre örgütü üyelerinin konuşmalarının ardından KİP adına açıklama yapan Osman Oral, Anadolu Grubu’nun polis ve jandarmayı arkasına alarak, termik santral tehdidine karşı çıkanlara iki kez acımasızca saldırdığını ve 25 kişinin yaralandığını hatırlattı. Bölge halkının 6 Ağustos’tan bu yana Yaykıl köyünde çadırlarda nöbet tuttuğunu dile getiren Oral, “Anadolu Grubu kirli yüzünü cilalı markalarının arkasına daha fazla saklayamayacak” dedi.

‘GÖZÜMÜZÜ ÜZERİNİZDEN AYIRMAYACAĞIZ’

Oral, Gerze’nin katilinin Efes Pilsen, ABank, Mc Donalds, Coca Cola, Fanta, Cappy, Komili, İsuzu, Faber Castell gibi markalar olduğunun altını çizdi. Yaşam alanlarının tamamını sermayenin hizmetine sunanların ve bu uğurda Kanun Hükmünde Kararname (KHK) çıkaranların, halkların isyanını bastırabilmek umuduyla “Karadeniz’e özel güvenlik birimleri” kurmaya başladığına dikkat çeken Oral, “Hopa, Tortum ve Gerze’de yaşamı savunanlara yaptıklarınızı unutmayacağız, affetmeyeceğiz, gözümüzü üzerinizden ayırmayacağız” diye konuştu. Oral, tüm çevre örgütlerine “Ortak mücadele ve direnişi yükseltme” çağrısında bulundu.

Açıklamanın ardından platform üyeleri, iki saat boyunca Anadolu Grubu’na ait Mc Donalds’ın önünü kapatarak, müşterilerin girişini engelledi. 

http://evrensel.net/news.php?id=13428

BASIN AÇIKLAMASI METNİ

5 Eylül günü, Gerze’de, polisi ve jandarmayı arkasına alan Anadolu Grubu, termik santral tehdidine karşı toprağını, havasını, suyunu korumak için panzerlerin altına yatan, gaz bombalarına, tazyikli suya, plastik mermilere ve joplara maruz kalan halka ikinci kez ve acımasızca saldırmıştır.

Gerze’de termik santral kurmak üzere Yaykıl Köyü’nde sondaj faaliyeti yapmak isteyen yaşam düşmanı Anadolu Grubu’nun hukuku hiçe sayan girişimleri, yöre halkının büyük direnişine rağmen arkasına devlet terörünü de alarak sürüyor. Anadolu Grubu’nun Sinop’un Gerze ilçesine termik santral kurmak girişimlerine karşı yöre halkı 6 Ağustos’tan beri Yaykıl köyünde çadırlarda nöbet tutuyor. Çünkü kurulmak istenen kömürlü termik santralin doğaya ve yaşama zehirli etkisi biliniyor. Çünkü termik santral projesine karşı 2009 yılında “Yürütmenin Durdurulması” kararı verilmiş olmasına rağmen ve sonraki süreçte Gerze halkının lehine olan tüm yargı kararlarına rağmen Anadolu Grubu haksız ısrarından vazgeçmiyor; Yaykıl köyüne zemin etüdü yapabilmek için gece baskınlarıyla saldırıyor. Gerze halkı da fiili duruma karşı haklılığından ve meşruluğundan aldığı güçle çadırlarda direniyor.

Gerzelilerin haftalardır süren bu onurlu direnişi, 5 Eylül günü bir kez daha polis ve jandarma terörüne maruz kaldı. Gerzelilere jandarma, polis ve panzerlerle saldırıldı.  Kimyasal gaz, tazyikli su, cop ve plastik mermilerin de kullanıldığı saldırıda kan aktı, 25 kişi yaralandı, atılan gaz bombalarından ormanda yangın çıktı, devletin ambulansları ise yaralıları taşımak için değil polisin tükenen gaz bombası stoklarını takviye etmek için kullanıldı, 3 kişi gözaltına alındı, 1 kişi tutuklandı.  Ancak Anadolu Grubu yine de Gerze halkına diz çöktüremedi, Gerze halkı sermayenin oyununu bozdu. GERZE HALKININ İSYANI İSYANIMIZDIR!

Vitrinine dizdiği prestijli markalarla, sözde “sosyal sorumluluk projeleriyle”  imajını cilaladığını zanneden Anadolu Grubu, kirli enerji pazarlıkları için neleri gözden çıkarabileceğini göstermiştir.  Gerze’nin katili,  Coca Cola markasının Hayata Artı projeleriyle “sözde çevrecilere” sus payı dağıtan Anadolu Grubu’dur. Gerze’nin katili Efes Pilsen, ABank, Mc Donalds, Coca Cola, Fanta, Cappy, Komili, İsuzu, Faber Castell gibi markalarıyla gözlerimizi boyayabileceğini zanneden Anadolu Grubu’dur.

İşte “Hızlı Tüketim” böyle bir şey olsa gerekir, Ve aynı Anadolu Grubu’nun yaşam alanlarımızı katletmek inadı ortadadır. Ancak benzer planları olan diğer termikçi şirketlerin de tüm bu zorbalıklarıyla başarılı bir emsal teşkil etmesini umdukları ANADOLU GRUBU BİLMELİDİR Kİ DİRENEN GERZE HALKI YALNIZ DEĞİLDİR. Anadolu Grubu kirli yüzünü cilalı markalarının arkasına daha fazla saklayamayacak; SENİN BÜTÜN MARKALARINI BİLİYORUZ… SENİN BÜTÜN NUMARALARINI BİLİYORUZ… ANADOLU GRUBU, SANA ARTIK HER YER GERZE!

Bizler Karadeniz’de ve her yerde yaşamı savunan Karadeniz İsyandadır Platformu olarak biliyoruz ki Gerze halkına yaşatılan bu zulüm, tüm doğal, kültürel varlıkların ve yaşam alanlarımızın sermayenin talanına açılması saldırısının bir parçasıdır. Ve bu acımasız talana karşı halkların yükselen isyanı, sermayenin kuklası olan devletin ve kolluk kuvvetlerinin faşist yüzünü bir kez daha tüm çıplaklığıyla ortaya çıkartmıştır. 30 Mayıs’ta Hopa’da başlayan fiili taaruz ve devlet terörü süreci her gün bir başka vadimizde kan akıtmaktadır. Mülki idareler ile bunlara bağlı Polis ve asker gücü şirketlerin emrine verilmiş; bu ortaklık ayyuka çıkmıştır. Gerze’den bir gün sonra Tortum’da HES’çi şirket köylülere saldırmış, 4 kişi yaralanmıştır.  YILLARDIR YAŞAM ALANLARINA TIRNAKLARINI GEÇİREREK HES’Çİ ŞİRKETLERE DİRENEN TORTUM HALKINI İSYANIMIZIN TÜM ATEŞİYLE SELAMLIYORUZ! TOPYEKÜN SALDIRIYA TOPYEKÜN İSYAN! TORTUM’DAN GERZE’YE DİRENENLER KAZANACAK!

Topyekün İsyan! Çünkü bugün her vadisinde binlerce HES ile boğuşan Karadeniz,  termik santraller, nükleer santraller, çimento fabrikaları, taş ocakları, kimyasal atıklar,  tehlikeli atık tesisleri, tersane adı altında gemi söküm tesisleri, sahil yolları, madencilere yayla otobanı projeleri ile ablukaya alınmış durumda. Karadeniz’in dağları maden şirketlerine, vadileri HES’çilere, sahilleri inşaat şirketlerine, denizleri petrol şirketlerine, bulabildikleri tüm alanlar da termik’çilere ve nükleer santralcilere peşkeş çekilmiş durumda.  Yaşam alanlarımızın tamamının sermayenin hizmetine sunan, bu uğurda kanun hükmünde kararnameler (KHK) çıkaranlar artık halkların isyanını bastırabilmek umuduyla Karadeniz’e “Özel güvenlik birimleri” kurmaya başladı. Ancak nafiledir, HOPA’DA, TORTUM’DA, GERZE’DE, FINDIKLI’DA, TÜM VADİLERİMİZDE DİRENENLER KAZANACAK! DOĞA KAZANACAK!

Anadolu Grubu’nun patronu, aynı zamanda doğa, yaşam ve emek düşmanı TUSİAD’ın eski başkanı olan Tuncay Özilhan riyakâr bir açıklamasında “Gerze’ye bir zararı olacağını bilir ya da görürsem projeden hiç düşünmeden çekilirim” demiş. Bu termik santral hayalinin öncelikle bizleri imha etmeden Gerze’ye bir zarar verebilmesi mümkün değildir. Yağmacı şirketlerin her saldırısında öfkemiz ve kararlılığımız bilenmektedir. Anadolu Grubu Gerze’yi ve dünyayı termik santalle katletmek hayalinin tek zararının yine Anadolu Grubu’na olacağını artık görmüş ve anlamış olmalıdır. Anadolu Grubu, derhal Gerze’den kirli elini çek! Yoksa seni gizli anlaşmaların, projenin başlamasını ağzı sulanarak bekleyen aç timsahların, jandarmasıyla, polisiyle, özel birimiyle, hukuksuzluğuna yol veren kamu görevlisiyle arkana aldığın devlet terörün de kurtaramayacak.

HOPA’DAN GERZE’YE DİRENENLER KAZANACAK!

HOPA’DA, TORTUM’DA, GERZE’DE YAŞAMI SAVUNANLARA YAPTIKLARINIZI UNUTMAYACAĞIZ, AFFETMEYECEĞİZ, GÖZÜMÜZÜ ÜZERİNİZDEN AYIRMAYACAĞIZ!

YAŞAMI SAVUNAN HOPA, TORTUM, GERZE HALKLARI YALNIZ DEĞİLDİR!

KATİL ANADOLU GRUBU, SANA ARTIK HER YER GERZE!

KARADENİZ İSYANDADİR PLATFORMU

karadenizisyandadir@gmail.com

http://www.karadenizisyandadir.org/

http://www.facebook.com/karadenizisyandadir

Su savaşı daha yeni başlıyor!.. Ebru Erbaş

Kahir ekseriyet, 31 Mayıs günü Erdoğan’ın Hopa mitinginde patlayan ve HES karşıtlarına yönelik olarak artarak sürmekte olan devlet terörünü anlamlandırmakta güçlük çekti:  Bir oy için kapı kapı makarna taşıyan bir siyasetçi, tam da seçim arifesinde nasıl böyle rezaletini çıkartmış, bu kadar tepki çekmeyi göze alabilmişti? Bu garip ve meraklı vaziyet karşısında belki seçim sathı mahallinin kaygan zemininde iddialı sayılabilecek siyasi analizlere girişmek fazlaca netameli göründüğünden, belki bizzat HES patronları olan ana akım medya kaynaklı beslenme bozukluğundan, yapılan yorumlar genel itibariyle “faşist devlet”, “imamın ordusu”, “kınıyoruz/ anıyoruz” kalıplarının sıkça tekrarından ibaret kaldı.

Oysa mücadelenin en sıcak aşamalarının daha yeni başlayacağını önceki sayılarda haber vermiştik; kavganın neferleri böylesi bir taarruzu bir zamandır bekliyor, esasen kendileri üzerinden yazılan mektubun adresinin de su kaynaklarının talanına girişen şirketler olduğunu biliyorlardı. Hatta Erdoğan’ın insaniyet sınırını zorlayan beyanlarında ifadesini bulan hezeyanı da çok şaşırtıcı değildi; ne de olsa vahşi şirket emperyalizminin tersiyle daha yeni tanışıyordu. Mesela olayların akabinde hükümet sözcüsünün aldatılmış bir sevgili hüsranıyla “hiçbir seçim döneminde bu kadar adileşmemişlerdi” dedikleri de aslında CHP ya da Hopa halkı değil, beynelmilel finans kapital çevreleriydi[1]. Evet, Erdoğan’ı tam da seçimlere girerken asıl çileden çıkartan, efendisi sermaye iktidarının üzerini çizme baskısıydı.

Oysa her şey ne ince kurgulanmıştı, HES projeleri hem kapitalizmin sermayeyi en hızlı biriktirebileceği “barajlar” hem de su kaynaklarına şirketler tarafından el konulmasının vesilesi olarak ne parlak bir icattı. Üstelik mazruf da “yıkılıyordu”: “Memleketin enerji ihtiyacını yerli kaynaklarla karşılamak” hedefi vardı, HES’ler için “yenilenebilir enerji kaynağı” sınıflandırması vardı, HES lisanslarının karbon emisyonu piyasalarında finansallaştırması vardı, arıza çıkarana “Moskof ajanı”nın yeni sürümü olarak “doğalgaz lobisinin beslemesi” yaftası vardı…

2000’de BM, AB gibi üst kuruluşların suyu temel bir hak olmaktan çıkartıp ‘ekonomik bir kaynak/ meta’ya dönüştürmesi ve su kaynaklarının yönetiminde yeni ilişkiler tarif etmesiyle başlayan sürecin Türkiye ayağı, 2005 yılında çıkartılan Yenilenebilir Enerji Kaynakları Kanunu ile start aldı. Yenilenebilir enerji pazarının toplam portesi 50 milyar Dolar olarak tahmin edilen ve bu yeni dönemin pilot hedeflerinden biri olarak seçilen Türkiye’de takip eden düzenlemelerle doğa varlıklarının piyasalaştırılması ve finansal birikim aracı olarak kullanılması mekanizması oluşturuldu.

2009 yılında Türkiye’nin Kyoto Protokolü’ne taraf olması hisli duygulu yeşilliklerimizin tezahüratı ile karşılanırken, bu imza aslında Dünya Bankası başta olmak üzere kredi kuruluşlarınca yenilenebilir enerji için temin edilen kredilerden yararlanmanın önünü açıyordu. 2009 itibariyle HES lisanslarının sayısındaki patlamanın temel nedenleri HES’lere tanınan kredi olanakları, alım garantileri, ödemelerdeki kolaylıklar ve diğer yatırımları finanse etme potansiyeliydi. Bu kredilerin miktarı, aynı yıl içinde Dünya Bankası kaynaklı 1.260 milyon Dolar, CTF (Temiz Teknoloji Fonu) kaynaklı olarak da 420 milyon Dolar’a ulaşmıştı.  

Başrol oyuncuları olan dünya su tröstleri ise, bu tip yerel pazar istilalarında ortaya çıkabilecek pürüzlerle, “yabancılara satılıyor” tepkileri ve benzerleriyle muhatap olmamak için  mutad olduğu üzere, taşeronluğu yerli şirketlere bırakmıştı. “Sizin yerel pazardaki tecrübeniz…” gazları ve bir avuç döviz karşısında salyaları akıtan yerliler de “çokulusluyla iş yapıyoruz” havalarıyla balıklama daldılar. Tabi en büyükler biraz daha ihtiyatlı olmak suretiyle ve ortaya çıkan manzara: Misal, Doğuş Grubu gibi bir büyük baş, Öztürk Enerji namıyla ufak çaplı bir paravan şirket kurar, Öztürk Enerji HES lisansını alır, kredileri bağlar ve vadiye dalar. Bir eşkıya da merak edip ticaret siciline bakarsa bu özÖztürk Enerji’nin hisselerinin   %98’i İspanyollarda olduğunu görür. Böyle böyle Anadolu’nun derelerinin dörtte üçü Avusturyalı şirketlerin yatırımına açılmış olur: http://www.wirtschaftsblatt.at/archiv/energiehunger-der-tuerkei-sorgt-fuer-volle-auftragsbuecher-470781/index.do

Ama yaşam alanlarının talanına isyan eden taban hareketleri yükselişe geçmiş, “eşkıyanın” zoru oyunu bozmaya başlamıştır. Protesto gösterileri, mitingler, vadi nöbetleri, şantiye baskınları, büyük şehirlerdeki şirket merkezleri önünde oturma eylemleri, deşifreler ve davalardan alınan iptal ve durdurma kararlarıyla HES’çiler fiilen iş göremez hale getirilmiştir. 2010 itibariyle çeşitli platformların HES yapımlarının durdurulmasına yönelik açmış oldukları 74 davadan 34’ü sonuçlanmış, 33’ünden yürütmeyi durdurma veya iptal kararı çıkmıştır. Yerel halkı parayla satın alma girişimleri, sermayenin Truva Atı sözde çevreci (Erdoğan’ın deyimiyle “daniskası”) örgütlerin uzlaştırma gayretleri, patron medyasının sansür ve mizenformasyon bombardımanı, engel çıkaran mevzuatı değiştirme çabaları, kiralık katiller, gizli ve açık tehditlerden de anlamlı bir sonuç alınamadığı noktada patronların arızaları artık açıktan yükselmeye başlamıştır. Tüsiad toplantısında “Hes  eylemleri yatırımcıyı ürkütüyor, hiç bir şey yapılamayacak noktaya gidiliyor” uyarıları basına yansıyor (http://www.haberturk.com/yazarlar/625053-hes-eylemleri-tusiadi-urkutmus ), Cide HES Projesi Sarıyazmalılar’ın isyanıyla elinde patlayan Orya Enerji’nin sözcüsü aynı günlerde http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=17797075&yazarid=44&tarih=2011-05-16 “işin %40’ını bitirdim, elimde patladı, 10 milyon masrafım var!” diye feryad ederken Eroğlu’na konuşuyordu. Patronlar kendilerini yerden göğe kadar haklı ve de kazıklanmış, hissediyorlardı: “Bize legal şekilde sattığın işi yapmamızı sağlayamıyorsun, bizi kazıkladın, o kadar da masrafa soktun, kredi geri ödemeleri bastırdı, yabancı ortaklar “it is your problem” deyip anlaşmaları bozmaya, tazminat istemeye başladı,  üstelik bizi halka kötü kişi ettin, altın adımızı bakır ettin…”

                Ağır abiler de sadece yerli taşeronların harcanmasıyla Türkiye pazarını gözden çıkartacak değildi.  Güzelim işi bok eden Erdoğan tayfasına Brütüs’lüklerini göstermekte gecikmediler: Birleşmiş Milletler, 20 Mayıs’ta yayımlanan Türkiye’ye ilişkin raporunda bu kez Baraj ve HES projeleri ile Türkiye’nin ekonomik, sosyal ve kültürel hakları ihlal ettiğine dikkat çekiyor, yasa ve yönetmeliklerin hızla gözden geçirilmesi gerektiğinin altını çiziyordu. Tam da seçime girerken devran dönmüş, The Economist – suların satışı konusunda ön mutabakatın sağlanmış olduğu- “CHP’ye oy verin!” demeye (http://www.economist.com/node/18774786), The Observer “Erdoğan hala bir baba figürü mü” diye sormaya başlamıştı (http://www.guardian.co.uk/theobserver/2011/jun/05/observer-profile-recep-erdogan-turkey , http://www.ntvmsnbc.com/id/25220136/)

                Erdoğan, zamanında 24 Ocak kararlarını uygulamayı beceremeyen Demirel’e “sen çekil bakalım kenara” deyip darbe marifetiyle iktidara taşıdığı Özal’a işini gördüren sermaye iktidarının niyetinin bozulduğunun farkındaydı. Artık seve seve olmazsa döve döve bu işi becerebileceğini ispat etmek zorundaydı. Gücünü ve azmini göstermek için fiili savaşın ilk cephesini mücadelenin en sağlam kalesi konumundaki Hopa’dan açacaktı…  

İşte Hopa miladından bu yana, Bülent Arınç’ın “yaralı halde bırakmak çok tehlikeli olur,” dediği güçleri tamamen ezmek azmiyle film hızlandırılmış olarak akıyor:

–       Ablukaya alınan Hopa’da fiili OHAL devam ediyor. Ev ve kafe baskınları ile başlayan insan avı sürüyor. Kaçabilenler dağlarda saklanıyor. Gün itibariyle 65 kişi gözaltına alındı, 13 kişi tutuklandı. Dosya özel yetkili savcılara devredildi ve tutuklular Hopa’ya 300 km. uzaklıktaki Erzurum E Tipi Cezaevi’nde, ağır baskı koşullarında tutuluyor. Gönüllü avukat ordusu yaklaşık 300 kişiye vardı ancak savunma hakkının açıkça ihlal edilmesine neden olan kısıtlılık kararına yapılan itirazlardan sonuç alınamadı, tutuklama kararına ve dosyalardaki bilgi ve belgelere ulaşılamıyor. Diğer şehirde yapılan protestolarda da polisin tavrında radikal bir değişiklik yaşandığı görüldü. Gaz bombalarından kalp krizi geçirenler, polis coplarıyla sakat bırakılanların yanı sıra onlarca kişi tutuklandı ve hayali suç örgütleriyle ilişkilendirilmeye çalışılıyor. Gözaltıların durdurulması, Çevik Kuvvet’in ilçeyi terk etmesi, tutukluların mahkeme tarihinin belirlenmesi ve serbest bırakılması, “31 Mayıs günü kolluk kuvvetlere saldırı emrini ben verdim vicdanım rahat” diyen Hopa kaymakamının istifa etmesi ve Lokumcu’nun katillerinin yargı önüne çıkarılması talepleriyle eylemler sürüyor.

–       HES projelerine muhalefetin önemli bir odağı olan meslek odalarının da başı ezilmeliydi: 3 Haziran 2011 tarih ve 536 sayılı KHK ile TMMOB – Türk Mühendis Mimar Odaları Birliği ve onu oluşturan 23 Meslek Odası Kamu Yararına çalışan özerk ve anayasal kurumlar olmaktan çıkarılıp Çevre, Orman ve Şehircilik Bakanlığı’nın Mesleki Hizmetler Genel Müdürlüğü’ne bağlanarak adeta kapı kulluğuna indirgeniyordu. Böylece seçim sonrası düz bir satıhta devam etmek mümkün olacaktı.  

–       Erdoğan’ın doğal kaynakları finans kapitale servis etmedeki azmi yeni hükümet programında da ifadesini buldu:

  • “Su kaynaklarının etkin kullanımı ve korunması için bütüncül su kaynakları yönetimi modelini gerçekleştireceğiz. Bu çalışmaları yeni oluşturduğumuz Orman ve Su İşleri Bakanlığı ile daha etkin şekilde yürüteceğiz (diğer adı “havza planlaması” olan, bu “bütüncül su kaynakları yönetimi” tabirinin mahiyeti hakkında bakınız: Red, Şubat 2011, “Tema Vakfının İpliği Pazara Çıktı” yazısı).
  • Özellikle hidroelektrik santraller kapsamında, 2015 yılı sonuna kadar kamu ve özel sektör eliyle yürütülen toplam 5.500 MW’lık ilave gücü devreye alacağız.” 

–       4 Temmuz 2011 tarih ve 646 sayılı KHK ile hazine arazilerinde imar planı yapma yetkisi yerel yönetimlerden alınarak valiliklere devredildi. TMMOB değerlendirmesinde “yerel yönetimler baskı altına alınmakta, belediye meclislerinin ve il genel meclislerinin yasadan kaynaklı yetkilerine el konulmakta, seçilmiş yerel organlara yönelik merkezi dayatma sistemleştirilmektedir” dedi.

–       21 Temmuz’da yayınlanan ‘Elektrik Piyasasında Lisanssız Elektrik Üretimine ilişkin Yönetmelik’ ile zaten kırtasiyeden ibaret hale getirilmiş olan lisans alma sürecinden de vazgeçildi ve Türkiye’nin önü değil 2023, cehennemin dibine kadar açılmış oldu. Bu yönetmelik doğal kaynaklara yönelik bugünleri aratacak şiddette bir talanın başlangıcı. Geçmişteki yapsat inşaat nasıl kentleri bugünkü hale getirdiyse bu uygulama da tahribatı bir anda her yere pıtrak gibi dağıtacak ve yapılması düşünülen 2000 civarında HES belki de bir anda 20.000’lere varacak gözüküyor.  http://www.haberdar.com/haber/enerjide-span-stylebackground-coloryellowlisanssizspan-uretim-donemi-2977204

–       Bir yandan süren HES davalarından peş peşe iptal kararları gelmeye devam etti: Son birkaç haftada özellikle de mücadelenin kalelerinden olan Hopa HES, Cide Loç HES, Borçka Taşköprü HES, Rize İkizdere HES iptal edildi, Borçka Maçahel’de 4 ayrı davadan iptal kararı çıktı ve Artvin Şavşat HES için verilen ÇED olumlu kararının yürütmesi durduruldu. Bu kararlara dayanak teşkil eden, tutunabildiğimiz son mevzuat kırıntılarını da tarihe gömme girişimlerinden henüz sonuç alamamış olan Erdoğan, hırsını hâkimlerden çıkartmaya girişti ve Karadeniz’de HES davalarına bakan tüm mahkeme heyetlerinin görev yerleri değiştirildi: http://haber.sol.org.tr/sonuncu-kavga/yargidaki-atamalarin-hedefinde-hes-mucadelesi-mi-var-haberi-44815   Yeni atanan Ordu İdare Mahkemesi heyeti de siftah olarak 3 HES projesi için önceden verilmiş yürütmeyi durdurma kararlarını kaldırdı: http://www.hurriyet.com.tr/gundem/18371122.asp?gid=381

–       Son olarak taze İçişleri Bakanı İdris Şahin, Özel Harekat Dairesi’nin töreninde, Karadeniz bölgesinde görev yapmak üzere özel bir birim oluşturduklarının, bir manada polis devletine geçişin pilot bölgesi olarak da Karadeniz’in seçilmiş olduğunun müjdesini verdi: http://www.cnnturk.com/2011/turkiye/07/27/karadeniz.icin.ozel.birim.olusturuyoruz/624201.0/index.html

Su savaşçıları ise, her yeni hamleyle daha da bilenen öfke ve kararlılığın yanı sıra, Erdoğan ve ekibini yıllardır bel bağladıkları piyar, manipülasyon ve mizenformasyon dümenlerinden ümidi keserek tüm çirkefliklerini ortaya dökmek noktasına getirmiş olmanın da keyfiyle, tam saha devlet terörü altından bildiriyorlar: Biz de bu günleri bekliyorduk! Bu kez karşında ezik ordu, sarı sendika, patron medyası, sol liboş akademisyen tayfası yok Tayyip Efendi! Bu eşkıya dediğinin ipek yüklü kervanı yok ki haramin korku versin!  Yaşam alanlarına geçirilmiş tırnakların direnci, on bin yıllık coğrafyanın hayata tutunma bilgisi, kurdun kuşun hakkı, haklılığın gücü, ezilenlerin kara ve korkunç öfkesi, ara sıcaklardan da Laz’ın tersi var burada! Mafyan, daniska çevrecilerin, özel timin, zindanların, bombaların, ağababaların… Haydi, kopartın da kıyametinizi görelim!

Red Dergisi Ağustos sayısında yayınlanmıştır.

Yunuslar özgür olmalı / Yunuslarda “Esaret X Özgürlük”

Yunuslar özgür olmalı – Prof. Dr. Bayram Öztürk

Karadeniz ülkeleri arasında bilimsel işbirliği giderek somutlaşıyor. Ülkemizin son yıllarda Karadeniz’den avladığı balık miktarı sürekli azalmakta. Özellikle Karadeniz’le özdeşleşmiş olan hamsi, palamut, lüfer gibi balıkların azalması, yunusların aşırı çoğalarak, bu ticari değeri yüksek balıkları yemesiyle açıklanmaktadır. Ancak bu, tam bir spekülasyondur. Eski balıkçılar denizde yunus sürüsü gördüklerinde birbirlerine, “Payını bana satar mısın?” diye pazarlık yaparlardı. Bilirlerdi ki yunuslar birçok balık türünü önüne katıp kıyıya sürecek balıkçılar da daha az masrafla kolayca balık avlayacaklar. Yunuslar çoban köpeklerinin görevini yaparlardı balıkçılara. Şimdiki balıkçılar ise konudan bihaber spikerlere Karadeniz’deki balıkları yunusların bitirdiklerini söylüyor. İki balıkçı arasındaki fark eskisinin farkında olmadan ekolojik bilgisini kullandığı, yenisinin ise, ekoloji cahili olması. Acaba Karadeniz’deki yunusların popülasyonu gerçekten arttı mı? Avlanan yunus miktarı nedir? Son sayımlar neyi gösteriyor? Bu sayımlar ne kadar güvenilir? Askeri amaçlarla kullanılan yunus sayısı nedir? Boğaz trafiği bu hayvanların göçlerini etkiliyor mu?

Önce şunları hatırlamak gerekir; Karadeniz’de bulunan üç yunus türü mutur, afalina ve tırtak (Phocoena phocoena, Tursiops truncatus veDelphinus delphis) Rusya, Romanya ve Bulgaristan tarafından 1966’ya kadar avlandı. Türkiye ise avcılığı 1983’te yasakladı. En yüksek av 1938’de 135-140.000 yunus ile yapıldı. Avcılık, alamana denilen ağlarla sonra da tüfeklerle vurmak suretiyle devam etti. 1948’den 1983 yılına kadar balıkçı kooperatiflerine 500 kadar tüfek ile 750.000 kadar mermi dağıtıldı. Ülkemizin 1983 yılına kadar avladığı yunus miktarı hakkında ayrıntılı bilgi bulunmamakta ancak bu sayının her yıl için 30.000 birey civarında olduğu tahmin edilmekte. Avlanan yunuslar işlenerek un ve yağ yapımında kullanıldı. Yunus yağı başta D vitamini ilaçları için iyi bir hammaddedir. Türkiye’den sonra en fazla avcılık ise eski Sovyetler Birliği’nde yapıldı. Karadeniz’de “Difrin” olarak bilinen ve kazanlarda yunus kaynatma işi uzun zamandır artık yapılmıyor. Ünlü seyyah Bijişkyan’a göre avcılık en fazla Sürmene’de yapılırmış.

1966’da Romanya, Bulgaristan ve Rusya yunus stoklarının azaldığı gerekçesiyle avcılığı yasakladılar. Bu yasaklamadan önce ise havadan ve denizden sayımlar yapıldı. Türkiye’de ise avcılık 1983’e kadar sürdü, uluslararası protestolar karşısında ise avcılık yasaklandı.

Karadeniz’deki üç türe ait yunus miktarı 1971’de 443.800 birey olarak belirlendi. 1980’de 200.000, 1982’de 190.000, 1984’te 60.000, 1987’de ise 113-160.000 birey olarak sayım yapıldı. Bu veriler Ruslara ait ve birçok hata ve çelişki içerebilir. Örneğin Karadeniz’in Türkiye kıyılarıyla Kafkas Rusya kıyılarındaki türlerin bollukları farklı olmalıdır. Ayrıca yıllık doğum, büyüme, ölüm oranları gibi her türün popülasyonuna ilişkin veriler eksiktir. Dahası uçakla yapılan gözlemlerde erkek dişi ayrımı için yapılan kabullenmelerdeki tutarlılık gerekçeleri zayıftır. Türkiye’de yapılan bir araştırmada ise üç türe ait yunus sayısı 454.440 olarak bildirilmiştir. Türk ve Rus araştırmacıların sayılarının bu kadar farklı olması metot farkına bağlanmaktadır. Ancak bu konudaki giz hâlâ çözülmüş değildir. Bilimci diliyle araştırmaya açıktır. Karadeniz’deki toplam yunus miktarı 1930’larda ise 1,5-2 milyon olarak bildirilmiştir. Ne olursa olsun günümüzdeki yunus miktarının sadece yüzbinler mertebesinde olduğu kabul edilmektedir. Türkiye kıyılarında yaşayan yunus miktarının ayrıntılı olarak ortaya çıkarmak bizim görevimiz. Kalkan ağlarına takılan hayvanların sayıları ise daha kolay hesaplanıyor. Yakakent/Gümenez bölgesinde 1990-1993 döneminde öyle hayvanlar ağlara takılıp kıyıya çıkarıldı ki şaşmamak elde değil. Karaya vuran veya ağa takılan yunusların yağını çıkarıp büyük varillere konularak kamyonetlerle götürüldüğünü bilirim.

Yunuslar ne kadar balık yerler? Bu sorunun cevabı türlere göre değişir ama ortalama olarak bu 5- 10 kg ./gün olarak hesaplanmaktadır. Bu hayvanların gıdalarının en az yüzde 90’ını balıklar oluşturur. Uzatma ağlarına takılıp ölen yunusların mide muhteviyatı incelendiğinde midelerin yüzde 80’i boş olduğu görülüyor. O halde, Karadeniz ekosisteminin bozulmasından bu hayvanlar da etkileniyor. Yani Karadeniz’deki balıkları yunuslar bitirmiyor. Ana neden, balık stoklarındaki azalmadır. Son veriler Karadeniz’den Marmara’ya ve Marmara Denizi’nden Karadeniz’e geçen yunus sürülerinde azalmalar olduğunu gösteriyor.

Bu azalma sadece balık göçlerinin azalmasıyla ilgili değil, azalmada İstanbul Boğazı’ndaki deniz trafiğinin büyük etkisi var bence. Çünkü “Akustik travma” yani gürültü kirliliği bu hayvanları rahatsız ediyor. Bu nedenle son yıllarda deniz memelileri için kritik habitat özelliği olan Uluslararası darboğazlarda deniz trafiğinin düzenlenmesinde bu hayvanların yaşam alanlarının korunması konusu da dikkate alınıyor. Karadeniz’deki yunuslar askeri amaçlarla kullanıldı mı? Ne yazık ki evet. Rus ordusunda yunus filosu mayın toplama ve keşif görevi yaptı uzun süre, Amerikan ordusundaki yunusların 55 tanesi emekli olunca Ruslar da filoda azaltma yaptılar. Her yunus aslında bir keşif veya mayın tarama gemisi gibi önemli. Eğitimleri de kendisi de sudan ucuz, öldüklerinde arkalarından ağlayanlar yok, sigorta veya tazminat isteyenler yok.

Son zamanlarda ülkemizin birçok yerinde yunus gösteri merkezleri açıldı. Bu merkezler için gereken hayvanlar ya ithal edildi veya bizim denizlerimizden yakalandı ve adeta esir kamplarına yani gösteri merkezlerine götürüldü. Denizden yakalananların bir kısmı öldü, bir kısmı yaralandı. Yakalanıp gösteri merkezlerine getirilenlere ise havuzlarda gösteri yaptırılarak esir ticaretine devam ediliyor. İstanbul’dan Alanya’ya kadar en az on adet gösteri merkezi var. Bunların kapatılmasıyla ilgili kampanyalar devam ediyor. Bazı turizm acentaları ve çevreci gruplar bu konuda eylemler yapıp turistlerin dikkatini çekerek destek bekliyorlar. Ama gösteri merkezlerinde sadece yunuslar değil, foklar ve deniz aslanları gibi hayvanların çoğunun yaşam koşulları kötü.    

Bence bütün yunuslara özgürlük gerekir. Havuz gösterilerinde kullanılan ve denizden yakalanan yunuslar modern esirler veya kölelerdir. Esirlik engin denizlerde yaşamaya alışmış bu soylu hayvanlara hiç yakışmıyor. Yunus görmek isteyen doğada görsün. Zaten son yıllarda balina ve yunus gözlemlerine olan ilgi gitgide artıyor. “Efendim yunus terapisi çocuklara faydalıymış, psikolojik sorunlarına iyi geliyormuş”. Bilimsel bir kanıt olmadıkça bu tez esir tacirlerinin bir uydurmasıdır. Esir ticaretine son vermek için birlikte çalışacağız.

Prof. Dr. Bayram Öztürk

İstanbul Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi Öğretim Üyesi, TÜDAV (Türk Deniz Araştırmaları Vakfı) Başkanı

http://www.yunuslaraozgurluk.com/node/240

 

Yunuslarda “Esaret X Özgürlük” – WSPA

Doğada…
Yunuslar hareketlerinde tamamen özgürdür. Bedenleri hız için yaratılmıştır ve eğlenmeyi çok seven bu varlıklar bu gerçekten faydalanırlar. Günde 64,5 km’ye kadar yüzebilirler. Okyanusun içinde kovalayacak sayısız yaratık ve keşfedilecek kocaman bir dünya olduğu için yunuslar suyun altında olabildiğince çok zaman geçirirler. Zamanlarının sadece %10-20’sini ise yüzeyde geçirirler. 20 dakikaya kadar nefeslerini tutabilir ve 500 metreden daha derine dalabilirler.
Tutsaklıkta…
Yunuslar içine kondukları su haznesinin veya tankının boyutları ile sınırlanmıştır. (Tüm yaşamınızı dolap kadar bir hapishane hücresinde kapalı olarak geçirdiğinizi düşünün.) Birleşik Devletler kanunları bir hücrenin sadece 9 metre uzunluğunda olmasını gerektirdiği için, yunus bir duvarla veya tel örgüyle karşılaşmadan fazla uzağa gidemez. Tutsak yunuslar, özellikle de su tanklarında tutulanlar, zamanlarının büyük bölümünü bir sersemleme ve uyuşukluk halinde geçirirken, durmadan küçük daireler çizerek yüzer veya suyun yüzeyinde hareketsiz bir şekilde yatarlar.

Doğada…
Yunuslar çoğunlukla diğer yunuslarla birlikte, organize ve birbirine sımsıkı bağlı takımlar halinde yaşarlar. Hepimiz gibi bu zeki ve sosyal yaratık da güvenlik, sevgi ve arkadaşlık arayışındadır ve bunları ait olduğu sürüde bulur. Sürüdeki sosyal bağlar yıllarca sürebilir, özellikle de beş yıl kadar birlikte olan annelerle yavruları arasında. Ayrıca bu ailede, yunus “teyzelerin” de yoğun anneler için bebek bakıcısı rolünü üstlendiği bilinir.
Tutsaklıkta…
Yunuslar sonsuza dek sürülerinden koparılır ve yıllarca yararlandıkları ve besledikleri güçlü sosyal bağlar birdenbire imha edilir. Yakalanma, aşırı derecede şiddetle gerçekleşen bir işlemdir, sadece yakalanacak hayvan için değil, bir aile üyesinin ani ve kalıcı kaybını yaşayan bütün sürü için son derece vahşicedir. Tutsaklık altında yetiştirilen yunuslar için de aynı derecede ıstıraplıdır. Bu hayvanlar, bir aileye ait olmanın rahatlığını ve zevkini hiçbir zaman yaşayamayacaklardır. Duygusal tecrite mahkum edilmişlerdir. Ayrıca kurabildikleri tek yakın bağ da –anneleriyle olan bağ- çok erken koparılır, çünkü genellikle ayrı hücrelere kapatılırlar veya başka bir parka ya da akvaryuma satılırlar.

Doğada…
Yunuslar doğal deniz suyunda yaşarlar.  
Tutsaklıkta…
Yunusların çoğu, hassas derilerine ve gözlerine ciddi zararlar veren kimyasal işlem görmüş yapay deniz suyu içeren su tanklarına kapatılır. Fakat deniz kenarında bir hücrede olmak bundan çok daha iyi sayılmaz. Bu hücreler genellikle kıyı gölü gibi tenha yerlerde, suyun okyanustaki gibi dolaşımda olmadığı alanlarda bulunur. Yunuslar sıradan bir insanın 4-5 katı oranında atık boşaltırlar. Sonuç? Kendi tuvaletleri içinde yüzmeye zorlanırlar.
Doğada…
Yunuslar muhteşem sonar yeteneklerini kullanmakta özgürdürler. Etraflarındaki dünyayı öğrenmek için bu yetilerini kullanırlar. Mercan kayalıklarının inceliklerini ve aralarında gizlenmiş olan canlıları keşfetmekten, çevrelerindeki balıklar ve diğer yunuslarla ilgili ve onlar için gölgelerde pusuya yatmış olabilecek yırtıcılarla ilgili bilgi toplamaya kadar. Sonarları onlara bilmeleri gereken herşeyi söyler. İnsanlar için görme duyusu ne kadar önemliyse, yunuslar için de sonar kullanımı o derece önem taşır.

Tutsaklıkta…
Yunuslar sonarlarını kullanma konusunda kısıtlanmışlardır. Canlı balık avlamak için onu kullanamazlar çünkü artık sadece eğitimcilerinin bir “ödül” olarak verdiği ölü balıklarla beslenmek zorundadırlar. Sualtı dünyasını keşfetmek için sonarlarını tam kullanıma sokamazlar çünkü kısır, beton tanklarda keşfedilecek hiç bir şey yoktur.
Doğada…
Yunuslar, birbirleriyle işbirliği içinde balık kovalamak ve yakalamak için saatler harcarlar. Yiyecek arama konusunda da uzmanlardır. Bu onlar için sadece gerekli bir tatbikat değildir, aynı zamanda eğlencelidir de. Yunusluk yapan yunuslar. Canlı avlarını kovalamak ve yakalamak onların tüm doğal yeteneklerinin ortaya çıkmasını sağlar: hızları, zekaları, sonar kullanımları ve iletişim ve işbirliği yetileri.

Tutsaklıkta…
Bir yunusun öğrendiği ilk şey, gerçek bir yunus olmasına izin verilmediğidir; doğal coşkusunu ve davranışlarını kısıtlamak zorundadır.  Aksine, emirlere itaat etmeyi ve ölü balık yemeyi öğrenmesi (ki özgür olsaydı bunu yapmayı aklına bile getirmezdi), ayrıca elle beslenmeyi kabul etmesi gerekir. Kendi yiyeceğini kovalama ve yakalamanın doğal heyecanı yunustan sonsuza dek alınmıştır.
Doğada…
En iyisini anne bilir. Bebek yunusun annesi ona okyanusta yaşaması için ihtiyacı olan herşeyi öğretir: Yırtıcılardan korunmak için sonarını nasıl kullanacağını, nerede yiyecek araması gerektiğini ve balıkları kovalayıp yakalamayı. Yavru yunus, sürüdeki diğer yunusları izleyerek ve taklit ederek de dalmayı, atlamayı, sıçramayı, dalgalarda sörf yapmayı ve iletişim kurmayı öğrenir.

Tutsaklıkta…
Yunuslar yemek konusunda eğitmenlerine tamamiyle bağımlıdırlar. Bu durum eğitmene, yunusu kontrol etmek ve insanların alkışlayacağı numaraları yapması konusunda onu ikna etmek için güçlü bir silah olur. Başka bir deyişle, eğitmen aç bir yunusun şunu anlamasını sağlar: eğer yemek ödülünü almak istiyorsa birkaç çemberin içinden atlamak zorundadır. Peki yunuslar doğada kuyrukları üstünde yürüyüp, seyircilere el sallayıp, insanları sırtlarında gezdirirler mi? Hayır. Ayrıca bu eğitimin yunuslar üzerinde çok zararlı bir etkisi vardır: Doğal olmayan davranışlar er ya da geç doğal olanların yerini alacaktır.

Kaynak: http://www.wspa-usa.org/

Çeviri: Işıl Karaelmas

http://www.yunuslaraozgurluk.com/node/87

Termik Santrallerinin Çevresel Etkileri

 

Termik santrallerinin çevresel etkileri şöyle sıralanabilir: Hava Kirliliği, Su Kirliliği, Toprak Kirliliği, Canlılar üzerinde Yaptığı Etkiler.

 

Hava Kirliliği

 

  • Termik santrallerin çalışması sonucu ortaya çıkan baca gazı (SO2, NOx) birçok çevresel problemi de beraberinde getirmektedir. Kullanılan yakıta bağlı olarak değişen oranlarda çıkan gaz ve partikül maddeler uzun zaman boyunca havada asılı kalmaları nedeniyle bronşit, anfizeme, damar hastalıkları gibi hastalıkların yanında insan ölümlerine de sebebiyet vermektedir.
  • Termik santrallerin oluşturduğu hava kirliliği sadece havayı soluyan canlılara değil, orman ve geniş tarım arazilerine de olumsuz  etkiler yapmaktadır. Bacadan çıkan gazlar ve diğer maddelerin ürün verimlerine olumsuz etkileri görülmektedir.
  • SO2 ve NOx gazları asit yağmurlarının oluşumunda birinci derecede sorumludurlar.
  • Bacalardan atılan kükürt ve azot oksitler, rüzgarla birlikte ortalama 2-7 gün içerisinde atmosfere ulaşırlar.
  • Bu zaman süresi içinde bu kirleticiler atmosferdeki su partikülleri ve diğer bileşenlerle tepkimeye girerek Sülfirik Asit ve Nitrik Asit’i oluştururlar. Atmosferde oluşan bu asitler,  yağmur ve kar ile yeryüzüne ulaşırlar.
  • Böylece termik santrallerin bacalarında gazlar ikinci kez ve daha geniş bir bölgeye etki etmiş olurlar.
  • Termik santral küllerinin toplandığı alanda oluşan Radon gazı havaya ulaşmaktadır.
  • Küllerin üzeri toprakla örtülse bile oluşan Radon gazı toprağın gözeneklerinden geçerek havaya karışmakta, yaklaşık 4 gün içerisinde Polonyum’a ve aktif Kurşuna dönüşebilmektedir.
  •  Bu nedenle kül yığınları çevreye radyoaktif madde yaymaktadır. Bacadan atılan maddelerin içerisinde en önemli olan radyoaktif madde Uranyum maddesidir.

 

Su Kirliliği

 

  • Termik santrallerde soğutma, temizleme vb. işlemler için önemli miktarda su kullanılmaktadır. Kullanılan bu suyun alıcı ortama deşarjı sonucu ortamdaki sıcaklık dengesi bozulur. Sıcaklık canlılar için hayati önem taşıyan bir kavramdır ve sıcaklık değişimlerinin canlı faaliyetleri üzerinde kısıtlayıcı hatta öldürücü etkisi vardır.
  • Kullanılan soğutma sularının alıcı ortama verilmeden önce arıtılması sırasında (geçici sertlik giderimi, çöktürme) kullanılan kimyasal maddeleri suyun verildiği ortamlarda kirliliğe neden olmaktadır.
  • Baca gazından çıkan maddelerin yarattığı asit yağmurları da yeryüzüne düşmeyle beraber kirliliğe, bitki ve toprak yapısında değişime  neden olabilmektedir.
  • Uçucu küllerde bulunan Fe, Zn, Cu, Pb vb. ağır metaller yağmur sularıyla yıkanma gibi durumlarla yer altı suyuna ve içme suyu kaynaklarına ulaşabilmektedir.

 

Toprak kirliliği

 

  • Termik santrallerin hava ve su ortamlarında yarattığı etkiler toprak içinde geçerlidir. Santralde kullanılan suların toprağa deşarjı, asit yağmurları, uçucu küllerin toprak üzerinde birikmesi gibi bir çok kavram toprak kirliliğine ve dolaylı olarak verim düşmesi ve ürün kalitesinin bozulmasına sebep olmaktadır.
  • Santralden çıkan baca gazları bitki örtüsünün gelişimini yavaşlatır.  Ürün kalitesi ve ürün veriminin düşmesine neden olabilir.
  • Toprak çoraklaşması, orman azalmasına sebep olabilir.
  • Yapılan araştırmalar santral çevrseinde yaşayan insanlarda solunum yolu rahatsızlıklarının diğer bölgeler göre daha çok olduğunu ortaya koymuştur.

Prof. Dr. Gülfem Bakan (TMMOB Samsun Kent Sempozyumu kitabında yayınlanmıştır)

Türkiye’nin sahip olduğu en bol fosil kaynaklı yakıtı linyit olup, Afşin Elbistan havzası Türkiye’nin en büyük linyit rezervine sahiptir. Ancak linyit düşük-kaliteli ve yüksek derecede kirlenmeye yol açan yakıt kaynağıdır. Linyit kömürünün kullanımı çok yüksek miktarda Kükürt Dioksit (SO2), Azot Oksitler (NOx), Karbondioksit (CO), Ozon (O3), Hidrokarbonlar, Partiküler Madde (PM) ve kül oluşturmaktadır. Bu atıklar çevre sağlığını değişik biçimlerde olumsuz olarak etkilemektedirler.

SO2 ve NOx gazları asit yağmurlarının oluşumunda birinci derecede sorumludurlar. Bacalardan atılan kükürt ve azot oksitler, rüzgarla birlikte ortalama 2-7 gün içerisinde atmosfere ulaşırlar. Bu zaman süresi içinde bu kirleticiler atmosferdeki su partikülleri ve diğer bileşenlerle tepkimeye girerek Sülfirik Asit ve Nitrik Asit’i oluştururlar. Atmosferde oluşan bu asitler,  yağmur ve kar ile yeryüzüne ulaşırlar. Böylece termik santrallerin bacalarında gazlar ikinci kez ve daha geniş bir bölgeye etki etmiş olurlar. Asit yağmuru denilen bu olgu yalnız canlılar için değil taş yapıtlar ve eski sanat eserleri için de önemli bir tehlike oluşturmaktadırlar.

Termik santral küllerinin toplandığı alanda oluşan Radon gazı havaya ulaşmaktadır. Küllerin üzeri toprakla örtülse bile oluşan Radon gazı toprağın gözeneklerinden geçerek havaya karışmakta, yaklaşık 4 gün içerisinde Polonyum’a ve aktif Kurşuna dönüşebilmektedir. Bu nedenle kül yığınları çevreye radyoaktif madde yaymaktadır. Bacadan atılan maddelerin içerisinde en önemli olan radyoaktif madde Uranyum maddesidir.

Termik santraller soğutma, buhar elde etme ve temizleme gibi çeşitli amaçlarla su kullanmakta ve tüm bu işlemler sonucunda tonlarca atık su oluşturmaktadırlar. Atık sular ne kadar işlemden geçirilirse geçirilsin çevre kirliliğine yol açmaktadır. Çünkü sonuç olarak bu sular ya toprağa ve yer altı sularına ya da bir şekilde denize ulaşmaktadır.

Termik santrallerinin çevresel etkileri şöyle sıralanabilir:

1.      Hava Kirliliği

2.      Su Kirliliği

3.      Toprak Kirliliği

4.      Canlılar üzerinde Yaptığı Etkiler

5.      Arazi Kullanımı Üzerindeki Etkileri

 

HAVA KİRLİLİĞİ

İnsanoğlunun en temel hakkı olan yasama hakkı, nefes almak olsa gerek. Havanın kurşun gibi ağır olduğu, çocukların okula giderken ağızlarına, burunlarına mendil tıkadıkları bir yerde nefes almak ne kadar kolay olabilir ki…

Hava kirliliği; havada katı, sıvı ve gaz halinde bulunan yabancı maddelerin insan ve diğer canlıların sağlığına, hayatına ve ekolojik dengeye zarar verecek yoğunlukta atmosferde bulunmasıdır. Atmosfere bırakılan veya termik santrallerden çıkan atıkların çevre üzerinde etkileri olduğu gibi insanların üzerinde de önemli etkileri vardır.

Hava kirliliğinden bazı gruplar daha kolay etkilenmektedirler. Bu gruplar; bebekler ve gelişme çağındaki çocuklar, gebe ve emzikli kadınlar, yaşlılar, kronik dolaşım ve solunum sistemi hastalıkları olanlar, endüstriyel işletmelerde çalışanlar ve düşük sosyo-ekonomik grup içinde yer alanlardır.

Genel olarak havadaki kirleticilerin sağlığa etkileri ise şunlardır: Özellikle yeryüzüne yakın seviyelerde oluşan ozon insan sağlığını olumsuz yönde etkilemektedir. Azot oksitlerin bulunduğu kısa süreli bulunma solunum şikayetlerine, uzun süre bulunma ise akciğerlerde kalıcı hasarlara neden olmaktadır. Partiküller madde tanecikleri bronşite, anfizem ve damar hastalıklarına bağlı olarak ölümlere neden olmaktadır. Kurşun kan hücrelerinin gelişmesini ve olgunlaşmasını engellemekte, kanda ve idrarda birikerek sağlığı olumsuz yönde etkilemektedir. Karbonmonoksit (CO)’in ise, kandaki hemoglobin ile birleşerek oksijen taşınmasını aksattığı bilinmektedir. Bununla birlikte kükürt dioksit (SO2)’in, üst solunum yollarında keskin, boğucu ve tahriş edici etkileri vardır. Özellikle duman akciğerden alveollere kadar girerek olumsuz etki yapmaktadır.  Kronik kalp hastalığı olan kişilerin hastalıklarının alevlenmesinde artış, kanser insidansında artış ve erken ölüm insidansında artışa neden olmaktadır.

Hava kirliliği arttıkça daha fazla ölüm veya hastaneye başvuru gerçekleşmektedir. Hava kirliliğinin yoğun olduğu bölgelerde insan yaşamın 1-2 yıl kadar daha kısa olduğu literatürde yer almaktadır.

 

SU KİRLİLİĞİ

Termik santrallerde buhar üretme, soğutma ve temizleme işlemleri için önemli miktarda su kullanılmaktadır. Termik santrallerde tüketilen soğutma sularının santralin makinelerine zarar vermelerini engellemek amacıyla, kullanılmadan önce çeşitli kimyasal işlemlerden geçirilmekte dir. Ancak bu işlem atık suların Demir2 Sülfat bakımından zenginleşmesine neden olmaktadır.

Termik santrallerde yakma işlemi sonucunda önemli miktarda yüksek basınca ve sıcaklığa sahip buhar üretilmekte ve elektrik üretiminde bu buhar kullanılmaktadır. Buharın tribünleri çevirmesinden sonraki sıcaklığı da oldukça yüksektir. Termik santrallerde atık olarak çıkan ısının yaklaşık %15’i baca gazı içinde, %85’i ise su ile dış ortama bırakılmaktadır. Atık suların tekrar kaynağa döndürülmesi bu kaynakta kirliliğin artmasına neden olmaktadır.

Termik santrallerin doğal çevre üzerindeki olumsuz etkilerinden bir diğeri de yakma sonucunda veya baca gazı desülfürizasyon tesislerinden çıkan küllerin su kaynakları üzerinde yarattığı kirlenmedir.

 

TOPRAK KİRLİLİĞİ

Türkiye’deki linyitlerde önemli miktarda radyoaktif madde ile zehir etkisi yaratan elementler bulunmaktadır. Bu elementler ve radyoaktif maddeler yıkanma ile kömürün bileşiminden uzaklaştırılamamaktadır. Bu linyitlerin yakılmasıyla söz konusu radyoaktif maddeler baca gazları arasında partikül halinde veya kazandan çıkan diğer küllerle birlikte atılmaktadır.  Afşin-Elbistan linyitleri üzerinde yapılan araştırmada Uranyum, Potasyum, Radyum ve Toryum gibi seçilmiş radyonük-loidlerin belirlenen yoğunlukları, literatürde yer alan kömürlerin ve dünya kabuğunun ortalama değerinin çok üzerinde olduğu tespit edilmiştir. Söz konusu elementler sadece yüzey ve yer altı sularını kirletmemekte, aynı zamanda toprağın kirlenmesine de neden olmaktadır.

CANLILAR ÜZERİNDE YARATTIĞI ETKİLER

Özellikle baca gazı desülfürizasyon tesisi olmayan veya arızalanarak devre dışı kalmış olan tesislerden, büyük oranlarda kükürt dioksit çıkışı olmaktadır. Söz konusu gazın canlılar üzerinde birçok olumsuz etkisi vardır. Bunlardan birisi bitkiler üzerindeki etkisidir.

Linyitle çalışan termik santrallerin aktif hale geçmesiyle ormanlarda kirleticilerin birikimli etkisi söz konusu olmaktadır. Bu etki çam gibi iğne yapraklı ağaçların iğne yapraklarında kükürt birikimi ve ağaçların yıllık büyüme halkalarında da daralma olarak ortaya çıkmaktadır. Sonuçta zararlı gaz etkisi hem bitki örtüsünün gelişimini yavaşlatarak kesintiye uğratmakta hem de odun üretiminde verim ve hasılat kaybına neden olmaktadır.

ARAZİ KULLANIMI ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ

Elektrik santrallerinin arazi kullanımı üzerinde de bazı etkileri vardır. Termik santrallerinde kullanılan birincil enerji kaynağının depolanması, bir sorun olarak belirmektedir. Linyitle çalışan termik santrallerinde özellikle düşük kaliteli linyitlerin değerlendirilmesi amaçlanmaktadır. Linyit üretimi, yatağının özelliğine göre açık veya kapalı işletme şeklinde yapılmaktadır. Özellikle açık linyit işletmelerinin çevreyi daha fazla olumsuz etkilediği bilinmektedir.

Birincil enerji kaynağının depolanması dışında termik santrallerinde çıkan büyük miktardaki küllerin imhası da her zaman sorun olmaktadır. Günlük olarak çıkan kül miktarının fazla olması geniş alanların kül depolama alanı olarak kullanılmasını gerektirmektedir. Küllerin ağır metal ve radyoaktif elementlerce kirlenmiş olma olasılığı da vardır. Bu durum, kül depolama alanlarının özenle seçilmesini, toprak ve su kaynaklarının kirlenmesini engelleyecek tedbirlerin alınmasını zorunlu kılmaktadır. 

Şengül ARSLAN (BÜYÜKGÜL)

9.3.2007

“Hava”dan para kazananlar, doğaya ve emeğine sahip çıkanlara söz söyleyemez – Mehmet Polat

 Bu yazı Antalya kaynaklı “Sekiz Sayfa Haber” sitesinde 29 Temmuz’da yayınlanan ve “karbon danışmanı” Aynur Uysal’la yapılan  “HES’lere doğalgaz lobisi karşı çıkıyor” başlıklı röportajdaki iddialara yanıttır. (http://www.sekizsayfa.com/haber/6526–hes39lere-dogalgaz-lobisi-karsi-cikiyor.html)

Ülkemizin her köşesindeki sayısız HES karşıtı gibi ben de bu yapılara karşıyım. Şirketlerden çıkar ya da destek beklemek bir yana,  bu işleri gönüllü yapıyoruz. Önce “karbon danışmanlığı”nın ne olduğu üzerinde duracağım, ardından en küçük bir bilgi kırıntısı dahi taşımayan bu iddiaları irdeleyeceğim. Amacım Uysal gibi insanlara laf yetiştirmek değil, her zaman ve her durumda dert sahiplerinin yanında olduğumu ifade etmek.

Karbonla ilgili danışmanlık, uzmanlık, müdürlük gibi işler daha çok son yıllarda duymaya başladığımız ve genellikle büyük miktarlarda enerji tüketen ya da üreten kurumlar için verilen bir hizmet türünü ifade ediyor. Dünyayı yıllar boyu hoyratça kullanarak yok etme sınırına yaklaştıran şirket ve ülke yöneticilerinin de artık yaşayacak başka yerleri olmadığını fark etmeye başlamasından beri,  kapitalizmi daha az zararlı kılmak için bu tür işler yapılıyor. Bu alandaki uzman kişilerin işi, şirketlerin kârlarını korumak amacıyla atmosferi nasıl daha az kirleteceklerini ya da “yenilenebilir enerji” alış verişini en kârlı biçimde nasıl yapacaklarını bilmek. Büyük şirketlerin genellikle bu işler için ayrılmış bir bölümü varken, küçükler gerek duydukça uzman kişi ya da kuruluşlardan hizmet satın alıyor.

Anlaşılacağı üzere Uysal başta enerji şirketleri olmak üzere gerek duyan her şirkete ücretli hizmet sunmaktadır. Dolayısıyla önce şunu belirleyelim: Harcadığı emeğin niteliği bakımından kendini “çevreci” dediği kişilerle karşılaştıracak durumda değildir. Çünkü kendisi para kazanmak için, sözünü ettiği insanlar gönüllü çalışırlar. Bu yüzden Uysal’ın HES karşıtlarını kendisi gibi çıkar amacıyla çalışıyorlar sanması, bilinçsizce yapılmış bir eşitlik kurma çabasıdır. Ayrıca işinden dolayı hiç kimse Uysal’ı “HES şirketlerince destekleniyor” diye tanımlamazken kendisinin kalkıp HES karşıtlarını bu biçimde suçlaması, işgüzarlıktır. Üstelik bunu “dedikoduları dolaşıyor” diye ifade etmesi, işgüzarlıktan da öte bilerek yapılan bir karalamadır. Kim, nereden, nasıl bir çıkar elde ediyorsa; hemen açıklamalıdır. Açıklayamıyorsa, sarf ettiği sözler için özür dilemelidir.

Bir de röportajda dikkati çeken şu var: Uysal biraz da küçümseyerek “çevreci” dediği insanların galiba her şeye rasgele karşı çıktığını,  uçuk kaçık kişiler olduğunu, laf etmekten başka iş yapmadığını sanıyor olmalı. Çünkü hakkımızda yalan yanlış bilgilerle köylüleri kandırarak olay yaratıyormuşuz gibi konuşuyor. Oysa buna karşılık kendi gibileri köylülere gerçekleri anlatıyor, HES şirketlerinin yöredeki insanlara iş vermesini, “sosyal sorumluluk projeleri” kapsamında okul, su, yol gibi eksiklerin giderilmesini sağlıyormuş…

Uysal gerçekten bilmiyor: Bir köyde HESe karşı çıkanlar, o köyde yaşayanlardır. Hiç kimse uzaktan gelerek köylüyü köyünde kandıramaz. Bu projelere toprağı elinden alınan, ağacı kesilen, atalarının mezarları bile baraj gölleri altında kalan ve sonunda su bolluğu içinde su sıkıntısı çeker hale gelen insanlar karşı çıkıyor. Bunlara suyun hayat olduğunu bilen ve kullanım hakkının bir şirkete verilmesini yanlış bulanlar karşı çıkıyor. Bu projelere yalnızca insanlar değil; ağzı dili olmayan kurt, kuş, ağaç, böcek, tüm canlılar karşı çıkıyor.  Tabi karbon ticaretinden elde edilen kazançlarla kulağı insan sesine bile kapatılanlardan doğanın sesini duymasını bekleyemeyiz. Çünkü onlar buna benzer yörelerde dağıttıkları üç beş kuruşla ve sağladıkları kırık dökük birkaç küçük işle; köylüyü köylüye ve köyü komşusuna düşman ediyorlar. HES şirketleri sayısız örneğini verdikleri uygulamalarla köylerimizde geleneklerimizi hiçe sayıyor, paranın her şeye muktedir olduğunu bilinci yayıyor,  rekabet yaratıyor ve düşmanlık tohumları ekiyorlar. Bunlar mı “sosyal sorumluluk”?

Ve şunu da eklemek istiyoruz: Bir köyün, okul, köprü, yol vs. eksiğini gidermek için yakınlardaki bir su kaynağını, ormanı ya da maden alanını neden ille de bir şirkete vermek gerekiyor? Uysal köylerdeki eksiklerin giderilmesini çok istiyorsa, şirketlere danışmanlık etmek yerine doğrudan köylülerin yanında yer almalı ve elinden başka bir şey gelmiyorsa bile en azından köylülerimizin sorunlarını duyurmaya çalışmalıdır. Bu tür sorunları çözecekmiş gibi şirketleri köylerimize, dağlarımıza, meralarımıza, su kıyılarına yerleştirmek yanlıştır. 

HESlere karşı çıkış nedenimiz aslında hükümete muhalefet etmek mi?

Uysal’ın iddialarından biri de HES karşıtlarını körü körüne iktidar partisine muhalefet etmekle suçlamasıdır. Ona göre “iktidar ne yaparsa kötü yapar” mantığıyla böyle davranıyoruz. Acaba Uysal hiç HES karşıtı bir çalışma görmüş mü?  İktidar partisinden belediye başkanlarının, il ve ilçe yöneticilerinin, hatta bakan ve milletvekillerinin bile en azından yörelerindeki HESlere karşı çıktığını biliyor mu?  Belli ki bunlardan haberi yok ve kulaktan dolma konuşuyor.

HES karşıtlığı tüm canlıların su hakkını savunduğu için doğası gereği siyaset, cinsiyet, kültür, bölge ayrımcılığı içermeyen bir toplumsal muhalefet hareketidir. Ayrıca hangi nedenle olursa olsun insanlar HESlere durduk yerde karşı çıkmaz. Mutlaka önceden o yakınlarda “hiçbir zarar vermeyeceği” gerekçesiyle bir HES kurulmuş, köylüler mağdur edilmiş ve bunun üzerine yenilerinin yapılmasına karşı çıkılmıştır.

Örneğin Antalya Akseki Gümüşdamla köyündeki HES karşıtlığı böyledir. Daha önceden yöreye yapılan ve şu an inşaatı süren projelerin zararları sürekli yaşandığı için köylülerimiz HES istemiyor. Çünkü heyelanlar yüzünden yöreleri yaşanmaz halde. Bu arada başka yörelere kurulan HESlerin zararlarını ayrıntılı olarak öğreniyor ve daha çok karşı çıkma gereği duyuyorlar.

Fethiye Karabel mevkiindeki Eşen I HES 6 bin dönüm verimli tarım arazisinin su altında kalmasına yol açtığı ve tarlalar “acil kamulaştırılma” kapsamında yok pahasına köylülerin ellinden alındığı için, yöredeki başka HESlere de karşı çıkılıyor.

Türkiye’deki toplam sayıları 2 bin 200 dolayında olan HES projelerinin yaklaşık üçte biri Doğu Karadeniz’de yer alıyor. Bunların küçük bir kısmı yapıldığı ve sayısız zarara yol açtığı için yörede büyük bir HES karşıtlığı var.

Ülkemizde HES kapsamında yürütülen işlemler, aslında tatlı su kaynaklarının küresel ölçekte özel şirketlere devredilerek karlı biçimde işletilmesi çabalarının bir parçasıdır. Bu özelleştirmeci ve piyasacı anlayış 1980’den beri ülkemizde de uygulanıyor. Yakın zamana kadar HES kurma girişimleri “yap işlet devret” modeline göre yürütülüyordu. Bugünkü yaygınlığına ulaşması, şu anki iktidar partisinin çabalarıyla olmuştur. O bakımdan HES karşıtlığının hükümet kararlarını eleştirmekle ilintisi vardır ama bundan ibaret de değildir.

Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu (EPDK) bu hükümetten önce, 2001 yılında kuruldu. Suların kullanım hakkının 49 yıl süreyle şirketlere devredilmesi yönetmeliği 26 Haziran 2003’de çıkarıldı. Ardından HES yapılmasında yaşanan sorunlara bağlı olarak bu hükümet döneminde bir dizi mevzuat değişikliği yapıldı. Bunların hepsi de şirketlerin çıkarlarına öncelik tanır niteliktedir.

Önce 2007 yılında DSİ Enerji Bakanlığından alınarak, hiç ilgisinin bulunmadığı Çevre ve Orman Bakanlığına bağlandı. Çünkü HES izinleri bu bakanlıkça verilirken, suları kamu adına yöneten ve başka bir bakanlığa bağlı olan DSİ ile sorunlar yaşanıyordu. Ardından, bugün elektrik üretiminden dağıtımına kadar tüm sektörü kapsayacak biçimde enerji piyasasının özelleştirilmesine ilişkin yasal düzenlemeler yapıldı. Mahkemelerin HESler aleyhine verdiği kararların önüne geçmek için Çevre Kanunundan Mera Yönetmeliğine, ağaç kesimlerinin kolaylaştırılmasından milli parklarla ilgili düzenlemelere ve karbon borsasının kurularak HESlerden üretilecek elektriğin uluslararası piyasalarda kolayca satımına kadar bir dizi mevzuat değişikliği gerçekleştirildi. Elektrik üretim lisanslarının alınış tarihlerine bakılırsa, buna benzer her düzenlemenin ardından lisans sayısında bir sıçrama olduğu görülür.

Mevzuatta HES şirketleri lehine yapılan bu düzenlemeler yetmez gibi, 13 Mayıs 2011 tarihli Resmi Gazetede yayınlanan “Su Yapıları Denetim Yönetmeliği”ne göre bugüne kadar HESlerin DSİ tarafından yapılan denetim işlemleri de artık özel şirketlerce yürütülecek. Bu yüzden Uysal’ın röportajında bu işleri hâlâ kamu kurumları yapıyormuş gibi konuşması ve içimizin rahat olmasını söylemesi boşunadır. Anlaşılacağı üzere çayın kuşu, çayın taşıyla vuruluyor. Başka toplumsal dengelerin yanı sıra şirket ve halk arası hakkaniyeti de gözetecek olan kamu kurumlarının yerini, artık yalnızca kâr amacıyla çalışan şirketler alıyor.

Yine de, Uysal’ın kendini hiçbir zaman iktidar partisine muhalefetle sınırlamayan HES karşıtlığını böyle yapıyorlar diye suçlamasının anlaşılır bir yanı var. Her ne kadar HES karşıtları yaşamı savunurken siyaset ayrımı yapmıyorsa da,  doğa ve topluma zarar veren mevzuat değişikliklerinin çoğu bu hükümet döneminde gerçekleşti. Kaldı ki kimi düzenlemeler eski bile olsa; sakıncalarını gidermek şöyle dursun, bu hükümet tarafından daha da ilerletildi. Dolayısıyla Uysal’ın HESlere karşı çıkışı hükümete karşı çıkmak gibi anlaması normal ama eksik ve yanlıştır.  En iyisi Uysal kendi işine bakmalıdır. 

“Karbon ticareti” denilen şey aslında zehir ticaretidir

Son yüzyıldır sanayi, tarım, hayvancılık, kentleşme, doğal alanların tahrip edilmesi vs. nedenler sonucu atmosferdeki karbondioksit, azot oksitleri, metan, klor ve flor kökenli gazlarla su buharı miktarında artış görülüyor. Bu gazlar atmosferin üst kısımlarında birikiyor ve bir sera örtüsü gibi dünyanın her tarafını kaplıyor. O yüzden bunlara “sera gazları” deniyor. Bazıları atmosferin ozon tabakasına zarar veriyor. Ozon, radyasyonlu güneş ışınlarını tutarak dünyanın aşırı ısınmasını önlüyor. Sera gazları ozon tabakasını delerek işlevini yerine getiremez kıldığı için, güneşten gelen radyasyon kolayca yeryüzüne ulaşıyor.  Bu yüzden yeryüzü ısınıyor ve buna bağlı olarak hava da ısınıyor. Isınan hava yükseliyor ve normal koşullarda atmosferdeki ısı fazlası uzaya kaçıyor.  Ama sera gazlarının oluşturduğu tabaka bu kaçışı önleyerek, sıcak hava tabakasını atmosferin içine hapsediyor. Bunun sonucu atmosfer sıcaklığı artıyor ve “küresel ısınma” dediğimiz olay ortaya çıkıyor. Bunun sonucu buzullar eriyor, denizlerdeki akıntılar değişiyor, kuraklık ve seller bir arada yaşanıyor.

“Sera gazlarının” büyük bölümünde karbon atomu bulunuyor. Dolayısıyla küresel ısınma olayı da büyük ölçüde karbon kökenli gazlardan kaynaklanıyor. Bu tür gazların her geçen gün artan miktarlarda atmosfere karışmasının en önemli nedeni günlük yaşamda başta sanayi üretimi olmak üzere ısınma, ulaşım, tarım, hayvancılık gibi alanlarda“fosil yakıtlar” dediğimiz petrol ve kömürün yaygın olarak kullanılmasıdır. Ayrıca bu faaliyetler sırasında ve çöpler yok edilirken karbon kökenli olmayan flor, klor ve azotlu sera gazları da çıkıyor.

Meteoroloji kayıtlarında ve sel, kasırga, asit yağmuru gibi doğa olaylarında görülen olağanüstü değişikler; yaklaşık 1980’li yıllardan bu yana dikkatleri küresel ısınma sorununa çekiyor. Dünyanın ortalama sıcaklığındaki önemsiz bir artışın bile kuraklık, büyük doğal afetler, tarımsal üretimde azalma ve hastalıklara yol açacağı üzerinde duruluyor. Nitekim son yıllarda bu yöndeki gelişmelere tanık oluyoruz. İşte bu gidişin daha kötü noktalara varmaması için yapılması gerekenler, uzun çabalar sonucu 1997’de Japonya’nın Kyoto kentinde imzalanan “Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi” ile kayıt altına alınıyor.

Dünyada 2005 yılında yürürlüğe giren, Türkiye’nin 2009’da imzaladığı anlaşmaya göre küresel ısınmanın önüne geçmek için uzun vadede sera gazlarının atmosfere salınması önlenecek. Ama bu birden değil, adım adım olacak. Sözleşmeye taraf ülkeler 2008–2012 yılları arasında atmosfere saldıkları sera gazı miktarını, 1990 yılındakinden yüzde 5,2 daha aşağı çekecek. Böylece kirlilikten en çok sorumlu olan gelişmiş ülkelerden başlayarak, tüm imzacı ülkelerde sera gazına yol açan her tür toplumsal faaliyet yeniden düzenlenecek. Bu sırada dünyayı en çok kirleten ülkeler ve şirketler, olağan yaşamlarını sürdürmek için az ya da hiç kirlilik yaratmayan ülke ve şirketlerin kirletme hakkını satın alabilecekler. Buna kısaca “karbon ticareti” deniyor.

Örneğin bugün gelişmiş ülkelerde yalnızca petrol ya da kömür gibi kirli enerji kaynaklarından yararlanan bir şirket, olağan işleyişini sürdürebilmek için kullandığı enerjinin karmaşık hesaplara göre belirlenen bir bölümünü temiz enerji kaynaklarından sağlamak zorunda.  Gereken temiz enerjiyi eğer kendisi üretemiyor ve havayı kirletmeye devam edeceğini hesaplıyorsa,  temiz enerji üreten bir şirket ya da ülkeden satın alır. Bu, “karbon ticaretinin” bilinen en basit yoludur. Böylece belli bir miktar temiz enerji kullanarak, geleneksel kirletici enerji kaynaklarından yararlanmaya devam eder. Satışı yapanın da bu yolla elde ettiği geliri yeni temiz enerji kaynakları için kullanacağı varsayılır.

Öte yandan temiz enerji üretiminin yanı sıra enerji tasarrufu ya da atmosferdeki karbon kökenli gazların tutulmasına hizmet eden ağaçlandırma faaliyetlerine katkıda bulunmak gibi çalışmalar da, sera gazı salınımını önler. Bu tür faaliyetler,  şirket ve ülkelere “karbon kredisi” kazandırır. Bu karbon kredisi sayesinde, isterlerse kirli enerji kaynakları kullanabilirler ya da kredilerini çevreyi hakkı olandan fazla kirleten şirket ya da ülkelere satabilirler. Bir ton karbondioksit gazı karşılığı satılacak temiz enerji miktarı ve fiyatı, “karbon borsasında” belirlenir. Böylece her tür vurgunculuğa ve yolsuzluğa son derece açık olan gaz ticaretinin kayıt altına alınması sağlanmış olur. (Ülkemizde bu konuda atılan son adım, 7 Ağustos 2010 Tarihli Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe giren “Sera Gazı Emisyon Azaltımı Sağlayan Projelere İlişkin Sicil İşlemleri Tebliğidir.”

Küresel karbon piyasasının 2009 yılı cirosunun 125 milyar ABD doları olduğu tahmin ediliyor. 2015 yılında bu piyasanın 2 trilyon dolar büyüklüğüne ulaşacağı öngörülüyor.  Türkiye son yıllarda atmosferi hızla kirleten ülkeler arasında yer alsa da, henüz gelişmiş ülkelere göre elinde fazladan karbon kredisi bulunuyor. Bu yüzden Kyoto Protokolüne koşullu olarak katılıyor ve sera gazının kısıtlanması için 2013 yılı başına kadar herhangi bir uluslararası yaptırıma uyması gerekmiyor. Bu tarihte ne kadar sera gazı salacağını beyan edecek, uluslararası taahhüt altına girecek ve elindeki enerji kaynaklarını buna göre değerlendirecek. O zamana kadar karbon kredilerini ve “yenilenebilir enerji” stoklarını gönüllü karbon piyasasında satabilecek. Bu tarihten sonra zorunlu karbon piyasasında yer alacak ve yeterli karbon kredisi yoksa,  toplamak için bedel ödeyecek.

Kirli enerji kaynaklarına bağlı olarak üretim yapan ve karbon kredisine gereksinimi olan Avrupalı şirketler Türkiye’nin şu anki durumundan yararlanıyorlar. Kendi ülkelerinde yüksek maliyetli olacak karbon kredisi kazanma faaliyetlerini ülkemizde sürdürerek; HES ya da RES (rüzgâr enerjisi santralleri) inşaatlarına yatırım yapıyor, ortak oluyor, kredi veriyor ve buradan sağlanan karbon kredisini satın alıyorlar. Örneğin bir HES şirketinin bu yolla yatırım sermayesinin başlangıçta en azından yüzde 15-20’sini sağlayabileceği tahmin ediliyor. Ayrıca HESlerin elektrik üretim lisansları 49 yıl gibi uzun süreli olarak verildiği için, bir HES şirketi daha işin başında gelecek yıllara ait karbon kredilerini satarak yatırım maliyetlerini fazlasıyla karşılayabiliyor. Bu avantajlı duruma ilk birkaç yılı ödemesiz, uzun vadeli ve düşük faizli kredi kolaylıkları; elektriğe devletin verdiği alım garantisi, ithalata ve çeşitli resmi giderlere yapılan indirimler de eklendiğinde; HES şirketlerinin kuytu yurt köşelerindeki derecikleri bile neden boş bırakmadığı daha iyi anlaşılıyor.

Bu ticaretin ardındaki mantık, çevreyi kirletenin bedelini ödemesi gerektiğine dayanıyor. Böylece çevreye zararlı şirket kârlı biçimde işletildiği sürece istediği kadar temiz enerji satın alırken, bir yandan da geleneksel biçimde çevreyi kirletmeyi sürdürür. Nitekim kirletme hakkını alınıp satılır hale getiren Kyoto sözleşmesinden sonra sera gazları azalmamış, tam tersine artmıştır. Bu yüzden karbon ticaretiyle uğraşanlar yaptıkları işi her ne kadar “sürdürülebilir kalkınma, yeşil ekonomi” vs. diye şirin göstermeye çalışsa da; aslında sera gazı üretimine katkıda bulundukları için bir tür zehir tacirliği yapmaktadırlar. Başka bir deyişle; kirlenmesinde hiçbir bir sorumluluğu bulunmayanların soluduğu temiz havayı, atmosferi soluk alınmaz hale getiren şirketlere satmaktadırlar. İşte HES karşıtlarını “doğal gaz lobilerinin desteğini almakla” suçlayan Uysal, böyle bir ticarete danışmanlık yapmaktadır. 

HESler temiz ve yenilenebilir enerji kaynağı mı?

Uysal röportajında “çevreyi kirletmeyen, bir devamlılığı olan enerjilere yenilenebilir enerji” denildiğini belirtiyor. Böylece barajlarla ilgili olarak yıllarca bize yutturulan “temiz, güvenilir, çevreye zararsız oldukları” uydurmacasını bir kez daha tekrarlıyor.  HESler hangi tipte olursa olsun çevreye ve toplumsal dengelere büyük zarar verir. Ayrıca danışmanımızın belirttiği gibi gölalanı yalnızca 15 kilometrekareden büyük barajlar değil, irili ufaklı hiçbir baraj “yenilenebilir” değildir. Çünkü bunların ardı ardına yapılması sonucu doğadaki su döngüsü kırılır, iklim değişir, yeraltı suları çekilir, üzerine baraj kuruluna ırmak da zaman içinde kurur gider. Öte yandan doğayı “yenilenebilir” sözcüğü altında tükendikçe yerine yenisi konabilecek bir eşya gibi tanımlamak yanlıştır.

Öncelikle belirtelim, bir barajın kullanım ömrü en çok 50 yıldır. Bu süre içinde çamurla dolarak bataklığa dönüşür. Bilindiği üzere sularımız HES şirketlerine 49 yıllığına verilmektedir. Yani bir akarsu üstüne kurulan barajın işi bittiğinde, oranın kullanım hakkını elinde tutan şirketin de işi bitmiş olur. Bu nedenle derelerimiz bir süre sonra birer HES mezarlığına dönüşecektir.

Öte yandan, artık dünyada büyük barajlar yapılmıyor. Örneğin ülkemizdeki Keban, Atatürk ya da Dalaman Çayı üzerindekine benzer büyük barajların yapımı yıllar sürüyor. Son olarak 1970’lerde bu tür projelere kaynak ayrılıyor ve uzun vadeli kalkınma planları kapsamında kârına zararına bakılmaksızın devlet tarafından yapılıyordu. Ama artık devlet bu tür projelerden çekildi. Özel sektör de ancak 20–30 yılda bitecek yatırımlara para bağlayarak kâr bekleyecek kadar sabırlı değil. Genellikle şirketlerin yaptığı en uzun vadeli yatırımların geri dönüş süresi 5 yılı geçmiyor. Küresel kriz yüzünden büyük sermaye grupları en kısa sürede en yüksek kâr sağlayabilecekleri alanlara yöneliyor. Bu da küçük HESleri kârlı kılıyor. Bu yüzden Uysal’ın zaten yapılmayan büyük barajları kötülemesine gerek kalmıyor.

Baraj gölü aslında göl değil, herhangi bir su birikintisidir. Çünkü göller gibi kendi kendini temizleyebilen, içindeki canlıların bir yaşam dengesi oluşturduğu binlerce yıllık doğal döngüden yoksundur. Bu yüzden bitki artıkları, hayvan leşleri, bakteriler ve sayısız su canlıları ölüp dibe çöktükçe; baraj yoğun bir metan gazı üreticisine dönüşür. Metan gazının atmosfere etkisi karbondioksite göre 25 kat daha fazladır. Bugün dünyadaki insan faaliyetleri sonucu atmosfere karışan metan gazının yaklaşık dörde birinin barajlardan kaynaklandığı tahmin ediliyor. Ayrıca baraj göllerindeki bakteriyel faaliyetler sonucu azot oksitleri çıktığı bilinmektedir. Bu gazın atmosfere etkisi de yine karbondioksite göre 300 kat daha fazladır.

Barajlar, bulundukları yöreyi yazın daha nemli ve serin, kışın daha ılık hale getirir. Genellikle elektrik üretmek amacıyla kurulan barajlar su kaynaklarına yakın inşa edildiğinden,  yörede kar tutulmasını önler. Bir derecelik ısı artışının etkisi kısa sürede gözle görülmez ama uzun sürede yaşamı ve iklimi alt üst eder. (Bunun için şu araştırmaya bakılabilir: Palandöken Çat Barajının Küresel Isınma ve İklim Değişikliği Açısından Erzurum İli Üzerine Etkilerinin Değerlendirilmesi, Atatürk Üniversitesi Erzurum Meslek Yüksekokulu öğrencileri Mustafa Erat, Hülya Doğan, Gamze Çiloğlu, Fatma Fidan, Hilal Cengiz)

Bir yöreye baraj yapıldıktan sonra suya bağlı dizanteri, tifo, kolera, sıtma gibi hastalıklar artar. Hızla üreyen bakteri, su böcekleri ve parazitler hastalık kaynağı haline gelir. İklim değişikliği ya da yerleşim alanlarının su altında kalması yüzünden insanlar göç eder. Bugün Artvin Çoruh üzerindeki barajlar yüzünden yörede insan kalmamıştır. Dünyada bu yüzden yaklaşık 80 milyon kişinin göç ettiği tahmin edilmektedir.

Baraj yapımı sırasında özellikle ülkemizde binlerce ağaç kesilmektedir. Orta büyüklükteki bir ağacın yılda 12 kg. karbondioksiti oksijene dönüştürdüğü hesaplanıyor. Barajların yapımı sırasında yüzlerce yaşında ağaçların kesilerek her birinin yerine beş tane fide dikilmesi ve birkaç yıllık bakım masrafının ödenmesi zararı karşılar mı?

Akdeniz ve Ege kıyılarından denize kavuşan dereler üstündeki HESlerin en önemli zararlarından biri de, delta ovalarının tuzlanmasına yol açmasıdır. Başta Çukuorova olmak üzere Finike, Kumluca, Eşen, Dalaman ovaları ırmakların binlerce yılda taşıdığı alüvyonlarla oluşmuştur. Bu ovaların denizden yüksekliği genellikle birkaç metreyi geçmez. Buna karşılık değil ülkemizin, dünyanın en verimli toprakları arasında sayılırlar. İşte bu ovaları oluşturan ve besleyen akarsular üstüne kurulacak çok sayıda HES, suyun akışını düzensiz hale getirir. Bu durum zamanla ovadaki tatlı ve tuzlu su dengesini bozar. Tuzlu su ovanın taban suyuna karışarak toprağın tuzlanmasına yol açar. Bu sorunun geri dönüşü, düzeltilmesi, çözümü yoktur. Bugün Seyhan ve Ceyhan ırmakları üzerine kurulan barajların etkisiyle Çukurova’nın deniz tarafındaki yaklaşık 2 km. eninde bir şerit tuzlanma sonucu kullanılamaz hale gelmiştir. Alakır, Eşen Çayı gibi dereler üstündeki HES projeleri tamamlanırsa, aynı sorun bu yörelerde de görülecektir.

 Su herhangi bir sıvı değil, hayatın kendisidir

Uysal,  HESlerin ne şekilde çalıştığı sorusunu “su değirmeniyle aynı sistem” diye yanıtlıyor.  Yani o kadar zararsız…  Demek ki karşı çıkanlar bunu ya cahilliğinden, ya da bilemediğimiz başka bir kötü niyetten yapıyor.

Elektrik üretebilmek için  belli miktar suyun tribün üstüne belli bir yükseklikten ve hızla düşürülmesi gerekir. Küçük derelerdeki suyun enerjisi genellikle bu işlemin yerine getirilmesine yetmez. Bu yüzden su mümkün olan en yüksek noktada,  kaynağa yakın bir yerlerde “regülatör” denilen bir bent arkasında toplanır. Buradan boru ya da beton kanallarla yeterli düşünün elde edileceği noktaya kadar taşınır ve oradaki tribünün üstüne salınarak elektrik elde edilir. Bu mesafe Uysal’ın söylediği gibi 3 kilometre değildir, bazen suyun onlarca kilometre taşındığı bile olur.

Bazen o kadar küçük dereler üstüne elektrik üretim lisansı alınır ki, insan şaşırır kalır. Çünkü bu kadar az suyla elektrik üretilemeyeceği sanılır. Ama üretim lisansı yalnızca su kaynağı için alınmaz, yöreyi kapsar. Dağların içine doğru açılan kilometrelerce tünelde çevredeki su toplanır. Buradan sağlanan suyla kullanım hakkı ele geçirilen küçük dereler birleştirilerek tribün çalıştıracak miktarlara ulaşılır.

Su bir kez bent arkasında tutularak kapalı bir sistem içine alındıktan sonra, denize ulaşana dek defalarca elektrik elde edilmeye çalışılır. Örneğin İkizdere üstüne 4 tane HES kurulmuş, bu sırada görülen zararlara köylüler isyan etmiş ve ek olarak 22 tane daha HES yapılmasını önlemişlerdir. İkizdere yaklaşık 60 km. uzunluğundadır. Eğer tüm HES projeleri gerçekleştirilmiş olsaydı, yaklaşık her 2 km. de bir HES kurulacak ve su sürekli boru içinde akarak denize kadar ulaşacaktı.

Bugün Fethiye Eşen Çayı ve kolları üzerinde toplam 26 HES projesi bulunuyor. Şu an bunların iki tanesi işletiliyor. Dalaman Çayı üzerinde 7 tane HES çalışır durumda, yeni 1/100 binlik Çevre Düzenleme Planına göre 15 tane daha yapılması planlanıyor. Bir köyün sulama suyu gereksinimini dahi karşılayamayacak derecikler üzerine ülkenin en büyük çimento, tekstil, turizm, gıda şirketleri HES yapmak istiyor.  Eğer bu projeler gerçekleşirse su bir tribünden diğerine taşınarak ve hiç havayla ya da toprakla temas etmeden denize kadar ulaşacak. İçinde oksijen ya da mineral barındırmayan bu su artık bildiğimiz su değil, yalnızca HES şirketlerinin santrallerini döndürmekte kullanılan herhangi bir sıvı olacaktır. Bu, dağlardan denizlere kadar suyun taşıdığı hayattan beslenen sayısız canlının yaşamını söndürmek anlamına gelir. Buna rağmen dere yataklarına  “can suyu” adı altında yeterli su bırakıldığı yalanı söyleniyor. Ne demektir can suyu? Can vermek üzere olan bir canlıya birkaç damla su vermekten başka anlamı yoktur. HES kurulan derelerin yatağına “can suyu” adıyla yeterli su bırakıldığı ve bunun denetlendiği yalnızca bir masaldır. İsteyen HES havzalarına gidip bakabilir. Dere yatağındaki su miktarı, doğanın kendisi tarafından belirlenir. Su havzaları hassas dengeler üzerinde duran eko sistemlerdir.  Buralar yalnızca yakın yöredeki canlıları yaşatmaz, göçmen türleri de kapsayan geniş bir alandaki canlıların üreme, beslenme, barınma gereksinimlerini karşılar.  Yaşam zinciri bu sayede ayakta durur.

Suyu ele geçirmek, bir yöreyi denetim altına almanın en kolay yoludur. Çünkü toprakların, yerleşim alanlarının, ormanların, meraların, maden yataklarının anahtarı sudur. Bu yüzden tarih boyu su kıyıları uygarlık beşiği olmuştur. Kurulmaya çalışılan HESlerle bugün Allonai, Hasankeyf, Munzur gibi tarihi uygarlık izleri de silinmek isteniyor.

Ülkemizde bugün 1 MW üstünde yaklaşık 2 bin 200 dolayında, bundan daha küçük 10 bin ile 20 bin arasında HES projesi var. Bu gösteriyor ki, kullanım hakkı bir şirket tarafından alınmamış bir tane dahi dere kalmamıştır. 

Ülkemizde enerji açığı değil, plansızlık yüzünden enerji savurganlığı var

HESlerin Türkiye’deki enerji açığını karşılayacağı iddiası, röportajında Uysal’ın da dile getirdiği bir konu.  TMMOB Makine Mühendisleri Odasınca 2009 yılında Kayseri’de düzenlenen “Yenilenebilir Enerji Kaynakları Sempozyumu”nda da ifade edildiği gibi ülkemizde elektrik üretim ve dağıtımı sırasındaki kayıp ve kaçak oranı yaklaşık yüzde 17 kadardır. Avrupa’da kişisel elektrik tüketiminden örnek verip ülkemizde bunun çok altında tüketim yapıldığını söyleyen danışmanımız neden aynı ülkelerdeki kayıp ve kaçak oranlarını da belirtmiyor? Komşu ülkelerde genellikle bu oran yüzde 6–8 arası, gelişmiş ülkelerde daha da azdır. Ülkemizde elektrik kayıplarının bu kadar yüksek oluşunun nedeni, nasıl olsa bu alandaki tüm işlemlerin özelleştirileceği gerekçesiyle yıllardır bakım ve onarım yapılmayışı, kamu personeli alınmayışıdır. Oysa gerekli bakımlar yapılsa ve başta sanayide tasarruf önlemleri alınsa, HESlerden gelecek enerjiye gerek bile kalmayacaktır.

Ayrıca ülkemizde enerji açığı değil, tam tersine plansızlık ve kamu yararı kavramının terk edilmesi yüzünden enerji savurganlığı vardır. Belki beş köye hayat veren bir su kaynağı üstüne kurulu 2 MW gücündeki HES tam kapasiteyle çalışsa bile, orta büyüklükteki bir alışveriş merkezinin yıllık elektrik tüketimini ancak karşılar. Kaldı ki hiçbir HES kâğıt üstündeki gibi çalışmaz. Bugün başta Keban ve Atatürk olmak üzere ülkemizdeki barajların çoğu öngörülenin altında bir verimlilikle çalışmaktadır. Çünkü yeterli su yoktur ya da baraj projeleri abartılı büyüklüklerdedir.

Uysal artık Kuzey Amerika başta olmak üzere Avrupa ülkeleri gibi gelişmiş yörelerde HES yapılmadığını bilmiyor ya da bilmez görünüyor. Bugün ABD nükleer santrallerden de vazgeçerek güneş enerjisine yöneliyor. Gelişmiş ülkeler barajların iklime, çevreye, toplum sağlığına, tarıma verdiği zararları biliyor ve bunlardan kurtulmaya çalışıyorlar.

Sonuç olarak Uysal HES şirketlerinden para kazandığı için onlar lehine konuşuyor. Ancak HES karşıtlarının doğal gaz şirketleri tarafından desteklendiğini düşünmesi gülünç. Çünkü sözünü ettiği şirketlerle kullanılsın kullanılmasın bedelini ödemek üzere gaz alım anlaşmalarını HES karşıtları yapmadılar.  “Mavi Akım” gibi ülke çıkarlarına aykırı anlaşmalardan yargılanıp zaman aşımından yararlanarak ceza bile almayanlar biz değiliz. Ülkeyi enerji koridoru yapmak amacıyla durmadan doğal gaz ve petrol boru hatları döşemeye devam edenler yine biz değiliz. Uysal’ın günün 24 saati ışı ışıl parlayan, yazın serin kışın sıcak olan alışveriş merkezlerinde harcanan enerjinin kaç su canlısının yaşamına mal olduğunu düşünmesi gerekir.  Küresel ısınma yüzünden tatlı su kaynakları giderek daha değerli hale gelirken, “enerji lazım” diye akarsularımızın kullanım hakkının şirketlere verilme gerekçeleri üzerinde düşünmelidir. Madem enerji lazım, araba satışı ve dolayısıyla petrol dışalımını arttırmaktan başak işe yaramayışın çok şeritli yollar neden yapılıyor?  Durmadan evlerimizde tasarruflu ampul kullanalım diye propaganda yapılırken, sanayide neden tasarrufa gidilmiyor? Uysal’ın bu konularda söyleyecek sözü yok ama HES karşıtlarına söyleyecek çok sözü var.

Ülkenin dört bir yanındaki HES karşıtları aynı zamanda yaşam savunucularıdır. Yörelerindeki madencilik faaliyetleri, balık çiftlikleri, orman katliamları, kıyı yağmacılığı, her tür termik santral inşaatıyla mücadele ederler. İnsanın doğanın efendisi değil, bir parçası olduğunu düşünürler. Dünya Bankası, Avrupa Birliği ve çeşitli şirketlerin çevre fonlarından yararlanmazlar. Böyle yapanlarla yan yana gelmezler. Hepsinin kendine göre siyasi düşüncesi olsa da, gönüllü çalışmalarını bir propaganda fırsatı gibi görmezler. Uysal tanımadığı insanları rasgele suçlarken, dileriz kendisi herhangi bir lobi faaliyeti tarafından desteklenmiyordur.

http://www.karasaban.net/havadan-para-kazananlar-dogaya-ve-emegine-sahip-cikanlara-soz-soyleyemezmehmet-polat/

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 108 takipçiye katılın

%d blogcu bunu beğendi: